2. bölüm · DURAK
DURAK BÖLÜM 2
O sırada İpek, beline kadar uzanan saçlarıyla oynuyor, durakta bir ileri bir geri yürüyordu. Ayaklarının altındaki taşlar, ezbere bildiği bu yolda sanki her adımda biraz daha ağırlaşıyordu.
Derken, uzaktan bir ezan sesi yükseldi. İpek başını kaldırdı. “İşi çıktı herhalde...” diye geçirdi içinden. Hırkasına sıkı sıkı sarındı. Sonra gözünden süzülen birkaç damla yaşa izin verdi. Sildi... Ve evin yolunu tuttu. Hep yaptığı gibi. Her zamanki gibi.
Sahi... Kaç yıl oldu?
Evin sokağına vardığında adımlarını yavaşlattı. Pencerelere baktı önce. Işık yanıyordu. Demek ki bekliyorlardı. Ama kim kimi bekliyordu, artık o da emin değildi. Kapının önüne geldi. Derin bir nefes aldı. Elini kapının tokmağına uzattı, sonra vazgeçti. Bir anlığına durdu. Sonra başını öne eğip kapıyı araladı. Annesi, Nermin, mutfakta ayakta bekliyordu. Gözleri kıpkırmızıydı. Ellerini ovuşturuyor, bir şey söylemeye hazırlanıyor gibiydi ama kelimeler dilinin ucuna bile gelemiyordu.
İpek içeri girdi. Ayakkabılarını çıkardı. Başını kaldırmadan mutfağa doğru yürüdü. Gözleri hemen alışkanlıkla sol köşeye gitti. Fincan yoktu. Bir anda durdu. Gözleri boşluğa kilitlendi. Yere baktı. Kırık cam parçalarını gördü. Nefesi hızlandı. Kalbi, sanki göğsünde değil de elindeymiş gibi atıyordu. Nermin, usulca yaklaştı.
“İpek…” dedi titreyen bir sesle.
“Kızım... Ben...”
İpek gözlerini annesine çevirdi. Yüzünde bir ifade yoktu. Ne öfke, ne hüzün, ne de hayal kırıklığı... Sadece bomboş bir bakış. Sonra yavaşça dönüp, pencerenin önündeki koltuğa geçti. Oturdu. Elleriyle hırkasını düzeltti. Gözleri camdaydı artık. Dışarıda bir rüzgâr esmişti. Güller hafifçe sallanıyordu. Ve İpek, sanki hiçbir şey olmamış gibi, beklemeye devam ediyordu.
Sonra ne mi oldu? Oturduğu koltuktan usulca kalktı. Ve yılların birikimiyle, içini yakan sessizliğin kalbinden bir çığlık koptu. Öyle güçlü, öyle içtendi ki… Ev, yankısıyla sarsıldı. İpek uzun zamandır konuşmuyordu. Ağlarken bile sesi çıkmazdı. Ailesi, onun sesini unutmuştu artık. Yıllardır yalnızca sessizliğin sesini dinliyorlardı.
Annesi yaşlı gözlerle kızını sakinleştirmeye çalışırken, babası şaşkınlıktan kıpırdayamadı. İpek narin bir kızdı ama bir o kadar da güçlüydü. Tüm gücüyle annesini itti ve hızla banyoya yöneldi. Kapıyı kilitledi. Eline geçirdiği makası tuttuğu gibi saçlarına daldı. Beline kadar uzanan kıvırcık saçlarını kesmeye başladı. Kesti, kesti… Her bir tutam, yılların yükü gibi yere düşüyordu. Bir yandan çığlık çığlığa bağırıyor, bir yandan saçlarını kesiyordu. Ailesi kapıyı açmaya çalıştı. Ama kapı kilitliydi. Annesi, gözyaşları içinde kapının arkasından yalvarıyordu:
— Kızım… İnan bana, bilerek olmadı. Elimden kaydı… Ben sana en güzel fincanları alırım, ne olur aç kapıyı. Özür dilerim yavrum… Ne olur...
Ama İpek duymuyordu. Belki de görmüyordu bile. Kesmeye devam etti. Ta ki saçları makasa gelmeyecek kadar kısalana dek. Sonra… Gözleri kıpkırmızı, elleri titreyerek banyodan çıktı. Annesine boş gözlerle bir kez baktı, hiçbir şey söylemeden odasına gitti. O çığlıkla açılan kapı, yeniden sessizliğe kapandı.
ÜNİVERSİTE YILLARI
“Anne, geç kalıyorum hadi!” İpek, çantasını omzuna asarken merdivenlerde sabırsızca seslendi. Annesi mutfaktan hızla çıkageldi, elinde minik bir peçeteye sarılmış bir şeyle.
“Geldim, geldim... Al bakayım şunu,” dedi nefes nefese. İpek kaşlarını kaldırdı.
“Bu ne anne?”
“Okunmuş pirinç çocuğum,” dedi annesi, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. İpek gülmeye başladı.
“Anne, ciddi olamazsın!
”Annesi de gülerek cevap verdi:
“Ne demekmiş o? Tabii ki ciddiyim, al hadi şunu!” “Tamam hadi, ver bakalım,” dedi İpek, annesinin neşesine teslim olarak.
“Baba! Hadi bak geç kalıyorum!” diye seslendi bu kez kapıya yönelirken.
Babasının sesi içeriden geldi: “Geldim geldim! Hadi çıkalım!
”Kapıdan çıkmadan önce annesine döndü: “Görüşürüz anneciğim.
”Annesi gözlerinden sevgi fışkırarak seslendi: “Görüşürüz, İpek böceğim...”
Yol boyunca babasıyla sohbet ettiler. İpek, en çok istediği okulu, en çok istediği bölümü kazanmıştı: Tıp Fakültesi! Biraz geç başlamıştı okula. Şu an yirmi bir yaşındaydı. Sınava girdi. Önce hemşirelik kazandı iki yıl okudu. Ama hayali hep doktor olmaktı ani bir kararla okulu bıraktı ve tekrar sınava girdi. Sonunda istediği olmuştu. İçinde sevinçten fırtınalar kopuyordu. Babasıyla keyifli bir yolculuk yapıyordu. Onunla üniversite hayatı üzerine konuşuyor, “üniversite taktikleri” alıyordu neşeyle. Babası anlattıkça o kahkahalarla gülüyor, gözlerinin içi parlıyordu. Bir ara saçlarını kulağının arkasına iliştirdi, sonra radyoya uzandı. En sevdiği şarkıyı bulana kadar sabırsızca kanallar arasında dolaştı. Nihayet o tanıdık melodi duyulduğunda, yerinde duramadı. Oturduğu koltukta bağıra bağıra şarkıya eşlik etmeye başladı. Sanki dünyada hiçbir yükü yoktu. Babasıysa... Bir yandan direksiyonu tutuyor, bir yandan göz ucuyla bakmaya bile kıyamadığı kızının neşesiyle dolup taşıyordu. O an içinden geçirdiği tek şey vardı: “Ne güzel bir tablo bu...”
