13. bölüm · CONSORTİUM

12.BÖLÜM

Elif D

İnsan hiç kaybetme ihtimaliyle yüzleşebilir miydi?
Ben yüzleşiyordum.
Şu an canımdan bir parça kaldırımda iki büklüm oturuyordu. Sokak lambasının sarı ışığı üzerine vuruyor, gölgesini olduğundan daha küçük, daha kırılgan gösteriyordu. Oysa benim için o an, dünyadaki en büyük boşluk onun düştüğü yerdi. Ayaklarım yere çivilenmişti. Koşmam gerekiyordu. Bağırmam gerekiyordu. Bir şey yapmam gerekiyordu. Ama bedenim emir almıyordu. Baran başını hafifçe kaldırmaya çalıştı. Yüzü bembeyazdı. Dudaklarının kenarında o tanıdık inatçı ifade yoktu artık. Yerine… acı vardı. Nefesi düzensizdi. Her alışında sanki göğsümden bir parça kopuyordu. “Baran…” dedim bu sefer daha net. Sesim titredi. Dizlerimin bağı çözüldü Koştum. Var gücümle koştum. Yanına çöktüm. Ellerim ne yapacağını bilmiyordu; omzuna mı dokunsam, yüzünü mü tutsam, yarasına mı bastırsam? Kanı gördüğüm an içimde bir şey parçalandı. Sıcak, koyu ve korkutucu bir gerçeklikti bu.

Az önce yürüdüğümüz sokak…
Az önce güldüğümüz an…
Az önce kalbimin hızlanmasına sebep olan o küçük, tatlı heyecan…

