2. bölüm / 4
DöngüDöngü 1.2
Bölümler 4Şu an: Döngü 1.2
- 1 Döngü 1.11.301 kelime
- 2 Döngü 1.21.949 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Döngü 1.3972 kelime
- 4 Döngü 1.4916 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Devasa kütle, iç içe geçmiş yüz binlerce organizmanın birleşiminden oluşuyordu. Yüzeyinde sayısız kol, birbirinden farklı renklerde gözler, çeşitli boyutlarda kanatlar ve çoğu zehirli olan iğneler uzanıyordu. Pullar ve kuyruklarla kaplı bedeninin her yanı, Akiri kılıcına karşı yeni bir sınavdı.
Chrysanthé önce kütlenin saldırı menzilinden uzaklaştı. Hızını kullanarak az önce bulunduğu konumdan yaklaşık on bir ışık dakikası mesafe kadar uzağa gitti. Elbette kütle peşini bırakmayacaktı.
Daha önce de bu tarz düşmanları alt etmek için yaptığı gibi onu evrenin sınırına götürebilirdi. Ne de olsa manevra kabiliyeti oldukça sınırlıydı. Onu evrenin daralan sınırıyla buluşturmak ve tek bir efor bile harcamadan un ufak etmek kolay olurdu.
Fakat Chrysanthé kazanmak istemiyordu.
Umut etmek de istemiyordu.
Çabaladığı sürece savaş devam edecek, her zafer yalnızca bir sonraki saldırıyı tetikleyecekti. Sonu yoktu.
Bu yüzden tek istediği, mümkün olan en kısa sürede ölmekti.
Chrysanthé, dev kütlenin varoluş amacına uygun olarak yakın menzilden saldıracaktı. Yüz binlerce organizmanın bileşenlerinden oluşan bu varlık, sayısız uzva sahip devasa ve zehirli bir küreye dönüşmüştü. Akiri gücü ona ne kadar hız kazandırırsa kazandırsın, her yanından uzanan kollar kaçacak tek bir nokta bile bırakmayacak kadar fazlaydı.
Üstelik dev küre, etrafına sürekli ölümcül zehirler yayıyordu. Zehir, temas ettiği her şeyi yakıp parçalayan bir etkiye sahipti. Tıpkı mide sıvısı gibiydi. Belki de gerçekten öyleydi.
Chrysanthé biraz olsun yavaş olsaydı, çoktan bu zehrin etkisiyle mahvolmuştu.
Daha fazla beklemeden doğrudan kütlenin üzerine atıldı.
Bu delilikti. Her yanından uzanan uzuvlar, onu fark ettikleri anda karanlık bir orman gibi üzerine kapanacak, bedenini et yığının en merkezine çekmeye çalışacaktı.
Orada onu sindireceklerdi.
Chrysanthé'nin istediği de tam olarak buydu.
Bir anlığına hız akışının içinde, dört bir yanı ışıl ışıl parıldarken gözlerini kıstı. Bir şeyler gördü.
Ya da gördüğünü sandı.
Bembeyaz bir ev. Deniz. Birkaç ses...
Kimin sesiydi?
Gözlerini iyice kapattı.
Yalnızca o görüntünün peşinden gitmek, biraz daha fazlasını görmek istiyordu.
Ama devamında hiçbir şey göremedi. Hatırlamaya çalıştıkça görüntüler dağılıyor, geriye yalnızca karanlık kalıyordu.
Ruhu o kadar uzun zamandır donuktu ki ölümün eşiğinde bile zihninde tek bir düşünce tutamıyordu. Gördüğü şeyler bir rüya gibi beliriyor, ardından hemen kayboluyordu.
Garipti. Bir zamanlar sanki başka biriydi.
Bu his hâlâ vardı. Ama o kişiye dair anılarının hiçbirini bulamıyordu. Nasıl biri olduğunu, neler hissettiğini, neler yaşadığını...
Sanki hepsini bu karanlık cehennemde bir yerde bırakmıştı.
Ve bunu ancak şimdi fark ediyordu.
Neden şimdi?
O zaten savaşmaktan vazgeçmemiş miydi? Zihni, ondan habersiz, hayata tutunmaya devam mı edecekti?
