5. bölüm · CAMDAN EV

5.bölüm

Hilal Yalçın

Cezvedeki kahve tam taşacakken altını kapatıp fincanımı kahveyle doldurdum, mutfağın içi mis gibi kahve kokmuştu bile. Kahvemi salondaki masama bıraktıktan sonra banyoya geçip maskemi çıkarttım, o esnada telefonum çalıyordu. Hızlıca yüzümü yıkayıp içeri geçtim, arayan bilinmeyen bir numaraydı.
—Efendim?
—(sessizlik)
—Alo?
— (Sinyal sesleri.)
Telefon aniden üstüme kapanınca şaşırıp telefonu koltuğa koydum. Türk kahvemi içerken bilgisayarımı açıp randevu taleplerini incelemeye başladım. Gözüme bu sabah randevu talebinde bulunan biri çarptı, danışmana not kısmına acil görüşmek istiyorum diye not bırakmıştı. Kendisi hakkında sadece adı ve numarası vardı.
Miran / 0536*******
—Orkun merhaba nasılsın?
—İyiyim sen nasılsın?
—Ben de iyiyim teşekkür ederim, bu sabah randevu taleplerine göz attın mı? Bir danışan gözüme çarptı çünkü, acil görüşmek istediğini dile getirmiş.
—Hayır henüz göz atmadım Mahru, birkaç gündür rahatsızım çünkü senden de bunun için izin isteyecektim. Biraz dinlenmek istiyorum bir süre işe gelmesem bir problem olur mu?
—Geçmiş olsun öncelikle, yani biliyorsun bir süredir işler aksamıştı gelsen çok iyi olurdu ama kendini iyi hissetmiyorsan da zorlamak istemem seni, biraz dinlen toparlanınca dönersin.
—Teşekkür ettim, görüşürüz.
Telefonu kapattıktan sonra kahvemi içtim, tüm sorumluluk üstüme kalmıştı. Üstümü değiştirip ofise geçmek üzere evimden çıktım. Kapımı kilitledikten sonra gözüme ellerini camdan evin duvarına dayamış ofisin içine bakmaya çalışan biri takıldı. Üstünde siyah bir pelerini vardı ve boyu ortalama 1,90 civarıydı. Korkudan ne yapacağımı şaşırdığım için elimi arka cebimdeki telefonuma attım, ellerim titrediği için anahtarım elimden düştü. Çıkan sesle kafasını son hızla bana çeviren adamla göz göze geldik. İşte tam o an sabah gördüğüm rüyayı hatırladım, rüyamdaki adam karşımdaydı.
İkimiz de hareketsiz bir şekilde birbirimize bakıyorduk, yüz hatları bakışları gibi keskindi. Gözlerimi gözlerinden ayırıp telefonumdan Korhan’ı aramak için tıkladığım anda telefonumun hattı çekmemeye başladı, kafamı kaldırdığımda telefonuma bakan bir çift gözü gördüm. Bu adam normal biri değildi, hislerim beni yanıltmazdı zaten kim sabah sabah pelerin giyerdi ki yazın ortasında?
—Benden korkmana gerek yok.
—Kimsiniz?
—İsmim Miran, sen de Mahru olmalısın.
—Sabahki randevu talebi size ait yani?
—Evet, dönüş alamayınca bizzat kendim gelmek istedim.
—Anlıyorum fakat bu süreç böyle işlemiyor Miran Bey. Ofisime kafanıza estiği gibi gelemezsiniz, burası bir özel mülkün bahçesinde olan bir ofis. Hem bahçeme izinsiz giriyorsunuz hem de ofisimin içini gözetliyorsunuz.
—Kusura bakma, hem zaten ben sana tedavi olmaya gelmedim. Sadece konuşmamız lazım.
—Pekâlâ, konuşabilirsiniz.
—Neden benden uzak duruyorsun? Sana zarar vermek gibi bir niyetim yok.

—Samimiyetimiz varmış gibi konuşuyorsunuz ama ben sizi tanımıyorum farkındaysanız.

