27. bölüm · DURAK
DURAK BÖLÜM 27
Kerem, hastalığın pençesinden kurtulmuştu.
Sanki yeniden doğmuş gibiydi.
Uzun zaman sonra ilk kez aynada kendine gülümsedi.
Saçları yavaş yavaş geri dönüyor, dökülen kaşları, kirpikleri bir bir yerini alıyordu.
Güçsüz bedeni her geçen gün biraz daha kuvvetleniyordu.
Cılız bacakları artık bedenini taşıyabiliyordu.
İlk kez kimsenin yardımı olmadan, kendi başına bahçeye çıkmıştı.
Derin bir nefes aldı…
Toprağın kokusu, çiçeklerin sesi… her şey sanki ona “hoş geldin” diyordu.
İçinde hâlâ bir eksiklik vardı, evet…
Ama hayata tutunmuş olmanın, başarmış olmanın verdiği o tarifsiz sevinç yüzündeydi.
Ne fırtınalardan geçmişti.
Ne çok acıyla sınanmıştı…
Ama dimdik ayaktaydı şimdi.
Ve belki… belki de bir gün, hayat onun için bambaşka bir kapı açacaktı.
Bir gün, yüreğindeki hasretin ağırlığına daha fazla dayanamadı Kerem.
Babasında utana sıkıla bir ricada bulundu:
"Benimle üniversitenin oraya gelir misin baba?"
Amacı yalnızca uzaktan da olsa İpek’i görebilmekti.
Belki sevdiği kadını babasına gösterebilmek, içinde taşıdığı sevdasını onunla paylaşmaktı niyeti.
Kemal, oğlunun bu isteğini büyük bir içtenlikle kabul etti.
Arabayı kimselerin göremeyeceği sakin bir köşeye çektiler. Beklediler…
Saatlerce gözleri kalabalıklar arasında tanıdık o yüzü aradı.
Ama İpek gelmedi.
Ertesi gün tekrar gittiler…
Sonraki gün de…
Bir hafta boyunca her sabah aynı umutla okulun önüne gittiler.
Ama İpek bir kez bile görünmedi.
Kerem’in içi içini yiyordu.
Gitse, birilerine sorsa…
Ya duyarsa İpek? Ya hayatı alt üst olursa?
Korkuyordu.
Onu yeniden hatırlatıp düzenini bozmaktan, hayatını karıştırmaktan korkuyordu.
Bu yüzden sessizce çekip gitti okulun oradan.
Ve bir daha uğramadı…
Ama içini kemiren o sorular peşini bırakmıyordu.
Okulu bıraktı mı?
Bir şey mi geldi başına?
Benim yaşadığım gibi kötü bir şey mi yaşadı?
Karşısına çıkmayı öyle çok istiyordu ki…
Bir kere konuşabilse, bir kere gözlerinin içine bakabilse…
İçine gömdüğü sevdasını anlatabilse…
Ama bunu yapamıyordu.
İpek'in yüzünü, gülüşünü, sesini… her şeyini ezbere bilse de; o sevdayı kalbinin bir köşesine gömüp, susarak yaşamak zorundaydı.
Okula dönme düşüncesi hep aklının bir köşesindeydi.
Ama hem zihni hem de bedeni hâlâ yorgundu.
Biraz toparlanmak, biraz da hayata karışmak için babasının iş yerinde çalışmaya başladı.
Günlerini evraklarla, hesaplarla geçiriyordu artık.
Bir yandan babasıyla geçiremediği yılların acısını çıkarıyor, bir yandan da geçmişin yükünü sırtında taşıyordu.
Hastalığın izleri vücudundan silinmiş, Kerem yavaş yavaş eski haline dönmeye başlamıştı.
Kilo alıyor, yüzüne yeniden renk geliyordu.
Ama içindeki boşluk… o hâlâ oradaydı.
Babası her fırsatta onu yüreklendiriyordu:
“Git oğlum… çık karşısına, anlat her şeyi. Hakkın var.”
Ama Kerem’in dili varmazdı.
Kalbi hâlâ korkuyordu…
—
Yılın ilk günleri, alışıldık bir monotonlukla geçip gidiyordu.
Kerem, hayatını yeniden inşa etmenin bir adımı olarak tekrar üniversite sınavına hazırlanmaya karar vermişti.
Zaman su gibi akıyordu.
Eğer bütün bu acılar yaşanmamış olsaydı, bugün mezuniyetin eşiğinde olacaklardı.
İpek yanında, birlikte kurdukları hayalleri tek tek gerçekleştiriyor olacaklardı.
Ama hayat onları bambaşka yollara savurmuştu.
Kerem, babasız geçen yılların açığını, babasıyla geçirdiği her yeni anla kapatmaya çalışıyordu.
Artık sıcak bir evde uyanmanın, açlıkla mücadele etmemenin huzurunu yaşıyordu.
Ama yüreğindeki boşluk… hâlâ dolmuyordu.
Annesinin özlemi her sabah uyanırken sarıyordu dört bir yanını.
Tedavi gördüğü günlerde, hastane odasında sayıklarken yalnızca iki isim vardı dudaklarında:
Annesi ve İpek.
Bedeninin gençliği, ruhunun yorgunluğunu gizleyemiyordu artık.
Henüz bir delikanlıydı ama yılların yükünü omuzlarında taşıyordu.
O hafta sonu, hava biraz da olsa umut kokuyordu.
Dışarı çıkmaya karar verdi.
Yalnız başına geçirdiği günlerde bu pek sık yaptığı bir şey değildi.
Ama bugün, bir farklılık olsun istedi.
Yıllarca başkalarının eskileriyle yaşamaya alışmıştı.
