1. bölüm · Çizginin Ötesi
1. Bölüm
Hava pusluydu. Kara bulutlar tüm gökyüzünü kaplamıştı. Umutsuzluk bardaktan boşalırcasına havadan süzülerek düşüyordu. Öyle bir yağmur yağıyordu ki her yeri sel almıştı. Sanki, yere düşen yağmurun sesi üzgün gözlerin çığlıklarını temsil ediyordu. Duyguların ve kelimelerin keskinliğini bastıran bir sesti bu; gözlerin çığlıkları. Her yeri okyanus kaplamıştı. İnsanlar için sanki okyanus tarafından yutulmuş gibi bir hissiyat veriyordu. Okyanusun derinlerinde nefes alabiliyordu fakat yinede o zindanın duvarları üstüne geliyor insanı boğuyordu.
Bu durum, duyguların şekilleri ve renkleri olduğunu gösteriyor sanki. Ama bir kılıç gibi keskin, ama bir sopa gibi sert, ama bir zindan gibi boğucu ve belki de daha fazlası.
Fakat onun gözünde bazı durumlar farklı anlamlar ifade ediyordu. Her bir yağmur damlası, tıpkı yan yana duran gür sesli bir ordunun saldırısı gibiydi. Yalnızlığı bastırıyor ve tek başına olmadığını hissettiriyordu; bulutlardan dökülen yağmur damlalarına bakınca. Herkesi, üzgün ve çaresiz hissettiren, adeta bir çift gözün çığlıklarını anımsatan yağmur onun için tam tersi bir motivasyondu. Karamsar olarak tanımlanan günler onun en güzel günlerini temsil ediyordu.
Yaklaşık bin yıl önceydi. Büyük bir savaş patlak vermişti. Kılıçlar çarpışıyor, kanlar dökülüyordu. Tüm savunma birlikleri amansız bir mücadele veriyordu. Düşman ordusunun başındaki kişi durdurması neredeyse imkansız bir gücün sahibiydi. Zamanın başkomutanı artık sahaya ayak basma vaktinin geldiğini anlamıştı. 10 savunma birliğinin komutanına başa baş bir savaş için ona alan açmalarını emretti. Baş düşmanda ordusuna yardım etmeyi bırakıp yılanın başını ezmeye karar vermişti. Başkomutan ve başdüşman karşı karşıya geldi. Asıl savaş şimdi başlıyordu. İstilacı düşman ordusu krallarının yardımı kesildiğinden dolayı geri adım atmak zorunda kalmıştı.
Bir başkomutan ve bir kral. Kılıçlarını birbirlerine salladılar. Kılıçlarının ivmesiyle ortaya çıkan gücü etrafındaki tüm askerler hissetmişti. Bu gücün ağırlığı onları halsiz düşürmüştü. Kılıçların ağırlığı yakındaki herkesi ezmek üzereydi. O sırada uzaklardan büyük bir ses yükseldi tıpkı bedenini alevlerin sardığını hissettiren, zihninin derinliklerinde yaşayan vahşi bir yaratığın bağırma sesi gibiydi ve o ses ile yer sallanmaya başladı. Alperen kafasından damlayan ter damlasının yere düşme sesi ile birlikte gelen sert, öldürmeyen ama "öldürseydin daha iyiydi" dedirtecek bir acıyı kafasından başlayarak ayak parmaklarının ucuna kadar tüm sinir sistemini tetikleyen bir darbe ile sıçradı. Karşısında, kabuslarına konuk olan üçüncü Savunma birliğinin ikinci teğmeni sessiz ve soğuk ama duruşundan öfke fışkıran şekilde dikilen Demir vardı.
Alperen, üçüncü Savunma birliği binasında uyukluyordu ki Teğmen Demir'i karşısında görünce hazır ola geçti. O sırada Teğmen Demir şöyle dedi; "Sanırım hala rüyadasın?" Alperen derin bir nefes verdi ve rahatladı. "Aniden uyanıp karşımda birisini görünce korktum ama senmişsin." Dedi. Bu söyleminden sonra Teğmen Demir Alperen'e tekme attı ve sert bir sesle;
-"Senmişsin." Derken önemsiz biri olduğumu mu ima etmek istedin?" Dedi.
