18. bölüm · CONSORTİUM
17.BÖLÜM
(Medya: Derya temsili)
Meryem Güner geliyordu.
Bu cümle bile odanın havasını değiştirmeye yetmişti.
Anneannemi küçükken severdim. Hatta biraz hayrandım ona. Evine girdiğimizde herkes toparlanır, sesi yükselmez, oturuşuna kalkışına dikkat ederdi. O konuştuğunda dinlenirdi. Çocuk aklımla bunu güç sanırdım. Güçlü kadın derdim içimden.
Ama büyüdükçe o gücün sertliğini hissetmeye başladım. Kuralları vardı. Net. Keskin. Tartışmaya kapalı. Bir dediği iki edilmezdi.
Yaşı altmış beş civarındaydı. Bastonla yürürdü ama o baston bir zayıflık değil, sanki bir semboldü. Dimdik dururdu. Omuzları düşmezdi. Kaşları çoğu zaman çatıktı. Sadece bizi görünce yumuşardı. O da biz çocukken. Şimdi çocuk değildik. Ve o gülümsemenin bize ayrılmayacağını biliyordum.
İçime bir sıkıntı oturdu. Teyzem haftalar önce yarı ciddi yarı tehdit gibi bir cümle kurmuştu: “Anneannem isterse evlendirebilir.” O zaman gülüp geçmiştim. Şimdi mideme ağrı gibi giriyordu o söz. Meryem Güner, kontrolü severdi. Düzeni severdi. Kendi doğrularını severdi. Ve biz son haftalarda hiçbir şeye benzemiyorduk.
Teyzem kaza geçirmişti.
Baran bıçaklanmıştı.
Ev dağılmış gibiydi.
En tuhafı da buydu.
Teyzemin kazasını nereden biliyordu?
Baran’ın bıçaklandığını kim söylemişti?
Biz kendi aramızda konuşurken bile dikkat etmiştik.
Demek ki bazı haberler saklanmıyor. Ya da bazı insanlar her şeyi bir şekilde öğreniyor. İçimde hem çocukluk korkusu vardı hem de büyümüş bir kadının huzursuzluğu. Kapı çaldığında sadece anneannem gelmeyecekti.
Kuralları da gelecek.
Sorgusu da gelecek.
Belki de yeni kararlar…
Ve ben hazır değildim.
Haberi alır almaz şirketteki her şeyi bırakıp eve dönmüştük. Anneannem “yoldayım” demişti. Sadece bir kelime. Ama o bir kelime panik için yeterliydi.
Ev kapısından içeri girer girmez telaş başlamıştı. Sanki biraz dağınık bir sehpa bile yargılanacakmış gibi hissettiriyordu. Teyzem ceketini bile çıkarmadan salonu toparlamaya koyulmuş, ben mutfaktan bez alıp yüzeyleri silmeye başlamıştım. Gereksiz bir aceleydi belki ama Meryem Güner’in bakışlarını bilen biri için hiçbir hazırlık gereksiz sayılmazdı. Misafir odası özellikle özenle hazırlandı. Çarşaflar değişti. Yastıklar kabartıldı. Perdeler düzeltildi. Teyzem her şeyi simetrik yapmaya çalışıyordu; sanki düzen ne kadar kusursuz olursa gelecek fırtına o kadar hafif esecekti.
Şimdi mutfaktan yemek kokusu geliyordu. Teyzem ocak başındaydı. Hareketleri kontrollüydü ama omuzları biraz gergin duruyordu. Kaşığı tencereye her vurduğunda içindeki sıkıntıyı da bastırıyor gibiydi.
Ben üstümü değiştirmiş, salonda koltuğun kenarına ilişmiştim. Oturmuyordum sanki, bekliyordum. Yanımda Bora vardı. O da sessizdi. Dizlerini birbirine yaslamış, ellerini kenetlemişti. Normalde espri yapar, ortamı yumuşatırdı. Şimdi yüzünde o çocuksu rahatlık yoktu.
Derya’ya haber verdiğimizde önce uzun bir sessizlik olmuştu telefonda. Şoktan mı, korkudan mı bilinmez. Sonra tek kelime etmeden kapatmıştı. Akşam erken geleceğini söylemişti sadece. O “erken” kelimesi bile bir gerilim taşıyordu. Ev hazırdı. Yemek hazır olacaktı. Odalar düzenliydi. Ama biz hazır değildik.
