12. bölüm · CONSORTİUM
11.BÖLÜM
Anlatıcı Bakış Açısı
Yol boyunca Karan motoru olması gerekenden çok daha hızlı sürüyordu. Trafiğin arasından keskin manevralarla geçiyor, kırmızıyla sarı arasındaki o kararsız anları bile umursamıyordu. Derya arkasında, rüzgârın ve korkunun arasında sıkışmıştı. Kollarını biraz daha sıktı, sesini duyurabildiği her an onu uyarıyordu; yavaşlaması için, kendine gelmesi için. Ancak Karan ancak o sesle, o dokunuşla biraz frenliyordu. Derya’nın yönlendirmeleriyle hastaneye vardılar. Önce Derya indi motordan, ardından Karan. Kasklar çıkarıldı. Derya hiç duraksamadan yürümeye başladı, sanki adımları onu otomatik olarak içeri taşıyordu. Ama birkaç adım sonra durdu. Bir şey çarpmıştı ona. Hastane… anne… baba… ambulans… sedye… makinelerin o bitmeyen sesi… yoğun bakım. Hepsi bir anda zihninin içinde dönmeye başladı. Sesler üst üste bindi, yankılandı. Annesini ve babasını kaybettiğinden beri kendi isteğiyle bir hastanenin kapısından bile geçmemişti. Hastalansa bile teyzesi zorla götürürdü. Şimdi ise kendi ayaklarıyla buradaydı. Tıpkı o gün gibi. Karan birkaç adım geride durmuş, onun durduğunu fark etmişti ama nedenini anlayamamıştı. “Ne oldu?” dedi. Derya cevap vermedi. Sadece başını iki yana salladı ve yürümeye devam etti. Kalbi göğsünde güm güm atıyordu ama duramazdı.
Danışmaya geldiler. Karan nefes nefese lafa girdi.
“Onur Karademir,” dedi, “kaza geçirmiş.” Kadın bilgisayardaki tuşlara baktı. “Üçüncü kattaki yoğun bakım ünitesinde.” Karan’ın kalbi bir kez daha tekledi. Arkadaşını kaybetme korkusu boğazına oturdu. Derya, soğukkanlı görünmeye çalışarak öne geçti. Asansöre yönelmediler. Merdivenleri hızla adımladılar. Karan önden gidiyordu; Derya’nın neden yavaşladığını hâlâ anlayamamıştı. Yoğun bakımın olduğu kata geldiklerinde kalabalık hemen fark ediliyordu. Karan’ın takım arkadaşları oradaydı. Kimi sandalyelere çökmüş, kimi duvara yaslanmış, kimi boş boş yere bakıyordu. Ortamda ağır bir sessizlik vardı. Karan, “Poyraz,” dediği anda herkes ona döndü. Derya, Karan’ın üç adım gerisinde kaldı. Başını kaldıracak gücü yoktu. Karan arkadaşlarının yanına gitti, sarıldı. “Nasıl durumu?” diye sordu. “İç kanama geçirdi ama kontrol altına alındı,” dedi biri. “Şu an yoğun bakımda.” Bazı bakışlar Derya’ya kaydı. Sessiz bir merak vardı o bakışlarda. Bu kim? der gibiydiler. Derya camı fark etti ve oraya doğru yürüdü. İçeride yatan Onur’du. Evet, oydu. Bir sürü kabloya bağlıydı. O ritmik makine sesi Derya’nın kalbinin ritmini bozuyor, midesini bulandırıyordu. Karan da camın önüne geldi. Arkadaşını gördü. Burnundan derin bir nefes verdi. O nefes, hem korkunun hem de hâlâ umut olduğunun sessiz bir itirafı gibiydi.
Derin’in Ağzından
Akşam olmuştu.
Biz teyzemle çoktan eve gelmiştik. Bora da Mina’yı evine bırakıp öyle gelmişti ama Derya’dan hâlâ haber yoktu. Telefonlarını açmıyordu. Teyzem evin içinde dolaşıp duruyor, endişesi sesine taşıyordu.
