10. bölüm · CONSORTİUM

9.BÖLÜM

Elif D

(Medya: Derya ve Karan temsili)

Derya & Karan
Anlatıcı bakış açısı
Derya ve Karan, yan yana ama birbirlerine kilometrelerce uzakmış gibi, fotokopi odasına doğru yürüyordu. Ayak sesleri yankılanıyor, bu yankı ikisinin de sinirini ayrı ayrı törpülüyordu. Derya’nın yüzü asıktı. Kaşları çatık, çenesi sıkılıydı. İçinden geçenleri kim duysa, bu kadar sessiz bir yürüyüşten böyle küfürler çıkabileceğine inanmazdı. “Niye ben?” diye söylenip duruyordu içinden, her adımda biraz daha geriliyordu. Karan ise dışarıdan sakin görünüyordu ama zihni bambaşka bir yerdeydi. “Başıma bela aldım,” düşüncesi dönüp duruyordu kafasında. Bu kadar basit bir işin bu kadar gerilime dönüşmesi canını sıkıyordu.
Fotokopi odasına vardıklarında kapıyı itip içeri girdiler. Oda boştu. Makinenin tekdüze uğultusu bile yoktu henüz. Karan öne geçti, cebinden telefonunu çıkardı, kabloyu makineye bağladı ve dosyayı aktarmaya başladı. Hareketleri hızlı ama ölçülüydü. Derya ise olduğu yerde kaldı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzündeki çatık ifadeyi saklama gereği duymadan onu izliyordu. Gözleri Karan’ın her hareketindeydi, sanki birazdan patlayacak bir şey arıyordu ama bulamıyordu. “Biraz çabuk mu olsan?” dedi Derya, kollarını daha da sıkarak. Karan ekrana bakmadan cevap verdi: “Napayım, yazıcıya gaz mı verelim? İki yüz tane çıkacak, bekliyoruz işte.” “İki yüz tane de senin suratını mı basıyor, niye bu kadar yavaş?” “Benim suratım basılsa toner utanıp kaçar zaten.” Derya gözlerini devirdi. “Komik olma, sinirlerim zaten ip gibi.” “İyi, o zaman sessiz moduna alayım seni.” Derya daha çok köpürdü. Burnundan sert bir nefes verdi. "Tamam sus da işini yap." Karan kafasını salladı iki yana. "Hasbinallah ya."
Dakikalar geçti. Makine sorunsuz şekilde hızlı hızlı çıkarmaya devam ediyordu. İkisi de sessizce bekliyor arada ofluyorlardı. Tam o anda makine değişik bir ses çıkarıp durdu. "Harika! Bu da bize denk gelir zaten." dedi Derya. Karan makineye yaklaştı ve bakınmaya başladı. "Noldu buna birdenbire ya?" Derya gözlerini devirdi. "Gerçekten sınanıyorum." Dedi. Karan onu yok saydı ve bazı düğmelere bastı. "Yine mi bozuldu bu amına koyayım." dedi. Sinirleri bozulmuştu. Derya biriken kağıtları alıp boş masaya koydu. "Ya sikerim hadi gidelim bu kadarını asalım." Karan cıkladı. "Küfrü azalt arıza." Arıza. "Az önce eden de başka biriydi herhalde." Karan yeniden başlama tuşuna bastı ve makine çalışmaya başladı. "Kaç tane kaldı?" Karan ekrana baktı. "Elli tane kalmış az sabret."
(...)
