7. bölüm · Dehliz

AZAP

Sultan Erdem

Yirmi sekiz yaşımın ortalarındayım.
Yirmi sekiz yıllık hayatımda, mesleki performansım dışında belirsizlik içinde geçen tek bir günün ardından gözlerimi kapatmadım.
Ailemin durumunu en başından beri biliyordum.
Babam bu konuda bana oldukça şeffaf yaklaşmıştı.
Merak ettiğim her şeyi açık açık anlatmış, beni konuşarak büyütmüştü.
Etrafımda hiçbir zaman çok fazla insan olmadı.
Herkesle aramda görünmez bir mesafe vardı.
Bunun sebebi hiçbir zaman ego değildi.
İnsanlara ilk adımı ben atmadım.
Hep bir önyargıyla yaklaştım.
Sevilmemek ya da dışlanmak gibi bir korkum hiç olmadı.
Ama sanırım kendime bile itiraf edemesem de kırılmaktan korkuyordum.
"Merhaba! Arkadaş olalım mı?" diyerek tanımadığım hiç kimsenin yanına gitmedim.
Hayır cevabı alsam belki kırılmazdım.
Ama bana bu şekilde yaklaşan kimseye de hayır diyemedim.
İstemesem bile bir iki saatimi onlarla geçirmek zorunda kaldığım oldu.
Ya karşımdaki de benim gibi düşünüyorsa diye ilk adımı hiç atmadım.
Ben insanları düşündükçe dışarıdan hep soğuk, kendini beğenmiş, insan sevmeyen biri olarak görüldüm.
Zamanla ben de buna dönüştüm.
İnsan sevmiyor değildim.
Ama İNSAN sevmiyordum.
Üniversiteden de hayatımda kalan çok az kişi olmuştu.
Stajım ise bana çok güzel bir dost bırakmıştı.
Defne.
Şu an aynı ülke sınırları içinde olmasını çok isterdim.
Sanki aynı anneden doğmuşuz gibi, bakışımdan, duruşumdan bile o an rahatsız olduğumu anlardı.
Benim dışa vuramadığımı o dile çabuk dökerdi.
Dışarıdan söyleyen o olurdu ama kötü olan ben olurdum.
Defne, benim aksime sıcakkanlı, herkesle iyi geçinen biri gibi görünürdü.
Ama asıl gözü kara olan oydu.
Ben açık kapının önünde öylece beklerken, şu an Defne'nin yanımda olmasını çok istedim.
Yanımda olsa kolumdan tutar, beni aşağıya çekerdi.
Babamın karşısına benden önce geçer,
"Ne demek istiyorsun, Şahin Amca?" diye hesap sorardı.
Ama Defne yoktu.
Ben ise hâlâ açık kapının önünde beklemeye devam ediyor, aşağıdan gelecek tek bir cümleyi duymaya çalışıyordum.
"Gonca Hanım," dedi Yeliz.
Duydum.
Ama cevap vermedim.
Elimdeki box'ı ifadesizce ona uzattım.
Önce box'a, sonra bana baktı.
"İyi misiniz?" dedi elimden alırken.
Değildim...
Ama iyiydim de.
Kötü olacak bir cümle duymamıştım.
Sadece merak ediyordum.
Babam senden bir şey saklamaz. Arkandan iş çevirmez, Gonca.
Dedim kendi kendime.
Sonra ise Berk'in cümlesi geldi aklıma.
"DNA testini Yalçın Hoca yapmış, hocam."
Yeliz içeri girip box'ı bıraktı.
Ben ise hâlâ yerimdeydim.
Ne aşağı inebiliyor ne de odaya girebiliyordum.
"Onun senin kızın olduğunu bilmiyordum!"
Bu kez bağıran Atilla oldu.
Tanışıyorlardı.
Belki de uzun zamandır.
Belki de benim düşündüğüm gibi MİT yüzünden.
