1. bölüm · Dehliz
FERYAT
On dakika önce elimdeki dosyaya bir ölüm saati yazan parmaklarımın arasında, şimdi beni yavaş yavaş ölüme sürükleyen bir sigara duruyordu.
Kulağımdaki kulaklık, annenin feryadını susturamıyordu. Parmaklarımın arasındaki sigara ise içimde büyüyen ağırlığı hafifletmeye yetmiyordu.
Kömür karası gözlerim kaç cansız beden gördü, dudaklarım kaç anneye, kaç babaya evlatlarının öldüğünü söyledi; sayısını çoktan unutmuştum.
Mesleğimin ilk yıllarında, her ölüm haberinden sonra kendimi hastanenin tuvaletine kilitlerdim. O daracık duvarlar, sessiz çığlıklarımın en büyük şahidiydi.
Tıpkı evladını kaybetmiş anne babaların, hayat arkadaşını yitirmiş eşlerin çığlıklarına sessizce tanıklık eden hastane koridorları gibi...
Ben de o acının sayısız kez şahidi olmuştum.
Karşıma çıkan çürümüş cesetler, morluklar içinde bırakılmış bedenler, şiddetin izlerini taşıyan kadınlar...
Her biri bana bu dünyanın sandığımız kadar merhametli bir yer olmadığını yeniden hatırlatıyordu.
Belki de en büyük ironi buydu.
Ben, yaşamayı çoğu zaman anlamlandıramayan biriydim. Ama her gün, yaşamak için umutsuzca tutunan insanların umudu olmaya çalışıyordum.
Ben...
Gonca Turhan.
Ölmek için farkında olmadan çabaladığım ama kendi canıma kıyacak cesareti de bulamadığım bir hayatın içindeydim.
Bugün, nöbetçi olduğum acil servise getirilen bir kadın cinayeti kurbanını hayatta tutabilmek için elimden geleni yapmıştım. Sanki kendi ömrümden birkaç yıl koparıp ona verebilsem, bunu hiç düşünmeden yapardım.
"Hocam..."
Ses, düşüncelerimin arasına usulca karıştı.
Acil servisin bahçesinde, dibine çömeldiğim bodur çam ağacı beni saklamaya yetmiyordu. Gerçi saklanmaya çalıştığım da söylenemezdi.
"Efendim, Berk?"
Elimde çoktan sönmüş sigaranın izmaritini yere bastırarak başımı kaldırdım.
Işık arkasında kaldıkça Berk bana doğru yürümeye devam etti. Ancak ben ayağa kalkınca durdu.
Bakışlarının başımdan beyaz terliklerime kadar üzerimde gezindiğini görmesem de hissedebiliyordum.
Ben de aynı şeyi yaptım.
Beyaz terliklerimle çoraplarım kan damlaları içindeydi. Kot pantolonumdaki lekeler koyu rengi yüzünden pek belli olmuyordu ama oradaydılar. Beyaz önlüğüm ise kırışmıştı; cebinin üzerinde kanlı parmak izlerim hâlâ duruyordu.
"Söylesene oğlum."
Berk boğazını temizledi.
"Hocam... İçerisi çok karıştı. Gelseniz iyi olur."
Onu dinlerken çoktan yürümeye başlamıştım. Parmaklarımın arasındaki sönmüş izmariti yanından geçtiğimiz çöp kutusuna bıraktım.
Dağılmış saçlarımı toplamak için tokamı önlüğümün üzerinden aldım. Saçlarımı ensede burup sıkıca toplarken adımlarımı hızlandırdım.
Berk de sessizce yanıma yetişti.
"Ne oldu?" diye sordum.
Acil servisin girişine yaklaşırken topuzumu son kez düzelttim. Tokayı yerine geçirir geçirmez kısa perçemlerim yine yüzüme düştü.
Onları düzeltmeye bile uğraşmadım.
"Az önce iki adam ex bir hasta getirdi hocam."
Berk'in sözleriyle birlikte acil servisin kapısından içeri girdik.
Gecenin ilerleyen saati olduğu için koridor her zamankinden sakindi. Buna rağmen içeride bulunan herkesin dikkati aynı noktada toplanmıştı.
"Geri döndürmeyi denediniz mi?" diye sordum, yüzüme düşen perçemleri kulağımın arkasına sıkıştırırken.
Berk başını iki yana salladı.
"Hocam, beden morarmaya başlamış. Büyük ihtimalle saatler önce vefat etmiş."
Birlikte müdahale odasına yöneldik.
Otomatik kapılar açılır açılmaz içerideki manzara beni duraksattı.
Stajyerler, teknisyenler ve doktorlar tek bir sedyenin etrafında toplanmıştı.
Fısıltılar birbirine karışıyor, odanın içinde anlaşılması güç bir uğultu dolaşıyordu.
"Ne oluyor?"
Sesimdeki şaşkınlığı gizleyemedim.