Şirketten çıkmışlardı. Karan, motoruna doğru yürürken Derya da arkasından adım adım ilerliyordu. Ama Derya’nın hesaba katmadığı bir sorun vardı. Kot eteği kısaydı, ne motorun üzerinde rahatça oturabiliyor ne de yürürken özgürce hareket edebiliyordu. İkisi motorun başına geldiklerinde, Karan bir kask daha çıkardı ve Derya’ya uzattı. Derya bir adım geri çekildi. Karan da durdu, hafifçe başını salladı. “Ne var?” der gibiydi. Derya sessiz kaldı. Karan uzun uzun onu süzdü, sonra derin bir of çekti. “Ne olacak şimdi?” diye mırıldandı. Derya, Karan’ın haklı olduğunu bilmenin ağırlığıyla, ilk defa tek kelime edemedi. Karan başını kaşıdı, düşünceli bir şekilde. “Tamam, şöyle yapalım,” dedi. “Seni kaldırıp motora oturtacağım, sonra hemen ceketimi vereceğim. Tamam mı?” Derya başta kızarak reddetmek istedi ama başka çare olmadığını anlayınca sessizce kabul etti. Karan, onu tıpkı küçük bir çocuğu kaldırır gibi koltuk altlarından tuttu ve hızlıca motorun üzerine oturttu. Derya bir an için panikledi, eteği istemsizce sıyrılmıştı ve utançla karışık bir sıcaklık hissetti. Karan hızla üzerindeki siyah, düz deri ceketi çıkardı ve Derya’nın bacaklarının üzerine örttü. Derya, ceketle örtülmüş bacaklarının güvenle sarıldığını hissettiğinde kalbinde hem hafif bir rahatlama hem de utangaç bir heyecan belirdi. Karan boğazını temizleyip motoruna bindi. "Tutun belime." Derya kenarlara tutunmayı tercih etti. "Çok beklersin." Karan pis bir gülüş attı ve motoru hareket ettirdi. Belki on belki on beş saniye sonra Derya'nın kısa çığlığı duyuldu ve ellerini Karan'nın beline sardı.
(...)
Mina & Bora
Sokakta yan yana yürürlerken aralarındaki mesafe tuhaf bir şekilde ne yakın ne de uzaktı. Mina adımlarını biraz temkinli atıyor, çevresine bakarken gülümsemesini eksik etmiyordu. Utangaçlığı yüzüne hafif bir yumuşaklık katıyor ama konuşurkenki özgüveni bunu hemen dengeliyordu. Bora ise her zamanki gibi rahat, omuzları gevşek ilerliyordu. “Bak,” dedi Bora aniden, “bu projede en çok benim yorulacağımı hissediyorum.” Mina ona döndü, kaşlarını kaldırdı. “Ne yaptın da yoruldun?” “Şimdiden zihinsel olarak hazırlandım,” dedi Bora. “Bu da bir emek.” Mina güldü. “Buna emek diyorsan, ben şu an fazla mesai yapıyorum.” Bora başını salladı. “Zaten belli. Sen ciddisin, ben moral ekibiyim.” “Ekip miyiz biz?” dedi Mina, istemsizce gülümseyerek. “Artık öyleyiz,” diye cevap verdi Bora hiç düşünmeden. “Geçmiş olsun.” Mina içinden güldü. Bora’nın şakaları asla fazla gelmiyor, tam tersine ortamı hafifletiyordu. Yapacakları görev, varacakları yer bir an için önemsizleşmişti. Yan yana yürümek, konuşmak ve bu küçük atışmalar yetiyordu. “Şunu fark ettin mi?” dedi Bora aniden.
Mina ona baktı. “Neyi?” “Biz birlikte yürürken,” dedi ciddiymiş gibi yaparak, “insanlar dönüp bakıyor.” Mina kaşlarını çattı. “Hayır… bakmıyorlar.” “Bakıyorlar,” diye ısrar etti Bora. “Ama sebebi belli.” Mina gülmemek için dudaklarını bastırdı. “Kendinle ilgiliyse söyleme, üzülmeyeyim.” Bora elini kalbine götürdü. “Ne kadar acımasızsın.”
“Gerçekçiyim,” dedi Mina. “Arada fark var.” Bora kahkaha attı. “İyi ki varsın. Ego dengeleyicim gibisin.”
“Rica ederim,” dedi Mina. “Hizmet ücretsiz.”
Bir süre yürüdüler. Mina adımlarını biraz hızlandırınca Bora da ona ayak uydurdu.
“Heyecanlı mısın?” diye sordu Bora. “Biraz,” dedi Mina dürüstçe. “Ama iyi bir ‘biraz’.” Bora ona yan gözle baktı. “Belli oluyor.” “Nereden?” dedi Mina gözlerini kaçırarak. “Gülüşünden,” dedi Bora. “Normalde de gülüyorsun ama şimdi… daha çok.” Mina hafifçe kızardı. “Yorum yapma.” “Yorum yapıyorum,” dedi Bora rahatça. “İşimin bir parçası.”