(Sessizce gülümsedi, sonra gözlerini yere indirip tekrar Mahru’ya baktı)
—Beni tanımıyorsun çünkü hatırlamıyorsun. Her ne kadar rüyalarına girip sana kendimi hatırlatmaya çalışsam da pek bir şeye yaramadı.
—Siz... nasıl yani?

—Bu... açıklaması kolay olmayan bir şey. Ben bir grubun parçasıyım. Kimin bizi görebileceği, kimin bizimle bağlantı kurabileceği seçiliyor. Ve sen… seçildin Mahru. Bu yüzden buradayım.

—Ne demek bu?

—Bizler, seçilmiş kişileriz bugüne kadar yaşadığın garip olayları hatırla istersen. Elif’le olanlar, falcı kadının ani ölümü, kaybolan kâğıt… seni, korumak isteyen bir güç uyandırdı.

—Elif’i… nereden biliyorsun?

Onunla ilgili suçluluk hissin çok güçlüydü değil mi? Deyip buruk bir şekilde gülümsedi.

Birkaç saniye boyunca gözlerimi Miran’dan ayıramadım. İçimde anlamlandıramadığım bir tanıdıklık vardı. Kalbim hızlı atmaya başladı. Mantığım onu kovmamı söylerken, içgüdüm "dinle" diyordu.

—İçeri gelin.

(Mahru ofisin kapısını açtı. İçeri girdiklerinde içerideki vanilya ve kahve kokusu arasında tuhaf bir serinlik hissetti. Sanki Miran’ın gelişiyle ofisin havası değişmişti.)

(Sert bir sesle)
—Oturabilirsiniz. Ama hızlı olun. Rüyalarımdan, Elif’ten, seçilmekten falan bahsettiniz. Açık konuşun. Siz kimsiniz?

(Sandalyeye oturmadı. Elleriyle odanın ortasında bir şeyi hissediyor gibi hafifçe havayı yokladı. Sonra Mahru’ya döndü.)
—Ben... Miran. Sekizinci Kapı'nın bir üyesiyim. Biz, her nesilde belirli insanların bilinçaltına “dokunabilen” kişileriz. Kiminle bağ kurabileceğimiz, rüyalar aracılığıyla ortaya çıkar.

—Yani bu sabahki rüya… bir rastlantı değildi?

—Hayır. Seni ilk gördüğüm rüyada... aynı penceredeydin. Seninle... başka bir paralel evrende tanıştık aslında.

(Nefesi kesilir gibi oldu.)
—Ne istiyorsunuz yani benden?

(Gözleri derinleşti.)
—Geçmişin, sana ait sandığın kadar sana ait değil. Elif’in ölümüyle başlayan döngü sadece bir kapıydı. Senin içinde... çok daha büyük bir enerji uyanıyor. Bizimle çalışmazsan, seni bulmaları an meselesi.

—Kim? Kim bulacak beni? Çalışmaktan kastın ne?

(Sessizce yaklaştı, sesi neredeyse fısıltıydı.)
—Gölgeyi. Henüz farkında olmadığın karanlık tarafı… ve onun taşıyıcısını. Onun da seni rüyalarında izlediğini fark etmedin mi?
(Mahru’nun gözleri dolar, boğazı düğümlenir. O an içindeki korkuyla birlikte, tuhaf bir güven duygusu da yükselir. Miran’dan… korkmuyordur. Miran konuşmasını bitirdikten sonra odada sessizlik çöker. Mahru elini kalbinin üstüne koyar ve soluklarını yavaşlatmaya çalışır. Miran gözlerini yere indirir, sonra bir zarf çıkarıp masasının üzerine bırakır.)

—Bunu sana ulaştırmam istendi. Dışarıdan değil... içeriden. Bilincinin en derin yerinden. Açtığında son karar senin olacak.
Mahru zarfın içini açar. İçinde yumuşak dokulu siyah bir kâğıda altın harflerle yazılmış bir sembol vardır, merkezde her zaman gördüğü göz sembolü ve onun etrafını saran sekiz halkalı bir kapı deseni. Altında sadece şu yazıyordur:
Uyanış başladı. Sekizinci Kapı seni bekliyor…

—Bu bir tarikat mı?