"Seçil, Gonca Hanım'ı çağır."
"O burada mı? Onu nasıl buraya getirirsin?"
Aşağıdaki kaos devam ederken merdivenlerden telaşlı adım sesleri yükseldi.
Nefes nefese kalmış bir kadın hızla yukarı çıktı.
"Gonca Hanım, Atilla B..."
Sözünü tamamlamasına fırsat vermeden,
"Tamam," dedim.
Biraz daha nefes almasa bayılacak gibi kıpkırmızı olmuştu.
Peki ben nasıldım?
Merdivenlerden aşağı inmeye başladığımda göğsümde bir ağırlık vardı.
Nefesim sanki oradan geçerken canımı acıtıyordu.
Cennete benzettiğim yerde daha yarım saatimi doldurmadan cehennemi yaşamaya başlamıştım.
Belki de bugünlerimi bile mumla arayacaktım.
Ya da...
En kısa sürede cennete kavuşacaktım.
Onları gördüğümde adımlarım daha da hızlandı.
Rol mü yapmalıydım?
Hiçbir şey duymamış gibi mi davranmalıydım?
"Baba," dedim telaşla.
Adımlarım daha da hızlandı ve yanına ulaştım.
O da telaşla bana döndüğünde aklıma en son hastanede gördüğüm solgun yüzü geldi.
Biz Atilla'nın ameliyatına birlikte girmiştik.
Ve bana tek kelime etmemişti.
Demek ki o gün moralinin bozuk olmasının sebebi buydu.
"Kızım," dedi, ellerini belime dolayarak.
Uzun zamandır birbirimize sarılmıyorduk.
Sanırım ben büyüdüğümden beri.
Kollarımı boynuna dolayıp sarılışına karşılık verdim.
Atilla'nın bize baktığını görebiliyordum.
Ve bu utanç vericiydi.
Babasını yeni kaybetmiş birinin yanında, babama sarıldığım için utanmıştım.
"Burada ne işin var?"
Belimdeki kollarını çektiğinde ben de boynundaki kollarımı ayırdım.
"Asıl senin burada ne işin var?" dedi sitemle.
Sanırım beni azarlıyordu.
Şu an farklı bir durumda olsak, yaşıma rağmen babamın karşısında başımı öne eğer, yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi susardım.
Ama yapmadım.
"Atilla Bey böyle uygun gördü," dedim kinayeyle.
Atilla ise bomboş gözlerle bize bakıyordu.
Sanki o da taşları yerine oturtamıyordu.
Sıkıntıyla avuçlarını yüzüne götürüp yüzünü ovuşturdu.
Derin bir nefes aldı, ellerini belinin iki yanına koyup yeniden bize döndü.
"Bu böyle olmayacak," dedi. Bir bana, bir babama baktı.
Her zamanki gibi sağ eliyle koltukları işaret edip,
"Oturun, konuşalım," dedi.
Hiçbir şey söylemeden babama baktım.
Ne diyeceğini merak ediyordum.
O da kısa bir süre sessiz kaldı.
Kaşları çatıldı.
İtiraz edecek gibi sağ elime uzandı.
Çocuğunu çarşıda kaybetmekten korkan bir baba edasıyla elimi tuttu.
Tam bir şey söyleyecekken Atilla sözünü kesti.
Anlamıştı.
Babam itiraz edecek ve beni buradan götürecekti.
"Yalçın Bey?" dedi, gözlerini babama dikerek.
Babamın bedeninin kasıldığını hissedebiliyordum.
Elimi biraz daha sıktı.
"Pekâlâ," dedi ve koltuklara yöneldi.
Ben de ona bağlıymış gibi peşinden ilerledim.
Sultan Hanım hâlâ oturduğu yerden kalkmamış, bizi sıkıntıyla izliyordu.
Biz de diğer üçlü koltuğa yan yana oturduğumuzda Atilla başıyla işaret verdi.
