18. bölüm · Dağın Ötesi

18.BÖLÜM-"GEÇİT"

Nurhayat ÖZTÜRK

Gökbörü son sürat dağdan aşağı doğru ilerlerken kalbim de heyecanın doruklarına doğru aynı hızla ilerliyor. Rüzgâr, hızımız karşısında yönünü değiştiriyor, soğuk kırbacıyla yüzümüzü yalayıp geçiyordu. Gökbörü dağların arasında keskin dönüşlerle yol alırken etrafımda olup biten her şey, su gibi akıp giden anlık görüntülerden ibaret kalıyordu. Benim için her şey fazlasıyla hızlı yaşanıyordu.

Gökbörü iki dağ arasında kalan dar bir yamaç boşluğuna fırtına gibi dalarken ben de düşmemek için tüylerinin arasına parmaklarımı daha sıkı geçiriyor, onu bütün gücümle kavrıyordum. Geçidin ardından yolumuz, önceki vadiden çok daha geniş ve sulak başka bir vadiye açılıyor.

Gökbörü’nün pati ayakları dağın yüksek kesimlerinden sonra ilk kez düzgünce yere değiyordu. Ama o, biraz olsun dinlenip yavaşlamak yerine daha da hızlandı. İki dağ arasında akarsuyun zamanla aşındırdığı vadinin engebeli, çukurlu yolları bile Gökbörü’nün hızını kesmeye yetmiyordu.

Vadinin çimenleri diz boyuydu; uçları inceldikçe keskinleşiyordu. Gökbörü’nün hızıyla çimenlerden ince hışırtılar yükseliyordu. Rüzgârın taşıdığı kekik ve ıslak toprak kokusu göğsümü dolduruyordu.

Zaman ilerledikçe güneş de vadiyle vedalaşmaya başladı. Günün son ışınları yavaş yavaş etkisini kaybediyordu. Artık akşam çökmeye hazırdı.

Gökbörü’nün kulakları dik, tetikteydi. Başını bana doğru çevirdi; beni sırtına aldığından beri ilk kez bana bakıyordu. Bakışlarında beni düşünen bir ifade vardı. Gözlerinin derininde ve bedeninin çevikliğinde bu dağların ve vadilerin en gizli niyetlerini bilen bir tavır saklıydı.

Vadinin ortasından ilerledikçe zemin sertleşti; çimenler yerini taşlı patikalara bıraktı. Gökbörü hafifçe başını kaldırdı.

Karşımızda koca bir dağ yükseliyordu. Benim tırmandığım dağın tam karşı hizasında duran, ondan daha heybetli ve bütünüyle yüce bir dağ… Yamaçları sarp, kayaları keskin, yer yer sis kümeleri eteklerine dolanmıştı.

Gökbörü durdu ve boynunu geriye çevirerek bana döndü.

“Aybilge,” dedi. “Gördüğün bu dağın zirvesine yakın bir yerde çok az kimsenin bildiği bir geçidin sırrı saklı. "

Gözlerini gözlerime kilitledi.

Yeraltı dünyasına açılan bir sırrın kapısı bu. Dağın sarp kucağında oyulan bu geçit bizi Yergizhân Hanedanlığı’na götürecek. Şimdi senden bana daha sıkı tutunmanı istiyorum.”

Başımı sallayarak onu onayladım.

“Peki.”

“Şimdi sana anlattığım o geçidin ev sahibine tırmanmaya hazır mısın? Bu seferki yolculuğumuz çok daha zorlu olacak.”

“Hazırım.”

Cevabımı duyar duymaz atik bir hareketle öne doğru atıldı.

Tırmanış başladığında rüzgâr daha da sertleşti. Rüzgârın etkisiyle onun sırtında biraz daha öne eğildim. Her adımında ve her sıçrayışında yüreğim ağzıma geliyordu. Pençelerinin altında ufalanan taşlar boşluğa yuvarlanıyordu. Sanki o taşlarla birlikte ben de sırtından kayıp uçuruma düşecekmişim gibi hissediyorum.

Ama Gökbörü öyle değildi.

Kendinden son derece emin ve cesurdu. Pençelerini kayalara sağlam bir şekilde geçiriyor, en ufak bir tereddüt göstermeden ilerliyordu. Her hareketinde kaslarının gerildiğini hissedebiliyordum.

Artık etraf iyice kararmıştı. Serinleyen hava bedenimizi soğuk bir çarşaf gibi sarıyordu. Gökbörü’nün nefesi buhar olup havaya karışıyordu. Onu düşündüm. Emindim ki şu an bunların hiçbiri onun için önemli değildi.

