3. bölüm · Cinayetin Sesi

3.Bölüm

Justme Justme

~Utku
Yeni okulumda ilk günüm. Kalbimde hafif bir heyecan, biraz da korku var.
Zengin ve şımarık çocukların arasında burslu, fakir bir öğrenciyim.
Ceplerinden para taşmasına rağmen gönüllerinde bir parça sevgi yok.
Hayat bazılarına başarıyı ve mutluluğu altın tepside sunar. Ama bazılarımız, başarıyı tırnaklarıyla kazıyarak elde eder. Ben de o kazıyanlardanım işte...
Acaba bu şımarık zengin çocuklarının arasında kendime bir yer bulabilecek miyim?

Bu düşüncelerle boğuşurken gözüm önümde yürüyen kıza takıldı.
Bir deniz dalgası kadar dalgalı, fırtınaya yakalanmış gibi karışık, hiç taranmamış uzun saçları vardı. Ortalama boyluydu. Üzerinde gri bir eşofman ve Harry Potter temalı bir tişört. Klasik zenginlerden farklı görünüyordu. Ama çantası ve ayakkabıları zenginliğini haykırıyordu.
Ağır adımlarla ilerliyordu. Tam o sırada yanından neon pembe rengiyle "ben zengin arabasıyım" diye bağıran bir araba geçti. Araba durdu.
İçinden platin sarı saçlı, abartılı makyajıyla göz yoran bir kız indi.
İkisi arasında kısa ama gergin bir konuşma geçti. Ardından araba toz içinde uzaklaştı.
Önümdeki kız, sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

Neden bu kıza bu kadar takıldığımı bilmiyordum. Sanırım insanları gözlemlemeyi seviyorum.

Bir anda kız duraksadı.
Nefes almakta zorlanıyor gibiydi. “Belki yorgundur.” diye düşündüm, çok da önemsemedim.
Ama sonra birden kolu yana savruldu ve yere yığıldı.
Çok gerildim. Refleksle koştum.
Çevrede kimse yoktu. Ailem bana ölmeden önce temel ilk yardım öğretmişti. Hemen harekete geçtim.

Çantamı başının altına koydum. Nefes alışverişleri yavaştı. Ayaklarını hafifçe kaldırıp kaldırıma oturttum. Birkaç dakika sonra nefesi düzene girmeye başladı.
Ne olduysa sonra oldu… Çevremizi bir anda insanlar sardı.
Az önce kimse yokken bu kadar insan nereden çıkmıştı?

Sonra o pembe arabadan inen kız tekrar ortaya çıktı. Kalabalığı dağıtırken bağırıyordu:

— Arkadaşlar ilgi çekmeye çalışıyor işte! Kimse onunla ilgilenmediği için. Beni kıskanıyor. Arabamın yeni kaplamasına bakın!!

Kalabalığı arabasına yönlendirdi. Ama bana attığı bakış farklıydı...
Bu bakış, rahatsız edici ya da kibirli değil; sanki “Onu lütfen kurtar.” diyen bir bakıştı.
Sonra hemen o yapmacık ifadesine geri döndü.

Kız, yani Eylül, sonunda gözlerini açtı. Ama gözlerinde utanç vardı. Titrek bir sesle:

— Kimse gördü mü?

— Görmedi.

Herkesin gördüğünü bilmesi kötü olurdu.

— Beni sen mi kurtardın?

— Evet. Hadi, derse gidelim.

Onu kollarından tutarak kaldırdım. Biraz utanmış gibiydi. Yanında yürümem gerektiğini düşündüm.

— Hangi sınıftasın?

— 10/C.

— Ben de.

— Yeni mi geldin?

Morali biraz bozulmuş gibiydi.

— Evet, bir sorun mu var?

— Hiç yok. Derslerin nasıl?

Bir sorguya mı çekiliyordum? Bir insan adımı bile sormadan bunları sorar mı?

— Önceki okulumda okul birincisiydim.

Belki biraz gururla söyledim. Herkes öyle yapar zaten.

— Aman ne güzel… Babamın gözünde yeni bir rakip daha…

Bu cümleyi sanki söylememesi gerekiyormuş gibi fısıltıyla söyledi.
Omuz silkti ve yürümeye devam etti.
Ayrıca çantası açıktı.
Elimi uzatıp çantasını kapattım.
O ise mırıl mırıl kendi kendine konuşuyordu.
Sanırım o da kafasındaki düşüncelerle boğuşanlardan...

Sonunda okula ulaştık:
Özel Atatürk Koleji.

Burası benim için yeni bir başlangıç.
Yazıya yeni bir sayfadan başlamak gibi...
İnsanın içini bir huzur kaplar.
Kötü anılardan uzaklaşabileceğine inanır.
Ama ne yazık ki her şey en başa döner.
Kapandığını sandığın geçmişin yaraları yeniden kanar.
Ve elinde onları pansuman yapacak bir şey bile yoktur.
Bir pamuk bile…
Her şey elinden alınır.
Ortada kalakalırsın.
Yara kanar da kanar.
Sonra büyür, büyür ve büyür…
Sonunda...

Çok düşündüm yine. Hem derse de geç kaldık.
Uyarımla birlikte koşmaya başladık.
Ve tahmin et ne oldu?
Sınıfı bulamadık!

— Kızım bu nasıl iş? İnsan sınıfının yerini nasıl unutur? Burası küçücük okul!

Biraz utanarak:

— Ne var yani, unutmuşum işte! Hem böyle konuşman hiçbir işe yaramıyor. Gel, müdürün odasına gidelim.

Hak verdim. Birlikte müdürün odasına yöneldik.
Kapının önünde durdu ve bana “sen gir” der gibi baktı.
Hiçbir şey demedim. Kapıyı çaldım.

— Gel!

Klasik müdür-öğrenci konuşması oldu. Sınıfın yerini söyledi.
Teşekkür ettim ve dışarı çıktım.

Eylül benim geldiğimi fark etmemişti.

“Buradayım.” demek istercesine boğazımı temizledim.
Adını sormaya karar verdim.

— Deminden beri konuşuyoruz ama adını sormayı unuttum.

— Eylül
Bunu o kadar kısık sesle söylemişti ki anlamakta zorlanmıştım.

— Daha kısık sesle de söyle hiç duyamayayım. Adın ne? Ben Utku.

— Eylül… Ne işine yarayacaksa artık. İnsan adının anlamıyla yaşar. Adının anlamı ne?

— Galibiyet.

Gerçi ben hiç galip olamadım bu hayatta.

Neden böyle davrandığını anlayamamıştım.

Uzun bir sessizlik oldu.
İkimiz de kendi düşüncelerimizde kaybolmuştuk.

Sonunda sınıfa geldik.
Kapıyı çaldık, içeri girdik.
Yerimize geçecektik (yani benim henüz olmayan yerime),
Ama öğretmen beni durdurdu:

— Kendini tanıtmayacak mısın?

-Ben Utku

~Bazılarımız galibiyeti adında taşır,
Ama bazen en büyük yenilgileri de onlar yaşar.~