Hepsi birkaç dakika içinde yerle bir olmuştu. “Git dedim sana…” diye fısıldadı güçlükle.
O an anladım.
Beni korumaya çalışmıştı.
Hiç düşünmeden.
Hiç hesap yapmadan.
“Sus,” dedim, gözyaşlarım kontrolsüzce akarken. “Konuşma.” Ellerim titreyerek yarasına bastırdı. Baskı uyguladım, sanki elimle zamanı durdurabilirmişim gibi. Sanki yeterince güçlü bastırırsam kan da, kader de geri çekilecekmiş gibi. Ve her nefes alışında içimde yükselen o korkunç soru: Ya kaybedersem?
İnsan kaybetme ihtimalini düşünerek yaşayabilir miydi? Yoksa o ihtimal, insanın içini yavaş yavaş çürüten bir zehir miydi? Ben o zehri o an iliklerime kadar hissediyordum. “Dayan,” dedim. “Lütfen dayan.”
Bu bir rica değildi.
Bu bir emir de değildi.
Bu, hayata tutunması için ettiğim çaresiz bir duaydı.
"Yardım edin!" çığlıklarla bağrıyordum. Kimse duymuyordu. "Bana bak" dedim. Ellerimi yüzüne yerleştirdim. "Ölme tamam mı? Sakın ölme!" Hıçkırıklarla ağlıyordum ellerim titriyordu. İnsan aynı anda hem güçlü kalmaya çalışıp hem de içten içe parçalanabilir miydi?
Ben parçalanıyordum.
Baran önümdeydi. Nefes alıyordu. Hâlâ buradaydı. Ama ya birazdan olmazsa? Ya şu an son kez bakıyorsam ona? Aklım ikiye bölünmüştü. Bir yanım bağırıyordu: Sakin ol. Kanamayı durdur. Ambulans çağır. Kontrol sende. Diğer yanım çığlık atıyordu: Ya geç kalırsan? Ya bu son an ise? Ellerim yarasına bastırıyordu ama zihnim geçmişe kaçıyordu. Az önceki gülüşüne. Sokak lambasının altında bana bakışına. Ben o anın içinde hafifçe yükselmiştim. Şimdi aynı his içimde bıçak gibi dönüyordu. Kalbim deli gibi atıyordu ama bedenim buz kesmişti. İçim yanıyor, dışım donuyordu. Onu kaybetme fikri, göğsümün ortasında kara bir boşluk açıyordu. Daha şimdiden eksilmiş gibi hissediyordum. Güçlü ol, dedim kendime. Şimdi yıkılırsan o da yıkılır. Ama ya zaten geç kaldıysam? Baran’ın yüzüne baktım. O her şeye meydan okuyan hali yoktu artık. Bu beni korkutuyordu. Çünkü o güçlüydü. Hep güçlüydü. Eğer o düşüyorsa… ben neye tutunacaktım? İçimde bir ses fısıldadı: Onu seviyorsun. Susturmaya çalıştım. Şimdi sırası değildi. Şimdi hayatta kalması gerekiyordu. Duygular sonra gelirdi. İtiraflar sonra yapılırdı. Gurur sonra kırılırdı.
Ama ya “sonra” yoksa? İşte asıl korku buydu.
İnsan kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde aslında kendisiyle yüzleşiyor. Ben de yüzleşiyordum. Onu kaybetmekten değil sadece… Onsuz kalmaktan. Onsuz bir Derin olmaktan. Ve ilk defa şunu fark ettim:
Bazen en büyük savaş dışarıda değil, insanın kendi içinde kopuyor. Ben bu gece, kaldırımın ortasında, kimse görmezken içimde ikiye bölünüyordum. "Kimse yok mu!? Yardım edin!" Sonlara doğru sesim kısılıyordu. Bağırmaktan boğazım ağrıyordu. "Baran bana bak!" Başı yana düşmek üzereydi. Gözleri kapanıyordu.
Kapanmamalıydı. Kapanırsa sanki her şey bitecekmiş gibi hissediyordum. “Baran…” Sesi çıkmıyordu artık. Kirpikleri ağırlaşıyor, bakışları odak kaybediyordu. Sanki benden uzaklaşıyordu. Aynı yerde, aynı kaldırımda ama benden kilometrelerce ötede. Tek başımızaydık. Koskoca sokakta. Az önce yürürken sıradan görünen o yol şimdi ürkütücü derecede boştu. Ne bir araba sesi, ne bir insan adımı. Sadece benim nefesim ve onun zorlanan solukları. Sol elim kan içindeydi. Sıcaklık avucumdan bileğime kadar yayılmıştı. Bastırıyordum. Daha güçlü bastırıyordum. Ama kan yine de parmaklarımın arasından sızıyordu. Kontrol edemiyordum. Aklıma bir şey geldi. Refleksle üzerimdeki ince hırkayı çıkardım. Titreyen ellerimle katladım, yarasına bastırdım. Kumaş saniyeler içinde ıslandı. Kan yayıldı. Mideme bir dalga yükseldi. Başım döndü. Gözlerim karardı bir anlığına. O da fark etti.
“Miden… bulanır… bakma Derin… bakma…” O an içimde bir şey koptu. Sinir, korkuyla çarpıştı. Acı, öfkeye dönüştü. “Kes sesini!” diye bağırdım. “Sus! Beni düşünme artık! Sadece ölme… ölme!” Ağlıyordum. Hıçkırıklar göğsümü sarsıyordu. Ama ellerim hâlâ yarasındaydı. Gitmesine izin veremezdim. Veremezdim. “Bana bak!” dedim. “Aç gözünü! Bana bak!” Ama bakışları kayıyordu. Odak dağılıyordu. Göz kapakları ağırlaştı. “Baran!” Başını hafifçe yana düşürdü. Gözleri döndü. Kapandı.
O an dünyam sustu.
Sonra içimden bir çığlık yükseldi.
“Hayır! Aç gözünü!” Titreyen ellerimle cebime uzandım. Telefonu çıkardım. Ekran bulanıktı. Gözyaşlarım görüşümü kesiyordu. Numara tuşlarına basamıyordum. Parmaklarım kayıyordu.
Ambulans.
Numarayı tuşladım. Telefon kulağımdaydı ama kalbim o kadar hızlı atıyordu ki karşı tarafın sesini duymakta zorlanıyordum. “Bıçaklandı!” dedim hıçkırıklarımın arasından. “Çok kanıyor! Lütfen gelin!” Sesim kontrolsüzdü. Yüksek, parçalı, çaresiz. “Bayıldı!” dedim. Kelimeler ağzımdan düşüyordu. Nefes alamıyordum. “Lütfen… lütfen…”
“Adresiniz?” diye sordu kadın. Etrafıma baktım. Sokak tabelasını göremiyordum. Gözlerim titriyordu. Her şey dönüyordu. “Neredeyiz bilmiyorum!” diye bağırdım. “Sahilin yakınlarında bir sokak! Lütfen çabuk gelin!”
Telefondaki kadına bile bağırıyordum. Kendimde değildim. Ayakta durduğumu sanıyordum ama dizlerim boşalmak üzereydi. Dünya kenarlarından kararıyordu.
Telefon elimdeyken diğer elim hâlâ yarasına bastırıyordu. “Gitme,” diye fısıldadım bu sefer. Sesim neredeyse çıkmıyordu. “Lütfen gitme…”
O an anladım.
İnsan sevdiği birini kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde, aslında kendini de kaybetmenin eşiğine geliyor.
Ve ben o kaldırımda, kanın içinde, hem onu tutmaya çalışıyor hem de bilincimi kaybetmemek için kendi içime tutunuyordum.