"Hakan Reis lan bu!"
"Yemin ederim Hakan Saraç... Oğlum, baksana!"
"Nasıl olur? Kaç yıl geçti..."
Fısıltılar üst üste biniyor, birbirine karışıyordu.
Kimsenin neden bahsettiğini anlamıyordum.
"Ne oluyor burada?!"
Sesim, az önce Berk'le konuşurken kullandığım sakin tondan eser taşımıyordu.
Kalabalık irkilerek bana döndü.
İnsanlar yavaşça iki yana çekilirken sedye nihayet görüş alanıma girdi.
Berk'in dediği doğruydu.
Adamın yüzü morarmaya başlamıştı.
Ve ölümün soğukluğu, daha uzaktan bile hissediliyordu.
"Hocam... Bu adam beş sene önce öldü."
Berk, başıyla sedyeyi işaret etti.
Sözleriyle birlikte gözlerim yeniden cansız bedene kaydı.
Sedyenin başındaki adamın göz kenarlarından başlayan derin kırışıklıkları, alnına dökülen ak saçları ve mora çalan esmer teni dikkat çekiyordu. Üzerindeki gömleğin göğüs kısmında ise birbirinden farklı noktalara isabet etmiş beş kurşun deliği vardı.
"Nasıl?" diye fısıldadım.
Sedyenin başına kadar ilerledim.
"Bu adam... Hakan Saraç."
Berk kısa bir an duraksadı. Boğazı düğümlenmiş gibi yutkundu.
"Altı yıl önce cezaevine girdi. Beş yıl önce de cezaevinden cesedi çıktı, hocam."
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Ne demek istiyorsun?"
"Haberlerde anlatıldığı kadarıyla o gün cezaevinde on mahkûm ölmüş. Hakan Saraç'ın yüzü tanınmayacak hâle gelmiş. Kimliği DNA testiyle doğrulanmış."
Bir an sustu.
"Testi yapan da Yalçın Hocaydı."
O an, odadaki uğultu kulaklarımda yeniden yükseldi.
Eğer Berk doğru söylüyorsa...
Beş yıl önce öldüğü resmen doğrulanmış bir adam, şimdi önümde yatıyordu.
O ana kadar aklımdan geçmeyen bütün ihtimaller, bir anda zihnimin içinden akıp geçti.
Tam o sırada acil servisin duvarlarını yıllardır alışık olduğum o ses doldurdu.
Acının sesi.
Kaybın sesi.
Geride kalanın sesi.
"Babam lan! O benim babam lan!"
Bir insanın sesi duvarları yıkabilir miydi?
O an yıkacak gibiydi.
"Ulan şerefsizler! Kansızlar! Kitapsızlar! Babam lan o!"
Adamı henüz görmemiştim.
Ama acısını iliklerime kadar hissedebiliyordum.
"Çek lan elini! Çek elini üzerimden! Kaldırın bu şehri ayağa! Bakın her taşın altına!"
Her cümlede sesi biraz daha yükseliyor...
Ya da bana biraz daha yaklaşıyordu.
"Hakan Saraç lan o! Hakan Reis lan o!"
Bir an durdu.
Sanki nefes almak bile canını yakıyordu.
"Benim babam değildi sadece..."
Sesi çatladı.
"Doğmamış kızınızın babasıydı o."
Boğazımdaki düğüm büyüdü.
"Sadece benim değil..."
Çevresindeki herkese tek tek baktı.
"Sokaktaki kedinin bile babasıydı lan o!"
Son cümlesini haykırırken sesi hastanenin tavanında yankılandı.
"Kaldırın şu şehri ayağa! Hakan Saraç'ı öldürdüler lan!"
O sırada otomatik kapılar açıldı.
Ve gerçek, bütün ağırlığıyla karşıma çıktı.
Genç bir adam dizlerinin üzerine çökmüştü.
Normal bir günde yalnızca sesini duysam bile istemsizce geri adım attıracak kadar sert görünen o adam, şimdi hastanenin soğuk betonunda sürünerek babasına ulaşmaya çalışıyordu.
Sağ kolundan üç, sol kolundan iki kişi tutuyordu.
Yine de durmuyordu.
Çünkü bir evlat için baba...
Yaş kaç olursa olsun, babaydı.
Adamlar onu güçlükle zapt etmeye çalışırken sağ dizinden destek alıp yeniden doğrulmaya uğraştı.
Bakışları delirmiş gibiydi.
Acısı, gözlerindeki bütün mantığı silip süpürmüştü.
"Baba!"
Çığlığı bir kez daha hastaneyi titretti.
O sırada sağ omzundan tutan adamın avuçlarına bulaşmış kana takıldı gözüm.
Kanın kime ait olduğunu bilmiyordum.
Onu tutana mı...
Yoksa tutulmaya çalışılan adama mı...
Ama acıyı taşıyanın kim olduğu çok belliydi.
‘"Abi, Allah'ının adını verdim, dur!" diye haykırdı biri.