“Allah’ım nerede bu kız…” Bora her zamanki rahatlığıyla koltuğa yayılmıştı. “Karan’la işleri bitince kafeye gitmiştir teyze. Duymuyordur, telefon hep sessizde.” Ben de ona katıldım. Mantıklıydı. Ama teyzem yine de rahatlayamadı. İçine sinmeyen bir şey vardı belli ki. Yemeğimizi yemiştik. Salonun ışığı yanıyordu, televizyon açıktı ama kimse izlemiyordu aslında. Zaman ağır ağır geçiyordu. Derken kapı sesi geldi. Teyzem bir anda ayağa fırladı. Ben de başımı kapıya çevirdim. Derya görüş alanımıza girdiği anda içim sıkıştı. Berbat görünüyordu. O hep dik duran omuzları çökmüştü, saçları darmadağındı. Yüzü bembeyazdı, sanki tüm rengi çekilmişti. Bacakları titriyor gibiydi; ayakta durmakta zorlanıyordu. Bora panikle ayağa kalktı, birkaç adımda yanına vardı. “Derya! Ne oldu?”
Teyzemle ben de yanlarına gittik. Derya hepimize tek tek baktı. O bakış… Yorgunluk değildi sadece. İçinde bir şey kırılmış gibiydi. “Ben…” dedi. Sustu. Gözleri doldu.
“Ben bugün hastaneye gittim,” dedi. Sesi… ilk defa bu kadar güçsüzdü. Bora bir şey sormadı bile. Hiç düşünmeden ikizini kollarının altına aldı, göğsüne çekti. Derya, Bora’ya sarılır sarılmaz ağlamaya başladı. Sessiz değil; tutamayıp çıkan, birikmiş bir ağlama. Teyzem elini Derya’nın başına koydu, saçlarını okşadı. Ben öylece kaldım. İçim acıdı. Gerçekten acıdı.
Buydu işte. Derya’nın kimseye göstermediği taraf buydu. Teyzem yumuşak bir sesle sordu “Neden… ne oldu da gittin?” Derya Bora’nın kollarından çıktı, gözlerini sildi. “Karan’ın arkadaşı kaza geçirmiş,” dedi. “Ama Karan hastanenin yolunu bilmiyormuş… yardım ettim. Motorla gittik.” Devamını getiremedi. Sesi orada takıldı.Teyzem onu tekrar kendine çekti. “Benim güzel kızım,” dedi, alnından öperek. Bir süre sonra Derya hiçbir şey demeden yukarı çıktı. Kapısını kapattı. Rahatsız edilmek istemediği belliydi. Ben salonda öylece kaldım. Sessizliğin ortasında.
Ve içimde, Derya’nın o hâlini uzun süre unutamayacağımı bilerek.
(...)
Ve aradan koskoca bir hafta geçti. Biz şirkette neredeyse başka hiçbir işe dokunmamıştık ama gelirler sessizce, fark ettirmeden yüz binleri aşmıştı. Şirket artık daha görünürdü; adımız konuşuluyor, mesajlar artıyor, iş teklifleri ardı ardına geliyordu. Ofisin havası bile değişmişti. Daha canlıydı, daha umutluydu. Eğlenceli bir yere dönüşmüştü. Derya kafesiyle ilgilenmeye devam etti; her zamanki gibi güçlü, her zamanki gibi işinin başında. Bora ise dersi olmadığı zamanlarda şirkete uğruyor, girip çıkıyor, ortamı şenlendiriyordu.
Peki şimdi ne mi yapıyorduk?
İnanması zor ama… Ben, Baran, Mina, Bora, Karan ve Derya sahile gelmiştik. Saatler 19.10’u gösteriyordu. Hava yavaş yavaş kararıyor, gökyüzü maviyle gri arasında bir yere sıkışıyordu. Denizden gelen hafif esinti, günün yorgunluğunu alıp götürüyordu sanki.
Şirketten çıkıp direkt buraya gelmiştik. Umduğum gibi olmadı. Kavga etmedik. Onun yerine yan yana oturduk. Konu konuyu açtı. Birimiz bir şey söyledi, diğeri güldü. Kahkahalar araya karıştı. Dalgaların sesi, arada yükselen seslerimizle birbirine karıştı. O an her şey çok normaldi ama bir o kadar da kıymetliydi.
İlk defa sadece iyiydik.
Ayağımı kuma gömdüm, etrafa baktım. “Şu an çok garip bir şey oluyor farkında mısınız?” dedim. Bora hemen döndü. “Ne? Yine bana mı bakıyorsun?” “Hayır,” dedim, “kimse bağırmıyor. Bu anı kayda almak lazım.” Mina güldü. “Bora sessizken deniz bile daha huzurlu.” Bora kaşlarını çattı. “Bak Mina, üç saniye daha konuşursan dalgalarla tartışmaya başlarım.”