—Hayır. Bir uyanış topluluğu. Kadim bir bilgi aktarımı. Her çağda sadece sekiz kişi... ve bu çağda yedisi hazır. Sen sonuncusun. Buna sevinmelisin.

—Beni neden uyarıyorsun? Neden bu kadar… ilgileniyorsun? Neden sevinmeliyim?
(Miran yavaşça yaklaşır.)
—Çünkü seni çok önceden tanıdım. Sadece bu hayatında değil… öncekilerde de yollarımız kesişti. Bu yüzden rüyanda beni gördün. Bu yüzden kalbinin bir köşesi bana güvenmek istiyor, ama zihnin bunu anlamıyor. Bu çok normal, zamanla sana kendimi hatırlatmak için her şeyi yapacağım. Söz veriyorum.

(Sessizce başını sallar, gözleri dolmuştur. Kalbi karışık duygularla atıyordur. Konuşurken sesi titrer.)
—Sana hemen inanmamı bekleme benden Miran. Ama sana güvenmek anlamadığım bir şekilde... çok kolay geliyor. Bu beni oldukça korkutuyor.

(Daha yumuşak bir sesle)
—Beni itebilirsin, bana inanmayabilirsin Mahru. Kaçabilirsin. Ama seni yine bulacağım. Çünkü aramızdaki bağ bir görevden çok daha fazlası.
(Göz göze gelirler. O an havadaki enerji değişir. Zaman bir anlığına durur gibi olur. Aralarında Mahru’nun isimlendiremediği bir tanıdık his vardır, sanki karşısındaki adamı yıllardır tanıyormuş gibi ona karşı şefkat ve güven duygusunu hisseder.)

—Bir şey hissediyorum… ama ne olduğunu bilmiyorum.

—Adı konulmaz. Ama ya birlikte uyanacağız… ya da gölgelerimizde kaybolacağız.
(Miran arkasını döner, kapıya yaklaşır. Çıkmadan önce son kez döner.)

—Zarfı sakla. Gece dolunayda onu aç. Gerisi sana bağlı. Son karar senin, dediğim gibi.
Kapıyı kapatıp çıkar. Mahru yalnız kalır. Zarfı avuçlarının arasına alır. Gözlerini kapatır ve derin bir nefes alır. Rüyadaki aynı adam, siyah pelerin, Elif’in cansız bedeni, ölen falcı kadının parçalanmış yüzü, babasının omzuna dokunduğunda hissettikleri hepsi birden zihninde belirir. Saat gece yarısını geçmiştir. Mahru, salonda yalnız oturuyordur. Masada duran siyah zarfı alır. Derin bir nefes alıp açar. İçinden çıkan kâğıt, aniden elinde ısınmaya başlar. Parmak uçları titreşir. Kâğıdın üzerindeki göz sembolü hafifçe parlamaya başlar. Bir anda odadaki hava yoğunlaşır. Zaman bükülür gibi olur. Gözleri kararır. Mahru gözlerini açtığında kendini tanıdık olmayan ama yabancı da gelmeyen bir yerde bulur, dairesel taş bir yapının tam ortasındadır. Ortam sessizdir. Ortada bir masa, masanın etrafında yedi kişi oturuyordur. Gözler Mahru’da. En başta ise… Miran vardır.)
Üye 1:
—Uyanışa hoş geldin, Sekizinci.
Mahru:
—Burası… neresi?
Miran:
—Bilinçaltının eşiği. Ruhun ilk kez bizi görüyor. Hoş geldin Mahru.
Üye 2 :
— Bir sorun var. Sekizli'nin tamamlanması, eski kehaneti tetikler. Ve onun ruhu kırık, o güçlü bir kadın değil. Bizi de tehlikeye atabilir.
Miran:
—Hepimiz en başta bu şekildeydik, ona zaman vermeliyiz.
Üye 3:
—Miran haklı, ona biraz zaman vermeliyiz, ama şunu da unutmamalıyız geçiş kapısına az kaldı zamana kadar gölgeye fırsat verecek en ufak harekette bulunmamamız gerekiyor.
(Birden taş zeminden yükselen ışık Mahru’yu sarar. Sekizli’nin sembolü alnında parlamaya başlar.)
Miran:
—Mahru uyan! Özüne dön.
Gecenin bir yarısı… Mahru derin bir uykudan uyanır. Oda sessiz. Rüzgâr, tül perdeyi hafifçe hareket ettirirken bilinçaltında tekrar bir kapı aralanır. Kendini aylar önce rüyasında gördüğü ormanda bulur. Her yer gri, sisli. Ağaçlar devrilmiş, gökyüzü kıpkırmızı. Sessizlik kulaklarını zonklatır.

