1. bölüm · ÇİFTE REZERVASYON
1. BÖLÜM - NEW YORK'UN KIRIK KALBİ
İki hafta önce, New York’un Beşinci Caddesindeki lüks bir gelinlik salonunun ortasında Chloe, hayatının en büyük ve en acımasız aydınlanmasını yaşamıştı.
Aynadaki yansımasında, üzerinde aylardır hayalini kurduğu, binlerce dolarlık el yapımı ipek dantel gelinlik vardı. Duvardaki devasa apliklerin ışığı altında parıldıyordu ama Chloe’nin gözleri gelinliğe değil, titreyen ellerinin arasında tuttuğu telefondaki fotoğraflara kilitlenmişti. Fotoğralar o kadar net, o kadar gerçekti ki, göğsüne aniden inen o ağır, nefes kesici darbeyle dizlerinin bağı çözülmüştü. Gelinliğin tülleri etrafına yayılırken, salonun ortasındaki o pofuduk pufa çöktü.
Altı yıl. Dile kolay, tam altı yılını, tüm gençlik hayallerini ve kalbini adadığı nişanlısı Brad, onu aldatmıştı. Hem de Chloe’nin bizzat organize ettiği, her bir detayına gecelerce uykusuz kaldığı o görkemli yardım gecesinde, arka odalardan birinde. Üstelik New York sosyetesinin o meşhur, her şeyi bildiğini sanan aptal sarışınlarından biriyle. Telefonuna bu fotoğrafları atan gizli numaranın kim olduğunu bile umursamadı; çünkü fotoğraflar yalan söylemiyordu. Kim gönderdiyse hayatının en büyük iyiliğini yapmıştı.
O an, New York’un o kalabalık ve gürültülü caddeleri Chloe’nin üzerine çöktü. Kalbinin tam ortasında bir şeylerin kırıldığını un ufak olduğunu hissetti. Boğazına bir düğüm oturdu, gözleri doldu ama o yaşların yanaklarından süzülmesine izin vermedi. Çünkü o yaşlar akarsa, Brad’in onu tamamen yıkmış olduğunu kabul etmiş olacaktı. Gelinlikçideki kadın endişeyle ona bir adım attığında, Chloe derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Aynadaki o ipek gelinlikli kıza baktı. Hayır, o zavallı bir kurban olmayacaktı. İçindeki o büyük hayal kırıklığı ve sızı, saniyeler içinde saf bir öfkeye ve hırsa dönüştü.
Ertesi sabah, gözlerinin altındaki morlukları kapatıcıyla gizledi. Ağlamak yerine fırtına gibi eski. Brad’in dünkü olaydan sonra sabaha kadar attığı mesajlarına dönüş yapmadı, aramalarını tek bir kırmızı kapama tuşuyla reddetti. Mesajların çoğu, “Beni affet” veya “Üzgünüm” ile başlayıp sonlara doğru, “Senin suçun” veya “Benden daha iyisine layıksın” gibi dipnot içeren mesajlara dönüştü. Sonuç ise aldattığını inkar edip kanıtlar ortaya dökülünce, ortadan tüymek. Gerçekten bunların hepsi aynı mı? Yoksa ben son altı senemi boş birisi için heba ettiğimden, diğer türlerini de buna dahil edip nefret mi kusuyordum? Sonuç aynı yere çıkıyor, ERKEKLER! Ne olursa olsun, kendilerinden nefret edilmesi için yeterli bir sebep sunarlar.
Sabahın ilk ışıklarıyla Brad’in evine gitti. Bütün tasarım elbiselerini, lüks eşyalarını çöp poşetlerine koydu ve Central Park’ın girişindeki evsizlere dağıtıp, parmağındaki o devasa, göz boyayan tektaşı hiç düşünmeden bir rehinciye satıp nakde çevirdi. Hemen ardından, sektörün en prestijli, en milyarder çiftinin İtalya’daki o masalsı Amalfi düğününü organize etme işini tek bir telefonla kaptı. Tabii ki birkaç tanıdık önerisiyle yapmıştı bunu ama önerilme sebebi de, yaptığı işlerin mükemmelliyetiydi. İşler böyle yürür işte; mükemmel bir organizasyon yap. Beğenilsin, internette fazlasıyla popüler olsun ve İnstagram fenomenlerinin paylaşımıyla zirveye çıksın. Sonuç: Makale başlıklarında kocaman bir “Sektörün yeni gözdesi Chloe Miller” yazsın ve herkes bu mükemmel organizasyoncuyla iş yapmak için kuyruğa girsin. Tamam, kuyruğa girme kısmı biraz abartılı ama yaptığı işlerin onu getirdiği konuma bakacak olursak, hak ediyor diyebiliriz.