"Hayır. Savaşmaya değer bir şey kaldıysa bile... ben artık pes ettim. Artık bitti."
Kütlenin etrafa yaydığı zehir burnunu yakıp teninde ince bir batma hissi bıraktığında, yaklaştığını anladı. Gözleri hâlâ kapalıydı. Dev kütle, tüm dehşetiyle etten bir duvar gibi önünde uzanmasına rağmen ilerlemeye devam etti.
Gözlerini açsa göreceği şey, bulundukları boşlukta yanan kürelerin etrafında dönen taş küreler kadar devasa bir varlıktı. Fakat onlardan farklı olarak, karşısındaki şey nefes alıyor, ağır ağır deviniyordu.
Chrysanthé hızını biraz daha artırdı.
Artık zehir onu dört bir yandan sarmıştı.
Yoğunluğu her geçen saniye artıyor, nefes aldığı her an ciğerlerine biraz daha doluyordu. Zehir giysilerinin dokusuna sızdı. Kumaş önce kararmaya, ardından lif lif çözülmeye başladı. Çok geçmeden üzerindeki kıyafetler bedeninden koparak boşlukta dağılan parçacıklara dönüştü.
Chrysanthé durmadı.
Zehir bu kez doğrudan tenine ulaştı. Derisinin üzerinde küçük yaralar belirdi; ardından bu yaralar hızla büyüyerek etine doğru ilerledi. Henüz dev kütleye dokunmamıştı bile. Buna rağmen bedeni, ona yaklaşmanın bedelini çoktan ödemeye başlamıştı.
Geri döndürülemez yaralar alıyordu.
Ama bunun hiçbir önemi kalmamıştı.
Acının etkisiyle inlemesine rağmen ilerlemeyi sürdürdü. Gözlerinden süzülen yaşlar, zehirle parçalanan teninin üzerinden akıp boşlukta kayboluyordu. Yine de durmadı. Çünkü hiçbir acı, onun için yaşamaya devam etmek kadar ağır değildi.
İlk kez çevresinde katı bir şeylerin hareket ettiğini hissetti. Bazıları sağından, bazıları solundan savrularak geçiyor, bazıları ise doğrudan önüne uzanıp yolunu kapatıyordu. Chrysanthé yönünü değiştirdiğinde, o devasa uzantılarda peşinden dönüyor; ancak ona ulaşamadan yeniden boşluğa savruluyorlardı. Her biri öylesine büyüktü ki yanından geçerken oluşturdukları itki, Chrysanthé'nin yönünü değiştirecek kadar güçlüydü.
Bunlar, Chrysanthé'yi yakalamaya çalışan kollar olmalıydı. Fakat bu katmandakiler çok daha büyüktü ve birbirlerinden daha uzakta hareket ediyorlardı. Aralarındaki boşluklar, Chrysanthé'nin hâlâ sıyrılıp ilerleyebilmesine izin veriyordu.
Bir tanesi ona doğru savruldu. Ardından bir diğeri. Sonra bir başkası...
Hiçbirine aldırmadan yoluna devam etti.
Etten gezegene yaklaştıkça aralarındaki boşluklar giderek daraldı. Kolların her biri onun biraz daha yakınından geçiyor, bazıları bedenine çarparak zehri tenine bulaştırıyordu. Chrysanthé ilerlemeyi sürdürdükçe yaraları derinleşiyor, parçalanan teni yüzündeki hatları bile belirsizleştiriyordu.
Bir süre sonra Chrysanthé'nin bedeninde değişmeden kalan hiçbir şey neredeyse kalmamıştı.
Dünya'da gördüğü en uzun ağaçlardan bile uzun kollar, çoktan bulunduğu alanın tamamını kuşatmıştı. Birbirlerinin üzerine dolanıyor, aralarında hiçbir boşluk bırakmadan Chrysanthé'yi etten gezegenin yüzeyinde oluşan bir kubbeye hapsediyorlardı.
Artık geri dönüş yolu yoktu.
Chrysanthé gözlerini açtı.
Tam o anda, kolların arasında kalan son boşluktan sızan ışık hâlâ çevresini aydınlatıyordu.
Ve ilk kez, o şeyi bu kadar net gördü.