Bakışlarını çevirdiği yere döndüğümde, arka bahçeye açılan camın dışında beş adamın yan yana dizilip içeri baktığını fark ettim.
İri yarı köpek de tam ortalarındaydı.
Uzay...
Sanki her an camı kırıp içeri girecek kadar tetikteydi.
Atilla'nın işaretiyle adamlar dağıldı.
Ama Uzay hâlâ yerinden ayrılmadı.
Tekli koltuğa oturduğunda bu kez ilk konuşan ben oldum.
"Neler oluyor?"
Bunu sormayı kendime görev bildim.
Çünkü biraz daha alışık olmadığım soru işaretleriyle karşılaşırsam, tekleyen kalbim sıkışmaya devam edecekti.
"Siz nereden tanışıyorsunuz?"
Babam bu beklenmedik soru karşısında paniğini gizleyemedi.
Aslında soru oldukça beklenirdi.
Ama bunu hiç hesaba katmamış gibiydi.
Ben onun yüzüne baktıkça o, bana bakmamak için büyük çaba harcıyordu.
Babam benden bir şey saklıyordu.
"Babamı cezaevinden çıkarmak için Yalçın Bey bize beş yıl önce yardım etmişti."
Babamdan beklediğim mantıklı cevap, Atilla'dan gelmişti.
"Evet," dedi babam.
"O zaman tanıştık."
Sanki boynundaki urgan çözülmüş gibi rahatlamıştı.
"Neden yaptın, baba?"
Ortada bir tehdit mi vardı?
Yoksa bir teklif mi?
Varsa da neydi?
Babamın tek ailesi bendim.
Eğer benimle tehdit edildiyse bunu bilmeye hakkım vardı.
Yok, eğer bir teklif yapıldıysa...
Ne uğrunaydı?
Para olamazdı.
Bildiğim kadarıyla beş yıl önce mal varlığımızda herhangi bir değişiklik olmamıştı.
Bakışlarım hâlâ üzerindeydi.
Ama bana bakmamakta hâlâ ısrar ediyordu.
"Aynı sizinle görüştükleri gibi, MİT de Yalçın Bey'le görüştü."
Sorularımın cevaplarını yine Atilla veriyordu.
Babam ise sadece onu onaylıyordu.
"Gonca'yla da mı görüştüler?"
Benim sorularımı cevapsız bırakan babam, bu kez Atilla'ya yeni bir soru yöneltti.
"Evet, maalesef bu sefer yaşıyor göstermek zorundayız. Bunun için Gonca Hanım'a ihtiyacımız var. Sanki tedavisi evde devam ediyormuş gibi Gonca Hanım bir süre burada kalmak zorunda. Onu tehlikeye atamayız."
Atilla, bana yaptığı ve ona göre mantıklı olan açıklamayı bu kez babama da yaptığında onu bir anda ayağa kalkarken gördüm.
"İhtimali yok! Burada kalamaz!" diye bağırdı.
Tehlikede olmama değil de burada kalmama mı takılmıştı?
Atilla'nın cümlesinden sadece bunu mu anlamıştı?
"Yalçın Bey, mecburuz," dedi bir kez daha Atilla.
Sanki başka bir çıkış yolu yoktu.
Ve gerçekten de yok gibi görünüyordu.
"Olmaz, ben kızımı yalnız bırakamam."
Ani çıkışları beni korkutmasa da bunu belli etmedim.
Benim babam böyle tepkiler veren bir adam değildi.
Atilla sıkıntıyla iç çektiğinde Sultan Hanım sonunda sessizliğini bozdu.
"Yalçın Bey," dedi.
Hitabında bile bir ima vardı.
"Ben de buradayım. Gonca kızım tek değil."
Bunu söylerken bana baktı.
Gözlerinde ilk gördüğüm duygudan farklı bir ifade vardı.
Bana üzülüyor gibiydi.
Babam Sultan Hanım'a cevap verecekken Sultan Hanım ayağa kalktı.