Kargaşanın içinde kimin konuştuğunu seçebilmek imkânsızdı.
"Berk! Sakinleştirici, hemen!"
Müdahale odasını işaret eder etmez Berk koşarak içeri girdi.
Etrafımdaki kaos, uzaktan göründüğünden çok daha büyüktü.
"Beyefendi, beni duyuyor musunuz?"
Yavaşça yanına sokuldum.
Ama o, beni duymuyordu.
Dünyasında yalnızca bir kişi vardı.
Babası.
"Baba..."
Aramızda hâlâ birkaç adım vardı. Yanı başında olsam bile beni göreceğini sanmıyordum.
"Hocam..."
Berk nefes nefese yanıma ulaştı ve şırıngayı uzattı.
Hiç vakit kaybetmeden elinden aldım.
Adamın sağ tarafında onu tutmaya çalışanlara döndüm.
"Sıkı tutun."
Yüzüme tereddütle baktılar ama kollarını gevşetmediler.
Kollarının arasında, hayatının en büyük kaybını yaşamış bir adam vardı.
Son bir kez doğrulmaya çalıştı.
Bu kez sesi hem daha güçlü...
Hem de daha çaresizdi.
"Hakan Saraç... Utanmadın mı ölmeye?"
Çığlığı hastanenin duvarlarında yankılandı.
"Utanmadın mı, baba?"
İğneyi omzuyla boynu arasındaki kas dokusuna uyguladım.
Enjektördeki ilaç yavaşça bedenine karışırken sesi de gücü de tükenmeye başladı.
"Yakıştı mı sana..."
Fısıltıya dönüşen sesi zar zor duyuluyordu.
"Yakıştı mı, baba?"
İğneyi geri çekerken elimde kalan yalnızca boş bir enjektördü.
O an içimden tek bir şey geçti.
Eğer ölüler gerçekten bizi duyuyorsa...
Hakan Saraç, kendisi için değil; yerde canı yanan evladı için üzülüyordu.
Adamın direnci tamamen tükenirken etrafa döndüm.
"Sedye!"
Bu kez acil serviste yankılanan benim sesimdi.
İki hemşire sedyeyle birlikte hızla yanımıza ulaştı.
"Doktor Hanım..."
Adamı tutanlardan biri bana döndü.
"Abim de yaralı."
Omuzlarına bulaşan kanın sebebi böylece anlaşılmış oldu.
"Ona da bakacağız. Merak etmeyin."
Birlikte adamı sedyeye yatırdık.
Sakinleştiricinin etkisine rağmen gözlerini kapatmıyordu.
Üç kişinin yardımıyla sedyeye alınırken güçlükle konuşabildi.
"Doktor..."
Sesi ilacın etkisinden mi kısılmıştı, yoksa kan kaybından mı; kestiremiyordum.
Sedyenin bir ucundan tutup müdahale odasına doğru ilerledim.
Kulağımın arkasına sıkıştırdığım sarı tutamlar yine yüzüme düşmüştü.
"Merak etmeyin. Önce yaranıza bakacağız."
Başını belli belirsiz iki yana salladı.
Merak ettiği şey kendisi değildi.
"O kan..."
Bakışları önlüğümün cebindeki koyu kırmızı lekeye takıldı.
"Babamın mı?"
O ana kadar buna benzer kaç soru duymuştum bilmiyorum.
Ama hiçbiri canımı bu kadar acıtmamıştı.
Cevap vermedim.
"Berk!" dedim sertçe.
"Ameliyathaneyi hazırlasınlar. Yalçın Hoca'ya haber ver. Kurşun kalbe zarar vermiş olabilir."
Berk tek kelime etmeden koşarak uzaklaştı.
Adam ise gözlerini üzerimden ayırmadı.
"Eğer babamın kanıysa..."
Nefes almakta zorlandı.
"...silmeyin onu doktor."
Boğazım düğümlendi.
"Arkadaşlar, hadi!"
Koridorda sesim yeniden yankılandı.
"Babam iyi bir adamdı doktor."
İlk kez dönüp yüzüne baktım.
Asistanlardan biri yarasına tampon yaparken o, hâlâ babasından bahsediyordu.
"Dünyanın hak etmediği kadar iyi bir adamdı."
Sözleri zihnimde yankılandı.
Cezaevine girmiş...
Resmî kayıtlara göre yıllar önce ölmüş bir adam...
Nasıl bu kadar iyi biri olabilirdi?
"Kendinizi yormayın." dedim. "Yaranızın durumu henüz net değil ama iyi olacaksınız."
Dudağının bir köşesi alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.
Sağ gözünden bir damla yaş süzüldü.
"Bu saatten sonra..."
Bir damla daha düştü.
"...imkânsız, doktor."
Gözlerini tavana dikti.
"Hakan Saraç'ın olmadığı bir dünyada..."
Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"...iyi olmak imkânsız."