Gerisi hem çok hızlı geçti hem de akıl almaz derecede yavaş. Ambulansın siren sesi uzaktan yükseldiğinde kalbim yerinden fırlayacak sandım. Kırmızı ve mavi ışıklar sokak duvarlarına vuruyor, her şeyi titrek bir kabusa çeviriyordu. Paramedikler yanımıza çöktü. Eller hızlıydı, sesleri netti ama benim için her şey bulanıktı.
Baran’ı yerden kaldırdılar. Sedyeye alırken başı yana düştü. O görüntü içime saplandı. “Dikkatli olun!” diye bağırdım istemsizce. Sanki ben söylemezsem düşecekmiş gibi. Ambulansa bindirdiler. Ben de peşlerinden atladım. Kimse durduramadı beni. Durdursalar da kalmazdım zaten. Elini tuttum. Bir saniye bile bırakmadım. Elinin sıcaklığı azalmış gibiydi. Parmaklarını sıktım. “Buradayım,” diye fısıldadım. “Buradayım.” Ağlamam hiç durmadı. Sessiz değildi. Güçlü de değildi. Parçalı, kesik kesik, kontrolsüz bir ağlamaydı. Göğsüm her hıçkırıkta yanıyordu. Ambulanstaki görevli biri bana döndü. Elinde bir form vardı. Kalemi hazırdı. “Yakını mısınız? Adı soyadı? Yaşı? Kronik rahatsızlığı var mı? Alerjisi?”
Sorular üst üste geldi.
Zihnim sanki sisle kaplıydı ama cevapladım. Bildiğim her şeyi. Doğum tarihini, kan grubunu, daha önce geçirdiği bir sakatlığı, hiçbir şeye alerjisi olmadığını… Sesim titriyordu ama susturmadım kendimi. Eğer konuşursam hayatta kalacakmış gibi hissettim. Ambulansın içi metal kokuyordu. İlaç kokusu, kan kokusuna karışmıştı. Siren sesi beynimi deliyordu. Her sarsıntıda kalbim yerinden oynuyordu.
Sonra hastane.
Kapılar açıldı. Soğuk beyaz ışık yüzüme vurdu. Onu sedyeyle indirdiler. Koşarak götürdüler. Ben de peşlerinden. “Çok kanaması var, acil ameliyata alıyoruz.” Cümle kısa, net ve korkunçtu. Kapının önünde durduruldum. Bir anda elim boş kaldı. Parmaklarım havada asılı kaldı sanki. Az önce tuttuğum el artık yoktu. Kapı kapandı. Ben dışarıda kaldım. Koridor beyazdı. Fazla beyaz. Işık fazla parlaktı. Oturduğum koltuk sertti. Kıyafetlerim kurumuş kan lekeleriyle sertleşmişti. Ellerime baktım.
Telefonum titreşiyordu. Bora üç kez aramıştı. Nefesimi toparlamaya çalıştım ama toparlayamadım. Yine de aradım. “Alo,” dedim. Sesim bana ait değil gibiydi.
“Neredesin sen? Kaç kere aradım Derin.” Burnumu çektim. Konuşamadım bir an. O sessizlik her şeyi anlatmış olmalı ki Bora’nın sesi değişti. “Ne oldu?” Arka planda Mina’nın sesi geldi. “Ne oldu? Ne diyor?”
“Bora…” dedim. Kelime boğazıma takıldı. “Baran bıçaklandı.” Devamını getiremedim. Hıçkırıklar cümlelerimi parçaladı. Telefonda bir sessizlik oldu. O sessizlik, çığlıktan daha ağırdı. Sonra Bora’nın sesi geldi. Düz. Kontrollü. Ama tehlikeli derecede sakin.
“Hangi hastane?”
“Vakıf Hastanesi.”
Başka bir şey demedim. Diyemedim. Telefonu kapattım. Parmaklarım uyuşmuştu. Gücüm kalmamıştı. Diğerlerini arayamazdım. Zaten biliyordum. Hepsi gelecekti.