“Senin işin ne zaman bu oldu?”
“Seninle yürümeye başladığımda.”
Mina başını iki yana salladı ama gülümsemesi genişledi. “Çok konuşuyorsun.” Ve adımlarını aynı ritimde atarak, hem göreve hem de fark etmeden paylaştıkları o küçük, sıcak ana doğru yürümeye devam ettiler.
Dakikalar ağır ağır geçerken karşı yolda bir otobüs durağı belirdi. Durağın bankında tek bir kız oturuyordu. Kulağında kablolu bir kulaklık vardı, ne telefonuna bakıyordu ne de gelip geçen otobüsleri umursuyordu. Sanki bulunduğu yerden kopmuş, kendi düşüncelerinin içine çekilmişti. Mina, sesi alçak ama kararlı bir tonla konuştu. “Bu kızın fotoğrafını çeksene, Bora.” Bora başını salladı. Boynunda asılı olan makineyi kavrayıp açtı, birkaç adım yer değiştirdi ve objektifi dikkatle konumlandırdı. Sessizce, rahatsız etmeden kızın fotoğrafını çekti. “Hadi karşıya geçelim,” dedi Mina. “Konuşacağım.” Birlikte yolu geçtiler ve durağa yaklaştılar. Mina yüzüne yumuşak bir gülümseme yerleştirdi. “Merhaba.” Kız, dalmış olacak ki sesi duyduğu anda irkilerek sıçradı. Mina refleksle bir adım geri çekildi. Bora ise sessizce oldukları yerde duruyordu. “Korkuttum galiba, kusura bakmayın,” dedi Mina. Kız başını iki yana salladı. “Yok,” dedi, “dalıp gitmişim sadece. Kusura bakmayın. Buyurun?”
Mina vakit kaybetmeden konuya girdi.
“Bizim bir projemiz var. Sizden tek istediğimiz, bu boş kâğıtlardan birine—güncel ya da değil—ama derman bulamadığınız bir derdinizi yazıp katlamanız ve fanusun içine atmanız.” Kız kaşlarını çattı. “Yazınca ne olacak?” diye sordu.
Sorusu yerindeydi. Bora yine sessiz kaldı. Karşısında bir kız vardı ve onu tedirgin etmek, yanlış anlaşılmaya sebep olmak istemiyordu.
Mina tekrar söze girdi. “Dediğim gibi bu bir proje. Projemizin adı Biz Buradayız. Gençlerin çoğunun dertli olduğunu bilmeyen kalmadı. Ama bu dertleri anlatamayan çok fazla genç var. Birkaç saat içinde bu sokaklarda afişlerimizi görürsünüz zaten. Bu kâğıtları birkaç gün içinde sitemizde video hâlinde yayınlayacağız ve psikolojik bir yardım sağlamayı amaçlıyoruz. İsterseniz şirketimizin kartını da verelim. Üzerinde sitemizin QR kodu var, inceleyebilirsiniz.” Sözlerini bitirdiğinde kızın rahatladığı her hâlinden belliydi. “Tamam,” dedi. Bora pantolonunun cebinden şirket kartını çıkarıp kıza uzattı. Kız kartı alıp çantasına yerleştirdi. “Bora, kalem verir misin?” dedi Mina.
Bora cebinden bir kalem çıkarıp kıza uzattı. Kız fanusun içinden bir kâğıt aldı ve yazmaya başladı. O sırada Bora ve Mina, onu rahatsız etmemek için başka bir konudan konuşur gibi yaptılar. Yaklaşık iki dakika sonra kız kâğıdı katladı. “Yazdım,” dedi. Mina kâğıdı alıp fanusun içine bıraktı. Bora hemen söze girdi. "Bu arada." Dedi. "Biz sizin uzaktan fotoğrafınızı çektik. Sitemize koymak için. İzniniz var mı? Kız hiç tereddüt etmedi ve kafasını salladı. "Problem yok koyabilirsiniz." Mina heyecanla gülümsedi. "Teşekkür ederiz." Kız da gülümsedi. “Rica ederim,” dedi. “Kolay gelsin.”