Ne karanlıkta yol almak ne de soğuk havanın ciğerlerine dolan ayazı onu yavaşlatmaya yetmezdi.

Tam da düşündüğüm gibi oldu.

Karanlıkta bir an bile bocalamadı. Aksine her adımında pençelerini kayalara daha sağlam geçiriyordu. O güçlendikçe dağ sanki onunla inatlaşıyor, tırmanış giderek daha zorlu bir hâl alıyordu.

Yamaç daraldıkça yol inceliyordu. Bir yan uçurum, bir yan dik duvar…

Yukarıda ise bizim aksimize hâllerinden memnun, ışıltılı duruşlarından ödün vermeyen yıldızlar vardı.

Nihayet zirveye yakın bir noktada, dağın gövdesine oyulmuş küçük bir terası andıran düzlüğe ulaştık. Gökbörü durdu ve ön ayaklarını uzatarak sırtını yere doğru eğdi.

“Evet, sanırım şimdiki durağımız burası olmalı,” dedim.

Sırtından dikkatlice indim. Ama daha birkaç adım atmıştım ki dengem bozuldu. Tam düşecekken Gökbörü beni belimden tutarak destekledi. Beni kayanın dibine oturttu.

“Teşekkür ederim,” dedim mahcup bir sesle. “Dizlerim… dizlerim yüzünden.”
Gerçekte bu kadar kırılgan ve dengesiz biri değilim," diye ekledim.

Derin bir iç çekişle dizlerimdeki yaralara baktı.

“Evet… dizlerin,” dedi. Sonra hafif bir iğnelemeyle devam etti:

“Bence de hepsi dizlerinin yüzünden. Pervasızca uçurumdan atlaman yüzünden değil, öyle mi? Zaten yeterince hırpalanmış dizlerine daha fazla sorumluluk yükleme.” diyerek ayağa kalktı.

İçimde hafif bir kızgınlık belirdi.

“Bu kararı vermemdeki nedeni sana açıklamıştım. Beni buna mecbur bırakan da sendin. Beni bunla yargılayamazsın.”

Usulca bana döndü. Sesi bu defa kadife kadar yumuşaktı.

“Seni yargılamıyorum, küçük rüzgâr. Sadece uçurum kenarlarında dolaşırken fırtına olmadan önce kendi esintinde dinginleşmeyi öğrenmelisin. Hayata karşı rüzgârını daha akılcı yönlendirmelisin.

Bugün hâlâ konuşan bir bedenin ve yürüyen bacakların var. Rüzgâr her zaman aynı yönden esmez, Aybilge. Dikkatli olmak her zaman faydalıdır.”

Bir an sustu.

“Bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayabilirsin… hatta o anda ikimiz de olmayabilirdik.”

Ne demek istediğini anlıyordum.
Benim için kendi hayatını riske atmıştı. Bu herkesin cesaret edebileceği basit bir şey değildi. Bunun farkındaydım.

Gökbörü bana arkasını dönerek kayanın diğer tarafına doğru ilerliyor ve yere eğiliyor. Kaya dibinde duran büyükçe bir taşı kenara itmeye başlıyor; taş, bir oyuğun ağzını kapatmak için kullanılmış. Gökbörü oyuğun içinden, bir şeye sarılmış bez bir torba çıkarıyor. Bana doğru dönerek:

“Acıkmış olmalısın.”

“Evet, gerçekten de çok açım,” der demez yüzümün hemen kızarmaya başladığını yanaklarıma yayılan sıcaklık ile hissediyorum.

Gökbörü torbanın içinden şeritler hâlinde ayrılmış et parçaları çıkarıp bana uzattı.

“Al hadi. Koyun etidir bu. Tuzlanarak şeritler hâlinde kurutulur. Uzun süre saklanabilen, bizim için oldukça değeri yüksek bir besindir. Eminim senin enerjini toplamana yardımcı olacaktır. Haydi, afiyetle ye.”

Elime verilen koyu renkli et şeridine baktım.Daha önce böyle bir şey yememişim. Parmaklarımın arasında sertliğini hissediyorum; sanki bir kerpiç parçası tutuyormuşum hissi veriyor bana.

Küçük bir parça koparıp ağzıma götürüyorum. Dişlerimi geçirdiğim anda kaşlarım istemsizce çatılıyor. Et hemen kopmuyor; lifleri dişlerime direniyor.

“Bu nasıl yeniyor?” diye istemsizce soruyorum.

Kurt gülümsüyor. Hafif alaycı ama sıcak bir tavırla:

“Çiğneyerek… uzun uzun.”