Derya kollarını bağladı. Baran yere oturdu. Karan sakin sakin konuştu. “Ben gayet normalim.” Derya ona baktı. “Sen zaten hep ‘normalim’ deyip ortalığı geren tipsin.”
Karan gülümsedi. “Ben geriyorsam siz neden bu kadar kolay geriliyorsunuz?” “Bak bak,” dedim, “laf sokma başladı. Şükürler olsun.” Bora cebinden telefonunu çıkardı. “Şu an saat 19:10. Tarihe not düşüyorum: Karan ilk lafı yedi.” Mina kahkaha attı. “Bora sen ciddi misin?” “Çok,” dedi, “böyle anlar nadir.” Derya derin bir nefes aldı, denize baktı. “Garip ama… güzel.” Baran bana döndü. “Derin sen niye sırıtıyorsun?” Omuz silktim. “Çünkü normalde şu an en az iki kişi küs olurdu.” Bora hemen atladı. “Daha gece bitmedi.” Hepimiz güldük. Ve nedense ilk defa, bu laf dalaşı insanın içini yormuyordu. Kumların serinliği avuç içlerime kadar işliyordu. Dalgalar usul usul kıyıya vuruyor, ayaklarımızın ucuna kadar gelip tam değmeden geri çekiliyordu; sanki bizi rahatsız etmemek için özellikle dikkat ediyorlardı. Deniz karanlığa doğru ağır ağır renk değiştirirken, gökyüzü mora çalan bir maviye bürünmüştü. O an, huzurun tanımı yapılacak olsa, tam olarak burası olurdu. Bora ile Mina kendi aralarında neye güldüklerini sadece kendilerinin bildiği, anlamsız ama bulaşıcı bir sohbetin içindeydiler. Kahkahaları rüzgâra karışıyor, arada biri sustuğunda diğeri hemen devam ediyordu. Onları izlerken insanın içi istemsizce hafifliyordu.
Karan ve Derya ise yan yana ama sanki görünmez bir çizginin iki ucundaydı. Konuşmuyorlar, ama sürekli birbirlerine göz deviriyorlardı. O bakışlarda alışkanlık vardı; biraz sinir, biraz tanıdıklık. Laf atmadan da anlaşabildikleri bir dil gibi. Ben Baran’ın dibinde oturuyordum. Omuzlarımız neredeyse değecek kadar yakındı. Normalde içimi kemiren o gerginlik yoktu bu sefer. Korkmadım. Ne suskunluğundan, ne yakınlığından. Sadece oturdum ve anın akmasına izin verdim. Belki düşmanlık, sandığımızdan çok daha fazla zarar verecekti hepimize. O an bunu düşündüm ama ilk kez, gerçekten bıraktım. Birlikte geçirdiğimiz birkaç saat, farkına varmadan akıp gitmişti. Oturduğumuz kumlar artık serinliğini daha sert hissettiriyordu; üzerimize sinen tuz kokusu ve dalga sesi geride kalırken ağır ağır ayağa kalktık. Sahil yavaş yavaş boşalıyordu, ışıklar birer birer yanmış, kalabalığın yerini sakinlik almıştı. Mina ile Bora midye yemekten bahsederek bizden ayrıldılar. Sesleri uzaklaştıkça kahkahaları da sahilin uğultusuna karıştı. Derya, kafeyi kapatması gerektiğini söyleyip aceleyle vedalaştı; yüzünde günün yorgunluğu vardı ama adımlarında her zamanki kararlılık. Karan ise kısa bir “Ben kaçıyorum, çok yoruldum” diyerek ayrıldı. Onun gidişiyle etraf bir anda daha sessizleşti.
Geride Baran’la ben kalmıştık. Sahili çoktan geçmiş, dar sokaklara girmiştik. Deniz artık görünmüyordu ama kokusu hâlâ havadaydı. Sokak lambaları sarı bir ışıkla yolu aydınlatıyor, gölgelerimiz kaldırım taşlarının üzerine uzun uzun düşüyordu. Adımlarımız aynı tempoda ilerliyordu; konuşmuyorduk ama sessizlik rahatsız edici değildi.
