17. bölüm · Dağın Ötesi
17.BÖLÜM-"ÖLÜMÜN KUCAĞI"
Eğdiği başını dikleştirerek gözlerimin içine baktı.
"Aybilge, şimdi gerçekliğine adım atma vakti. Benim görevim seni ait olduğun topraklara götürmek ve o zaman geldi," dedi.
Sesindeki ton, ricadan çok buyurgandı.
"Ait olduğum yer," dedim, onun da duyacağı şekilde, yandan çarpık bir gülümseme ve ani bir öfke ile.
"Beni götürmek," diye ekledim, ona soru sorarcasına.
Şimdiye kadar göstermediğim netlikle söyledim:
"Ben hiç bir yere gitmiyorum. Benim ait olduğum yer, yerin altında, hiç bilmediğim dünyadaki değil; şu anda gördüğün, üzerinde durduğun gözünle gördüğün bu dünyaya aitim."
Ayağımla yere bastım.
"Evet, şu an sen benim karşımdasın. Konuşan büyük bir kurtsun," dedim, parmaklarımı tüylerinde gezdirip hemen geri çektim.
"Seni gördükten sonra anlıyorum ki senin gibi daha niceleri var. Anlattığın onca şey ve daha bilmediğim neler… Artık eminim: Bu hayatta gözümüzün görmediği, ama var olan gerçekler var. Anlattıkların ve sen bunlara dahilsin. Sana inanıyorum. Ama bunu yapamam."
Ani bir şekilde hayatıma girip düzenimi, normalimi tersine çeviremezsin. Benden bilmediğim bir dünyaya adım atmamı isteyemezsin. Bu… çok büyük bir korku.
"Bu… bu…" dedim, kekeleyerek.
Durdum, başımı onun hizasına getirip ona doğru bir adım attım:
"Ben gidiyorum,"
ve arkama bakmadan koştum.
Nereye gittiğimi bilmeden düşe kalka koşuyordum. Soğuk hava ciğerlerime doluyor, nefesimi kesiyordu. En sonunda dağın uçurum zirvesine vardım ve boşluğa sesim kısılana kadar bağırdım.
Bağırdım ki öfkem dinsin, sinirlerim sakinleşsin, ruhum dengelensin. Çığlık atmak, içimden geldiği gibi bağırmak, beni sıfırlıyordu.
Derin bir nefes aldım.
Bu dağda hayatta kalmayı başarmıştım; bunu yine yapabilirdim. Evet, bu dağdan inecektim. Bunu başarmak benim elimdeydi.
Arkama baktım; ona dair bir iz yoktu. Kurt, beni takip etmemişti.
"Peki Aybilge," dedim, "önce hangi yöne gideceğini belirle."
Dağın zirvesinden dört bir yana baktım. Belki bacası tüten bir köy keşfedebilirdim, ama göremedim.
"Tamam," dedim, "önemli olan öncelikle dağdan inmek."
İlerledim.
Eğimli bir yolda aşağıya yürümeye başladım. Kısa süre sonra iniş kesinleşti. Aşağı baktım; başım hafifçe döndü: taş, kaya, uçurum… Her şey gri ve keskin. Tutunacak hiçbir şey yok. Sadece çıplak kayalar.
Nefesim hızlı ve düzensizdi. Göğsüm daralıyordu.
"Kendime Aybilge, kendine gel. Hava kararmadan inmelisin," dedim.
Her adımda boğazım yanıyordu. Dağa çıkmak kolaydı ama iniş… bu çok daha zor olacaktı.
"Yavaş… yavaş in," diye mırıldandım.
Ayağımı bir çıkıntıya uzattım; taş ufalandı, küçük çakıllar aşağı yuvarlandı. Sesleri uzun sürdü.
Ne kadar yüksek olduğunu o an bir kez daha anladım. Ama pes etmeyecektim.
Bir adım daha attım. Taban kaydı; dengem bozuldu. Önce dizimin üstünde sürüklendim, sonra sırtımı sert bir çıkıntıya çarptım. Beyaz bir patlama gözlerimin önüne geldi; nefesim kesildi.
Kısa ama acı bir inilti.
Buraya çıkmak bir mucizeydi ama iniş, imkânsızın ötesinde bir gerçeklikti.
"Ölmeye hazır mısın Aybilge?" diye sordum kendime.
Tam o anda kurdun gölgesi başımın üzerinde belirdi.
Bana bakıyordu. İçimdeki korku ve endişe yavaşça dağılmaya başladı.
Onunla göz göze geldim.
"Aybilge, " dedi , hafif enişileli bir tonla , "sana daha önce dediğim gibi, seni ait olduğun topraklara götürmek için buradayım. Ama bunu seçmeyip büyüdüğün dünyaya döneceksen sana yardım edemem. İnişin ölüme kafa tutuyor," dedi.
"Sence adil olmak, söylediklerinin neresinde? Buraya gelmeme, seçenek sunmadan ölümle korkutulmaya mı adalet diyorsunuz?" dedim.
Kurt, sessizce başını salladı.
"Peki," dedim, gözlerimi karartarak, "o zaman…" Ve kendimi dağdan aşağıya bıraktım.
Kalbim patlayacak gibi çarparken, bedenim titriyordu.
Tam o anda bir ses rüzgârı delip geçti.