"Dışarıda konuşalım mı sizinle?"
Saraçlar insanlara çıkış yolu bırakmıyordu.
Babam önce bana, sonra Atilla'ya uzun uzun baktı.
Ardından başını sallayıp dış kapıya yöneldi.
Sultan Hanım da arkasından ilerlerken kısa bir an Atilla'nın yanında durup omzunu sıktı.
"Halledeceğim," dedi.
İki beden dış kapıdan çıkınca salonda bizi yalnız bıraktılar.
Biz ise sessizce bekleyen iki insandan ibarettik.
"Korkuyor musun?"
Beklemediğim bu soru karşısında kısa süreliğine afallasam da başımı salladım.
Ne hissettiğimi ben bile bilmiyordum.
"Korkmalı mıyım?" diye sordum.
Kendinden emin bir şekilde,
"Burada, bu çatı altında olduğun sürece hayır," dedi.
"Ne kadar sürecek?"
Devletle iş birliği içinde yürütülen bir operasyonun parçası olduğumu düşünüyor, bu yüzden de kendimi olabildiğince rahat davranmaya zorluyordum.
Ama beni korumak için kendi evimde bile kalamıyor olmam, durumun düşündüğümden çok daha ciddi olduğunu gösteriyordu.
"Köklerini en kısa sürede kurutup seni buradan, kendimi de bu azaptan en kısa sürede kurtaracağım. Merak etme."
Onu hastanede yıkılmış hâlde görmüştüm.
Ama bu cümleleri kuran adam sanki öfkenin ta kendisiydi.
Söz ettiği şey canını ne kadar sıkıyorsa ses tonu bile değişiyordu.
Tavrı karşısında ürkmeden edemedim.
Ama bunu belli etmemek adına,
"Süper," diyebildim.
"Korkuyor musun?"
Aynı soruyla ikinci kez karşılaştığımda duraksadım.
Sanırım bir yandan korkuyor, bir yandan da ona güveniyordum.
"Bu çatı altında olduğum sürece hayır."
Dudaklarımdan çıkan kelimeler bana bile yabancı gelirken onu da şaşkına çevirmişti.
Kaşları çatıldı.
Alt dudağı hafifçe seğirdi.
Yakınımda değildi ama bunu hissedebiliyordum.
Dudaklarımın kenarında küçük bir tebessüm belirdi.
Derlerdi ki gülümsemek bulaşıcıdır.
Aynı tebessüm, Atilla'nın da az önce çatık olan dudaklarına yerleşti.
"Annemi bugün Ankara'ya bırakacağım. Akşam yemeğinde burada olamam ama geceye yetişirim."
Neden açıklama yaptığını bilmiyordum.
Ama bunu, endişelenmemem için söylediğini düşündüm.
"Akşam yemeği için Yeliz'e istediğini söyle. Bir sıkıntın olursa ben gelene kadar adamların hepsi kapıda olacak. Camı açıp Selçuk diye seslenmen yeterli. Merak etme, burada saçının teline bile zarar gelmez."
Yalan değildi.
Ben de burada olduğu sürece kendimi daha rahat hissettiğimi fark ediyordum.
Akşam burada olmayacağını duyduğumda içime istemsiz bir tedirginlik çökmüştü.
Koskoca evde, bir iki saatliğine de olsa tanıdığım tek kişi oydu.
Başımı salladım.
Üst üste gelen olaylar sanırım ruhumdan çok kalbimi yormuştu.
Beynim bomboştu.
Ama kalbim oldukça doluydu.
Sağ elimi refleks olarak kalbimin üzerine götürdüm.
Bunu neden yaptığımı bilmiyordum.
Ağrısına alışmıştım.
"Sana gitmeden numaramı da bırakırım."
Derin bir nefes çektim içime.
Başımı bir kez daha salladım.
Beş dakika önce kapanan dış kapı yeniden açıldığında içeri bu kez yalnızca Sultan Hanım girdi.
