10. bölüm · CEPHEDEKİ ATEŞ

9. Bölüm

Neşe cabbar

"Ey kahraman Türk kadını, Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."

M. Kemal Atatürk

Yaşamadan ölünmezdi. Bu hayatta her şeyi yaşayacak ardından ölecektik. Mutluluk, Hüzün, öfke acı.

Her gün tekrarlıyorduk geçecek diye. Başkasınınkini bilmem ama benim ki geçmeyecekti.

Önümde ki adliyeye baktım. Mesleğime geri dönmüştüm. Farklı bir şekilde. Askeriyeye bağlıydım. Görevimin ne kadar süreceği belli değildi. Ama vatanım için ömrümü verirdim.

Babamın yanına gitmemiştim. Abim de gitmemişti. Küçüklüğümden beri en çok istediğim şey babamın beni işe uğurlamasıydı. Bazen ben onu uğurlacaktım bazen de o beni...

Hayallerimin arasında en çok istediğim oydu. Ama sevgisi ihanet olan bir adama ne diyebilirdim. Adliyenin merdivenlerinden çıkmaya başladım. Uzun ince topuklum yere değdikçe ses çıkarıyordu.

Adliyeye girdiğimde yabancı bir şey yoktu. Uzun koridorlar, dosya kokuları, kısık sesler, ayakkabı sesleri her şey aynıydı. Yabancılık çekecek gibi durmuyordum. İlerlemeye devam ettim. Önümde bana arkasını dönük bir adam vardı. Hadi kızım anksiyeteyi bir köşeye bırak.

Derin bir nefes aldım. Adama dokundum. Adam yönünü bana döndü. Siktir. Bu kadar çabuk mu?

Karşımda ki kişi Gökay Oktay'dı.

İlk şüphelimiz.

Belli etmeden ilerlemem gerekiyordu. "Şey ben yeni geldim de bana yardımcı olur musunuz?" dedim. Gökay beni süzdü. Dudağının kenarı kıvrıldı. Aklından hiç uygun şeyler geçirmediği kesindi.

Ağzının ortasına vurma hissi çık aklımdan. Ne yapacaktım? Odamı öğrendikten sonra Oğuz'a mesaj atmalıyım.

Gülümsedi. "Tabi ki adınız?" Diye sordu.

"Elvan Yılmaz." Dedim. Bu adamla gerçekten muhatap olmak zorunda mıyım? Gerçekten yavşağa benziyordu. Pardon o yavşağın ta kendisiydi.

"Buyurun." dedi. Eliyle yanını gösterdi. Yanına geçtim. Sadece bir müddet dayanacaktım. İyi olmak zorundaydım. Kendim, ailem, vatanım için.

*******

Sabahtan beri hiç bir şey yapmamıştım. Sadece gelen dosyaları inceliyordum. Hala avukatlık yapabileceğim bir dava bulamamıştım. Sadece biri gözüme çarpmıştı. O da boşanma davasıydı. Burada ki insanlar biraz normal değildi. Herkes birbirine silah çekiyordu.

Burada aşiret vardı galiba. Ama Mardin'de değil Hakkari'deydik.

Saat öğlen on ikiydi. Bir saat sonra yemek molası vardı. Az önce Gökay bana yemek teklifi yapmıştı. Kabul etmiştim. Oğuz'a yazıp yazmamak konusunda kararsızdım. Telefonumun ana ekranına boş boş bakıyordum.

Mesajlara girdim. Oğuz sadece bu sabah adliyenin konumunu gönderip 'bol şanslar' yazmıştı. Sohbete girdim.

Elim klavyenin üzerinde durdu. Ne yazacağımı bilmiyordum. Kendimi toparlayıp yazdım.

Oğuz yardımına ihtiyacım var.

Efendim Elvan Hanım. Bir sorun varsa gelebilirim.

Şuan yok da şu Yargıç Gökay Oktay beni öğle yemeğine davet etti kabul ettim.

