8. bölüm · ÇİFTE REZERVASYON

8. BÖLÜM - SENİ İSTİYORUM AMA İSTEMİYORUM DA

Beyza Arslan

Tiyatronun perdesi kapanmıştı. Ancak bu kez, az önceki o rolün bıraktığı havadaki elektrik bir türlü dağılmıyordu.
Julian sırtına mutfak tezgahına dayamış şekilde duruyordu. Gömleğinin üst düğmesi hâlâ gevşekti. Saçları Chloe’nin dün geceki dokunuşlarından sonra tam olarak eski kusursuzluğuna kavuşamamıştı. Buz mavisi gözleri, birkaç adım ötede duran Chloe’ye kilitlenmişti.
Chloe ise mutfağın diğer ucunda durmuş, kollarını göğsünde birleştirmişti. Kalbi hâlâ az önce tezgahın arkasında, Julian’ın sıcak göğsü sırtına yaslıyken attığı o delice ritmi sürdürüyordu. Boynunda, onun nefesinin değdiği her yer hâlâ karıncalanıyordu.
“Şey,” dedi Chloe. Sessizliği ilk bozan o oldu. Sesi biraz pürüzlü çıkmıştı, boğazını temizledi. “Oldukça inandırıcı bir performans sergiledin. Broadway sahneleri seni kaçırmış.”
Julian doğruldu. Ağır ve kararlı adımlarla Chloe’ye doğru yürüdü. Aralarındaki mesafe azaldıkça, havadaki gerilim adeta görünür bir hal alıyordu. Tam Chloe’in bir adım önünde durdu. Uzun boyuyla Chloe’nin üzerinde hafif bir gölge düşürüyordu. Gözlerinde o başbaşa kaldıklarındaki soğuk bakış yoktu. Sanki biraz daha yakındı.
“Bu bir performans değildi Bayan Chloe,” dedi Julian. Sesi her zamankinden daha alçak ve derinden geliyordu. “En azından o mutfak tezgahının arkasındaki an. Sadece Signora Bianchi’yi ikna etmek için yapılmış bir numara değildi.”
Chloe kaşlarını çattı. İster istemez savunmaya geçti. “Ne diyorsun sen? Rolümüzü oynadık işte.”
“Öyle mi?” dedi Julian. Chloe’ye doğru eğildi. “Peki neden ellerim ellerinin üzerindeyken nabzın dışarı çıkacakmış gibi atıyordu? Ya da neden gözlerimin içine bakarken adeta nefesin kesildi?”
Chloe’nin yanaklarına aniden sıcak bir kan hücum etti. Brad’in ihanetinden sonra kalbinin etrafına ördüğü o yüksek duvarları, bu İngiliz’in iki lafına sallanmaya başlamıştı. Bu durum Chloe’yi son derece huzursuz ediyordu. “O adrenalin yüzündendi Bay Simetri,” dedi Chloe. Parmağını hafifçe onun göğsüne vurdu. “Yalan söylerken yakalanma korkusu, insanın kalbini hızlı çarptırır. Sen de gayet iyi biliyorsun ki, biz birbirine tamamen zıt iki insanız. Aramızda bir çekim falan yok, sadece ortak bir çıkar var.”
Julian üzerindeki parmağın değdiği noktaya, ardından Chloe’nin kararlı gözlerine baktı. Dudaklarının kenarında o alaycı gülüş belirdi. “Seni denemiştim,” dedi Julian gülümseyerek. “Bir an için etkilendiğini düşündüm. Belki itiraf edersin diye numara yapmıştım.”
Chloe derin bir nefes aldı. İlk defa bu kadar çok duyguyu bir arada hissetmişti. “Neden senin gibi birinden hoşlanmak isteyeyim? Kendini ne sanıyorsun Julian?” Chloe onu ittirip mutfaktan uzaklaşırken son bir kez durdu ve öfkeyle baktı. “Ayrıca Julian, lütfen parfümünü değiştir. Nefesimin kesilme sebebi, kokundu.”
