Bölümler 11Şu an: -7.BÖLÜM: KARA OKÇU-
- 1 -GİRİŞ-205 kelime
- 2 -1.BÖLÜM: KATİL RUH-2.252 kelime
- 3 -2.BÖLÜM: DOLUNAY-2.288 kelime
- 4 -3.BÖLÜM: İLK KURBAN-2.185 kelime
- 5 -4.BÖLÜM: HANÇERİN İKİ YÜZÜ-2.271 kelime
- 6 -5.BÖLÜM: TOMURCUK-1.622 kelime
- 7 -6.BÖLÜM: DESİWA'NIN GEÇMİŞİ-1.874 kelime
- 8 -7.BÖLÜM: KARA OKÇU-1.726 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 -8.BÖLÜM: YAŞAM AĞACI-1.895 kelime
- 10 -9.BÖLÜM: MORUN LANETİ-1.850 kelime
- 11 -10.BÖLÜM: NETHERİA-1.908 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yine dediğimi yapamayıp uyumuştum fakat bu sefer rüya falan görmemiştim. Sırtım o kadar çok ağrıyordu ki hemen kalkmak istiyordum. Gözlerimi açtığımda bir odadaydım. Yatakta olduğumu fark ettiğimde hemen doğruldum ve etrafıma bakındım. Hemen karşımdaki camdan gelen güneş gözlerimi acıttı.
Sol tarafımda kapı vardı. Sağ tarafıma döndüm ve bir yatak gördüm. Vera'yla aynı odada kalmıştık anlaşılan. O uyurken yavaşça ayağı kalktım. En son nöbet tutuyordum, ne ara buraya geldiğimi hatırlamıyordum. Yavaş adımlarla odadan çıktım.
Koridorun başına gittim. Merdivenlerden indim ve mutfaktan gelen sesler duydum. O tarafa döndüğümde Tiara ve Elysia'yı gördüm. Yanlarına gittim. "Günaydın." Elysia hemen bana döndü ve gülümsedi. "Günaydın efendim!"
"Günaydın Mills." Tiara'ya döndüm. "Senin perin, yemek konusunda gerçekten çok başarılı." Güldüm ve hemen bahçeye baktım. Mendrik hâlâ oradaydı.
"Ne zamandır orada?" diye sordum. "Bildiğim kadarıyla dün geceden beri." Hemen Tiara'ya döndüm. "Hiç uyumadı mı?" Tiara, başını iki yana salladı.
Ardından durdu ve biraz düşündü. "Aslına bakarsan yemek de yemedi." Bana döndü. "Eğer biraz daha yemezse düşüp bayılacak."
Elysia'ya döndüm. "Bir şeyler yapabilir misin?" Hemen başını salladı. Saniyeler içinde masadaki boş bir tabağın içini güzel yemeklerle doldurdu. Tabağı hemen elime aldım. Tiara'ya döndüm. "Hemen geliyorum."
Kapıya döndüm ve omuzumla ittirerek açtım. Kapı ardımdan kapanırken normal adımlarla Mendrik'in yanına gittim. Hemen önüne geçtim. Bakışlarını indirdi. Göz göze geldiğimizde hafifçe sırıttı. "Günaydın, Kraliçe." Derin bir nefes aldım ve elimdeki tabağı hemen yanımızda duran masaya koydum.
"Eğer biraz daha yemek yemezsen açlıktan bayılacaksın." Ona döndüm ve kollarımı önümde bağladım. Beni taklit ederek kollarını bağladı. "Merak etme, bir şey olmaz bana."
Omuz silktim. "Merak ettiğimden değil, anlaşmamıza uyman için dinç olmalısın." Sırıttı. Bu adam sırıtmadan duramıyor muydu gerçekten çok merak ediyordum. Yoksa sadece bana karşı mı böyleydi? Kahverengi gözlerinden çıkan parıltı hoşuma gitmişti. Sanki sadece beni gördüğünde bu kadar parlıyor gibiydi.
Gözlerimi kırpıştırdım ve yemeği gösterdim. "Tekrar geldiğimde bu bitmiş olacak." Cevaplamasına fırsat vermeden yanından geçip gittim. Kapının önüne geldiğimde "Kraliçe!" diye bir ses duydum.
Bir anda durdum ve arkamı döndüm. Omuzunun üstünden bana gülümsüyordu. "Saçların çok güzel kokuyor."
Afallamış gibi suratına baktım. Böyle bir şey asla beklemiyordum. Halbuki belirli bir şey kullanmıyordum. Gülümseyesim geldi ama kendimi tuttum ve başımı hafifçe aşağı yukarı salladım. "Teşekkür ederim."