Saatler birbirini kovaladı. Güneş yavaş yavaş yön değiştirirken Mina ve Bora, aynı sokaklarda durup yeniden yürüyerek yaklaşık dört, beş kişiye daha ulaştılar. Kimi çekingen bir gülümsemeyle yaklaştı, kimi önce tereddüt etti, kimi ise tek kelime etmeden kâğıdı eline alıp yazmaya başladı. Her yerde kısa bir selam, birkaç cümlelik bir açıklama ve ardından o tanıdık sessizlik vardı, kalemin kâğıt üzerinde gezinirken çıkardığı hafif ses, fanusun içindeki boşluğun giderek dolması… Mina her seferinde aynı sakinlikle konuşuyor, Bora ise gerektiğinde kartı uzatıyor, kalemi veriyor ya da yalnızca bir adım geri çekilip ortamı güvenli tutuyordu.
Bir sonraki, kaldırım kenarında ayakta duran genç bir adam durdu onları. Mina her zamanki gibi öne geçti, fanusu iki eliyle tutuyor, yüzünde yumuşak ama dikkatli bir gülümseme vardı. “Merhaba,” dedi Mina. “Kısa bir projemiz var—” Adam Mina’nın sözünü kesti, gülümseyerek ona baktı. “Dinliyorum hanımefendi." Bora bir adım geride kaldı. Adamın ses tonundaki rahatlık, bakışlarını Mina’dan ayırmaması hemen dikkatini çekmişti. Mina yine de bozuntuya vermedi. “Bir kâğıda,” dedi, “sizi zorlayan ya da içinizde kalan bir şeyi yazmanızı istiyoruz. Sonra fanusun içine—”
“Yani,” dedi adam hafifçe gülerek, “sana bir şey yazıyorum gibi mi oluyor?” Mina kısa bir an duraksadı ama gülümsemesini korudu. “Hayır,” dedi. “Kendiniz için yazıyorsunuz.” Adam başını yana eğdi. “Peki sen yazıyor musun?” Bora’nın yüzündeki rahat ifade yavaş yavaş silindi. Kollarını göğsünde birleştirdi. Mina kibar ama mesafeli bir tonla cevap verdi. “Görevliyim ben.” Adam bu kez biraz daha yaklaştı. “Görev bitince de konuşabiliriz ama.” İşte o an Bora’nın sabrı ince bir çizgi gibi koptu. Bir adım öne çıktı, Mina’nın önüne geçti. Sesi sakin ama netti. “Daha çok işimiz var,” dedi. “Alt tarafı bir cümle yazacaksın kardeşim.” Adam şaşırdı.
“Ben sadece—” Bora sözünü kesti, gözlerini adamdan ayırmadan konuştu. “Hadi,” dedi, “laga luga yapma. Yazacaksan yaz, yazmayacaksan biz geçelim.” Mina bir anlık şaşkınlıkla Bora’ya baktı. Bora hâlâ onun önünde duruyordu, bilinçsizce ama kararlı bir duruşla. Adam omuz silkti, hafifçe güldü. “Tamam tamam,” dedi. Bora cebinden kalemi çıkardı, kâğıdı uzattı. “İki dakika,” dedi. “Rekor kırmanı istemiyoruz.” Adam yazmaya başladı. Mina sessizce fanusu tuttu ama göz ucuyla Bora’ya baktı. Bora ise bakışlarını başka yöne çevirmişti, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi. Adam kâğıdı katlayıp verdi. Mina fanusun içine attı. “Teşekkür ederiz,” dedi. Adam giderken Mina’ya bir kez daha baktı ama bu kez Bora’nın varlığını fark ederek yoluna devam etti. Bora'nın adımları hızlandı Mina bir an yetişemedi. "Bide teşekkür ediyorsun dingilin tekine." Mina yeşil gözlerini belertti. "Düzgün konuşur musun? Ne demek dingil?" Bora burnundan bir nefes verdi. "Birşey yok tamam hadi devam edelim." Mina da sustu ve sinirli olduğu için konuşmadı.