Tam o sırada sahil tarafına doğru ilerleyen bir mısırcı gördük. El arabasının tekeri kaldırıma takıldıkça çıkan o boğuk ses, gecenin sessizliğini yarıyordu. Adam başını eğmiş, kimseyle göz göze gelmeden ağır ağır ilerliyordu. İçimden bir şey kıpırdadı. Mısıra bayılırdım. Çocukluğumdan beri. Ama söylemedim. Söylemek istemedim. Baran bana baktı. Bir saniyeliğine. Gözlerimdeki o küçücük isteği mi gördü bilmiyorum ama sonra hiçbir şey demeden yanımdan ayrıldı. Mısırcıya doğru yürüdü. Kalbim tuhaf bir şekilde hızlandı. Karnımda karıncalar dolaştı sanki. Gülümsemem istemsizce yayıldı yüzüme. Tam o sırada, anlamını o an çözemediğim ama bedenimin benden önce fark ettiği bir huzursuzluk çöktü üzerime.
Bu his duygusal değildi. Somuttu. Gerçekti. Etrafımda bir anda üç adam belirdi. Nereden çıktıklarını anlamadım. Az önce yoklardı. Şimdi buradaydılar. Çok yakındılar. Gecenin karanlığı yüzlerini daha da sert gösteriyordu. Bakışları… bakışları midemi bulandırdı. Korkuyla yüzlerine baktım. Sonra Baran’a. Ama Baran mısırcıyla konuşuyordu. Sırtı bana dönüktü. Beni görmüyordu. Duymuyordu.
“Ver bakalım o çantayı güzellik,” dedi biri.
Sesindeki rahatlık kanımı dondurdu. Refleksle çantamı arkama sakladım. Kalbim göğsüme sığmıyordu artık. “Ne çantası abi,” dedi diğeri alayla. “Direkt kızı alıp gidelim biz.” Güldüler. “Taş gibi hatun maşallah.” Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Yüzüm buruştu, boğazım düğümlendi. “İğrençsiniz,” dedim.
Söylediğim anda içimde bir ses yükseldi. Bravo Derin çok etkili oldu diyen iç sesimi susturdum.
Üzerime doğru bir adım daha attılar. Sonra bir el bana doğru uzandı. O an içimden kopan çığlık kontrolüm dışında çıktı. Yüksek, tiz, çaresiz bir çığlıktı bu.
Çığlık her şeyi hızlandırdı. Hepsi bir anda üstüme geldi. Kolumdan, omzumdan… Ne olduğunu tam seçemiyordum. Sadece itildiğimi, dengesizleştiğimi, nefesimin kesildiğini hissediyordum. Panik, korku, utanç… hepsi birbirine karıştı. Sonra koşma sesleri.
“Ne oluyor lan!” diye bir ses.
Baran.
Bir anda yanımdaydı. Önce birine sertçe vurdu. Sonra diğerine yöneldi. Ben olduğum yerde kalmıştım. Donmuştum. Bedenim bana ait değildi sanki. Sadece izliyordum. Baran hızlıydı. Çevikti. Adamları geri püskürtüyordu. Darbelerin sesi gecede yankılanıyordu. Ama sonra… Bir an durdu. Adamların birinden metal bir parıltı gördüm. Elindeki şey ışığı yakaladı.
Bir bıçak.
Baran olduğu yerde kaldı. Gözleri bana döndü. O bakışı asla unutmayacağım. Korkudan çok… kararlılık vardı. “Derin git,” dedi. Ne dediğini anlamadım. Gözüm hâlâ bıçaktaydı. “Derin!” dedi tekrar. “Git!” Sesler yeniden yükseldi. Bir karmaşa. Baran hâlâ hareket ediyordu ama sesi tekrar tekrar geliyordu. “Git!” Bu sefer dinledim. Koşmaya başladım. Ayaklarım yere değmiyordu sanki. Bora’yı bulmalıydım. Birine haber vermeliydim. Ama tam o anda…
Sesler kesildi. Bir inleme duydum. Kısa. Derin.
Sonra bir ses. “Kaç!” Adımlarım durdu. Olduğum yere çakıldım. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Dünya daraldı.
Yavaşça arkamı döndüm. Ve korktuğum şey, bütün ağırlığıyla karşıma çıktı.
Baran yerdeydi.
Bıçaklanmıştı.
Zaman durdu.
Nefes alamadım.
Ayakta durduğumu sanıyordum ama aslında düşmemek için kendimi zor tutuyordum. “Baran…” diye fısıldadım ama sesim bana bile ulaşmadı.
O an anladım.
Biraz önce hissettiğim o huzur…
Yerini öyle bir korkuya bırakmıştı ki, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
