2. bölüm / 9
DESİWA-1 (YAKUTUN SIRRI)-1.BÖLÜM: KATİL RUH-
Bölümler 9Şu an: -1.BÖLÜM: KATİL RUH-
- 1 -GİRİŞ-205 kelime
- 2 -1.BÖLÜM: KATİL RUH-2.252 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 -2.BÖLÜM: DOLUNAY-2.288 kelime
- 4 -3.BÖLÜM: İLK KURBAN-2.185 kelime
- 5 -4.BÖLÜM: HANÇERİN İKİ YÜZÜ-2.271 kelime
- 6 -5.BÖLÜM: TOMURCUK-1.622 kelime
- 7 -6.BÖLÜM: DESİWA'NIN GEÇMİŞİ-1.874 kelime
- 8 -7.BÖLÜM: KARA OKÇU-1.726 kelime
- 9 -8.BÖLÜM: YAŞAM AĞACI-1.895 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kışın soğuğunu iliklerime kadar hissettiğim, güneşin tepede olmasına rağmen yine de asla ısıtmadığı bir güne daha uyanmıştım. Aşağıdan gelen kavga seslerini duymamazlıktan geldim. Her zamanki annem ve babamdı sonuçta.
Yatmadan önce at kuyruğu yaptığım ama şimdi dağılmış olan saçlarımı açtım. Banyoya gittim. Esnedim ve aynaya baktım. O an bir şey fark ettim. Uyku sersemi olduğum için yanlış gördüğümü düşündüm ama gerçekti. Sol elimin parmak uçları bembeyazdı. Neden böyleydi?
Bakışlarımı elime çevirdim ve dikkatlice baktım. Gerçekten öyleydi. Tırnaklarım ve derim bembeyazdı. Garip olan şu, parmak uçlarımı hissediyorum ama bu görüntü beni çok korkutuyordu. Diğer elime de baktım. Diğer parmaklarımda beyazlık yoktu.
Elimi yüzümü yıkadım ve banyodan çıkıp hemen aşağı indim. Salonda kavga eden annemi ve babamı geçtikten sonra hemen mutfağa gittim ve bu soğuk havaya rağmen buz gibi bir su içtim. Kendime gelmiş gibi hissediyordum. Tekrardan elime baktım. Hâlâ daha vardı.
Gördüklerim asla kâbus değildi. Neler olduğunu düşünürken salondan bir ses duydum. “Milena! Çabuk gel buraya!” Babamın bağıran sesini duyduğum an derin bir nefes verdim ve yanına gittim. Elimi, pijamamın cebine koydum.
Salona gittiğimde bana büyük bir kızgınlıkla bakıyordu.
“Efendim baba?” Babam burnunda solurken bana yavaşça yaklaştı. “Senin haddine mi düştü beni yargılamak?” Hemen anneme döndüm. “Sen söyledin değil mi?” Ağlıyordu. Başını iki yana salladı. “Zorladı beni.”
Babam neredeyse her akşam içmeye giderdi. İçtikten sonra ise bizi döverdi ya da azarlardı. Bundan şikâyetçi olduğumu belirtmiştim ama tabii ki babam, buna da kızmıştı. Babama döndüm. “Haksız mıyım?” diye sordum. Cevap vermedi.
“Her akşam kör kütük sarhoş geliyorsun. Kafan güzel olduğu için de bize istediğini yapabileceğini sanıyorsun! Buna hakkın yok!”
“Ben babayım!” diye bağırdı. Başımı iki yana salladım. “Sen baba değilsin. Her akşam içtikten sonra eve gelip karısı ve kızını dövüp sonra da zıbaran herifin tekisin!” diye bağırdım ve odama çıktım.
Odama girdim ve kapıyı kilitledim. Derin nefesler aldım. Kapıdan uzaklaştım. Elimi cebimden çıkardım ve tekrardan parmaklarıma baktım. Beyazlıklar duruyordu. Bir hastalığım olabilir mi diye düşündüm ama olamazdı. Olsaydı ortaya çıkardı zaten.