Kapının çalmasını beklemek bazen kapının çalmasından daha zordur. O anın gelmesini istemezsin ama gecikmesi de sinirini bozar.
Saat ilerledikçe sessizlik ağırlaştı.
Ve o an geldi. Zil çaldı.
Evdeki bütün sesler sustu sanki. Saatin tik takı bile daha yüksek gelmeye başladı kulağıma. Bora bir refleksle ayağa fırladı. Hareketi hızlıydı ama adımlarında tereddüt vardı. Teyzem ocağın altını kısıp ellerini önlüğüne sildi, derin bir nefes aldı ve yanımıza geldi.
Ben de Bora’nın arkasından kapıya doğru yürüdüm.
Kapı koluna uzanan elin hafif titrediğini gördüm. Bora yavaşça çevirdi kolu. Kapı açıldı. Ve karşımızda Meryem Güner vardı. Zaman onu yaşlandırmıştı belki ama eksiltmemişti. Beyazla gri arası saçları kusursuz taranmış, tek bir teli bile başıboş değildi. Yüzünde her zamanki o ciddi ifade… Kaşları hafif çatık, bakışları ölçer gibi. Üzerinde beyaz, sade ama şık bir tunik vardı. Altında dar kesim kanvas pantolon. Ne fazla gösterişli ne de sıradan. Her şey yerli yerinde.
Elinde bastonu. Ama ona yaslanarak değil, taşır gibi tutuyordu. Arkasında bir şoförün bıraktığını tahmin ettiğimiz küçük bir bavul ve çanta vardı. Fazlasına ihtiyacı yokmuş gibi. Sanki uzun kalmayacak ya da zaten gittiği her yere ağırlığını bırakacakmış gibi.
Bakışları önce Bora’ya, sonra bana, ardından teyzeme kaydı. O birkaç saniyelik sessizlikte ev bizim olmaktan çıktı. Kontrol değişti.
Anneannem İstanbul’a gelmemişti sadece.
Evin içine girmişti ve evin havasını değiştirmişti.
"Hoşgeldin anneanne" dedi Bora ve hemen elini öpüp sarıldı. Anneannem sert çehresini yumuşattı ve Boraya sarıldı. "Hoşbulduk oğlum"
Sıra teyzeme geldi. Anneannem önce baştan aşağıya süzdü. "Anne" dedi teyzem. Bu sefer hamleyi anneannem yaptı ve teyzeme sarıldı. "Iyi misin kızım?" Diye sordu. Teyzem başını salladı sadece. Ve sıra bana geldi. "Derin..." dedi. Kaldım. Uzun süredir onunla görüşmüyordum çünkü annem ve babam ile görüşmüyordu. Bana kötü davranacakmış gibi geldi bir adım geride duruyordum.
Ama hiçbir şey beklediğim gibi olmadı. Kapıda dikilip beni baştan aşağı süzmesini, mesafeli bir selam vermesini, soğuk bir “nasılsın” demesini bekliyordum.
Yapmadı.
Elini uzattı, refleksle eğilip öpmek istedim. Ama izin vermedi. Elimi tuttu. Sonra bastonunu kenara bıraktı ve bir adım atıp bana sarıldı.
Sarılmak.
Anneannem.
Ellerim havada kaldı bir an. Ne yapacağımı bilemedim. Bu sıcaklık tanıdık değildi. Çocukkenki o kısa, kontrollü temaslara benzemiyordu. Bu… gerçekti. Sıkıydı. Titreyen bir yanı vardı. Sonra ben de yavaşça ellerimi sırtına koydum. İnce ama dimdik duran o beden, düşündüğümden daha kırılgandı. “Yavrum… canım benim…” dedi. Sesi çatallandı. “Ne kadar da büyümüşsün… Ah canım benim…” Sarılışını bırakmadı.
“Annen görüştürmedi bizi yavrum… kör olasıcalar…”
Sesinde öfke vardı. Tanıdık bir öfke. Bir hafta önce ben de aynı öfkeyi kusmuştum. Aynı kırgınlıkla. Aynı sitemle. Gözlerim doldu. Çocukluğumla bugünkü ben aynı yerde buluştu o an. Yavaşça ayrıldı benden. Yüzüme baktı, yanaklarımı iki eliyle tuttu. İnceledi. Sanki kaybettiği yılları telafi etmeye çalışır gibi.
Sonra hiçbir şey söylemeden koltuğa geçti. Bastonunu yanına koydu. Oturuşu yine dimdikti. Ama az önceki sarılış, onun sandığım kadar taş olmadığını göstermişti. Evdeki hava değişmişti.