Chloe eşyalarını alıp geç kaldığı işine yetişmek için koşturmaya başladı. Arabasına atlayıp kenini evden hızla uzaklaştırıp, orada gösteremediği öfkesini, yolda Sophie ile konuşup başından geçen olayları tek tek anlatıp, arkadaş desteği alarak tamamladı.
Gittiği yer, Amalfi Kıyısı’nın en görkemli, doğrudan Akdeniz’e bakan uçurumun tepesine kurulmuş tarihi bir saray gibi lüks oteldi. Milyarder çiftin haftalarca sürecek düğün hazırlıklarının ilk saha keşfi ve mekan ölçümleri bugün tamamiyle başlıyordu.
Chloe arabayı otelin alt tarafındaki dik otoparka yanaştırdı. İçinde New York’tan taşıdığı devasa ölçü şeritleri, kumaş renk kartelaları ve organizasyon planlarının olduğu ağır deri çantasını omzuna takıp araçtan indi.
Aynı dakikalarda, otelin üst terasına açılan taş merdivenlerde ağır adımlarla ilerleyen bir adam vardı.
Julian, üzerinde dökümlü mavi gömlek ve krem rengi pantolonuyla Positano’nun öğlen sıcağında oldukça dingin görünüyordu. O buraya düğün organizatörleriyle muhatap olmaya gelmemişti. Milyarder damadın özel isteği üzerine, düğünün yapılacağı mekanın günün hangi saatnde nasıl ışık aldığını, uçurum kenarındaki kayalıkların rengini ve gölgelerin açısını incelemek için buradaydı. Yani tamamen kendi görsel vizyon dünyasındaydı.
İşte tam o anda, kader o küçük , eğlenceli ve sınırları zorlayan oyunlarından brini daha oynadı.
Chloe elindeki koca klasörle otelin lobisine açılan yüksek kapıdan içeri adım atarken, Julian lobinin arka tarafındaki terasa çıkan cam kapıdan dışarı çıkıyordu. Aralarında sadece iki metrelik devasa bir mermer sütun vardı.
Chloe elindeki telefonla bizzat İtalya ekibine bağırıyordu. “Hayır Marco! Tülleri Roma’dan değil, Milano’daki o ipek üreticisinden getireceğiz dedik. Boyutları ölçmem lazım, lobi kapısındayım.”
Julian ise tam o sırada kulağındaki kablolu kulaklıkla Londra’daki menajerine ters bir sesle cevap veriyordu. “Sana söyledim, otelin terasındaki ışık açısı mükemmel. O gürültülü organizasyon ekibi gelmeden ben ölçümlerimi bitirip çıkacağım. Onların saçma sapan bağırışlarını çekemem.”
İkisi de birbirlerinin arkasındaki sütunun yanında durmuş, zıt yönlere bakarak telefonla konuşuyorlardı. Chloe arkasını dönüp lobideki büyük kristal avizeye bakmak için bir adım attığında, Julian çoktan oradan ayrılıp başka bir alana geçmişti.
Neredeyse denk geliyorlardı. Ama şimdilik sadece sesleri ve gölgeleri teğet geçmişti.
Chloe lobideki mekan kontrolünü bitirip kan ter içinde dışarı çıktığında, sıcağın ve elindeki ağır çantanın verdği yorgunlukla bitik haldeydi. “Taze soğuk bir limonata içmezsem burada düşüp bayılacağım,” diye homurdandı.
Otelin hemen iki sokak altında, Positano’nun deniz kenarındaki o meşhur, ahşap masalı, küçük meydan kafesine doğru yürümeye başladı. Burası yerellerin uğrak noktasıydı.
