14. bölüm · Dağın Ötesi

14.BÖLÜM-"KONUŞAN BİR KURT"

Nurhayat ÖZTÜRK

Yerde boylu boyunca uzanıyordum.
Uzun bir aradan sonra göz kapaklarım ağır ağır aralandı.

Gözlerim, gökyüzünün solgun mavisine alışmaya çalışırken başımın içi zonkluyordu. Sağ elimi istemsizce şakağıma götürdüm; uzun, ince parmaklarım başımın çevresinde dolaştı.
Hafif bir inilti döküldü dudaklarımdan.

“Başım…”
Sözcük, havada asılı kaldı.

Neler olmuştu?

Derken zihnimde o şahit olduğum inanılmaz an tekrar canlandı. Başımı inkâr edercesine iki yana salladım.

“Hayır… hayır,” diye fısıldadım.
“Böyle bir şey mümkün olamaz.”

Herhâlde rakımdandı. Rakım çarpması… İnsan böyle durumlarda tuhaf şeyler görebilirdi.Ama bu düşünce zihnimde fazla tutunamadı. Çünkü yaşadıklarımın hepsi birer halüsinasyon olmaktan fazlasıydı.
Günlerdir karşılaştığım o tuhaflıklar, açıklanamayan anlar, içimde yankılanan sezgiler…

Derken bir ayrıntı belirdi hafızamda.
Bana ismimle seslenmişti.

Bana Aybilge demişti.
Adımı tanıdım. Daha doğrusu, adım beni tanıdı.

İçimde hafif ama keskin bir ürperti belirdi.Sis bir anda dağılmadı ama yerinden kıpırdadı; zihnimdeki bulanıklık, sanki bir köşesinden aralanmış gibiydi.
İsmimi içimden tekrar ettim.
Ve hemen ardından, beklemediğim bir şey oldu.

Büyüdüğüm yer gözlerimin önüne düştü.
Serpel Köyü… Cilo Dağları’nın etekleri… Taş evler, sisin içinde kaybolan patikalar… Az önce bunların hiçbirine ulaşamıyordum. Şimdi ise içindeydim.
Şaşırdım.
Demek ki hafızam kaybolmamıştı. Sadece doğru anın gelmesini bekliyordu. İsmim hafızamın kapısını aralayan anahtar olmuştu.
Ve doğru seslenişi bekliyordu.

Zihnim beni daha geriye çekti. Dağa gelişimin başına… Okul çıkışıydı. Yurduma dönmek için her zamanki saatinde gelen otobüse binmiştim. Sonrası… Hafif, tanıdık ama açıklayamadığım bir koku. Ardından bilincimin yavaşça sönüşü.

Gözlerimi açtığımda ise uçsuz bucaksız dağların ortasındaydım. İnsan olmayan varlıklarla yapılan, tuhaf bir yolculuğun içindeydim.

Şimdi bütün bunları hatırlayınca… Karşıma konuşan bir kurt çıkması o kadar da imkânsız gelmiyordu. Neticede, son zamanlarda yaşadıklarımın normali zaten anormaldi.

Derin bir nefes aldım. Elimi yere dayayarak doğruldum. Oturur hâle geldiğimde, onunla yeniden göz göze geldim.

Bu bir rakım çarpması değildi.

Karşımda, küçük bir kayanın üzerinde oturmuş bir kurt vardı. Tıpkı bir insan gibi bacak bacak üstüne atmıştı. Elinde bir çay fincanı tutuyordu , yavaş ama nazikçe bir yudum aldı. Postu gümüşten beyaza çalan bir renkteydi. Gövdesi ne saldırgan ne de uysaldı; bilinçli, ölçülü bir tavrı vardı. Uzun ve dolgun kuyruğu, uçurumun kenarından aşağı doğru sarkıyor, hafifçe kımıldıyordu.

Doğrulduğumu fark edince çayını kenara bıraktı.
Gözleri…
Altın sarısıydı. Derin, sabit ve sakindi.
O gözler beni tartıyordu ama yargılamıyordu.
Sonra konuştu.

“Rüzgâr sert esmiyor artık, değil mi?”

Ne diyeceğimi bilemedim.
Sanki bu soru ile ruh halimi kontrol ediyordu.

“Sanırım…” diyebildim.

Yüzünü rüzgâra çevirdi.