Bunu iyi değerlendirebiliriz. Size soracağı sorular özel hayat olacaktır. Önceden Ece'de buna benzer bir görev için onun yanına gitmişti. Az çok ne soracağını biliyoruz. Özel hayat derken sevgiliniz olup olmadığı.

Bu kadar kolay mı?

Şuan bilemiyorum sizi götüreceği yerin konumunu isteyin. Kendinizin gideceğini söyleyin. Ardından konumu bana atın bende yakınlarda olayım.

Tamam.

Tamamdır. Haber bekliyor olacağım.

Oğuz ile sohbetimden çıktıktan sonra. Telefonu masanın üzerine bıraktım. Ne yapacağımı düşünmeye başladım.

Elimi saçlarımın arasından geçirdim. Derin bir nefes aldım. Masanın üzerinde bıraktığım telefonum çalınca kendimi toparladım. Arayan Ayça'ydı.

Babamın yaşadığını söylediğinden sonra hiç konuşmamıştık. Ama Ayça asla kötü hissetmem için aramazdı. Çok bekletmeden açtım.

"Alo" dedi. Sesi öyle heyecanlı bir şey söyleyeceğe benzemiyordu.

"Efendim Ayça." dedim. Geçen babam için aradığından pişman olabilirdi. Sanmıyordum. Babasından nefret ediyordu. Küçükken babası hakkında hatırladığı en belirgin anı annesine ve ona uyguladığı fiziksel şiddet teyzem ondan boşanmıştı. Adam kapılarına kapanmıştı ama teyzem ayça ve kendisi için kabul etmemişti.

İyi ki etmemişti. Şuan mutluydu. Teyzem hep mutluluğun formülünün güç olduğunu söylerdi.

"Babanla konuşmadın mı? Tamam yıllardır görüşmüyorsunuz ama lütfen bir konuş Benim için." dedi. Ayça için her şeyi yapardım. Annem babam hakkında ki gerçekleri söylememişti muhtemelen. Gerçekler acıydı.

Ayça mutluydu. Fakat ben konuşmadıkça olayı daha daha araştıracaktı. Öğrenecekti. Beni anlardı.

"Ayça, mavi boncuğum. Bir sebebim var." dedim. Gözlerinin mavisinin merakını buradan hissediyordum.

"Teyzem yalan söylüyor Elvan!" dedi. Sesinde ki bıkmışlık biraz da öfke vardı.

Annem yalan söylüyordu. Annem. Beni doğuran kadın. Bana hiç görmediğim babam hakkında yalan söylemişti. Babama ne kadar hasret olduğumu bilmesine rağmen.

Yaradan seni affetsin Aliye Yılmaz.

Çünkü ben affetmeyeceğim.

Nefes alamıyordum. Neden gerçekleri öğrenmek zorundaydım? Canım yanıyordu. Benim en büyük yaram gerçeklerdi.

"Ne demek istiyorsun?" dedim. Sesimi öfke değil merak sarmıştı. Ailem hiç olmamıştı. Tek abim vardı. O da bana inanmamıştı. Bir çok kez konuşmayı denese de hazır değildim.

Bana inanmayan bir insanı dinlemek istemiyordum. Fakat bu kişi abimdi. Eninde sonunda muhatap olacaktık. Bu konuyu konuşacaktık. Ama daha hazır olduğumda.

"Annenin sana anlattığı babanın onu aldattığı değil mi? Ama hayır. Olay şu Özer Ateş babanın cephe arkadaşı. Ayrı olarak annenin çocukluk arkadaşı. Özer'in ona karşı hisleri olmasa da annenin var. Ama anneannemler onu babanla evlendiriyor." dedi. Nefes alıyordu. Hızlı konuşuyordu.