Bu geliş bir hesaplaşma değildi belki.
Ama geçmiş, bizimle birlikte o koltuğa oturmuştu.
"Benim Derya'm nerede?" Teyzemle göz göze geldik. Dakikalardır sohbet ediyorduk beklenen soru gelmişti. "Kafede o. Ama gelir birazdan" dedi teyzem. Kafasını salladı sadece. Akşam yemeğine oturacaktık birazdan. Derya’nın bir an önce gelmesi gerekiyordu.
Anlatıcı Bakış Açısı
Derya kafede en kuytu köşeyi seçmişti. Işığın zor ulaştığı, kimsenin göz göze gelmek istemeyeceği o masada oturuyordu. Önünde dibini çoktan göstermiş bir bira bardağı vardı. Parmakları camın etrafında geziniyor, ama içmiyordu. Sadece dalıyordu.
Haftalardır içi huzursuzdu.
Teyzesi… Onun için sadece bir akraba değildi. Bir sığınak, bir rehber, belki de eksik kalmış anneliğin tamamlayıcısıydı. Kaza haberini aldığı an kalbinin nasıl sıkıştığını hâlâ unutamıyordu. Hastaneye giderken elleri direksiyonda titremiş, nefesi düzensizleşmişti. “Ya ölürse?” düşüncesi beynine çivi gibi çakılmıştı.
Ona bir şey olsa, Derya’nın içindeki bir parça da susacaktı.
Sonra Baran düştü aklına. Çocukluk günleri… Tozlu sokaklar, kahkahalar, eldiven takmayı öğretirkenki ciddiyeti. Ona boks yapmayı öğretmişti. Düşmemeyi değil, düştüğünde kalkmayı.
Şimdi aralarında açık bir sorun yoktu. Ama bıçaklandığını duyduğunda, içindeki o eski korku geri dönmüştü. Çocukluk arkadaşıydı o. Kanlı bir haber olarak anılmasını kaldıramazdı.
Bu iki aile… Yıllardır birbirine zarar veren iki inat. Bitmeyen bir hesaplaşma.
Bir de teyzesinin Selim abiyle geçmişi vardı. Yarım kalmış bir hikâye. Yıllar önce kapanmış gibi görünen ama aslında hiç iyileşmemiş bir yara. Derya bunu düşündükçe içi burkuluyordu. Teyzesi kim bilir neler yaşamıştı, hangi acıları sessizce yutmuştu?
Ama asıl mesele başkaydı. Haftalardır zihninde dönüp duran o cümle. O kural.
“Meryem Güner’in kuralı.”
Derya dışarıdan bakıldığında sertti. Ketum, sinirli, dik kafalı. İnsanlara mesafeli, hatta zaman zaman kibirli görünürdü. Ama bu sadece kabuktu. İçinde, dokunsan dağılıverecek kadar yumuşak bir kalp taşıyordu.
Sevdikleri zarar görmesin diye yapmayacağı şey yoktu.
Belli etmezdi. Kimseye minnet etmezdi. Fedakârlığını ilan etmezdi. Ama gerektiğinde her şeyi üstlenirdi.
Her şeyi.
Şimdi o kural beyninin içinde yankılanıyordu.
Bu iki aile barışmalıydı. Yoksa daha çok kan, daha çok gözyaşı dökülecekti. Ve barışın tek bir yolu vardı.
Bir bağ.
Resmî, geri dönüşü olmayan bir bağ.
Evlilik.
Derya başını kaldırdı. Bardaktaki son damlaya baktı.
Karar ağırdı. Ama o, ağır yükleri taşımaya alışkındı.
Ama acele etmeyecekti.
Önce eve gitmeliydi. Anneannesinin ne diyeceğini duymalı, o sert bakışların altında hangi niyetin saklı olduğunu anlamalıydı. Sözlerin tonuna, cümlelerin arasına gizlenen plana bakmalıydı. Gidişat netleşmeden adım atmazdı Derya. Büyük kararlar, öfkeyle değil akılla verilirdi. Derin bir nefes aldı. Sandalyeyi yavaşça geriye itti. Masada kalan boğuk bira kokusu, yarım kalmış düşünceler gibi arkasında kaldı. Kasaya doğru yürüdü.
“Yiğit, kapatırken ışıkları kontrol et,” dedi sakin ama yorulmuş bir sesle. “Ben çıkıyorum.”