Korku, zehir gibi damarlarına yayıldı ve bütün bedenini sardı. Karşılaştığı manzara karşısında az kalsın küçük dilini yutacaktı.
Gözlerinin ulaşabildiği her yönde kanlı et vardı. Ayaklarının altında da, başının üzerinde de. Yakınında da, seçebildiği en uzak noktada da...
Birbirine dolanan kollar, kıpırdayan dokular ve zehirle kaplanmış yüzeyler etrafını sarmıştı. Chrysanthé ne kadar bakarsa baksın, bu manzaranın sonunu göremiyordu.
Bir süre sonra gördüğü her şey birbirine karıştı. Kanlı et, kıpırdayan bedenler ve karanlık, tek bir bütün hâline geldi.
O kadar çoklardı ki...
Bedeni titriyordu. Sanki bütün varlığı buradan kaçıp kurtulmak istiyordu. Chrysanthé kendini zorladı. Birkaç derin nefesin ardından titremesi büyük ölçüde azaldı.
Hatırladığı yeşil ormanlar, özlediği mavi deniz ve geceleri başını kaldırdığında gördüğü ışıl ışıl gökyüzü, sanki çok uzak bir zamana aitmiş gibi gelmeye başladı.
Burada yıldız yoktu. Ufuk yoktu. Kâinatın hiçbir güzelliği yoktu. Yalnızca kabaran etler... Ve kan...
Karanlığın içinde çağlayan, gördüğü en büyük şelaleleri bile küçücük bırakacak kadar büyük kan akıntıları.
Son kollar birbirine kenetlenip içeriye ulaşan son ışığı da yuttuğunda, gözlerinin önündeki tarifsiz dehşet kayboldu. Ama görüntüsü zihninde kaldı; gördüğü son şey, özlediği dünyanın yerini yavaş yavaş doldurdu.
İçerisi öylesine zifiriydi ki geçitlerin ışığı bile tenine ulaşamıyordu. Yıldızlar bile bu derinliğin ardında kalmıştı. Chrysanthé artık hiçbir ışığın ulaşmadığı, etten bir dünyanın içinde kayboluyordu.
Akiri enerjisini kullanırsa yönünü bulabilirdi. Yine de bunu yapmadı. Nereye gittiğini bilmek istemiyordu. Önünde ne olduğunu, karanlığın içinde neyle karşılaşacağını, ne kadar yolunun kaldığını ya da ölümün ona ne zaman ulaşacağını bilmek istemiyordu.
Belki de ilk kez, hiçbir şeyi bilmemek ona beklenmedik bir huzur veriyordu.
Karanlık...
Korku...
Acının en yoğun olduğu yerdeydi.
Her nefeste ciğerlerine dolan keskin koku burnunu ve boğazını kavuruyordu. Etrafı kan, irin ve etten geriye kalan parçalarla kaplıydı. Varlıktan yayılan sıcaklık havayı ağırlaştırıyor, içine çektiği zehir her geçen saniye nefes almasını biraz daha güçleştiriyordu.
Ellerini birbirine geçirdiğinde parmaklarının inceldiğini fark etti. Derisi gevşemiş, parmaklarını saran et ise yavaş yavaş erimişti. Kemiklerine doğru ilerleyen zehir, bedenini parça parça tüketiyordu.
Hissettiği acı tarifsizdi.
Bundan kaçmaya çalışmıyordu.
Dişlerini sıktı. Ağzını açmadığı hâlde dişleri dudaklarının arasından görünüyordu. Boğazından istemsiz bir inleme yükseldi. Görmeyen gözlerinden süzülen yaşlar yüzüne ulaşamadan buharlaşıyordu.
Ellerini birbirinden ayırmadı. Parmaklarının ne hâle geldiğini bilmek istemiyordu.
Etrafında sayısız ses yankılanıyordu. Kimi çığlık atıyor, kimi hırlıyor, kimi ise boğuk ve anlaşılmaz seslerle haykırıyordu. Uzaklardan gelen derin bir uğultu, nereden yükseldiği belli olmayan ince bir fısıltı ve kesintisiz bir gümbürtü, diğer seslere karışıyordu.