Nefesi kesilen Alperen tekme yediği karın boşluğunu tutarak kısık bir sesle "Hayır. Ben öyle bir şey demek istemedim" dedi. Teğmen Demir umutsuz bir yüz ifadesi takınarak Alperen'in yanından ayrıldı. Alperen, uykusundan kalktığı koltuğa tekrar uzandı ve tavana bakarak; "Sanırım yapacak bir şeyler bulmalıyım." Dedi. Herkes tatil gününü çalışarak veya eğlenerek geçiriyordu fakat Alperen yapacak bir şey bulamadığından tembellik ediyordu.
Bir müddet daha düşündükten sonra koltuktan kalktı ve tatil gününü boş geçirmemek için dışarıya çıktı. Eğer yapacak bir işi yoksa en azından etrafı kolaçan etmenin mantıklı olabileceğini düşündü. Bazen savunma birliğinden arkadaşları yakınlarda antrenman yapıyordu. Belki birisine eşlik ederdi.
Etrafta gezinirken dağın eteğindeki küçük mağaradan ses işitti. Her zamanki gibi Kaan'ın, o küçük mağarada antrenman yaptığını düşündü. Onun yanına uğrayıp biraz dövüşmek ikisi içinde iyi bir fikirdi. Hızlı adımlarla dağın eteğindeki mağaraya gitti ve düşündüğü gibi Kaan orada antrenman yapıyordu. Alperen, yanına yaklaşıp selam verdi. Kaan, "Ne oldu?" Dedi. Alperen; "Tek başına çalışmak seni benim kadar güçlü yapmaz." Diyerek Kaan'ı kışkırttı. Kaan gülerek; "Gerçekten dengim olduğuna inanıyor musun? Dedi. Alperen kılıcını kınından çıkardı ve Kaan'a doğru hamle yaptı. Kaan, Alperen'in hamlesini kılıcıyla savuşturdu. Sadece temel hareketlerini kullanarak dövüşmeye başladılar.
Kılıçlardan çıkan kıvılcım etrafı hafif aydınlatacak kadar hava kararmıştı. Güneş artık dağın arkasına saklanmıştı. Kaan ve Alperen yorgunluktan bitkin düşmüşlerdi. Savunma birliği binasına dönme vakti gelmişti. Dağın arkasına saklanan güneşin sönmekte olan ışığı ile yavaş yavaş yürümeye başladılar. Yavaş ve yorgun adımlarla yürürken bir yandan sohbet ediyorlardı;
-Savunma birliğine neden katıldığımızla ilgili hiç konuşmamıştık.
-Ben çoğu kişinin aksine belli bir amacım doğrultusunda katılmadım. Sadece dünyaya faydalı olmak için yapabileceğim en iyi şey dövüşmekti.
-(Alperen gülümseyerek) Aslında amacın yok değil sadece sen basite indirgiyorsun. Bence insanlığa faydalı olmak istemekte bir amaç.
Bir müddet yürüdükten sonra savunma binasına geldiler. Kapının şifresini dokunmatik ekrandaki tuşlara basarak yazdılar ve içeri girdiler. Bu bina tüm savunma birliği binalarında olduğu gibi -özellikle güvenlik önlemleri- tamamen yeni nesil teknoloji ile kuşatılmıştı. Her an her şeye hazır olmak gerekiyordu.
Tabii her ne kadar teknoloji ilerlerse de yardımcı güç olmaktan daha ileriye gidemiyordu. İnsanlık içindeki gücü kullanmayı her geçen gün daha da iyi öğreniyordu. Fakat iyi bir jenerasyon olduğunu da es geçmemek lazımdı çünkü Savunma birliği her asırda en iyi gücünde olmayabiliyordu.