Yiğit başını salladı. Bir şey sormadı. Derya’nın yüzündeki ifadeden susması gerektiğini anlamıştı.
Çantasını omzuna astı. Kapıya yöneldi.
Cam kapıyı ittiğinde akşam serinliği yüzüne çarptı. İstanbul’un uğultusu her zamanki gibiydi ama onun içindeki sessizlik daha baskındı.
Adımları kararlıydı. Çünkü eve gittiğinde sadece bir misafirle karşılaşmayacaktı. Bir ihtimalle yüzleşecekti.
Derin’in Ağzından
Yemek masasına oturmuştuk. Çatal bıçak sesleri dışında tek bir kelime yoktu. Anneanneme göre sofrada konuşulmazdı. Kural koydu mu uygulanırdı. Öyle de oldu. Hepimiz önümüzdeki tabağa odaklanmış gibi yapıyorduk ama kimse gerçekten yemek yemiyordu. Tam o sırada kapı çaldı.
“Ben bakarım,” dedim hemen. Sandalyeyi geriye itip ayağa kalktım. İçimde anlamsız bir sıkışma vardı. Koridordan geçip kapıyı açtım.
Derya.
Kapının eşiğinde duruyordu. Gözleri kısık, bakışları ağırdı. Yorgun gibiydi. Ya da… içmişti. “Hoş geldin,” dedim. Sadece küçük bir gülümseme bıraktı yüzüme. Konuşmadı. Ayakkabılarını çıkardı, terlikleri giydi. Ceketini ve çantasını bana uzattı. Eli hafif soğuktu.
Ben daha arkasından dönerken o mutfağa girmişti bile.
“Oyy anneannem…” dedi sesi bir anda yumuşayarak.
Anneannem kollarını açtı. Gülümsedi. O an gerçekten mutlu görünüyordu. Derya sarıldı ona. Sıkı ama kısa bir sarılıştı. Çünkü birkaç saniye sonra anneannemin kaşları çatıldı. “Sen içki kokuyorsun.”
Cümle masanın üzerine bırakılmış bir taş gibi düştü.
Herkes gerildi. Teyzemin eli havada kaldı. Bora başını kaldırdı. Ben nefesimi tuttum.
“Ya şey…” dedi Derya, sesini normal tutmaya çalışarak. “Benim kafe alkollü mekân biliyorsun. Servis yaparken üstüme döküldü. Ondan kokuyorumdur. Duşa gireceğim.” Sakin görünüyordu ama omuzları hafif sertti. Anneannem birkaç saniye baktı ona. Ölçtü. Tarttı. Sonra başını yavaşça salladı. “Haydi git işlerini hallet,” dedi. “Biz de yemekten sonra konuşacağız. Ben uzun süreli gelmedim buraya.”
O cümlede bir ima vardı.
Bir plan.
Derya göz ucuyla masaya baktı. Sonra tek kelime etmeden çıktı.
Masadaki hava daha da ağırlaştı.
Yemekler soğudu. İştahlarımız da.
Salonda kahve kokusu vardı ama huzur yoktu.
Fincanı iki elimle tutuyordum. Sıcaktı. İyi gelmesi gerekiyordu. Gelmiyordu. Bora yanımızda değildi; ders çalışmaya gitmişti. Vizeleri başlamıştı. Keşke burada olsaydı diye geçirdim içimden. Derya duştan yeni çıkmıştı. Siyah, ince saçları nemliydi; omuzlarına yapışıyordu. Yüzü yıkanmış, makyajsızdı. Daha genç, daha kırılgan görünüyordu ama bakışları sertti.
Teyzem dimdik oturuyordu. Fazla dimdik. Omuzları gergin, çenesi sıkılıydı.
Anneannem fincanını tabağına bıraktı. Küçük bir ses çıktı. Ama o ses, sanki bir kararın mührü gibiydi.
“Demek kavgadan sonra oldu bu kaza.” Cümle havada asılı kaldı. Teyzemin yüzü gerildi. “Evet ama bu konu Selim ile ilgili değil anne. İnan bana.” Bizi korumaya çalışıyordu. Her zamanki gibi. Kendini araya koyarak.
Anneannemin bakışları sertleşti. “Her şeyi biliyorum Esra. Haberim var. Bana yalan söylemeyi kes.”
O an salonda bir sessizlik çöktü. Saatin sesi bile duyulmaz oldu.