"Aybilge!"
Kurt, ardımdan atladı.
Çenesiyle beni kavradım. Dişlerini ensemde, tenimde hissedebiliyordum.
Beni yakalamıştı; nefesi boynumda, rüzgâr kulaklarımda uğuldayordu.
Ani bir dönüşle dik bir yamaca atladı ve dağın daha düz kısmına bizi taşıdı. İnişimiz sertti; beraber yuvarlandık ama durmayı başardık.
İniltiyle doğrulmaya çalıştım.
Sol elimde ciddi bir acı vardı. Avucumdan bileğime doğru koyu kan akıyordu. Dizlerim hasarlıydı; oturmak neredeyse imkânsızdı.
Kurda baktım.
Gözleri kapalı, hareketsiz yatıyordu.
"İyimisin?" diye seslendim.
Cevap yoktu.
Sağ elimden kuvvet alarak sürünerek yanına gittim. Başını dizime koydum. Gözyaşlarım yanaklarımda süzülüyordu.
Sağlam elimle başını sıvazladım.
Hafif bir hırıltı ile gözlerini araladı.
Kurdu yaşadığını görünce istemsiz bir sevinç nidasi yükseldi dudaklarımdan.
"Şükür, hayattasın," dedim.
Kirpiklerini kırparak bana baktı.
"Ölümün kucağına atılan biri olarak yaşayan biri için fazla endişelisin," dedi. Elini başına götürüp hafifçe inledi. Diğer eliyle yerden destek alarak kalktı.
Ben de tek kolumla sırtına destek verdim. Oturur pozisyona gelince bana uzun bir bakış attı; bakışları beni ezer nitelikteydi.
"Bakışlarına dayanamayarak beni buna mecbur bırakan da sendin," dedim.
"Dediğin gibi, oradan sağlam inme şansım yoktu. Ve sen bana halkının bana ihtiyacı olduğunu söylemiştin; ben de söylediklerine güvenerek yardım etmeni zorunlu duruma getirdim," dedim.
İçini çekti:
"Bunun yerine, benimle geleceğini söylemen de yeterli olurdu," dedi.
"Bak," dedim, "bu konuda anlaşalım: Ben seninle gelmiyorum."
"Peki, madem," dedi, yavaşça ayağa kalktı. "Öyleyse bana müsaade."
Kalbim hızlandı, ruhum endişeyle doldu.
"Ne nereye gidiyorsun?" dedim.
Yüzünde muzip bir ifadeyle: "Evime. Senin gelmek istemediğin Yergizhân Hanedanlığına," dedi ve ağır ağır yürümeye başladı.
Korkuyordum, endişeliydim.
"Peki ya ben? Beni burada yalnız mı bırakacaksın?" dedim.
Durdu, arkasına dönmeden: "Bunu sen istedin," dedi ve yürümeye devam etti.
Mecbur kalmıştım. Başka çarem yoktu.
Çaresizce, "Kabul ediyorum," dedim sessizce. Ama bu onu durdurmaya yetmedi.
Büyük bir öfke patlamasıyla:
"KUURTT! Bekle!" bağırdım.
"Kabul ediyorum, seninle geleceğim!" Sesim kayalara çarparak yankılandı.
Hiddetli bakışlarım kurda kaydı; o intizamla kuyruğuyla yarım daire çizerek durdu.
Tamamen bana dönerek adım attı. Gözlerindeki parıltıyı saklamıyordu; zaferin memnuniyeti okunuyordu.
Ağır adımlarla yanıma gelip yere çöktü. Gömleğimin alt kısmını yırtarak . Bana kısa bir bakış attı.
"Madem benimle geliyorsun, bana 'kurt' demeyi bırakmalısın," dedi.
"Nasıl hitap edeyim?" dedim.
Küçük bir gülümsemeyle: "Gökbörü diyebilirsin," dedi."Öyleyse önce kanayan yaranı durduralım," dedi.
Sol elim avucunun içindeydi; parçayı temizleyip gömleğimle sardı. Öfkem yavaşça sönüyordu.
"Senin yaran?" dedim. Parmağımla yarasını işaret ederek.
"Haa... o mu ? " dedi hafif bir gülüşle .
"Benim için önemli olmayacak kadar küçük".
Yalan söylediğini biliyordum . Ama sustum.
Bana doğru eğilerek: "Tekrar sana gelelim," dedi.
Kollarımdan tutarak beni ayağa kaldırdı.
Sonra önüme geçti.
Sırtını bana döndü .
"Atla".
Şaşkınlığımı gizleyemedim.
"Nası-"
Ben sözümü bitiremeden hızlı ama nazikçe belimi kavrayıp beni sırtına bindirdi.
"Çok sıkı tutun," dedi ve koşmaya başladı.
Rüzgâr yüzüme çarpıyordu.
Kollarımı boynuna doladım, tüylerini daha sıkı kavradım.
Dağın kenarına ulaştığında kalbim duracak sandım.
Bir anlık sessizlik.
Sonra...
Hiç tereddüt etmeden kendini boşluğa bıraktı.
Dünya altımızda çekildi.
Kayalar hızla bizden uzaklaştı.
Saçlarım havada savrulurken rüzgâr çığlık gibi kulaklarımda uğuldadı.