Ben de onun tavrına karşılık kaşlarımı kaldırıp hafif bir alayla “Hmmm aynen şu an yaptığım gibi ,” demekle yetiniyorum.

Yine de çiğnemeye devam ediyorum.

Bir süre sonra ağzımdaki sert lifler yavaş yavaş yumuşamaya başlıyor. Tuzlu ve güçlü bir et tadı dilime yayılıyor. Tadı taze ete hiç benzemiyor; daha keskin, daha ağır bir tadı var.

Yutkunduğumda karnıma sıcak bir ağırlık indiğini hissediyorum.

Şaşkınlıkla elimdeki et şeridine tekrar bakıyorum. İlk lokma tuhaf gelmişti ama insanı gerçekten doyururan bir yanı vardı . Kendimi çok daha iyi hissediyorum.

Bir parça daha koparıyorum; bu kez daha küçük. Sabırla çiğnemeye koyuluyorum.

Gökbörü eliyle bulunduğumuz yeri gösteriyor.

“Burada biraz dinlenelim.”

Ağzımdaki lokma bitmeden boğuk bir sesle soruyorum:

“Geçide gitmeyecek miydik biz?”

“Gideceğiz ama şimdi değil,” diyor. “Geçidin kapısı gece yarısı, saat tam üçte aktifleşecek. O zamana kadar burada beklemek daha güvenli olur senin için. Zirve şimdi oldukça soğuk.”

Gerçekte içinde bulunduğumuz düzlük tek cepheden rüzgâr almasına rağmen hissettiğimiz soğuk giderek keskinleşmeye devam ediyor. Şu an zirve kim bilir ne kadar derin bir soğuğun içinde.

Bunları düşünürken elimi alışkanlıkla sırtımda duran torbama götürdüm. Tuzlu et beni susatmış. Torbamın içinde biraz da olsa su kalmış olmalı.

Elim torbamın olması gereken yere uzanıyor…

Tekrar sırtımı yokluyorum.

Ama torbam yanımda değil.

Elimi alnıma götürüyorum.

“Olamaz…”

Kurt sakin bir tavırla soruyor:

“Ne olamaz?"

“Tor bam… içinde suyum vardı. Galiba seninle karşılaştığım yerde bıraktım. Hayatımda ilk defa konuşan bir kurt gördüğüm için ve onun efsane anlatıları karşısında ne yapacağımı bil-mez..."

Gökbörü sözümü kesiyor.

“Arkana bakmadan kaçmayı tercih ettin ve sana ait olanları almak aklına bile gelmedi değilmi ?

Birincisi, anlattıklarım birer hikâyeden ya da efsaneden çok var olan mevcut gerçeklerdir. İkincisi, konuşan bir kurttan daha fazlasına şahit olmaya hazırlansan iyi olur.”

Ayağa kalkıyor. Kurutulmuş etleri tekrar oyuğa koyuyor.

Sonra aynı yerden bu kez benim matarama benzeyen, fakat daha küçük bir matara çıkarıyor ve bana doğru fırlatıyor.

“Al bakalım.”

Hafif şaşırmış ama etkilenmiş bir sesle:

“Sağ ol,” diyorum.

Kapağını açıp dudaklarıma götürüyorum. Bir yudum alıyorum.

Bu sefer kaşlarım çatılmıyor.

Tam tersine, şaşkınlıkla yukarı kalkıyor.

“Bu… bildiğim sular gibi değil.”

Dilime değdiği anda içimi serinleten tuhaf bir tazelik yayılıyor. Sanki su boğazımdan geçerken içimdeki yorgunluğu da alıp götürüyor.

Tadında çok hafif bir şey var. Ne tam tatlı ne de tamamen sade…
Ama içtikçe daha çok içmek istiyorum.

Bir yudum daha alıyorum. Bu kez daha uzun.

Göğsümün içinde serin bir ferahlık dolaşıyor.

Matrayı dudaklarımdan indirip içindeki suya bakıyorum.

“Bu su…” diye fısıldıyorum.

Başımı kaldırıp ona bakıyorum.

“Böyle bir suyu daha önce hiç içmedim.”

Kurt hafifçe gülümsüyor.

Bakışları derin ama sıcak.

“Yergizhan Hanedanlığı’ndan geliyor. Her damlası vatanımın enerjisini taşır. İçtiğinde sadece susuzluğunu gidermiyor, bedenini ve ruhunu da tazeliyor.”

Sözleri kulağımda yankılanıyor. Suyun verdiği canlılık hissi daha da belirginleşiyor.

Bir yudum daha alıyorum ve damağımda bıraktığı tazeliğin tadını çıkarıyorum.