(...)

“Abi!” diye bir ses yankılandı koridorda.
Ardından adımlar. Çok fazla adım. Koşarak gelen, duraksayan, tekrar hızlanan. “Derin!” “Baran!” İsimler birbirine karıştı. Eğik duran başımı ağır ağır kaldırdım. Boynum bile sanki bana ait değildi. Sola çevirdim yüzümü. Görüşüm bulanıktı. Işık fazla parlaktı. İnsanlar gölge gibi yaklaşıyordu.
Elbette hepsi gelmişti.
Mina.
Bora.
Derya.
Teyzem.
Selim abi.
Karan.
Hepsi.
Dünya bir anlığına yalpaladı. Gözlerim kayıyor gibi oldu. Kulaklarım uğuldadı. Tansiyonum düşmüş olmalıydı. Oturduğum koltuk bir anda çok dar geldi. İlk teyzem çöktü önüme. “Derin… canım… ne oldu? İyi misin?” Sesindeki titrek şefkat, içimde tuttuğum her şeyi yeniden kırdı. Konuşamadım. Sadece ağladım. Hıçkırıklar göğsümü sarsıyordu. Kelimeler boğazımda düğüm düğümdü. Karan birkaç adım ötede ileri geri yürüyordu. Saçlarını tutmuştu. “Nasıl oldu bu! Allah’ım kafayı yiyeceğim!” Öfkesi çaresizlikten besleniyordu. Gözleri ameliyathane kapısına sabitlenmişti. Mina ağlıyordu. Sessiz değil. İnce, kesik bir ağlama. Bora onun omuzlarını tutmuştu ama kendisi de bembeyazdı. Çenesini sıkmış, dişlerini kenetlemişti. Güçlü durmaya çalışıyordu. Ama gözleri… gözleri fırtına gibiydi. Derya yanımdaydı. Çok yakınımda. Elleri titriyordu. Fark ettim. Hastane kokusu onu her zaman gererdi. Ama gitmemişti. Gitmiyordu. Yanımdaydı. Selim abi teyzemin yanına çöktü. Önümde diz çökmüş iki insan vardı. Bu görüntü beni daha da sarstı. Ellerimi tuttu. Parmaklarım hâlâ kurumuş kanla sertti. O buna rağmen yavaşça kavradı. “Derin,” dedi sakin, kontrollü bir sesle. “Sakin ol… nefes al. Ve bize olanları anlat, güzelim. Olur mu?”
O sakinlik… o dengeli ton… beni yere çakılmış halimden biraz yukarı çekti. Kafamı yavaşça salladım. Derin bir nefes almaya çalıştım ama göğsüm daralıyordu. Hava yetmiyordu. Derya bir şişe su uzattı. Elinden aldım. Kapak bile zor açıldı. İki yudum içtim. Soğuk su boğazımdan inerken sanki içimdeki yangına değdi. Nefeslerim biraz düzene girdi. Hıçkırıklar azaldı.
Ama gözlerim hâlâ ameliyathane kapısındaydı.
Oradaki kırmızı ışık yanıyordu.
Ve o ışık sönene kadar, hiçbirimiz gerçekten nefes alamayacaktık.