Bugün, kendisi için alışveriş yapacaktı.
Yeni bedeniyle, yeni hayatına ait birkaç parça…
Babası gardırobunu yenilemişti ama yine de eksikler vardı.
Üstelik aldığı kilolarla bazı kıyafetleri artık üstüne olmuyordu.
Evin yakınındaki AVM’de aradıklarını bulamayınca başka bir AVM’ye gitmeye karar verdi.
Kalabalığın içinde gözleri kıyafetlerde, aklı geçmişteydi.
Derken…
Bir ses.
Zaman durdu.
Arkasından gelen o tanıdık tını…
Yıllardır zihninde yankılanan, uykusunda bile hatırladığı o ses:
“Kerem…”
Kalbi bir an duracak gibi oldu.
Yavaşça arkasına döndü.
Ve karşısında onu gördü…
İpek.
—Kerem'le AVM'de karşılaşmalarının üzerinden bir haftadan fazla zaman geçmişti. O günden beri aklında bir tek sahne dönüp duruyordu: O an. Kerem’in yüzünü gördüğü o an.
Hayata yeniden tutunmaya çalışırken, böylesine ansızın karşısına çıkması…Kabullenemiyorum. Hem de hiç.
Bu zamana kadar içinde büyüttüğü özlem, hasret, sevda… İlk kez yerini başka bir şeye bırakmıştı: Öfke.
“Eğer buralardaysa… Neden gelmedi?Neden aramadı? Neden bir ses bile etmedi?”
Sessizliğiyle bir kez daha paramparça etmişti onu. Zaten yıllar önce, tek kelime etmeden çıkıp gitmemiş miydi hayatından? O günden beri binlerce kez affetmişti Kerem’i kendi içinde.Binlerce kez özgür bırakmıştı onu yüreğinde.
Ama şimdi?
Şimdi başka bir bilinmezliğe mahkûm etmişti onu yeniden. Ne bir açıklama, ne bir cümle, ne bir bakış… Sadece suskunluk.
İpek başını yavaşça annesinin dizlerine koydu. Annesi saçlarını okşarken, gözleri uzaklara dalmıştı. Mırıldanır gibi bir cümle döküldü dudaklarından:
"Ah gençliğim, çocukluğum, dünüm, bugünüm… Ne çok şey yaşadık şu kısacık ömrümüzde..."
Gözleri buğulandı. Kalbi ağırlaştı. Ama hâlâ, bir yerlerde, Kerem’e dair bir cevabı hak ettiğini hissediyordu.
—
O karşılaşmanın üzerinden günler geçmişti… Ama hiçbir şey değişmemiş ti. Ne özlemi azalmıştı,Ne içindeki yangın dinmişti.Tam aksine…Her geçen saniye, içindeki hasret daha da büyüyordu. Onu öyle çok özlemişti ki, kelimeler yetersiz kalıyordu.
Karşısına çıkacak cesareti olsa da… Ne diyecekti? Nasıl anlatacaktı yaşadıklarını, geçirdiği fırtınaları, verdiği savaşı?
Ama gitmek istiyordu. Yıllar sonra ilk kez... Gerçekten, kalpten gelen bir istekle gitmek istiyordu.
Başını yavaşça çevirdi babasına doğru. Gözleri dolu doluydu, sesi titrek: "Gitmeli miyim baba?" dedi, içinde kırık bir umutla.
Babası oğlunun gözlerine baktı. Sesi net, ama sevgiyle yoğrulmuştu: "Gitmelisin..." dedi."Sen demedin mi bana; hayat, kin tutmak ve nefret etmek için fazla kısa diye? Evet oğlum…Çok kısa. Beklemek için de kısa. Özlemek için de. Ama sevmek için, sarılmak için hâlâ yeterince zaman var.
Sen bundan sonraki yıllarını, sevdiğinle geçirmek zorundasın. Bunu ona borçlusun. Ve belli ki... O da devam edememiş hayatına. Onca kalabalığın içinde gözleri seni bulduysa, peşinden gelip sana ulaşmaya çalıştıysa... Gitmelisin. Ve bana...Gelinimi getirmelisin."
—
İpek ağır ağır doğruldu,gözleri hâlâ uzaklara dalmıştı. Yavaşça annesine döndü,yorgun ama kararlı bir sesle konuştu:
"Anne… biliyor musun? Bugün ilk kez…Sadece istediğim için o durağa gideceğim."
Annesinin yüreğinde aniden bir çarpıntı yükseldi. Endişe dolu bakışlarla kızına döndü,sert ama korkuyla karışık bir sesle:
"Olmaz!" dedi."Seni yeni buldum…Tekrar kaybedemem!"
İpek, şefkatle annesinin ellerini tuttu. Sesi sakin, gözleri dolu ama netti:
"Hayır anne… Öyle değil bu kez. O gidişlerim, verdiğim sözü tutmak içindi. Orada bekleyeceğime, onu bekleyeceğime dair ettiğim yemindi. Ve elbette… Kerem’i sevdiğim,bir gün döneceğine inandığım içindi.
İçini çekti,bir damla gözyaşı yanağından süzüldü. "Ama anne…Kerem beni rüyamda azad etti. O gece özgürleştim ben. Bu sefer… Oraya onunla vedalaşmaya gideceğim. Ben de onu azad edeceğim. Ve geri döneceğim anne… Bu kez tamamen ben olarak."
Annesi, kızının gözlerinde yılların yükünden arınmış bir özgürlük gördü. İlk kez… Onun tamamen iyileştiğini hissetti. Sözler karşısında,tarif edilemez bir huzur, gözyaşlarıyla karışmış bir mutluluğun pençesine düştü.