Atilla da dönüp annesine baktığında ikimize birden kocaman gülümsedi.
Bu, uzun zamandır gördüğüm en büyük gülüştü.
"Baban yarın tekrar gelecek. Acil bir vakası çıktı."
Az önce kalktığı koltuğa yeniden oturdu.
Aldığım nefesi vermekte zorlandım.
Kulaklarım uğuldamaya başladığında stresim de yeniden artmıştı.
Ben bu anları daha önce yaşamıştım.
Atilla, orta sehpadaki sigarasına uzandı.
Sanırım uzun zamandır sigara içmediğim için yoksunluktan çok stres yaşıyordum.
"Ben de alabilir miyim?"
Paketten kendisi için çıkardığı sigarayı yakıp çakmağıyla birlikte bana uzattı.
Elinden aldığım sigarayı büyük bir açlıkla dudaklarıma götürüp yaktım.
İlk dumanı içime çektiğimde bedenime bir rahatlama çöktü.
O ise kendine yeni bir sigara çıkarıp onu da yaktı.
Sultan Hanım gözlerini kısıp,
"Sigara kullanmak zararlı değil mi?" diye sordu.
Çektiğim dumanı dışarı üflerken,
"Maalesef... Ama hep faydalı şeyler yapamıyoruz," dedim.
İkinci nefesi çektiğimde az önce gevşeyen bedenim yeniden, hem de daha şiddetli bir şekilde kasıldı.
Çektiğim duman yarıda kalmıştı.
Ciğerlerim kabul etmemişti.
"Ah..."
Dudaklarımdan dökülen sesi engelleyememiştim.
Ama oldukça kısıktı.
Bedenim öne doğru eğildi.
Parmaklarımın arasındaki sigara gevşedi.
"Atilla!" dedi Sultan Hanım.
Nefes alamıyordum.
"Efendim, anne?"
Görüş alanım grileşmeye başladı.
Ya sigaranın dumanındandı...
Ya da alamadığım nefesten.
Derin bir nefes daha çekmeye çalıştım.
Kocaman.
"Atilla!"
Sultan Hanım'ın sesi bu kez daha yüksekti.
Yüzlerini göremiyordum.
Hayat bulanıklaşmıştı.
Parmaklarımın arasındaki sigara zemindeki yumuşak halının üzerine düştü.
Sanırım ölmezsem Sultan Hanım'dan özür dilemem gerekecekti.
"Gonca!"
Duyduğum ses yine Sultan Hanım'ındı.
Ama desibelini artık idrak edemiyordum.
Bedenim öne doğru düşerken göğsümdeki baskı yetmezmiş gibi bir el hissettim.
Bedenim geriye doğru itilirken nefes almaya çalışıyor, boğazımdan yalnızca boğuk "Hı..." sesleri çıkıyordu.
"Gonca!"
Yanaklarımda hissettiğim ellerin sahibi Atilla'dan başkası olamazdı.
"Nefes al!"
İmkânsızdı.
Ciğerlerim kabul etmiyordu.
Kalbim ise görevini bırakıyordu.
Önce büyük bir çarpıntıyla başlayan zaman, şimdi neredeyse duracak kadar yavaşlamıştı.
"Anne, ambulansı ara!"
İçeri girenlerin ayak seslerini duyabiliyordum.
"Gonca, nefes al!"
Yüzüm avuçlarının arasındaydı.
"Allah kahretsin..."
Nefesim tamamen kesilirken bilincim de kapanıyordu.
Sesler uğultuya dönüşmüş, görüşüm tamamen kaybolmuştu.
"Kaldıramam bu azabı da... Kaldırmam."
Kalbim acıyordu.
Ama bunun sebebi kriz değil, Atilla'nın son sözleriydi.
İlk kez ölüme itiraz ettim.
Sebebinin canımla hiçbir alakası yoktu.