(...)

Derya & Karan
Motoru dar bir sokağın kenarına park ettikten sonra kaskları çıkarıp yürümeye başladılar, Karan afişi duvara yaslayıp eliyle hizalamaya çalışırken Derya iki adım geri çekilip başını hafif yana eğdi, afişi süzdü ve kaşlarını kaldırarak “Yamuk oldu.” Karan başını eğip afişe baktı. “Yamuk falan değil.” dedi. “Bayağı yamuk,” dedi Derya. “Sağa doğru kaçmış.” Karan ofladı. “Her şeye bir yorumun var.” Derya onu umursamadı. "Düzgün yapıştırsana." Karan tekrar ofladı. “Dur ya elime yapıştı.” dedi, Derya gözlerini devirdi, ağzının kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı ama sesini yükseltti, Karan afişi tekrar bastırmaya çalışırken siniri iyice yüzüne vurdu, dişlerini sıkarak elini havaya kaldırdı. "Sabır."dedi. Derya güldü. “Bak işte, acele edersen böyle olur.” “Sen sus,” dedi Karan. “Düzeltmeye çalışıyorum.” Afişi tekrar bastırdı. Derya yine baktı. “Olmadı.” Karan başını kaldırdı. “Ne olmadı?” “Olmadı diyorum işte.” dedi Derya. Karan sabrını zorlayan bir nefes verdi. "Ay daraldım! Çarpıcam bir tane. Çekil şurdan." Derya’nın sesi biraz yankılanmıştı. Birkaç kişinin gözü onlara döndü. Karan eliyle sus işareti yaptı. “Kızım deli misin, bağırma. Herkes bize bakıyor. ”Derya etrafına bakıp omuz silkti.
“Baksınlar, ne olmuş?” Karan gözlerini devirdi. “İstanbul burası, afiş asan iki kişi zaten yeterince dikkat çekiyor.” dedi. “E sen düzgün assan konuşmayız,” dedi Derya. Bir sonraki duvara geçtiler. Bu sefer Derya afişi tuttu, Karan bantladı.
“Şimdi sakın,” dedi Derya, “çekme.”
“Çekmiyorum,” dedi Karan. Bir saniye sonra çekti. “Ya!” diye çıkıştı Derya. “Çekme dedim!" Karan gözlerini devirdi. "Bilerek yapmadım herhalde." Derya bant rulosunu elinden aldı. “Dur,” dedi. “Ben yapıyorum.” Karan kollarını göğsünde birleştirdi. “Hadi bakalım.”
Derya dikkatle bastırdı, geri çekilip baktı. “Gördün mü? Düz.” Karan eğilip baktı. “…Bir tık sola yatık.” Derya dönüp ona baktı. “Dalga mı geçiyorsun?” “Bir tık,” dedi Karan gülmemek için kendini tutarak.
Derya afişe baktı, sonra tekrar Karan’a. “Var ya,” dedi, “seninle çalışmak çok zor.” Karan omuzlarını kaldırıp indirdi. "sen zorlaştırıyorsun." Derya cevap vermedi, sadece yürüyüp bir sonraki duvara geçti. Karan da arkasından gitti. Kavga ede ede, laf sokup durarak ama bir yandan da durmadan… İstanbul sokaklarında afişleri asmaya devam ettiler.
Ve her ne kadar sürekli didişseler de, adımları hiç ayrılmıyordu.

Derin & Baran
Baran’ın odasında yan yana oturuyorlardı, ekranın ışığı duvara vuruyor, odanın geri kalanı loş kalıyordu. Klavyenin sesi arada hızlanıyor, arada duruyordu. Derin sandalyesine biraz daha yaslanıp ekrana eğiliyor, Baran ise kaşlarını çatıp yazılan satırları kontrol ediyordu. Zaman zaman aynı kelime üzerinde durup tartışıyor, sesler yükseliyor, cümleler yarım kalıyordu. Ama her seferinde biri susuyor, diğeri devam ediyor ve metin ilerliyordu. Kavga eder gibi konuşsalar da aslında aynı noktada buluşmayı başarıyorlardı. “Bu cümle çok sert,” dedi Derin, ekrana bakarken. “Bunu böyle yazarsan yanlış anlaşılır.” Baran klavyeden elini çekmeden cevap verdi. “Sert değil, net.” “Net olmak zorunda ama soğuk,” dedi Derin. “Bir tık yumuşat.”