—Kimse var mı?..
Sesine sadece yankı cevap verir. Birden, ağaçların arasından siyah pelerinli bir figür belirir. Ama bu Miran değildir. Çok daha uzun, şekilsiz… yüzü olmayan bir varlık.
(ürkerek):
—Sen... kimsin?
Gölge (karanlık, yankılı bir sesle):
—Ben… seni en iyi tanıyanım. Korkularının şekliyim. Sustuklarının yankısıyım.
Senin yetersizliğinin adıyım, Mahru.

—Yetersiz değilim… artık değilim!
Gölge (yaklaşarak):
—Peki o zaman… neden Elif’i kurtaramadın?
—Ben yapamadım hareket edemedim, ben çok istedim ona yardım etmeyi yemin ederim.
Gölge(kahkaha atar)
—Sekizinci Kapı seni seçti. Ama beni tanımadan hiçbir anahtar senin elinde kalmaz.
Her ışık, kendi gölgesini doğurur. Ve ben… senin gölgende filizlendim. Senin peşini bırakmayacağım çünkü ben senin özünüm Mahru, kendinden ne kadar kaçsan da seninle ilgili gerçekleri tüm çıplaklığıyla bilen tek kişi benim.
Mahru korkudan geri çekilirken ayakları toprağa saplanır. Ağzından sadece anne kelimesi çıkar. Mahru çığlıkla uyanır. Vücudu ter içindedir. Kalbi çarpar. Nefes almakta zorlanır, yüzünü yıkamak için banyoya gittiğinde parmaklarının ucunda siyah bir leke… silinmeyen bir iz gibi. Aceleyle sargı beziyle parmağını sarar. Öğlene doğru ofise gider ama tüm vücudu halsizdir. Aynaya bakmak istemez. Miran içeri girer, Mahru’nun yüzüne dikkatlice bakar.

—Mahru? Neyin var?
—Bir şeyim yok iyiyim.

—Ruhun yorgun Mahru… seninle temas mı etti?
(gözlerini kaçırarak):
—Hayır. Sadece… kötü bir rüya gördüm, o kadar.

—Yalan söyleme. Gölge bir iz bırakır. Bedeninde herhangi bir iz, bir değişiklik var mı?
Miran hızlı adımlarla Mahru’ya yaklaşır, sargı bezine sarılmış parmaklarına nazikçe dokunur, sargı bezini açar ve siyah lekeyi görüp Mahru’nun gözlerinin içine neden bana yalan söylüyorsun der gibi bakar.
Mahru (öfkeyle):
—Bana dokunma! Sürekli korunmaya, yönlendirilmeye ihtiyacım yok! Kendi başıma da bu karanlıkla savaşabilirim.
Miran:
(Sessizce yaklaşır, sesi yumuşar. Mahru’nun suratını avuçlarının içine alır.)
—Bu savaş seninle değil, senin içindeki eski yaralarla. O yüzden onu saklamak sadece daha da derinleştirir. Beni yanında istemiyorsan… gideceğim. Ama bu yalnız kalmana neden olur.
Mahru:
(Sustu. Gözleri doldu. Ama başını çevirdi.)
—Gitme… sadece biraz zamana ihtiyacım var. Her şey çok üst üste geliyor ben gerçeklikten çok uzaklaşmış hissediyorum. Sanırım işe de biraz ara vereceğim…