Aynamın önüne oturdum ve uzun süre elime baktım. Bu beyazlık nasıl gidebilirdi? Vücudumun başka bölgelerinde var mıydı bilmiyorum ama sadece parmağımda olması bile korkutucuydu.
Dışarıya çıkmaya karar verdim ve hemen hazırlandım. Evimize yakın olan ormana gidecektim. Gizlice evden çıktım ve koşarak oradan uzaklaştım.
Ormanın derinliklerine indim ve ıssız bir yere geldim. Büyük bir taş buldum ve onun dibine oturdum. Sırtımı yasladım ve dinlendim.
Aklıma bir anda geçen gün gördüğüm kâbus geldi. Rüyamdaki ben... Psikopat ben... Onun da saçlarının uçları beyazdı. Saçları uzundu. Hemen çantamın içinden bir makas aldım ve uzun saçlarımı önüme aldım. Zor olsa bile derin bir nefes aldım. O kız değildim ben. Olmayacaktım.
Saçlarımı omuz hizama kadar kestim. Bunu yapmamalıydım belki ama o kadından farklı olmalıydım. O, ben olmamalıydım.
Yere düşen saçlarıma baktım, artık saçlarım uzun değildi. İçim rahatlamıştı, en azından ondan farklıydım. Bir anda hava kapandı. Bulutlar toplaştı, gök gürüldemeye, şimşekler çakmaya başladı. Ne olduğunu anlayamadan bir anda şimşek çaktı. Bilincimi kaybettim.
Neler olduğunu anlayamadan bir anda her yer bembeyaz oldu. Gözlerimi açtığımda ise gerçekten de beyaz bir yerdeydim. Üstüme baktığımda beyaz bir elbise vardı. Cennete düşmüş olabileceğimi düşündüm ama sonradan vazgeçtim.
Saçlarıma dokundum, hâlâ kısaydı. Garipsedim ama çok fazla üstünde durmadım. Neler olduğunu anlamaya çalışırken bir ses duydum.
“Milena Mendes...” Ses çok yakınca gelince bir anda yerimde zıpladım ve arkamı döndüm. Karşımda tanrıçaya benzeyen bir kadın vardı. Bembeyaz bir teni, bembeyaz saçları vardı. Gözleri bile beyazdı. Bir bulutun üstünde duruyordu. Gümüş işlemeli elbisesi ve gümüş tacıyla tam bir tanrıçaya benziyordu.
Avuçlarında beyaz bulutlar vardı. “Kimsin sen?” diye sordum. Gayet sakin bir şekilde gülümsedi. “Benim adım Valeria.” Valeria... Hâlâ sana güvenemiyorum.
“Beni buraya sen mi getirdin?” diye sordum kaşlarımı çatarak. Başını iki yana salladı. “Ben değil, lanetin getirdi Milena.” diye cevapladığında kaşlarım daha çok çatıldı. “Ne laneti?” diye sordum.
“Yakında öğreneceksin.” diye cevapladı ve ortadan bir anda kayboldu. Ardından bağırdım. “Valeria! Bana adım akıllı açıklamak zorundasın!” Ne Valeria geldi ne de başka biri. Ardından bir anda her yer karanlık oldu.
Gözlerimi tekrardan açtığımda yine bir ormandaydım ama burası farklıydı. Çam ağaçlarının yoğun olduğu bir ormandı. Yavaşça doğrulduğumda üstümdeki kıyafetler dikkatimi çekti. Rüyamdaki gibi giyinmiştim. Kemer, hançer, kılıç, kısa etek... Neler oluyordu böyle?
Korkuyla ayağı kalktım ve etrafıma bakındım ama burada ağaçtan başka bir şey yoktu. “Harika, ıssız bir ormanda tek başımayım.” diye mızmızlandım.
