19. bölüm · Dağın Ötesi

19.BÖLÜM- MEYKABUTLAR

Nurhayat ÖZTÜRK

Biraz sonra gözlerim karanlığa alışıyor; adımlarımı atabileceğim yerleri az da olsa seçebilmeye başlıyorum. Gökbörü hemen yanımda, benimle aynı hızda ilerliyor. Bir elim onun tüylerinin üzerinde… sanki beni yönlendiren, güven veren beyaz bir baston gibi adımlarımı destekliyor.

Bir süre böyle ilerliyoruz. Çok geçmeden geçidin ilerisinden gelen uğultular etrafımızı sarmaya başlıyor. Gökbörü bir adım önüme geçip gövdesiyle hızımı kesiyor. Bana doğru eğilerek neredeyse fısıltı halinde konuşuyor:

“Burada dikkatli olmalısın, Aybilge.”

Tam olarak neyi kastettiğini anlayamıyorum. Bu yüzden karanlıkta parlayan gözlerinin yönünü takip ediyorum.

Bakışları biraz daha ileriye, aşağıya odaklanmış.
Dikkatlice baktığımda sebebini anlıyorum.

Hemen önümüzde, nereye açıldığını kestiremediğim devasa bir boşluk var.

Yavaşça, küçük ve temkinli adımlarla biraz daha yaklaşıyoruz. Kenarına geldiğimde bunun sadece bir delik değil, derinliği tahmin edilemeyecek kadar büyük bir uçurum olduğunu kavrıyorum.

Gökbörü altın gözleriyle bana dönüyor:

“Aybilge… sessizce bir adım geri dur. Ve birazdan göreceklerin karşısında… sakın korkma.”

Korkmamak mı?

Ne göreceğim?

Neyden korkmamam gerekiyor?

Tam zihnimde bu sorular birbirine girerken Gökbörü başını kaldırıyor, burnunu havaya dikiyor ve derin, yankılı şekilde ulumaya başlıyor.

Onu ilk kez böyle ulurken duyuyorum.

Sesinin zemine titreşimler halinde yayıldığını hissediyorum. Önce alçak başlıyor, sonra dalga dalga yükseliyor. İçinde tuhaf bir ritim var… neredeyse konuşur gibi. Perde perde yükseliyor, sonra tekrar alçalarak titrek bir sonla bitiyor.

Birkaç saniye sonra bana dönüyor:

“Bu gördüğün boşluk, yolculuğumuzun bir parçası. Yeraltının kalbindeki Fısıltı Nehri’ne ulaşmak için Karağız’ın derinlerine inmemiz gerekiyor. Bu yüzden… eski bir dosta çağrıda bulundum.”

“Eski bir dost mu?” diye tekrarlıyorum.

“Tahmin edeyim… senin gibi bir kurt değil.”

Gökbörü başını hafifçe sallıyor.

“Geliyorlar.”

Bakışları boşluğun tam ortasına kilitleniyor.

Ve o an…

Karağız’ın derinliklerinden gelen uğultular yükselmeye başlıyor.

Önce hafif… sonra çoğalarak… sonra dalga dalga üzerimize doğru tırmanıyor.

Bir şeyler geliyor.

Ve onlar… büyük.

Karanlığın içinden devasa gölgeler yukarı doğru çıkmaya başlıyor.

Refleksle geri bir adım atıyorum. Gökbörü hemen yanıma gelip kulağıma eğiliyor:

“Ani hareket yapma, Aybilge… Çok yavaş ol. Titreşimlere karşı hassastırlar. Bizi av sanmalarını istemeyiz… değil mi?”

Ne diyeceğimi bilemiyorum.

Kendime “Sakin ol” diyorum. “Gökbörü yanında… seni kurtardı… yine korur.”

Ama sesler…

O bızıldayan, titreşen sesler…

İnsanın içini ürpertiyor.

Etrafımız sarılıyor.

Her yerdeler.

Kalabalığın içinden daha büyük bir silüet öne çıkıyor. Yavaşça yaklaşarak tam karşımızda duruyor.

Nefesimi toplamaya çalışırken…
Karanlığı yaran o ses duyuluyor.

“Gökbörü… yine… ben den… bir is te ğin mi var?”

Ses tok, ağır… her kelimeyi bastırarak söylüyor.

Gökbörü bir adım öne çıkıyor.

“Eski dostum Zuhur… seni yeniden görmek güzel. Ve evet, bir isteğim var.”

“Se nin… is tek lerin… çoğu za man… fela ket ge ti rir.”

“Belki bu sefer felaket değil… kurtuluş olur.”

Kısa bir sessizlik oluyor. Sonra o karanlık silüet beni işaret eder gibi konuşmaya devam etti.

“İs te ğin… o nun la mı il gi li?”

“O benim arkadaşım.”

“Ar ka daş… ha…”

Duraksıyor.

“Biz… kolay… ar ka daş edin meyiz. Karağız… herkesi ka bul et mez. Hele… yeryüzü nün karma şa sını taşıyan… sır a dan birini… asla !

Sesi ağırlaşıyor:

“Se nin bile… söz hak kın… bir ye re ka dar… Gökbörü.”

Gökbörü geri adım atmıyor.

“Ya o sıradan biri değilse? Ya Yergizhan hanedanının kanını taşıyorsa?”

Zuhur bir an duruyor.

“Bu… müm kün değil.”

Sonra daha derinden:

“Ko ku sun da… o yok.”