Yüzüme yine gerçekler çarpıyordu. Anneannem annemi sevmediği biri ile evlendirmişti. O da babama ölü sandığımız adama iftira atmıştı. Ayça'nın devam etmesi gerekiyordu. Bu sefer gerçekten gerçekleri duymak istiyordum.

"Babanla evlenince ona alışıyor. Abin oluyor. Ardından sana hamile kalıyor ama seni istemiyor. Buna da baban izin vermiyor. Baban askerliği yapmasına rağmen onu askerliğe çağırıyorlar. Baban yine gitmiş. Bu sefer ise şehit düşmesine üzülmüş taklidi yaptı. Buralara geldik." dedi. Ayça'nın gerçeklik dolu sözleri canımı yakıyordu.

Annem böyle bir kadın mıydı? Babam. Beni işe uğurlasın benimle saçımı örmesini istediğim bir babam olsun istedim. Vardı. Ama annem ona iftira atmıştı. Neden? Sadece bu da değildi. Annem beni istememişti.

Daha bilinmeyen bir çok şey vardı. Ortaya koyulacaktı. Bugün değildi. Bugün görevim farklıydı. Amacım şuan o konumu alıp Oğuz'a atmaktı.

"Onunla konuşacağım. Ama önce abimle konuşmam lazım." dedim. Abime her şeyi açıklayacaktım. Kriz geçirdiğimden beri konuşmamıştım.

"Tamamdır. Hadi görüşürüz." dedi.

"Görüşürüz." dedim. Ayça'ya veda ettim. Telefonu kapattığımda önümde ki dosyalara odaklandım.

Burada normal bir dava yoktu. Adamlar kendilerinden 5 kat büyük taş için birbirlerine silah çekmişler. Ve bunlar dayı-yeğen. Alışacağız..

Kapım çalmıştı. Kafamı kaldırdım. "Gel." dedim. Kapı açıldığında gelen kişiyle şaşırmadım. Gökay Oktay.

Kapıyı kapatıp odama girdi. "Odanızı beğendiniz mi Elvan Hanım?" diye sordu. İyiydi fakat bir şey eksikti. İki çift mavi göz. Yarın yanımda getirecektim. Şuan bu meslekte, bu özgürlükte, bu cumhuriyette yaşamamı sağlayan atamın resmi her tarafım da olmalıydı.

"Bir çift mavi göz eksik geliyor o kadar." dedim. Gülümsedim. Oyunculuğum iyiydi. İyi manipüle ederdim. Şuan fark ediyorum ki bu özelliğim annemden gelmişti.

Güldü. Komik bir şey mi vardı?

"Modası geçti. Bu yüzden çok tercih etmiyoruz." dedi.

Modası geçti?

Kaşlarımı çattım. Modasını geçemezdi. Şuan arap alfabesi ezberlemeye çalışan bir cahil olabilirdi. Fakat atam izin vermemişti.

"Şuan yerinde olsam şükür ederdim. Saygısızlık olmasın sayın yargıcım. Ama şuan Arap alfabesi okumaya çalışan bir cahil olabilirdiniz. Ama modası geçti diyerek bu ülkeyi bu vatanı kurtaran bir adamın modası geçemez." dedim. Saygısız birine benziyordu. Dediklerimi çok takmazdı. Bir yargıç saygıyı hak ederdi. Fakat karşımda ki yargıç böyle Türklük değerlerine saygısız biri kendisi de saygı beklemesin.

Dediklerimle bozulmuştu belli. Bu adamla sadece görev için muhatap olacaktım. Kalsa ala muhatap olmayacağım bir isim.

"Tercih meselesi." dedi. Dahasını demedi. Galiba karşısındakinin Mustafa Kemal Atatürk çocuğu olduğunu düşünmüyordu. Artık düşünür ona göre hareket ederdi. Umarım.

"Ne zaman çıkarız? Beraber mi gideriz?" Diye sordu. Bu soruları bekliyordum. Oğuz'a konum atmam gerekliydi. Kendi arabam vardı gitmemde herhangi bir sıkıntı yoktu. Oğuz ile beraber aynı görevdeydik. Güvenmek zorundaydık.