Bir anda kısık gelen bir ses duydum. “Merhaba!” Korkuyla hançerimi çekip arkamı döndüm ama beklemediğim bir manzarayla karşılaştım. Karşımda küçük bir peri vardı. Rüya mı görüyordum ben?
Saçları açık mavi ve uzundu. Başında ise yeşil elbisesine uygun taşlı bir süs vardı. Kanatları ise yeşildi. Gülümseyerek tam karşıma uçtu. “Ben Elysia, senin yoldaş perinim!”
Yoldaş peri mi? Nasıl bir kelime oyunuydu bu? “Tamam?” dedim yavaşça. İşaret parmağımı ona doğru uzattım. “Ben de...”
Hemen parmağımı tuttu ve aşağı yukarı salladı. “Milena Mendes’sin, biliyorum. Efendimiz her şeyi anlattı.” Kaşlarımı çattım. “Efendiniz mi?” Başını salladı.
“Evet, buraya gelmeden önce konuştuğun kişi, biz yoldaş perilerin bir zamana kadar efendisidir. Periler, yoldaşlık edecekleri kişileri bulduktan sonra yeni efendileri onlar olur.” diye açıkladı. Şüpheli bakışlarımı ondan ayırmadım. Elysia yüzünü düşürdü. “Bana hâlâ güvenmediğinizi biliyorum ama güvenmeniz lazım çünkü bu yolculukta beraber...”
“Bir dakika.” dedim elimi kaldırarak. “Birincisi, sana asla güvenmeyeceğim. İkincisi, ne yolculuğundan bahsettiğine dair en ufak bir fikrim yok ve üçüncüsü, şu anda neredeyiz?”
Elysia gayet sakin bir sesle cevapladı. “Şu anda Desiwa’nın en tehlikeli ormanındayız.” Desiwa mı?
“Ne?” Elysia şaşkın şaşkın baktı, kahverengi gözlerime. “Sizin hiçbir şeyden haberiniz yok mu?” diye sorduğunda başımı hemen iki yana salladım. Elysia ağzını O yaparak başını aşağı yukarı salladı. “O yüzden böylesiniz.” dedi.
Ellerimi kaldırdım. “Elysia, rica ediyorum. Bana her şeyi açıkla.” dedim. “Çünkü haberim olmadan seni dinlemeye devam edersem aklımı kaçıracağım.” Elysia kısa bir an durdu. Ardından derin bir nefes alıp başını salladı. “Buraya gelen her kişi lanetlenmiştir.”
“Ne laneti?” diye sordum yine lafını keserek. “Her gelen kişinin laneti farklı olur. Seninki... Seninki en tehlikeli olanı.” Kaşlarım hâlâ çatıktı. Neler anlattığını zor anlıyordum.
“Şimdi doğru mu anlamışım bir bakalım.” dedim. “Desiwa adında bir yere düştüm ve buraya düşen her kişi elbet lanetleniyor. Benim lanetim ise aralarında en tehlikeli olanı.” Elysia başını sallayıp gülümsedi.
“Aynen öyle efendim.” Dinlemeye devam ettim. “Sizin lanetiniz, bütün diyarın sahip olmaktan korktuğu bir lanet.”
“Ne olduğunu söyleyecek misin artık?” dedim sert bir sesle. Elysia kulağıma yaklaştı. “Katil Ruh Laneti.”
“Katil Ruh mu?” diye tekrar ettim yüksek sesle. Elysia beni susturmaya çalıştı. “Sessiz olun efendim. Lanetiniz mümkün olduğunca gizli tutulmalı.” dediğinde sesimi biraz alçalttım. “Neden?”
Elysia etrafı kolladıktan sonra bana döndü. “Bu lanete sahip olan kişiler Desiwa’nın en tehlikeli krallığına götürülüp idam edilir.” Kaşlarımı kaldırdım ve donuk gözlerle ona baktım. “İdam mı?” Başını salladı.
