8. bölüm · Born to die (Tamamlandı)
8.Bölüm
Tesadüftür. Birbirine ne kadar çok benzeyen iki insan olabilir ve bunların hepsi tesadüf olabilir. İnsan insana benzer derler. Kimi kandırıyorum bilmiyorum. O kız olduğuna emindim. Bana Uzattığı eline baktım. Daha sonra bende elini sıktım. “Mayıs. Memnun oldum” Gülümsedi tekrar arkasını kontrol edip kaçar adımlarla yanımdan geçti. Giderken söylediği tek şey “Sonra konuşuruz, gitmem lazım.” Birisinden kaçıyordu.
Onun gitmesinin ardından kafam daha çok karıştı. Eyşan abla benden önce çıkmıştı. Yolda hiç karşılaşmadılar mı?
Mantıksız gelecek belki ama bunu sormak için, daha fazla öğrenmek için Eyşan ablanın yanına gittim. Mutfağa yeni gelmiş, elinde bıçak ile yıkadığı sebzeleri doğramak hazırlanıyordu.
“Kolay gelsin Eyşan abla!” Uzaktan ona seslendim. Yanına doğru ilerledim. Kesme tahtası çıkarıp biberi kesmeye başladı. “Sağol kuzum, bir isteğin mi var vereyim sana.” Başımı olumsuz anlamda salladım. “Hayır teşekkürler. Ben az önceki konu hakkında konuşmak için geldim.”
“Hangi konu?”
“İşte anlattın ya... Şevval diye bir kız.” Hatırlamaya çalıştı. Biberi kesmeyi bırakıp düşündü. “Şevval kim?” Göz bebeklerim büyüdü. Ne demek kim?
“Ben de tanımıyorum, sen bahsettin. Öve öve bitiremedin.”
“Ne olmuş o kıza?” Bıçağı bırakıp. Kollarını göğsünde birleştirdi. Tezgaha yaslanıp tamamen dikkatini bana verdi. “Öldü demiştin. Koyu saçlı güzel bir kız demiştin.”
Gerçek anlamda düşünmeye başladı. Gözlerine baktım. Parıldama bile yoktu. Gerçekten hatırlamıyor muydu? “Ben mi dedim?” Başımı onaylar anlamda salladım. “Yok hatırlamıyorum. Koridorda gördüm bir kız o mu acaba bahsettiğin kız?” Aradan beş dakika bile geçmemişti. Nasıl unutabiliyor?
Az önceki dert yanan, üzülen, ağlayan hali gitmiş. Yerine normal, sakin bir kadın gelmişti. Duyguları çok hızlı değişiyordu. Konuyu uzatmadan kapattım. “Sormadım say. Kolay gelsin sana.”
Ben mi delirdim acaba?
Toparlandığımı sanıyordum. Telefon ekranından saatime baktım. Toplantının başlamasına beş dakika kalmıştı. Asansöre binip toplantı odasına çıktım. Aklımda bir sürü soru vardı. Gerçekten delirdim mi? Olup olmadık sesler mi duymaya başlıyorum?
Toplantı kapısının önüne geldiğimde kartımı okuttum. Açılmadı. Balım iptal ettirdiği gibi geri getirmesi gerekiyordu bu sistemi. Açılmayınca kapıyı tıklattım. İçeride başkası varsa kapıyı açabilirdi. Yanılmamıştım. Kapı açıldı.
Asrın içeriden açmıştı kapıyı. Geçmem için aralık bıraktığı yerden geçtim. Henüz kimse yoktu. Her zamanki yerime oturdum. Asrın da baş köşeye oturdu. Ölüm sessizliğini hissediyordum. İkimiz de konuşmadık. Çok geçmeden kapı tekrar açıldı ve Balım ile Asil geldi. Asilin yüzünü net görmesem de önceki günlere göre cildi daha soluktu. Balım her zamanki formundaydı. Olanlardan en az o etkilenmiş gibi gözüküyordu.
İkisi de yerlerine oturunca Asrın konuşmaya başladı. Siyah saçlarının yine bir kaç tutamı alnına dökülmüş mavi gözleri en çok Asilin üzerinde duruyordu. Günler geçse bile o toparlanamadı. “Sabah senden istediğim dosyalar hazırladın mi Balım?” Balım başını sallayıp önündeki dosyalardan mavi kapaklı olanı ona uzattı.
Benim sormamak gerek kalmadan o cevapladı. “Başımızda onca sorun varken senin işini aradan çıkartalım diye düşündüm. Dayına suikast düzenlemeyi planlıyoruz” İyi bir şeyden bahseder gibi konuşuyordu. Onun için iyiydi tabi. Kaşlarımı çattım. “Sana zarar gelmeyecek merak etme.”
Ciddi olup olmadığına baktım. Ciddiydi. “Dalga mı geçiyorsun?” Başını olumsuz anlamda salladı. Doğru her saniye hatırlamam gerekiyor biz düşmanız. Ondan rica etsem yapamaz.