"Benim küçük bir işim varda siz bana konumu söyleseniz ben arkadan gelsem." dedim. Konuşurken onu bir şüpheye düşürmemek için uğraşmıştım.

Kaşları hafif çattı. Ama şüpheye düşmemişti. Ne kadar iyi oyuncu olurlarsa olsunlar ben insanların gözünden anlardım. İyi bir gözlemciydim. Suratlarından okumasam bile ruhlarından okurdum.

"İyi Adliyenin aşağı tarafında bir dönerci var. Genelde orayı severim. Senin de seveceğine eminim." dedi. Haritalardan bulurdum. Adliyenin aşağı tarafı biraz çarşı içi gibi bir yerdi.

"İyi teşekkürler görüşürüz." dedim.

"Görüşürüz." dedi.

Odadan çıktığında telefonumu elime aldım. Haritalara girdim. Şuan ki konumum açıktı. Adliyenin yakınlarına baktım. Bir dönerci gözüküyordu. Emin olmak için yakın çevreye de baktım. Yoktu. Kesin adresi öğrenince Oğuz'a attım.

*Konum*

Tamamdır.

Mesajlarıma çabuk bakıyordu. İçime güven doluyordu. Abimle ayı timde olması zaten güvenilirliğini kanıtlıyordu.

Biraz oyalandıktan sonra çıktım. Uzun koridorlardaki aştım. Dışarı çıkıp otoparka gidip arabama bindim. Telefonu tutacağa yerleştirip konumu açtım. Direksiyonu kavradım.

Yolları aşarak ilerledim. Telefonum çaldığında arayan kişiye baktım. Abimdi. Açtım. "Alo." dedim.

"Görevin hızlı başlamış." dedi. Tavsiye vermek için arıyordu. Bilirdim.

"Biraz. Oğuz'da yakınlarda olacak. Merak etme sen." dedim. Oğuz'a soğuk davransa da ona güveniyordu.

"Biliyorum. Oğuz'a güven. Bu göreve ben çıkmasam da seninle geçekten iyi biri çıktı. Dikkatli ol." dedi. Oğuz'a güveniyordu işte ben boşuna demedim.

"Tamam görüşürüz." dedim.

"Görüşürüz." dedi.

Veda ettikten sonra telefonu kapattım. Dönercinin önüne gelmiştim. Park edebileceğim çok bir alan yoktu. İleriye baktığımda alanı gördüm. İlerledim. Park ettikten sora çantamı da alıp arabadan indim.

Hakkari küçük bir yerdi. Herkes birbirini tanıyordu. Ben tanımıyordum. Bu yüzden bütün gözler üzerimdeydi. Antalya'da da herkes beni tanırdı. Ama merkezde tanınmazdım. Şehirlerin büyüklüğünden kaynaklıydı.

Dönercinin kapısını açtım. İçeri girince etrafı incelemeye başladım. Karşımızda direk menü ve tezgah vardı. Galiba siparişleri biz alıyorduk. 4 kişilik ve 2 kişilik masalar vardı.

Gözlerim masaları taradığında Gökay'ı gördüm. Gözlerim Gökay'ın olduğu masanın etrafını taradı. Sadece siyah sweatshirt giyen biri vardı. Daha fazla şüphe çekmemek için Gökay'ın masanın doğru ilerlemeye başladım. Sandalyemi çekip oturdum. Siyah sweatshirt giyen adam arkamda kalmıştı.

"Merhaba." dedi. Gökay tekrardan. Gülümseyerek bende "Merhaba." deim.

Garson yanımıza gelince siparişlerimizi verdik. Çantamda ki telefonum titrediğinde çantamdan çıkararak. Telefona baktım. Oğuz yazmıştı.

Arka masanızdayım.