Aklıma gelen başka bir soruyu sordum. “Bu lanete sahip olan başka kişiler de var mı?” diye sordum. Elysia başını iki yana salladı. “En son yirmi sene önce görülmüştü ama sonu ölüm oldu.” Ardından bakışlarını kaçırdı. “Gerçi o laneti yüzünden ölmüştü.”
“Elysia, ne demek istiyorsun?” diye sordum hafif bir korkuyla. “Efendim.” dedi ve bana döndü. “Her lanetin bir taşı vardır ve o taşlar yok edilmezsen lanet, yavaş yavaş kişiyi öldürür.” Hemen sol elimdeki parmak uçlarıma baktım. Beyazlıklar aynıydı.
“Olamaz...” diye fısıldadı Elysia. Ona döndüm ve kaşlarımı hafifçe çattım. “Ne oldu?” Elysia bana döndü. “Sizin zamanınız zaten başlamış.” dedi. “Eğer taşı bulamazsanız lanet sizin canınızı sömürecek ve öleceksiniz.” Hapı yutmuştum.
Elysia, bir yolculuğa çıkacağımızı söylemişti. Taşı bulmak için ne kadar erkenden yola çıkarsak o kadar iyiydi. Merak ettiğim başka bir soru geldi aklıma. “Peki bu lanete sahip olan insanlar... Özellikleri nedir?”
Elysia hemen cevapladı. “Rüyalarında ya da kısa bir dinlenme arasında bile gördükleri kişiler, gerçek hayatta da ölüyor.” Has... Harika, bir katil olmadığım kalmıştı, o da olduğuna göre rahatça ölebilirdim.
Biraz düşündükten sonra tekrar Elysia’ya döndüm. “Taşı bulmak için erkenden yola çıkmalıyız. Hem benim için hem de diğer insanların ölmemesi için.” Elysia başını salladı. “Nereden başlayacağımızı biliyor musun?” diye sordum. Başını iki yana salladı. “Üzgünüm efendim.” dedi başını öne eğerek.
Ormanı dikkatlice inceledim. Tekrar ona döndüm. “Peki, bu yolculukta senin görevin nedir?” Hemen gülümsedi. “Elimden geldiğince sizi korumak.” Mimik oynatmadan sadece başımı salladım.
“Elinizi saklamamız lazım.” dedi. Hemen yanımdan geçti ve yerde duran eldivenleri alıp tekrar önüme geldi ve bana uzattı. “Buyurunuz.” Yavaşça aldım ve hemen ellerime geçirdim.
Etrafıma bakındım. “Harita ya da yön bilgin falan var mı?” diye sordum. Ses gelmeyince bilmediğini fark ettim. “Senin neyin var Elysia?” diye sorduğumda cevaplamaya dünden razıymış gibiydi. “Sihirli güçlerim ve bir adet çiçeğim var.” dedi. Hemen elini açtı ve avucundan bir tane çiçek çıkardı.
“Bu çiçek nedir?” Tek kaşımı kaldırdım. “Senin lanetin mi?” Gülerek başını iki yana salladı. “Çok şakacısınız efendim. Perilerin lanetleri olmaz ama yaşam çiçekleri olur. Bu çiçekler ömrümüz bitene kadar vardır.” Başımı sallayıp alt dudağımı büzdüm. “İyiymiş. Biz bedenimizden, siz ise çiçeklerden öğreniyorsunuz demek ki.” Başını salladı ve çiçeği yok etti.
Bir ses duyduğumda yerimde kaldım ve elimi kaldırdım. Kısık bir sesle “Sakın tek kelime etme.” diye uyardım. Başını salladı ve hemen etrafına bakındı. Elimi, kılıcımın kabzasına attım ve tetikte bekledim. Yavaşça etrafımda döndüm. Elysia sadece beni taklit ediyordu ama hâlâ ona güvenmiyordum.