Yavaşça önüne döndüğünde ben de arkamı döndüm ve eve girdim. Kalbim bir anda hızla atmaya başlamıştı. Neden böyle oldu bilmiyorum ama kendimi toparlamalıydım. Mutfakta duran Tiara ve Elysia'ya döndüm. Bana şaşkınlıkla bakıyorlardı. Gülümsedim.
"Ben, diğerlerini uyandırayım." dedim ve merdivenlere doğru yöneldim. Hızlıca yukarı çıktım. İlerleyecekken bir kapı açıldı. Karşıma çıkan kişi Theo'ydu. Beni gördüğü an selam verdi ve bana doğru geldi.
Hemen karşımda durdu. "Günaydın Mills."
"Günaydın Theo. Ben de kahvaltıya çağıracaktım." Başını salladı. "Vera uyandı mı?" diye sordum kısa bir an arkasına bakarken. Başını iki yana salladı. "Onu görmedim." Kaşlarımı hafifçe çattım. Tekrar arkasına baktım. Ne bir ses vardı ne de başka bir şey.
Tekrar Theo'ya döndüm. "Sen aşağı in. Onu alıp geliyorum." Başını salladı ve yanımdan geçip gitti. Hemen kaldığımız odaya gittim. Kapının önünde durdum. Üç defa tıklattım. Ses gelmeyince kulağımı kapıya yasladım ve içeriyi dinledim.
Sesler duymaya başladığımda ses çıkarmamaya çalıştım. "Efendim, kendinizi üzmeyin. Eminim bir çaresi..."
"Ne çaresi Olysa?" diye bağırdı biranda Vera. Bu kadar yüksek bir ses beklemediğim için kulağımı hafifçe geri çektim. Fakat sonrasında tekrardan yasladım. "Görmüyor musun? Ölüyorum ben!" Kaşlarım hafifçe havalanırken şaşkınlığımı gizleyemedim. Ne demek ölüyordu?
"Öyle demeyin. Bayan Mendes bir yolunu..."
"Ondan çare bekleyemem anlasana." Gözlerimi sıkıca kapattım. Bana asla güvenmiyordu ve güvenmeyecekti. Kafamı geri çektim. Tam uzaklaşacakken Vera'dan başka bir cümle duydum. "Onu da öldürmek istemiyorum." Yerimde kısa bir an durdum. Ne demişti?
Sesler gelmeye devam etti. "Annem ve babam sırf beni korumak için öldürüldüler. Ya Milena'nın hayatı da sırf beni korumak için son bulursa?" İçindeki korkuyu şimdi anlıyordum. İnsanların ona iyilik yapmasını ya da yardım etmesini bu yüzden istemiyordu demek ki.
Ardından hıçkırık sesleri duydum. Yavaş adımlarla geri gittim ve kulağımı tekrardan kapıya koydum. Saniyeler sonra başka bir ses geldi. "Bu karartılar asla geçmeyecek." Vera'nın sesindeki çaresizlik buradan bile anlaşılıyordu.
Bir anda içeri girdim ve ikisinin de bana karşı olan şaşkın bakışlarını izledim. Olysa hemen Vera'dan uzaklaştı, ellerini önünde birleştirdi ve başını eğdi. Vera hemen gözyaşlarını sildi. Derin bir nefes verdim. "Olysa, bizi yalnız bırakır mısın?" Olysa hemen başını salladı ve bir anda ortadan kayboldu.
Eteğimi düzelttim ve Vera’nın hemen yanına oturdum. Bakışlarını kaçırdı ve parmaklarıyla oynamaya başladı. “Seninle konuşmak isteyen olmadı.” Bunu bu sefer duymamazlıktan geldim. Elini tuttum. Bakışları bir anda bana dönünce mavi gözlerinin tam içine baktım.
Kaşlarını hafifçe çattı ve elini geri çekti. Başımı iki yana salladım. “Ben den saklamana gerek yok Vera.” Güldü. “Sen den bir şey saklamıyorum.”
“Sizi duydum.” Yüzündeki gülümseme soldu ve yavaş yavaş bakışlarını bana döndürdü. “Ne?” Omuz silktim. “Bana kızman umurumda değil.” Elini tekrardan tuttum ve bu sefer geri çekmedi. “Tek başına savaşmak zorunda değilsin, izin ver birazını ben alayım.” Vera artık sadece beni dinliyordu. Ne demek istediğimi anlamaya çalışıyordu.
Gözünden bir damla yaş aktı. Burnunu çekti ve boşta kalan eliyle gözyaşlarını sildi. “Her şeyi mi duydun?” Başımı salladım. Alt dudağı titremeye başladığında kalbimin en derin yerinde bir acı hissettim. Artık dayanamıyordu, tek başına savaşıp kimseye zarar vermek istemiyordu ama bu imkânsızdı.