Zaman yavaşça ilerlemeye devam ediyordu. Gökyüzünde ay biraz daha kaymıştı. Zaman ağırlaştı. Gecenin ayazı dağa iyice işlemişti. Dişlerimin birbirine vurmasını engel olamıyordum. Soğuk gece, dağın içine oyulmuş bu taş düzlükte daha sert hissediliyordu. Rüzgâr kayaların arasından geçip ince bir ıslık gibi uğulduyordu.

Dizlerimi kendime çekmiş, kollarımla sarılmıştım. Ne kadar sıkı sarılırsam sarılayım, titremem durmuyordu. Parmaklarımı avuçlarımın içine saklayıp nefesimle ısıtmaya çalıştım. Yine de titrememi durduramıyordum.

O ise birkaç adım ötede duruyordu. Ay ışığı sırtındaki gümüşi kürkün üzerine düşüyor, onu sanki dağın kendisinden kopmuş bir parçası gibi gösteriyordu. Dağ ile inanılmaz bir uyumu vardı; bu inkar edilemez bir gerçekti.

Bana kendini tanıtırken söylediği söz hâlâ kulaklarımdaydı: "Ben Atakurdun bugünü temsil eden torunuyum. Ben Gökbörü’yüm."

Bana anlattıklarını düşündüm ve onu… uzun yol boyunca ben de onunla birlikteydim; sessiz, ağırbaşlı ve dağ kadar sakindi.

Nedeni bilmiyordum ama ona karşı içimde büyüyen bir sıcaklık vardı; ona gerçek mânada içten içe güveniyordum. Şu an ona doğru bakarken titrediğimi fark etmiş olmalı ki o da başını bana çevirdi. Gözleri karanlıkta bile sakindi.

Ağır adımlarla yanıma geldi. Geniş gövdesi rüzgârın önüne geçtiğinde soğuğun keskinliği bir anda azaldı. Sonra hiçbir şey demeden yere uzandı ve gövdesini rüzgârın geldiği tarafa verdi. Bir duvar gibi.

Başını hafifçe bana çevirdi.

"Gel," dedi.

Sesindeki sakinlik huzur vericiydi. Bir an bile çekinmeden yanına oturdum. Sırtımı taş yerine onun kalın kürküne yasladığım anda içime yayılan sıcaklığı hissettim. Sanki taşların ortasında gizli bir ateş yanmıştı benim için.

Elim farkında olmadan kürkünün üzerine gitti. Sıcaklığı canlıydı… güçlüydü… güven veriyordu .

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Sen hiç üşümez misin, Gökbörü?"

Gözleri ay ışığında kısa bir an parladı. Sonra başını biraz daha bana doğru eğdi.

"Dağın soğuğu kılıç gibidir, Aybilge. Ona karşı yalnız durulmaz. Benim senin yanında durmam gibi, şu an sen de benim yanımdasın. Senin yanında ben olduğumdan çok daha güçlüyüm ."

Sözleri rüzgârın uğultusuna karıştı. Son cümlesi beni gülümsetti. Sırtımı biraz daha ona yaslandım. Artık bedenim tamamen onun sıcaklığına karışmıştı. Rüzgâr kayaların arasında dolaşmaya devam ediyordu ama bana ulaşamıyordu.

O an sanki dünya ne kadar sert olursa olsun, onun gölgesinde bana hiçbir şey dokunamaz gibi geldi. Titremem yavaş yavaş dururken göz kapaklarım, günün yorgunluğuna karşı kapanmaya başlamıştı.

“Aybilge, Aybilge,” diye seslendi. Derinliğinde kaybolduğum katmandan sanki beni zorla yukarıya çekmeye çalışıyordu. Ama ben, şu an hissettiğim derinlikten gayet memnundum. Ses daha da belirgin hale gelerek omuzlarımı da sarsmaya başladı.

Gözlerimi aralayarak yavaşça kendime gelmeye başladım. Karşımda duran Gökbörü’nün kendisiydi; beni uyandırmaya çalışıyordu.

“Affedersin,” diye yerden destek alarak doğruldum. Normalde derin uyuyan biri değildim ama asla uyanmak istemeyecek kadar güzel bir uyku çekmiştim.

Bir şey demeden Gökbörü’ye baktım. Aynı anda o da bana baktı.

“Vakit yaklaştı, hadi gel,” dedi ve sırtına binmeme yardımcı olarak düzlükten tekrar dağa tırmanmaya koyuldu.

Geceyi beyaz dolunay parlatıyordu. Gökbörü hızını kesmeden tırmanmaya devam ediyordu; ben ise olabildiğince ona sıkı tutunarak tüylerinin arasında kendimi soğuğa karşı korumaya çalışıyordum.