Ardından arkamdan gelen fırlatma sesiyle Elysia’nın önüne geçtim ve kılıcımı dik tuttum. Kılıcıma çarpıp yere düşen şeye baktım. Bir oktu ve ucu simsiyahtı. Kılıcımı havada tutarak yavaşça oka doğru eğilmiştim ki Elysia, beni durdurdu. “Dokunmayın efendim!” Hemen ona döndüm. “Neden?”
“Bu oklar, Kara Okçu lanetine sahip olan kişilere ait. Bu oklara lanete sahip olan kişilerden başkaları dokunursa eğer ölür.” Hemen elimi geri çektim. Doğruldum ve elimi, Elysia’nın önüne koydum. “Arkamda kal Elysia.”
“Efendim ya ölürseniz?” diye sorduğunda ona döndüm. “Olmayacak.” diye fısıldadım. Ardından başka bir fırlatma sesi geldiğini duydum ve hemen Elysia’ya döndüm ve beni takip etmesini işaret ettim. Dev gibi bir ağacım arkasına geçip saklandık.
“Kara Okçular mı geldi?” diye sorduğumda başını iki yana salladı. “Ekip halinde dolaşmazlar. Tek bir kişi gelmiş olmalı.” diye yanıtladı beni. Ağacın ardından baktım. Kimse yoktu. Daha çok bakındım ama gerçekten kimse yoktu. “Bunların görünmez olma gibi bir özellikleri var mı?” Ona döndüm, başını iki yana salladı. “O özellik sadece cücelerde oluyor.”
“Cüceler mi?” Başını salladı. “Onlar lanetli sayılmazlar. Cücelerin her birince sihir kitabı vardır ve böylece sihirleri sayesinde görünmez olabiliyorlar.” Daha neler öğrenecektim kim bilir? Lanetli insanlar, periler, cüceler... Sabrım taşmak üzereydi.
“Ama bu Kara Okçunun neden geldiğine dair en ufak bir fikrim yok.” dedi. Başımı salladım ve hemen geri döndüm. İleriden birilerinin geldiğini fark ettim. “Birileri geliyor.” dedim kısık bir sesle ve biraz daha ağacın arkasına geçtik.
Ortaya çıkan kişileri görünce dikkatle izledim. Bir adam ve bir kadındı. İkisinin de saçları lacivertti. Uzaktan seçtiğim kadarıyla gözleri maviydi ve üstlerinde aynı benim gibi suikastçı kıyafetleri vardı. Kadının elinde ok ve yay varken adamın elinde kılıcı vardı.
Kara Okçu bu olmalıydı. Elysia’nın arkamdan geçip baktığını hissettim. Ardından gülümsediğini hissedip ona baktım, gerçekten gülümsüyordu. Kulağıma doğru eğildi. “Efendim. Ben, onları tanıyorum.” Ona döndüm. “Kim onlar?”
“Vera ve Theo Livenov. İkiz kardeşler. Bayan Vera’nın laneti Kara Okçu.” Onlara döndüm. Yanlarına iki tane peri geldiğinde kaşlarımı çattım. “Yanlarındaki periler de senin arkadaşın mı?” Başını salladı. Bir tane erkek bir tane kadın peri vardı. “Bay Livenov’un yanındaki Griff. Bayan Livenov’un yanındaki ise Olysa.” Gözlerimi kısarak baktım onlara. Olysa’nın saçları pembe, üstü mordu. Griff’in ise üstü kahverengi, saçları siyahtı.
Ardından Griff ve Olysa bu tarafa doğru baktı. Elysia hemen el sallayınca başımı eğip derin bir nefes verdim. Bu periden çekeceğim vardı.
Olysa hemen Vera’nın kulağına eğildi ve ona bir şeyler söyledi. Vera sinirle Olysa’ya döndü ve ona bağırdı. “Ne demek bizi gördüler? Hani göremezlerdi?” Benden kaçamadınız canım. Theo hemen ikizine döndü. Ona sakince bir şeyler söyledi. Vera okunu indirmemekte kararlıydı.