“Bu rüzgâr,” dedi duraksayarak,

“bazen yavrusunu okşayan bir anne gibi uysal. Bazen de vicdanını cehenneme tutsak etmiş olanlar kadar zalim.”

Bakışlarını yeniden bana çevirdi.

“Ama bugün,” dedi,
“henüz sertleşmemiş bir irade gibi… kaybolmuş ama yolunu aramaktanda geri durmayan bir benlikle esiyor ."

Tekrar bana baktı ben ise
Sustum.

“Ah,” dedi birden içini çekerek
“sana kendimi takdim etmedim.”

Başını hafifçe eğdi.
“Ben,” dedi,

“Ata kurt ruhunun bugünkü soyunu temsil eden Gökbörü’yüm.”

Bu isim içimde bir yere dokundu.
Serpel Köyü… Cilo Dağları… Dağın bekçileri… Sislerin arasından çıkan bilge kurtlar… Birden köylünün fısıldadığı o söz yankılandı kulaklarımda:
Dağ isterse seni bırakır, istemezse yutar.

“Sen…” dedim güçlükle,
“efsanelerde anlatılan koruyucu kurt musun?”

“Koruyucu,” dedi.
“Bu fazla iddialı. Ben sadece rehberim.”

Kalbim hızlandı.

“Peki ya ben?” dedim.
“Bana ismimle seslendin.”

Bakışları ağırlaştı.

“Dağa gelişin tesadüf değil,” dedi.
“Bu kader, sen daha doğmadan yazılmaya başladı.”

Nefesim daraldı.

Anlıyamıyordum aklım iyice karışmıştı.
Kurt sakin bir ton ile devam etti

“ İçinde bulunduğunuz dünga bize ne kadar ben-merkezli görünse de,” diye devam etti,
“yalnız değiliz . Farklı biçimlerde, farklı frekanslarda var olan hayatlar var.”

Rüzgâr yükseldi.

“Âlem içinde âlem vardır, Aybilge,” dedi.
“Ve biz bunun inan çok küçük parçalarıyız.”

Sonra o cümle geldi.
Sakin ama sarsıcı.

“Ve sen,” dedi,

Bir an durdu.

Sakin… ama içimi yerinden oynatan türdendi sesi.

“Ve sen,” dedi,
“bildiğin yeryüzü insanlığından daha eski bir topluluğun parçasısın.”

Durdu.
Bakışlarını üzerimde sabitledi.

“Sen, yeraltı insanlığına ait Yergizhân Hanedanlığı soyundansın."

Yergizhânlılar mı?

Sözleri beynimde yankılanırken başımı iki yana salladım.

“Bak,” dedim, sesim çatladı,
“dediklerini anlayamıyorum. Benim… benim burada olmamam gerekiyor.”

Nefesim kesildi.

“Benim okulum var,” dedim,
“bir köyüm var…”

Devamını getiremedim.
Hıçkırıklarım göğsümü tıkadı.
İlk hatırlamam gereken şeyi neden şimdi hatırlıyordum?

Ninem geldi gözlerimin önüne.
Beni güçlükle büyüten ninem…
Geceleri korktuğumda yün yorganın altına sokulup yanına kıvrıldığım ninem…
Banyodan sonra sobanın yanında saçlarımı tek tek ören…
Titreyen elleriyle bayırlardan topladığı otlardan bana aş yapan ninem…

Sesim titreyerek fısıldadım:
“Benim… benim bir ninem var. Ve o çok yaşlı. Beni çok merak etmiştir şimdi.”
Yutkundum.
“Onun benden başka kimsesi yok…”

Gözyaşlarıma engel olamadım.
Omuzlarım hıçkırıklarla sarsılırken buraya bir umutla geldiğimi düşündüm.

Bana yardım edecek birini bulacaktım.
Bir insan…

Ama karşıma çıka çıka bir kurt çıkmıştı.
Hem de konuşan bir kurt !

Mağarada kurduğum hayaller gözümün önünden geçti.

Düşüncelerimde beliren o “biri”…
Beni ait olduğum yere götürecek, bu çıkmazı sona erdirecekti.

Oysa şimdi, kendime bile açıklayamadığım bir gerçekliğin içindeydim.

Sonu gelmeyen karanlık bir rüyaya hapsolmuş gibiydim.