Chloe için iş, aşktan önce geliyordu. Bu yüzden “Ağlamak zavallılara göredir,” diyerek bavulunu toparlamaya devam etti. Tabii ki gözlerindeki birkaç damla yaş ile. Chloe böyledir işte; zayıflıklarının önüne geçmek yerine yanında tutup, ara sıra buyur öne diyerek onları ittirip, sıkılınca geri çekerek normale dönen biri işte.
İki Hafta Sonra…
Positano’nun uçurum kenarına inşa edilmiş daracık virajlarını dönerken, Chloe bir kez daha New York’taki o yaralı Chloe ile şu anki Chloe arasındaki uçurumu sorguluyordu. Üstü açık, Alfa Romeo marka o nostaljik kırmızı araba bu yolculuk için mükemmel bir fikirdi. Rüzgar saçlarını uçuruyor, fonda eski İtalyan şarkıları çalıyor ve o, tam bir Manhattan zarafetiyle Amalfi Kıyıları’na giriş yapıyordu.
“Chloe! Orada mısın? Tanrı aşkına o motor sesi ne, uçakta mısın yoksa jet mi kiraladın?”
Arabanın yolcu koltuğuna fırlatılmış, üzeri dağınık New York moda dergileri, yarım kalmış cips paketleri, çikolata paketleri görünüyordu. Telefonun hoparlöründen en yakın arkadaşı Sophie’nin sesi yükseliyordu. Chloe, direksiyonu sert bir virajla sağa kırarken bağırdı. “Uçakta değilim Sophie! Positano yollarındayım ve altımdaki bu sevimli kırmızı canavar her an bir uçurumdan aşağı yuvarlanacakmış gibi sesler çıkarıyor.”
“Hala yolda mısın? Chloe, saat gece yarısını geçti! Uçağı ucu ucuna yakaladığını biliyordum ama bu kadar gecikeceğini tahmin etmemiştim,” dedi Sophie. “Lütfen bana her şeyin yolunda olduğunu söyle. Brad denen o pisliğin ardından bu düğün senin kariyerin için en mükemmel iş olacak. Lütfen ilk günden işi batırma ve düzenli ol.”
“Düzenliyim tabii ki. Ben hep düzenliyimdir.” Chloe bunu söylerken dikiz aynasından arka koltuğuna bir göz attı. arka koltuk, bir tekstil fabrikasının patlamış hali gibiydi. Gelinliğin alternatif tül numuneleri, masa düzeni için New York’tan taşıdığı ipek kurdeleler, devasa planlama defteri ve aralara sıkışmış İtalyan krakerleri… New York’taki evinden fırtına gibi çıkarken valizini kapatamamış, “Aman, nasılsa orada yerleştireceğim,” diyerek her şeyi arabanın arkasına fırlatmıştı. Aslında bu dağınıklık, içindeki o darmadağın ruh halinin bir yansımasıydı.
“Sadece…” Chloe yutkundu, gözlerini kısarak karanlık yola baktı. “Küçük bir lojistik aksaklık yaşıyorum.”
“Ne oldu?” dedi Sophie.
“Navigasyon…” Chloe, telefonu eline alıp ters mi düz mü tuttuğunu anlamaya çalıştı. “Sanırım navigasyonu birkaç mildir ters tutuyormuşum. Şu an haritada sadece mavi bir boşluk var. Muhtemelen Akdeniz’in ortasında, bir balık sürüsünün içinde görünüyorum.”
“Chloe, kayboldun yani öyle mi?”
“Kaybolmadım, sadece yolumu uzattım diyelim. Bengovilli, yamaçta lüks bir taş villa kiralamıştım ya hani? Hah, işte o villayı bulduğum an her şey harika olacak. Hem bu düğünün arkasındaki ekibi gördün mü sen? Fotoğrafçı kısmında sadece J. VANDAL yazıyor. Kim bu adam bilmiyorum ama internette tam bir dahi gibi pazarlanıyor. İngiltere’den özel jetle getirtiyorlarmış. Onun o dahi vizörünü kendi dehamla birleştireceğim ve Brad sosyal medyada reklamlarımı izleyip kahrından ölecek!”
“Harika bir motivasyon kaynağı,” dedi Sophia gülerek. “Şimdi kapatıyorum, dikkatli sür ve ulaşınca haber ver.”
“Öptüm. Yarın ararım.” Chloe telefonu kapatıp koltuğa fırlattı. Kalbi stresle ve aldatılmış olmanın verdiği o hırslı intikam duygusuyla küt küt atıyordu. Telefonunun ekranının üst köşesindeki pil simgesine baktığında ise asıl felaketi gördü: %1.
“Hayır, hayır, hayır şimdi olmaz, lütfen!” diye yalvardı telefona ama teknoloji dünyası Chloe’nin bu dramatik ricasını umursamadı. Telefonun ekranı saniyeler içinde karardı. Tam o anda, zifiri karanlığın içinden yamaçta tek başına yükselen, etrafı devasa bengovillerle sarılı o taş villanın silueti göründü.