“Efendim.” Göz ucuyla Elysia’ya baktım. “Bence gidip tanışmalısınız.”
“İlk adımı asla ben atmam Elysia.” diye fısıldadım. Elysia başını öne eğerek geriye çekildi. Önüme döndüm. Theo kılıcını kınına soktu ve elleriyle ağzının çevresini kapattı.
“Kimseniz çıkın! Size zarar vermeyeceğiz!”
“Aman ne kadar inandırıcı.” diye fısıldadım dişlerimin arasından. “Efendim, bence doğruyu söylüyorlar.” Ona döndüm. “Bu kadar iyi mi tanıyorsun Elysia?”
“Bay Livenov gerçekten çok beyefendi biri aynı aynı şeyi Bayan Livenov için söyleyemeyeceğim.” Göz devirdim. Ne oldukları belirsiz ikizlerden başka çarem yoktu anlaşılan. İlk adımı onlar attığına göre kendimi tanıtabilirdim artık. Kılıcımı yerine soktum ve yavaşça dışarı çıktım. Vera, beni gördüğü an okunu sıkıca tuttu ve bana keskin gözlerle baktı.
Theo ise gayet sakin bir şekilde ellerini indirdi ve arkasında birleştirdi. Ben ise bir elim kılıcımdayken bekledim. İkisi de beni baştan aşağı süzerken gözlerimi yavaşça kapattım. Geri açtığımda ise perilere baktım. Başlarını eğmişlerdi. Kısa bir an Elysia’a baktım. O da eğmişti. Periler, cidden efendilerine saygı duyuyordu.
“İsmini bahşeder misiniz?” diye kibarca soru Theo. Başımı salladım. “Adım Milena Mendes.” diye yanıtladım sorusunu. Theo bu cevabıma referansla karşılık verdi. “Memnun oldum Bayan Mendes.” dedi.
“Mills yeterli. Bana genelde böyle seslenirler.”
Başını salladı. “Sen nasıl istersen Mills.” Vera’ya döndüm. Okunu ve yayını yavaşça yere indirdi. Bana bakmıyordu. “Beni tanıdığını düşünüyorum.” Başımı salladım.
“Yine de nezaketen sana bakıyorum ama sen de zerresi yok herhalde.” dediğimde hışımla bana döndü. “Ne dedin sen?” Bana doğru gelirken Theo, kız kardeşini durdurdu. “Vera.” diye uyardı sertçe. Kardeşini aşamıyordu anlaşılan.
Kollarımı bağladım ve ofladım. “Bak, ben de sizinle tanıştığım için memnun değilim ama anladığım kadarıyla üçümüz de aynı sebepten dolayı buradayız ve birbirimizden başka çaremiz yok.”
Vera’ya yaklaştım biraz. “O yüzden bu şımarık kız triplerini bırak ve ölmemek için savaş Kara Okçu. Eğer böyle davranmaya devam edersen ya lanetin seni öldürecek ya da ben.”
Vera, sinirle burnundan solurken Theo, bizi ayırmaya çalıştı. “Fazla gerildiniz.” Bana döndü. “Haklısın Mills. Tek bir amaç için buradayız ama bu amacı gerçekleştirmek için birbirinizle didişmemelisiniz.”
Tepki vermeden Vera’ya baktım. O kadar uzun ve ciddi baktım ki bakışlarını kaçırdı. Perilere baktım. Başlarını kaldırmamışlardı. Elysia’ya döndüm. “Benden başkasına boyun eğme Elysia, sakın.” Başını salladı. “Emredersiniz efendim.” dedi ve başını kaldırıp ikizlere baktı.
Anlaşıldı, bundan sonra ikizlerle birlikte savaşacaktık. O zaman birbirimizle iyi geçinmeye bakmalıydık. Yolculuğumuz başlayacaktı ve asla heyecanlı değildim. Sadece ölmemeyi diliyordum.
Bölüm etkileşimi