Karanlığın içinde hiçbirinin kaynağı seçilemiyor, sesler birbirine karışarak etrafında dolaşıyordu. Hatta karanlığın kendisi bile sanki bir şeyler fısıldıyordu. Chrysanthé ne duyduğunu anlayabiliyor ne de duyduklarına bir anlam verebiliyordu.
İnce uzuvlar ilk kez bedenine dokunmaya başladı.
Bir kol bacağına sürtünüyor, başka biri omzunun üzerinden geçip boynuna doğru uzanıyordu. Bir başkası, gözlerinin yerinde kalan boşluğa dokunuyordu. İnce parmaklar eriyen teninin üzerinde geziniyor, bazıları ona dolanarak kendilerine doğru çekmeye çalışıyordu. Etrafında dolaşan diğerleri ise giderek yaklaşıyor, boşluk bırakmıyor ve ona ulaşmak için uygun bir an kolluyordu.
Chrysanthé, kendisine yönelen kolları itmediği gibi bedenini onlardan uzaklaştırmaya da çalışmıyordu.
Başını kaldırmadı. Ellerini ayırdı, dizlerini karnına doğru çekti ve kollarını bacaklarının etrafına sardı. Bedenini olabildiğince küçülterek cenin pozisyonuna geçti.
Yalnızca bekledi.
Derken bir kol, diğerleri kadar yumuşak davranmadı. Chrysanthé'nin göğsünü delip geçerek doğrudan kalbine saplandı.
Chrysanthé kan kustu ve savruldu.
Kalbini deşip geçen o hamle, ona yavaşça dokunan yaratıkların son kalan sınırını da ortadan kaldırdı. Bir anda hepsi kontrolden çıktı ve üzerine tüm güçleriyle saldırdılar.
Birkaç saniye sonra bilincini kaybetti.
Yaratıklar bedenini aç kurtlar gibi yiyip tüketirken, Akiri kız için savaşacak hiçbir şey kalmamıştı.
Neyse ki ruhu, o acı dolu bedeninden kopmuştu.
Bu sırada Equena, etten kürenin üzerinde olup bitenleri gülümseyerek seyrediyordu.
"Sonunda bu da öldü."
Bir süre daha kıpırdamadan orada kaldı.
Karanlık, çevresinde ağır ağır titreşiyor; varlığı, etten kütlenin saçtığı dehşeti bile gölgede bırakıyordu. Sanki tüm bu kaosun ortasında yalnızca onun sessizliği hüküm sürüyordu.
Sonunda arkasını döndü.
Attığı ilk adımla birlikte ayaklarının altındaki karanlık dalgalandı. Her adımında silueti biraz daha gölgelerin içine gömüldü. Birkaç adım sonra geride, boşluğun içinde silinmekte olan belli belirsiz bir iz kaldı.
İblis kadının getirdiği yıkımın ardından evrenin sınırları birbirine yaklaşmaya başlamıştı. Birbirinden kopmuş uçlar tek bir noktaya doğru ilerlerken zaman ve mekân bükülüyor, varoluşun kendisi sessizce çözülüyordu.
Bu, gerçek anlamda sondu.
Sınırları birbirine değdiği anda evren, ne bir patlamayla ne de bir çöküşle yok olacaktı. Zamanın ve mekânın dışına itilecek, sanki hiç var olmamış gibi bütün izleriyle birlikte varoluştan kopacaktı.
Tam o sırada, dehşetin kalbinde tanıdık bir isim yankılandı.
"Chrysanthé..."
"Chrysanthé."
"Chrysanthé!"
Altın sarısı bir ışık her yeri aydınlattı.
Işığın altında uzanan zemin ağır ağır yükselmeye başladı. Gerçeklik aşağıda kalırken, sonsuz düzlemi kaplayan aydınlık onu giderek daha yükseğe taşıdı.
Bir süre sonra zemin çatladı.
Çatlaklar ayaklarının altından başlayarak her yöne yayıldı. Yüzey, birbirinden ayrılan devasa levhalara bölündü. Parçalar birbirlerinden uzaklaşırken aralarındaki boşlukta tarif edilemez bir sonsuzluk açığa çıktı.