Siyah sweatshirt giyen oydu. Yakınımda dikkat çekmeyecek bir şekildeydi. Telefonu masanın kenarına koydum.

"Eee hayat nasıl Elvan Hanım?" diye sordu Gökay.

Düz bir ses ile "Stabil." dedim. Çoğu zaman yanıtım bu olurdu.

"Niye bir sorun mu var?" diye sordu bu sefer. Siparişlerimiz gelmişti. Yanlış gözlem. Siparişler önümüze geliyormuş.

"Yok genelde hayat benim için stabil geçer." dedim. Döneri elime alıp bir ısırık aldım. Lezzetliydi. Abimle döner günü yapacaksak buradan almalıydık.

"Benim ki de hareketli eğlenceli olur." dedi. Anlatmak istediği rahatlıkla anlamıştım. Salağa yatacaktım. Normalde şuan kalkıp ağzının ortasına yapıştırabilirdim ama görevdeydim.

"Ne güzel." dedim. Anlamadığımı düşünüyordu.

"Siz kadınlar başarılı olmaya takıntılı mısınız?" diye sordu. Evet sanane.

"Ne için sordunuz?" dedim.

"Yani yanlış anlama potansiyeliniz belli. Gereksiz bir çabalamanız var." dedi. Nefes aldım. Tahammül edebilirdim ama böyle düşük seviyelilere asla.

Telefonum titrediğinde mesaj atan kişi belliydi. Özür dileyerek telefonu elime aldım.

Zor olacak ama dayan.

Görevden sonra bunun ağzını burnunu kırabilir miyim?

Beraber kırabiliriz.

Çok sevinirim.

Bende.

Mesajlardan çıkıp telefonu kenara bıraktım. Önce ki dediğine yanıt bekliyordu. Ellerimi çenemin altında birleştirdim. "Biliyor musunuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün sevdiğim bir sözü vardır. 'Ey kahraman Türk kadını, Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.' Ben ve diğer Türk kadınları bu sözle ayaktayız. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışırız. Şöyle bir şey daha ekleyeyim benim yükselmem için bir omuza ihtiyacım yok." dedim.

Ellerimi çenemin altından alıp dönerime devam ettim. "Çok hırslı bir karaktere sahipsiniz." dedi. Beni çözmeye çalışıyordu. Bunu konuşarak yapabilirdi. Bu yüzden ağzımdan bir şeyler kaçırmamı bekleyecekti. Yolun sonunda ki amacı farklı olan adamlardandı.

"Öyleyimdir. Eee hep benden konuştuk birazda sizden konuşalım." dedim. Amacım onun alanına girmekti. Böylece onun hakkında bilgi edinebilecektim.

"Ben biraz gizemli bir adamımdır." dedi. Dostum bu çok havalı. Açıklamamak için sığındığı bahane buydu. Daha yoğun bir çaba sarf etmem gerekiyordu onun alanına girmek için.

"Yani herkes hemen kendini açmaz. Ben tanımak amaçlı demiştim." dedim. Tanımak amaçlıda bir şeylere erişebilirdim.

"Aslında annem farklı bir ülkeden." Dedi. Konuyu değiştirmek için demişti. Ama bu benim açığı yakalayabileceğim bir cümleydi.

"Nereden İngiltere, Amerika veya Almanya gibi mi?" diye sordum. Bir de Afganistan diyormuş. İçinde bir huzursuzluk vardı. Bana bir şeyi hemen açıklayamazdı. Yeni tanıştığı bir insandım. Zamanla olacak bir şeydi. Görevin başını sabır çekiyordu.

"Yok Ermeni." dedi. Tepkimi düz tuttum. Bu şüphelenme sebeplerini ortaya çıkarıyordu.

"Peki baban buranın neresinden?" diye sordum. O, konuyu o kötü hissetmesin diye değiştireceğimi düşünecekti. Önemli bir nokta yakalamıştım.