“Bana anlatabilirsin.”
Vera uzun bir süre yüzüme baktı. Her bir karışını inceledikten sonra gözlerimde durdu. Ona acımıyordum, kızıyordum. Kim böyle bir yükü tek başına taşıyabilir ki? Bana en başından anlatsaydı elbette yükünü hafifletirdim. Peki Theo? Ona hiç anlatmamış mıydı?
Vera derin bir nefes aldı ve dik durdu. “Biz daha sekiz yaşındayken, evimize baskın yapıldı.” Kaşlarımı çattım. “Kimlerdi?” Vera’nın yüzünü bir anda öfke kapladı. Yüzü kızardı ve titremeye başladı. “Netheria Krallığı’nın askerleri.” Netheria Krallığı mı? Orayı daha önce duymadığıma eminim.
“Netheria Krallığı mı?” Başını salladı. “Lanetli insanları saraya getirip zindanda tutuyor ve zamanı gelince öldürüyorlar.” Yutkundum. Belki biz bu yüzden saklanıyorduk? Bizi yakalamasınlar diye. “Sonra ne oldu?”
Hıçkırdıktan sonra zor da olsa anlatmaya devam etti. “Hepimiz saklandık ama… Annem ve babam yakalanmışlardı. Askerlerden biri yerimizi sordu.” Yutkunduktan sonra gözlerini sıkıca kapattı ve devam etti. “Sonra annem ve babam, bahsedilen kişilerin kendileri olduğunu söylediler.”
“Yani kendilerini lanetli gibi gösterdiler?” diye sordum. Başını salladı. Kaşlarını çattı ve tekrardan ağlamaya başladı. Elimi, omuzuna koydum ve sıvazladım. Başını kaldırdı ve tavana baktı. “Annemi ve babamı götürdükten sonra bizi de aldılar ve saraya götürdüler.”
Boğazının acıdığını tahmin edebiliyorum. Böyle bir olay anlatılırken nasıl sakin durulabilir? Biraz sakinleşmesini bekledim. Kendini hazır hissetmiş olmalı ki bana döndü. “Bir sabah uyandırdılar bizi. Theo’yu gördüğüm an elini tuttum ve bırakmadım. Çok korkuyordum ve…” Yüzüne bir gülümseme geldi. “Hayatım boyunca ne zaman Theo’nun elini tutsam asla korkmadım.”
İkisinin arasındaki bağ tarif edilemezdi. Keşke bir kardeşim olsaydı ve birbirimize aynı bu şekilde sahip çıksaydık. Vera’nın yüzündeki gülümseme soldu. “Sonra bizi, annemi ve babamı idam edecekleri yere götürdüler.” Gözünden bir damla yaş aktı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
“Theo ve ben, askerlerin arkasında durmuştuk ama hâlâ annemi görebiliyordum. Gözleri yaşlıydı, gece kadar karanlık olan lacivert saçları dağınıktı.” O günü net bir şekilde hatırladığı için daha fazla acı duyduğuna emindim. “İpi, boynuna geçirdiler ve sonra sandalyeyi ittiler.” Gözlerimi sıkıca kapattım.
“Ağlayamadım Milena.” Ona baktım. Gözleri dolu dolu bana bakıyordu. “Theo yanımda olduğu için korkmamıştım, onlara bir şey olmayacağını düşündüğüm için ağlayamamıştım.” Tekrardan ağlamaya başladı. “Ama bizi saraydan attıklarında ve soğuk havada kaldığımızda canım çok acımıştı.” Elleriyle yüzünü kapattı ve hıçkırarak ağlamaya başladı.
Daha fazla dayanamadım ve omuzlarından tutup kendime çektim. Başını, göğsüme yasladım ve saçlarını okşadım. Vera bütün gücüyle ağlıyordu. Onu böyle göreceğimi asla tahmin etmemiştim. “Bu yüzden sana soğuk ve uzak davranıyorum. Eğer sana bağlanırsam ve sana bir şey olursa dayanamam.”
Saçlarını okşamaya devam ederken gözümden bir damla yaş aktı. “Eğer benim yüzümden sana ya da birinize bir şey olursa o zaman öldürürüm kendimi.” Omuzuna hafifçe vurdum. “Sus, düşünme böyle şeyler.” Vera burnunu çekerken yavaşça doğru. Elimi bırakmadı.
“Sana sert davrandığım için üzgünüm, sadece fazla bağlanmamaya çalışıyordum.” Gülümsedim. “Anlıyorum.” Aklıma gelen başka bir soruyu sordum. “Olysa’ya karartılardan bahsetmiştin. Ne karartısı?” Vera kısa bir an duraksadı. Ardından yüzüme doğru yaklaştı.