Ardından levhalar zeminden her yöne doğru savrulmaya başladı. Kimi devasa sütunlara dönüşüyor, kimi kendi etrafında dönerek gökyüzüne uzanan halkalar oluşturuyordu.
Çok uzaklarda, altın sarısı ışığın içinde devasa küreler ağır ağır birbirlerinin yörüngelerine giriyordu. Bazıları bölünüyor, ışık nehirleri gibi boşluğa saçılıyor; geride kalan parçalar ise yeniden birleşerek daha da büyük yapılar meydana getiriyordu.
Chrysanthé'nin bulunduğu platform hızla yükselmeye devam etti.
Aşağıda bir zemin yoktu.
Yukarıda ise gökyüzü...
Sadece birbirinin içinden geçen devasa yapılar, sonsuzluğa uzanan ışıklar ve uzaklarda sessizce hareket eden ölçülemez boyutlarda kütleler vardı.
Ve bütün bunların arasında, Chrysanthé'nin yükseldiği yol altın sarısı ışıkla örülüyordu. Işık sanki ona gideceği yeri gösteriyordu.
Yükselişi yavaşça sona erdi.
Bulunduğu levha durduğunda, diğer yapılar da birer birer hareketlerini kesti. Sanki ait oldukları yerlere yerleşiyormuşçasına hareketsiz kaldılar.
Bunca devasa yapı öylesine kusursuz bir anda durmuştu ki mekânda esen rüzgâr bile yönünü şaşırdı. Bir anda güçlü bir akıma dönüşerek boşluğun içinde savruldu.
Chrysanthé, akımın şiddetiyle birkaç adım geriye sendeledikten sonra dengesini yeniden toparladı ve bir süre kıpırdamadan durdu.
Önündeki sonsuzluk öylesine büyüleyiciydi ki her şey durmuş olmasına rağmen sanki hâlâ hareket ediyordu. Devasa halkalar kendi etraflarında dönüyormuşçasına parlıyor, küreler birbirlerinin yörüngelerinde ilerliyormuş gibi havada asılı duruyor, ışıklar boşluğun içinde nehirler gibi akıyordu.
Fakat bütün o oluşumların arasında başka bir şey vardı.
Bir insan.
Chrysanthé'nin bakışları siluete sabitlendi. Kaşları hafifçe çatıldı. Karşısındaki varlığı anlamaya çalışarak birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Uzak değildi.
Altın sarısı ışığın içinde, bu yere ait değilmiş gibi öylece duruyordu.
Chrysanthé ona doğru yürümeye başladı. Birkaç sütunun yanından geçti.
Her yer ışıkla doluydu; fakat bu ışık, içindeki karanlığı nedense dağıtmıyordu. Etrafındaki sonsuzluğa rağmen kendisini yapayalnız hissediyordu. Böylesine büyük bir mekânda, karşısındaki kadından başka kimse yoktu. Üstelik onu tanımıyordu.
Attığı her adımda göğsünü saran sıkıntı biraz daha ağırlaştı.
Sonunda kadını net bir şekilde görebileceği bir noktaya ulaştı.
Beyaz saçları ve şimdiye kadar gördüğü en güzel yüzüyle kadın, ilk basamağına adım attığı merdivenlerin tepesinde onu tek kelime etmeden izliyordu.
Onunla bu kadar yakından göz göze gelmek Chrysanthé'nin içini ürpertti. Onda gizemli bir şeyler seziyordu. Ne olduğunu ise tam olarak tarif edemiyordu.
"Hoş geldin, Chrysanthé," dedi kadın, insan sesini andırmayan bir tınıyla.
Sesin nereden geldiği belli değildi. Ne belirli bir mesafeden yükseliyor ne de Chrysanthé'nin daha önce duyduğu herhangi bir şeye benziyordu.
Chrysanthé içinden geçirdi:
Neler oluyor böyle?
Merdivenden ayağını geri çekti. Arkasını dönerek başka bir yöne gitmeye çalıştı. Hiçbir şey hatırlamıyordu; fakat burada olmaması gerektiğini hissediyordu.
Sinir uçlarını titreten ses yeniden yükseldi.
"Sona ulaştın, Chrysanthé. Buradan sonrası faniler için yok."
Bölüm etkileşimi