"Antalya'lı." dedi. Lan tezgah lan bu. Memleketimiz aynıydı. Ona memleketi dememeliydim. Yargıçtı ortaya çıkarırdı.

"Ne güzel." dedim gülümseyerek.

Yemeğimize döndük.

********

Adliyeye geri dönmüştüm. Oğuz'la konuşmamıştım. Aklımda farklı bir şey vardı. Babam. Onu ziyarete gitmeliydim. Saate baktığım da saatin 19: 30 olduğunu gördüm.

Hazırlanmaya başladım. Çantamı ve telefonumu elime alıp adliyenin uzun koridorlarından geldiğim gibi dönmeye başladım. Abimin onaylayacağını düşünmüyordum ama bir kararım vardı. Buraya atanacaktım. Bütün olaylar bittiğinde.

Adliyenin merdivenleri indiğimde karşımda görmeyi beklemediğim biri vardı. Oğuz.

Kaşlarım havalandı. Yanına gittiğimde o da bana döndü. Boyu kaçtı bilmiyorum ama topuklu ayakkabılarımla bile yanında kısa kalıyordum. Tek oğuz değil bütün tim bu haldeydi.

"Merhaba." dedim. Gülümsedim ,. Bugün gerçekten bana katlanmıştı.

"Merhaba." dedi. Çekingen bir tavırla. Komutanının kardeşi olabilirdim ama çok çekingen olmasını istemiyordum.

"Bir sorun mu var?" dedim. Onun burada olmasını beklemiyordum.

"Yok sadece Uraz komutanım adliyeden sizinle beraber dönmemi istedi. Mesaj atmış ama dönmemişsiniz." dedi. Her şey yeni açıklığa kavuşmuştu. Kudursun diye görüldü atmıştım.

"İyi tamam. Senin kendi araban yok mu ama?" diye sordum. Küçümsemek için değil buraya nasıl geldiğini öğrenmek için sormuştum.

"Var ama komutanım vasıtasız gelmemi sizin vasıtanıza binmemi istedi. Kusura bakmayın." dedi.

"Yok ne kusuru gel gidelim." dedim. Onunla beraber otoparka gittim. Ben sürücü koltuğuna o yanımda ki koltuğa oturdu. Çantamı arka koltuğa fırlattım. Arabayı çalıştırıp direksiyonu kavradım.

Bugün için konuşmamız gerekliydi. O da konuyu açmak istemiyordu bende. "Gökay Oktay ne zamana kadar devam edecek?" diye sorarak konuyu açtım. O bana bakıyordu ama ben ona bakamıyordum.

"Bilemiyoruz. Bugünkü konuşmaları ses kaydı aldım. Ben orada olacağım için size söylemedim ama bir daha ki görevlerde ses kaydı almamız lazım." dedi. Kafamı salladım.

Askeriye gerekli kaynaklara ve kimliklere ulaştıktan sonra görevin silahlı kısmı başlayacaktı. "Annesi Ermeni bu büyük bir ipucu değil mi?" diye sordum. Gerçekten de öyleydi. Yarı Türk yarı da Ermeniydi. Odamda ki Atatürk muhabbeti de bunun bir kanıtıydı.

"Evet ama daha fazla bilgiye ihtiyacımız var. Mesela Türk değerlerinden nefret ya da aşağılama." dedi. Evet.

"Odama geldi, bir sorun olup olmadığını sordu bende Atatürk portresini eksik bulduğumu söylediğim de modası geçti demişti." dedim. Kaşlarımı çattım. Bunlar kanıt sayılabilirdi.

"Gerçekten mi?" dedi.

"Gerçekten."

"Bu büyük bir kanıt ses kaydı alırsanız yani kanıtlarsanız. Bir kimlik ortaya çıkacak. Başaracaksınız." dedi. Dudaklarıma bir tebessüm yayıldı. Başaracaktım.