Bir müddet böyle devam ettik .

Bir süre sonra işte zirvedeydik.

Gökbörü nihayet durdu:

“İşte geldik, tam burası.”

Onun baktığı yöne doğru baktım ama geçide benzer bir şey görmedim. Sadece, zirvenin keskinleşmeye başladığı noktanın hemen altında dümdüz duvarı andıran dimdik koca bir kaya vardı.

Gökbörü biraz daha alana yaklaşarak:

“Bana dikkatli bak,” dedi.

Dolunayın aydınlığı altında daha dikkatli baktığımda, o kocaman dimdik düzlüğün devasa bir kapıyı andırdığını fark etmem uzun sürmedi.

Zirvenin yüzü sanki yüzyıllar önce dev bir el tarafından oyulmuş gibiydi. O dev açıklık, gerçekten de Gökbörü’nün anlattığı hikâyeyi zihnimde çağrıştıran cinstendi.

Sıradan bir boşluktan çok, unutulmuş bir dünyanın kapısı gibi duruyordu.

Kenarları keskin hatlarla işlenmiş, yukarı doğru yükseldikçe karanlığa gömülen bu taş kapı gecenin içinde sessizce bekliyordu.

Burayı gerçekten de bir insan mı yapmıştı, bunu şuan tam olarak bilemezdim. O kadar devasa bir yapı karşısında gerçekten hayrete düşmüştüm.

İnsan elinden çıkmış olsa bile bu yapı, insandan çok daha eski ve çok daha ağır bir kudret taşıyordu; orası kesindi.

Gökbörü tüm ciddiyeti ile bana dönerek :

“Semânın perdeleri kalkmak üzere, Aybilge. Her şeyi yaratan bir olan güç bize yol gösterecek,” dedi ve kapıya doğru yürümeye devam etti.

Gökbörü yapıya biraz daha yaklaşınca önünde birkaç basamak olduğunu fark ettim; önündeki basamaklar dağın kalbine doğru çağıran bir yol gibiydi.

Kapı ise aralanmayı bekleyen kadim bir eşik.

Gökbörü beni bu basamaklardan birine dikkatlice oturttu ve benim olduğum yerden biraz daha öteye giderek kapının tam karşısında dizlerinin üzerine oturdu.

Gözlerini kapattı.

Derin bir meditasyon hâline hirmişti.

Hiç ses yapmadan onun ne kadar derin konsantrasyon içinde olduğunu anlayabiliyordum.
Zahir olarak belki onun bende görebildiği aura çemberini göremesem de, onun şu an her zamankinden daha farklı olduğunu hissedebiliyordum.

Zamanın ne kadar ilerlediğini kestiremiyordum.

Belki sadece beş dakika olmuştu, belki otuz beş…

Tam olarak bilemiyordum.

Her salise bana, içinde yoğrulduğum uzun dakikalar gibi geliyordu.

Nihayet dedi Gökbörü, göz kapaklarını kaldırarak.

Onun bu nidasına karşılık kapıya doğru baktım fakat az öncekinden farklı bir durum göremedim.

Gökbörü yavaşça ayağa kalkarak bana doğru döndü.

“Neredeyse fısıltı şeklinde konuşuyordu.

"Vakit geldi, Aybilge.”

Ben tam ne olduğunu anlamadan ona doğru aksayarak yürümeye başladım.

Gökbörü, benim ona doğru gelmemi bekliyordu; yanına gelince bir koluyla rahat yüruyebilmem için beni destekledi.

Kapıya iyice yaklaşınca gördüm ki, kapının hemen sağ kısmında simsiyah, gece kadar bir aralık oluşmuştu.

Daha dikkatli bakınca o koskoca duvar gibi olan kapının artık dümdüz değil, biraz çap şeklinde aralanmış olduğunu fark ettim.

Bu nasıl olabilmişti, anlamak güçtü.

O kadar büyük kapı yerinden hareket etmiş ama hiçbir ses duymamıştık.

İnanılmaz bir şeydi bu.

“Dikkatli ol, Aybilge, adımlarına dikkat ederek ilerle,” dedi.

Etraf zifiri karanlıktı; adımlarımı atarken önümü göremiyordum.

Artık yolumuzu aydınlatan dolunayımız yoktu.

Geçidin kapısının kapanmasıyla birlikte o güzelim ay ve benim bildiğim dünya da benim ardımda kalmış, ben ise bilmediğim bambaşka bir dünyaya çoktan adım atmış bulunuyordum.