“Kimseye söylemeyeceksin.”
Kaşlarımı çattım. “Theo’ya bile mi?” Kardeşi olduğu için bilmesi gerekiyordu.
Başını salladı. “Theo’ya bile.”
“Neden?”
“Çünkü onu üzmek istemiyorum. Söz ver bana.” Mecburen söz vermeliydim. Başımı salladım ve bekledim. Sağ elindeki eldiveni çıkardı. Gördüğüm şeyle donup kalmıştım ama bunu, ona belli etmedim. “Lanet ilerledikçe bedenimde karartılar çıkmaya başladı.” Eline döndü. Parmak uçları simsiyahtı. “Şimdi parmak uçlarımda ama eğer yakut bulunmazsa bu karartılar tüm bedenimi saracak ve en sonunda öleceğim.”
Yutkundum. Bunu duymak benim canımı yakmışken Theo ne düşünürdü bilmiyorum. Demek bu yüzden söylememi istemiyordu. “Theo bilmiyor. Eğer bilse kahrolur.” Başımı salladım. Haklıydı, Theo bilmemeliydi.
“Ondan daha ne kadar saklamayı düşünüyorsun?” diye sordum. Vera omuz silktikten sonra eldivenini geri taktı. “Saklayabildiğim yere kadar. Sonrasına ben bakarım.” Başımı salladım. Kendisi böyle düşünüyorsa buna saygı duymalıydım.
Bakışları yüzümde durdu. “Milena,”
“Efendim?”
Gülümsedi. Belki bana ilk defa gülümsüyordu ama fark ettiğim bir şey vardı: Vera’nın gülüşü çok güzeldi.
“Teşekkür ederim.” Elimi, elinin üstüne koyup sıktım. “Her zaman buradayım.” Ardından ayağı kalktım. Kapının önünde durup arkamı döndüm. “O zaman hemen hazırlanıyorsun ve kahvaltıya iniyorsun.”
Başını salladı. Gülümseyerek odadan çıktım. Kapıyı kapattığım anda yüzümdeki gülümseme soldu. Gözlerim doldu. Dakikalardır ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Şimdi ise bağıra çağıra ağlamak istiyordum. Hemen balkonun olduğu tarafa doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Kapıyı açtım ve temiz hava geldiği gibi derin bir nefes aldım. Ellerimi kenarlıklara koydum ve derin nefesler aldım.
Vera ve Theo bu kadar şeyi nasıl taşıyabiliyorlardı? Ben daha babamın ölümüne katlanamazken onlar, ailelerinin ölümünü izlemişlerdi. Böyle bir acıya nasıl dayanılırdı? Onlar nasıl dayanmıştı?
Başımı kaldırdım ve güneşe baktım. Bütün parlaklığını yüzüme vuruyordu. Gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı akarken kendimi tutmaya çalışıyordum. Beni ağlarken görmelerini istemiyordum. Arkamdan adım seslerini duyduğum anda gözyaşlarımı sildim ve hemen arkamı döndüm.
Mendrik dev cüssesiyle tam karşımda duruyordu. Endişeli bir şekilde bana bakıyordu. "Neden ağlıyorsun?" Bakışları, kesik olan elime kaydı. "Elin mi acıyor? Thorgan'a söyleyelim elini iyileştirsin." Arkasını dönüp gidecekken kolundan tuttum.
Bana döndüğünde önce elime sonra da bana baktı. Elimi çektim ve derin bir nefes aldım. "Ben iyiyim. Böyle basit bir şey için Thorgan'ı rahatsız etmemeliyiz."
Bedenini tamamen bana çevirdiğinde gözlerinin tam içine baktım. Başını hafifçe iki yana salladı. "Senin canını yakan her şey büyük bir meseledir. O yüzden şimdi gidiyoruz."
"Bana emir vermeye hakkın yok." diye uyardım onu. Derin bir nefes verdi ve yüzüne sahte bir gülümseme kondurdu. Ellerini birbirine birleştirerek bana yaklaştı. "Lütfen Thorgan'ın yanına gidelim. Senin iyileşmeni istiyorum." Bu hareketi karşısında gülmeden edemedim.
Hayranlık dolu bir nefes alış duydum. "Senin gülüşün ne kadar güzelmiş." Ona baktım. Duruşunu düzeltti ama beni izlemeye devam etti. Bana karşı ayrı bir hayranlık vardı gözlerinde. Aklımdan bir ihtimal geçti ama sonra bunu es geçtim. Sonuçta yeni tanıştığı bir kadın âşık olamazdı.
Bölüm etkileşimi