Gökbörü tek kelimeyle cevap veriyor:

“O zaman… tadına bak.”

Kalbim hızlanıyor.

Gökbörü elimi tutuyor.

“Bana güven, Aybilge… korkma.”

Elimi açıp Zuhur’a uzatıyor.

Zuhur yaklaşırken çıkardığı o ses içimi ürpertiyor:

“İş te bu eğ len ce li… o la cak…”

Bir anda avucumda keskin bir acı hissediyorum.

“Ahh!”

Yüzüm buruşuyor ama elimi çekemiyorum.

Zuhur aniden geri çekiliyor.

Sessizlik.

Sonra…

“Bu… nasıl… müm kün…”

Sesinde şaşkınlık var.

“İki… kan nın tadı…”

Gökbörü bu kez daha net, daha üstten konuşuyor:

“Eski dostum… dostlukta yalan olmaz.”

Bir anda etraftaki tüm varlıklar aynı anda bızıldamaya başlıyor.

Ses yükseliyor… çoğalıyor…

Kulaklarımı kapatıyorum.

Gökbörü’nün sesi zor ulaşıyor bana:

“Korkmana gerek yok! Seni kabul ettiler! Geçmene izin verecekler".

Ve sonra…

Karanlık değişiyor.

Birer birer ışıklar yanıyor.

Mavi… yeşil… kırmızı…

Yüzlerce göz.

Nutkum tutuluyor.

Karşımda duran varlıklar artık net.
Devasa… ama tuhaf bir şekilde sevimli.
Maymunla örümcek arası gibi… ama ondan çok daha farklı.

“Bu… ne?” diye fısıldıyorum.

Gökbörü hafifçe gülüyor.

“Onlar bir hibrit değil… doğanın en gizemli varlıklarından biri.”

Zuhur bu kez daha sıcak bir tonla yaklaşıyor.

“Ben… Mey ka but ...ır kı nın... elçi si yim.”

“Elçi mi? Peygamber gibi mi?”

“Hayır… ama düze ni ... koru yan lar danız. Bu alem de… kim se ...ba şı boş değil dir… Ço cuk.”

Sadece başımı sallayabiliyorum.

“Anlıyorum.”

Zuhur bana bakıyor.

“E lini... u zat.”

Korksam da uzatıyorum.

“Di ğer... e lini.”

Isırılan elimi veriyorum.
Avucumu çeviriyorum.

Bu kez ısırmıyor.

Parlak mavi bir sıvı bırakıyor.

“Ye diir.”

“Ne… zehir mi?!”

Avucum morarmış… uyuşuyor.

Hızla Gökbörü’ye dönüyorum:

“Bana güven demiştin!”

Gökbörü başını çevirip ıslık çalıyor.

Zuhur tok bir kahkaha atıyor.

“O nun la... yürü yor san... bu tip o lay la ra … alış. O nun yo lu... hiç bir va kit... ko lay ol ma dı ... Ço cuk".

Hemen sıvıyı yarama sürüyorum.

Acı yavaşça azalıyor.

Zuhur eğiliyor.

“Ar tık… ha zır sın.”

Sonra önümüzde diz çöküyor.

Gökbörü bana yaklaşıyor:

“Haydi Aybilge.”

Beni Zuhur’un sırtına oturtuyor. Kendisi de diğerine biniyor.

Bir anda…

Zuhur kendini boşluğa bırakıyor.

Aşağıya düşüyoruz...
Ama düşmüyoruz.

Mavi, parlayan ağlar karanlığı sarıyor.
Çukurun içi bir anda büyüleyici bir maviliğe bürünüyor.
Arkamızdan gelen diğer Meykabutlar da aynı ustalıkla ağlarını fırlatarak derinliğe iniyor.

Serin, nemli hava yüzüme çarpıyor.
Zuhur’un hareketleri konuşmasının aksine hızlı… ama bir o kadar da dengeli.
Sanki düşmüyor… dans ediyoruz.

Ve çok geçmeden…
Zemin.

Karağız sona eriyor.

Ve o karanlık çukur yerini yavaş yavaş doğal oluşumlardan meydana gelen dehlizlere bırakıyor.
Damlayan suyun sesi, hafif rüzgârın kayaların arasından süzülen uğultusuna karışıyor; titreşen ışıklarla birleşerek burayı adeta yaşayan bir yeraltı dünyasına dönüştürüyor.

Yeraltının karanlık, korkutucu ve kasvet dolu olacağını düşünmüştüm… ama yanılmıştım.
Burada karanlık vardı, evet… ama insanı kasvetiyle yutmuyordu.
Aksine, içinden doğan bir hayat vardı.

Duvarlardan yansıyan ışıklar zemine düşerken gölgeler kıpırdıyor, sanki bulunduğumuz yer sessizce nefes alıp veriyormuş gibi bir his uyandırıyordu içimde.

Her damla su, her titreşim, her ışık kırılması bana bu dünyanın kendine ait bir dili olduğunu fısıldıyordu.

Ve ben…

Bu dilin içinde yavaş yavaş kayboluyordum.

İçimdeki korku, fark etmeden yerini başka bir şeye bırakıyordu.

Meraka…

Ve tuhaf bir heyecana.

Hayatın gücü ve sürprizleri gerçekten inanılmazdı.
Burası sadece derinliğin karanlığı değildi.

Adeta o karanlıkta doğan bir renk cümbüşüydü…

Sanki bir çocuğun gördüğü o en saf, en güzel rüyanın başlangıcıydı.