“Şimdi gelelim kararıma.”
Nefesim boğazımda takıldı. Kalbim göğsüme vuruyordu. Olmasın. Lütfen olmasın.
Derya’nın gözleri anneannemden ayrılmıyordu. Kaşları çatık, yüzü donuktu. Ve o cümle geldi.
“Evleneceksiniz.”
Dünya bir anlığına sesini kaybetti. Kahve fincanı elimde ağırlaştı. Parmaklarım uyuştu. Göğsümde bir baskı hissettim. “Ne…” diye çıktı teyzemin ağzından. Güçsüz, neredeyse fısıltı gibi. “Anne yapma. Bunu daha önce konuştuk. Ne bu böyle, töre adeti falan mı? Kolay bir şey değil. Bunu bizden isteyemezsin.”
Cümleleri üst üste geldi. Panik sesi inceltmişti.
Benim kalbim kulaklarımda atıyordu. Anneannem en ufak bir tereddüt göstermedi. “Beni ilgilendirmiyor. Ben dedim; her iki aileden birine zarar gelirse sizi zorla evlendiririm dedim. Yarın bu konuyu Selim’in ailesiyle de konuşacağım.”
Bu bir teklif değildi.
Bir hükümdü.
Derya hâlâ susuyordu. Ama bedeni kaskatıydı. Çenesi kilitli, parmakları birbirine kenetlenmişti. Gözlerinde bir şey vardı… öfke mi, karar mı, teslimiyet mi, anlayamadım. O an fark ettim.
Biz konuşurken, bizim geleceğimiz çoktan yazılmaya başlanmıştı.
Ve kalemi tutan el, Meryem Güner’indi.
(...)
Salondaki tartışma bağırış çağırış değildi.
Daha beteri. Sözler alçak sesle söyleniyor ama her biri iğne gibi batıyordu. Anneannem her cümleyi sakin, ölçülü, neredeyse soğukkanlı kuruyordu. Teyzemin sesi ise titrek bir sabrın üstünde duruyordu.
“Bora ve Derin okuyor. Onları evlendirmeyeceğim,” dedi anneannem. “Sen… bilmiyorum Esra. Bir ay dolmadan boşarsın, düşmanlığı devam ettirirsin.” Teyzem gözlerini devirdi. İçinde kabaran öfkeyi bastırmaya çalışıyordu. Anneannem için evlilik bir stratejiydi. Bir hamle. Bir araç. Ama bizim için… hayattı.
“Anne saçmalama lütfen. Hiçbirimiz evlenmeyeceğiz,” dedi teyzem. Sesi kararlı çıkmaya çalışıyordu ama içinde panik vardı. Belli oluyordu. Anneannemin bakışı değişmedi. Onu ikna etmek… neredeyse imkânsızdı.
O an anneannem başını hafifçe Derya’ya çevirdi.
“Derya.”
Derya başını koltuğa yaslamıştı. Gözleri kapalıydı. Sanki konuşulanlar onu ilgilendirmiyormuş gibi. Ama ilgilendiriyordu. Hem de en çok onu.
Yavaşça gözlerini açtı. Soğuk, düz bir bakış attı anneanneme. Ve birden, hiç tereddüt etmeden konuştu. “Ben evlenirim.”
Kalbim durdu sandım.
Gözlerim büyüdü. Teyzemin yüzü bembeyaz kesildi.
“Hayır!” dedi anında. “İzin vermeyeceğim! Gerekirse ben evlenirim, onlara izin vermem! Daha çok gençler.”
Çırpınıyordu. Bir anne gibi.
Ama Derya onu duymuyor gibiydi. Gözleri hâlâ ağırdı. Uykulu değil… karar vermiş bir insanın gözleri gibi.
Anneannem ilk kez memnun bir ifade takındı. “Aferin benim yavruma. Aileden daha kıymetli şey yoktur bu hayatta. Ailen için bu fedakârlığı yapıyorsun.”
Derya’nın yüzünde en ufak bir yumuşama olmadı.
“Bir yere kadar fedakârlık,” dedi sakin bir sesle. “Ben zaten seviyordum.” Salonda hava yeniden değişti.
Anneannemin kaşları hafif kalktı. “Söyle bakalım, hangi oğlanı seviyorsun o ailede?” Bir saniyelik sessizlik.
Sonra Derya’nın dudakları aralandı.
“Karan’ı.”
Nefesler tutuldu.
“Karan Soysalan’ı seviyorum.”