Chloe kafeye geldiğinde dışarıdaki limon ağaçlarının altındaki küçük bir ahşap masaya çöktü. Çantasını yanındaki sandalyeye fırlatıp garsona seslendi. “Büyük bir buzlu limonata, lütfen.”
Derken, cebindeki telefon titredi ve ekran tamamen karardı. Eski baz istasyonlarından biri aşırı sıcak yüzünden çökmüş ve tüm kasabada şebeke ve internet kesintisi yaşanmıştı.
“Harika,” dedi Chloe, telefona ters ters bakarak. “Ta da ölçümleri atacaktım. Olacak iş mi bu şimdi!”
Öfkeli bir nefes verip arkasına yaslandı. Tam o sırada, meydanın diğer köşesindeki taş patikadan aşağı birinin indiğini fark etti.
Üzerindeki kıyafetlerden tanımıştı. Julian!
Başıboş etrafta gezindikten sonra etrafa bakındı ve Chloe ile göz geze geldi. Gözlerinde anlık şaşkınlık belirdi. Ağır adımlarla onun bulunduğu yere ilerledi. “Görünen o ki, Positano küçük yer. Ev de sen, dışarıda sen. Ayrı kalamıyoruz Chloe.”
“Bende seni gördüğüm için çok mutlu oldum Julian,” dedi Chloe, alaycı bir tavırla.
Julian masaya daha çok yaklaştı ve Chloe’nin tam tepesinde durdu. “Her yerde şebeke çökmüş. Görünen o ki New York fırtınası sadece villayı değil, Positano’yu da etkisi altına almış.”
Chloe başını kaldırıp boş gözlerle ona baktı. “Senin burada ne işin var Julian?”
“Positano kısa bir süreliğine çöktü dediler. Bende senin buradan geçme ihtimalinin olduğunu düşündüm. O yüzden kontrol etmek istedim.”
“Ha, ha, ha,” dedi Chloe. “Bakıyorum da bugün bambaşka bir Julian var karşımızda. Söylesene kaç tane var senden?”
Julian sandalyeyi çekerek oturdu ve masada ona doğru yaklaştı. “Benden bir tane, herkese yeter diye düşünüyorum,” diyerek göz kırptı.
Chloe telefonu masaya sertçe bıraktı. Derin bir nefes alarak kollarını göğsünde birleştirdi ve sandalyesine iyice yaslandı. Gözlerini onun üzerinde gezdirdi.
O sırada yaşlı bir garson elinde kocaman, buğulu bir cam sürahi ve içi buz dolu bir bardakla masaya yaklaştı. Sürahinin içinde taze sıkılmış limonun yoğun rengi, nane yaprakları ve buz kütleleri yüzüyordu.
Garson Julian’a dönerek, “Bayım, sizin için de bir bardak getirmemi ister misiniz?”
“Lütfen,” dedi Julian. Ses tonu oldukça nazikti. “Ve mümkünse bol buzlu.”
Garson başını salladı ve oradan uzaklaştı. Chloe sürahiye uzandı. “Sanırım bu havada beni ancak buzlu bir limonata rahatlatır,” diyerek bardağa limonatayı doldurmaya başladı. Ancak elindeki sürahi o kadar ağır ve dışı yüzünden kaygandı ki, tam bardağın ağzına geldiğinde sürahi Chloe’nin elinden kaydı.
“Dikkat et!” diyerek hamle yaptı Julian.
İkisi de aynı anda sürahiyi tutmak için ileri doğru atıldı. Julian’ın sıcak eli, Chloe’nin soğuk, limonata damlacıklarıyla ıslanmış elinin üzerini tamamen kapladı. Sürahi tam masanın ortasına devrilmek üzereyken ikisinin hamlesiyle havada yakalandı ama içindeki limonatanın bir kısmı çalkalanarak tam aralarındaki boşluğa döküldü.
Ancak ikisi de ne devrilecek olan sürahiye baktı ne de dökülen yere. O an zaman kısa süreli de olsa onlar için durdu.