Baran başını yana eğdi. “Her şeyi yumuşatırsak kimse ciddiye almaz.” Derin ona döndü. “Herkes senin gibi duvar değil.” Baran Derin'e baktı. Göz göze geldiler. Baran yine dikkati dağılmasın diye gözlerini çekti. "Hasbinallah." Dedi. Derin ekrana eğildi, başını hafif yana yatırdı. “Şunu yazarken çok kendinden emin görünüyorsun,” dedi. “Biraz korkutucu.” Baran ona baktı, dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Etkiliyor mu?” Derin gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi.
“Fazla heveslenme.”
“Geç kaldın,” dedi Baran. “Heveslendim bile.”
Derin kısa bir kahkaha attı. “Bak,” dedi, “ciddi çalışıyoruz.” Baran sandalyesinde biraz ona doğru döndü. “Ben gayet ciddiyim. Sadece sen yanımdayken odaklanmak zor.” Derin bu kez ona baktı. “Sorun bende mi yani?” “Bir ihtimal,” dedi Baran sakin bir sesle. “Ama hoş bir ihtimal.” Derin başını iki yana salladı ama gülümsemesini saklayamadı. “Çok konuşuyorsun.” Baran klavyeye geri döndü. “Sen sus diyene kadar,” dedi.

Dakikalar geçti ve sonunda sitenin yazısı bitmişti. Derin sesli bir şekilde okumaya başladı. "BİZ BURADAYIZ. Sessiz kalanlara ses olmak için. Dertleri olan insanlar hep depresif mi görünür? Yoksa çoğu zaman gülümseyerek, güçlü durarak ve “iyiyim” diyerek mi kendilerini kamufle ederler? Günümüz gençliği, duygularını bastırmayı bir savunma mekanizması hâline getirmiş durumda. Mutlu görünen yüzlerin ardında anlatılmamış hikâyeler, dile getirilemeyen kaygılar ve çoğu zaman dermanı olmadığını düşündükleri sorunlar saklı. İşte tam da bu noktada Biz Buradayız. Dertler çoğu zaman çözümü olmayan meselelerden değil, çözümü konuşulamayan duygulardan oluşur. Bilinçaltı, susturulan her düşünceyi büyütür, dile gelmeyen her yük, zamanla ağırlaşır. İnsan, anlatamadığını düşünür, düşündükçe derinleşir ve çoğu zaman yalnızlaştığını hisseder. Biz Buradayız projesi gençlerin bu sessizliğine alan açmak için doğdu. Yargısız, anonim ve güvenli bir paylaşım zemini sunuyoruz. Yazılan her cümle, bir yükün hafiflemesi, her paylaşım, “yalnız değilim” hissinin küçük ama güçlü bir adımıdır. Bu proje bir teşhir değil, bir farkındalıktır. Bir sessizlik bozma çağrısıdır. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey bir cevap değil, duyulduğunu bilmektir.
Ekip arkadaşlarımız İstanbul’un sokaklarına dağıldı. Asılan afişlere gözlerinizi kapatmayın. Yollarda karşılaştığınız arkadaşlarımızın elindeki fanusa, küçük de olsa bir cümle bırakın.
Ve 20.05.2026’da yayınlanacak videomuzu izlemeyi unutmayın.
Biz Buradayız.
Görünmeyenleri görünür kılmak için.
Anlatamayanlar için.
Gençler için."
"Bence olmuş" Dedi Baran. Okurken bende bunu fark etmiştim. Gayet güzel olmuştu. Ve biz, başarmaya bir adım daha yaklaşmıştık. Tek bir tuşa uzandı elim.
Gözlerimi Baran’a çevirdim, sessizce onayladı.
Derin bir nefes aldım, bastım…
Yazıyı siteye yayımladım.