Koridor uzundu. Gereğinden fazla uzundu. Sanki sonu olmayan, beyaz ve soğuk bir tünelin içinde oturuyorduk. Duvarlardaki floresan ışıklar titreşiyor, zemindeki parlak fayanslar yansımalarımızı soluk ve yorgun gösteriyordu. Saatler geçmişti ama zaman ilerlememiş gibiydi.
Bora, Mina’nın titreyen omuzlarına sarılıp onu biraz hava almaya çıkarmıştı. Mina’nın hıçkırıkları hâlâ kulaklarımdaydı. Bir süre sonra geri geldiler. Karan yerde oturuyordu. Sırtı duvara dayalı, dizleri karnına çekilmiş… yüzünü gizlemeye çalışıyordu ama omuzlarının sarsılışından ağladığı belliydi. Güçlü görünmeye çalışıyordu, ama acı insanı ele verirdi. Derya’nın ne zaman gelip onun başında dikildiğini fark etmedim. Sessizdi. Sadece oradaydı. Teyzem yanımda oturuyordu. Elini sırtımda gezdiriyordu yavaş yavaş. Çocukken korktuğumda yaptığı gibi. Ama bu korku çocukluk korkusu değildi. Bu, insanın içini yakan, nefesini daraltan bir korkuydu. Selim abi biraz ilerideydi. Başını eğmişti. Elleri kenetlenmişti. Parmaklarının arasındaki gerilim uzaktan bile hissediliyordu. Hiç konuşmadı. Ama suskunluğu bağırıyordu.
Saat 23:50.
O rakam gözümün önünde asılı kaldı.
Ve sonra… ameliyathanenin kapısı açıldı.
Kapının metal sesi koridorda yankılandı. Hepimiz aynı anda ayağa kalktık. Sanki görünmez bir ip çekmişti bizi. İçeriden iki asistan ve bir doktor çıktı. Doktorun maskesi çenesine inmişti. Alnında ter vardı. Önlüğünde kurumuş kan lekeleri… O görüntü içimi paramparça etti. “Baran Soysalan’ın yakınları siz misiniz?” Ses ciddi, net ve yorgundu. Selim abi bir adım öne çıktı. “Ben abisiyim.” Doktor başını hafifçe salladı.
“Hastamız çok ciddi bir iç kanamayla ameliyata alındı. Karın bölgesinde travmaya bağlı yaygın kanama vardı. Özellikle dalak ve çevresindeki dokularda yırtıklar mevcuttu. Ameliyat sırasında kanamayı kontrol altına aldık, gerekli cerrahi onarımları gerçekleştirdik. Yoğun miktarda kan kaybı olduğu için kan transfüzyonu uyguladık. Şu an için aktif kanama yok. Hayati bulguları stabil seyrediyor.” Bir saniye durdu. “Ancak ilk 24 saat kritik. Yoğun bakımda yakın takip edeceğiz. Şu an için en büyük tehlikeyi atlattı.”
En büyük tehlikeyi atlattı.
O cümle içimde yankılandı.
Sanki göğsümün ortasında günlerdir yanan bir ateş vardı da biri üstüne buz gibi su dökmüştü. Dizlerim çözüldü. Nefes aldığımı o an fark ettim. İçimdeki yangın yavaşça söndü. Gözlerim doldu ama bu sefer korkudan değil… şükürden. Koridorda derin bir “oh” sesi yayıldı. Mina’nın ağlayışı bu kez daha yumuşaktı. Karan başını kaldırdı; gözleri kıpkırmızıydı ama yüzünde kırılgan bir umut vardı. Selim abi gözlerini kapattı. Çenesini sıktı. O an ağlamamak için verdiği mücadele yüzüne yazılmıştı. Gece hâlâ karanlıktı. Hastane hâlâ soğuktu. Ama içimde… çok derinlerde bir yerde… incecik bir ışık yanmıştı.
Ve o ışık, karanlığı ilk kez biraz olsun geri itmişti.