Chloe derin bir nefes aldı, arabayı villanın taş patikasına doğru yanaştırdı. “İşte burası,” diye mırıldandı. “Zor kısmı atlattın Chloe. Bir daha hiçbir erkeğin seni yıkmasına, seninle oynamasına izin vermeyeceksin ve bunu kendine sık sık hatırlatacaksın. Şİmdi tek yapman gereken anahtarı alıp içeri girmek.”
Chloe arabadan inip ayaklarını Pasitano’nun o ılık, limon kokulu gecsine bastığında derin bir nefes aldı. Manhattan’ın o kirli, egzoz kokan havasından sonra burası adeta başka bir gezegen gibi gelmişti ama romantizm yapacak durumda değildi. Telefonu kapalıydı, etraf zifiri karanlıktı ve bu dağ başındaki uçurum kenarında yapayalnızdı.
“Tamam Chloe,” diye mırıldandı, sesindeki titreme vardı. “New York’ta o pislik Brad’i alt ettin, bu karanlık dağı mı aşamayacaksın?” Ev sahibinin mesajını hatırladı. “Anahtar giriş kapısının sağındaki şifreli metal kutuda.” Çok basit.
Duvardaki begonvillerin arasından ilerleyip o küçük metal kutuyu buldu. Parmakları heyecanla şifreyi girdi: 1-9-9-4.
Tık.
Kutu açıldı. Chloe derin bir nefes alıp elini kutunun içine daldırdı. Ancak parmakları sadece soğuk ve boş metal yüzeye çarptı. Kutunun içi… Tamamen boştu!
“Hayır! Bir şaka olmalı.” Elini kutunun içinde çılgınlar gibi gzdirdi ama yoktu. Ne bir anahtar ne bir not. Tıpkı Brad gibi, bu İtalyan acentesi de onu yarı yolda bırakmıştı. İçindeki o taze aldatılma öfkesi panikle birleşince Chloe kontrolünü kaybetti. Ahşap kapıya yöneldi ve tüm gücüyle yumruklamaya başladı.
GÜM! GÜM! GÜM!
“Hey! İçeride kimse var mı ? Şaka yapıyorsanız komik değil. Eğer, beş dakika içinde açmazsanız, ağlamaya başlarım ve sabaha kadar susmam. Gerçekten.”Kapıyı o kadar büyük bir hızla tekmeliyordu ve bağırıyordu ki, içeriden gelen ayak seslerini ancak kilit gürültüsü çıktığında fark etti.
ÇAT.
Kapı aniden geriye doğru açıldı. Chloe tam bir kez daha vurmak için elini kaldırmıştı ki, havada asılı kalan yumruğuyla birlikte donakaldı. Nefesi boğazına tıkandı.
Karşısında, sanki bir İtalyan heykeltıraşın elinden çıkmış, kusursuzluk abidesi bir adam duruyordu. Sadece beyaz keten bir şort giymişti. Loş koridor ışığının altında geniş omuzları, esmer teniyle tezat oluşturan belirgin göğüs kasları ve sanki bir heykel gibi keskin duran çene hattı adeta parıldıyordu. Islak, koyu renk saçları alnına dökülmüştü ama asıl çarpıcı olan korku ve öfkeyle adeta alev saçan o buz mavisi gözleriydi. Adam o kadar yakışıklıydı ki, Chloe bir an için nefes almayı unuttu. Ancak bu Yunan tanrısı silüetinin üzerinde, sağ elinde her an kafama indirmeye hazırmış gibi sıkıca kavradığı döküm bir tava duruyordu.
Adam, Chloe’nin darmadağın olmuş saçlarına, New York’tan kalma lekeli tişörtüne ve havada asılı kalan yumruğuna baktı. Ses tonu, bir kış sabahı kadar buz gibi bir soğuk, Londra aksanıyla yankılandı:
“Gecenin saat ikisinde evimi tavayla savunmak zorunda kalacağımı düşünmemiştim,” dedi. Gözleri şüpheyle Chloe’nin üzerinde geziniyordu. “Kimsiniz ve kapımı neden kıracakmış gibi vuruyorsunuz?”
Chloe karşısındaki adamın bu nefes kesici yakışıklılığının ve elindeki tavanın şokunu atlatmaya çalışırken kollarını göğsünde birleştirdi ve merdivenin bir alt basamağından adama meydan okuyarak baktı. New York’lu gururu ve erkek düşmanlığı anında devreye girmişti.
“Ben Chloe,” dedi dik bir sesle. “Ve o elindeki tavayı yavaşça yere bırakırsan iyi edersin Bay Keten Şort. Çünkü o içinde bulunduğun ev, benim!”