“Olay en başından beri dayın ile ilgiliydi. Bizim yüzümüzden sana daha fazla zarar gelmesini istemem.” Rüzgarın yaptıklarını ima ediyordu. Bir konuda haklıydı. “Bunu yapmak yerine beni de dayımı da rahat bırakın. Biz sizden uzak olalım başka bir hayat kuralım?” mırıldanarak ekledim. “Zaten neden burada yaşıyorsak hala”
Alaya alır gibi dudağının köşesi kıvrıldı. “Hiç bir seçeneğimizde bu yok” Ardından Asile döndü. Asil tamamen önüne dalmış boş su bardağına bakıyordu. “Sence ne yapalım Asil?” Asil odaklandığı yerden başını kaldırıp Asrına baktı. Konuyla ilgilenmediği belliydi. “Neyi abi?” deyince gülmemek için kendimi zor tuttum. Hala İrisi mi düşünüyordu acaba? Aradan çok zaman geçmişti, üstelik İris en başından beri ihanet etmesine rağmen hala yasını tutması garibime gitmişti elbette. Aşk insanın gözünü gerçekten kör ediyormuş.
“Boş ver abicim sen” dedi Asrın abisi gibi davranarak. Asil şaşkın baksa da konuşmadı. Tekrar önüne dönüp boş bardağa bakmaya devam etti. Asrın, Balımın Uzattığı dosyaya tekrar göz attı. Bu sürede ben Balım ile bakışıyordum. Ne düşündüğü az çok gözlerinden anlaşılıyordu. O da benim buradan gitmemi istiyordu.
Şu odadan çıkar çıkmaz dayıma bunu bildirecektim. Kaçsın, kurtarsın kendini. Yine konuşulmayan sessizlik oldu. Bir tarafım hala Eyşan ablayı ve Şevvali düşünüyordu. Deli olup olmadığımı sorguluyorum. Buradan çıktığım an psikoloğa randevu alacağım.
“Akşama ani bir karar ile toplantı yapma kararı almazsam, yarın devam ederiz. Bugünlük toplantı bitmiştir.” Konuşmadan bitiyordu her toplantı. Olay olduğunda zaten herkesi toplayıp konuşabilirdi ne diye her gün toplantı yapılıyordu ki?
Örgüt kurallarından olabilir. Belirli bir düzenleri vardı en başından beri. Dikkatimi başka bir olay çekiyordu. O dosyada ne yazıyordu?
Uzaktan okumaya çalışmıştım fakat sadece kağıdın sağ üst köşesinde dayımın fotoğrafı ve adı, yaşı gibi bilgiler yazıyordu. Fazlasını okuyamamıştım. Asrının bu sözünden sonra herkes ayaklandı. Asil yine dalmış olduğu için en geç o kalktı. Kapıya doğru ilerledim. Benim kartım çalışmadığı için yine Asrın kartını okutmuştu onun da çıkacağını sandım fakat Asili durdurup “Seninle konuşalım biraz” dedi. Ardından kapı kapandı. Koridorda Balım ile ben kaldım.
Asilin bu hareketleri üzerine konuşacaklarını tahmin ediyordum. Başka konu olsaydı Balımın da kalmasını isterdi.
Biz Balım ile asansör ilerlerken dayanamayıp onunla konuştum. “Sence ben deli miyim? Yada şizofren olabilir miyim?” Yürümeyi bırakıp bana baktı. Kaşları çatık, yüzünde çözemediğim bir ifade vardı.
Bunu sormasınlar sebebi Eyşan abla ile konuştuklarımızı ben mi kafada kurmuştum anlamı içindi. “Anca mı fark ediyorsun?” Ciddiye almadım tabi ki. Söyleyiş tarzı baştan savurur gibiydi.
“Yalan değil buraya geldikten sonra başta bende böyle düşündüm. Sonra mantık aramayı bıraktım. Çünkü hiç de mantıklı iş yapmıyorlar. Beni de kendilerine benzettiler.” Asansöre bindik ve o kartını okuttu. Yukarı doğru çıktı asansör.
Nasıl yani ben deli miyim, değil miyim?
Sadece başımı salladım anladığımı belirtircesine. Pek de anlamamıştım ama evet mantık aramamak gerekiyordu. Asansörden indikten sonra onun odasının da yolunu öğrenmiş oldum. Aynı koridorda değildi. Benim odama uzaktı elbette. Onunla vedalaştıktan sonra odama geçip dayımı aradım.
Uzun uzun çaldı telefon açmayacağını anlayınca kapatmaya karar vermiştim ki telefondan ses yükseldi. “Efendim Mayıs” selamlaşmayı geçtikten sonra uzatmadan konuya girdim. Bunun farkında olduğunu söyledi. Nasıl bu kadar rahattı?
Oradaki yeni ekibinden bahsetti. Hatta bir kaç arkadaşı yanındaydı onlar ile de tanıştırdı sadece selamlaşarak tanıştık. “En yakın zamanda geleceğim Mayısım. Kendine dikkat et bana da bir şey olmaz merak etme. Dayının her zaman ikinci bir planı vardır.”
Benim onu uyarmam işe yaramamış onun başka hedefleri vardı. Daha bir ayı bile bulmadan nasıl insanlara güvenip, kendine ekip kurmuştu aklım almıyor.
Konuşmayı sonlandırıp telefonu kapattım. Günlerim çok boş geçiyordu. Her zamanki gibi sırtıma tekrar pansuman yaptım. Bunu yaparken zorlarsam da alışmıştım. Lavabonun aynasından sırtıma baktım sadece küçük kesik gibi izler vardı. Uzaktan bakıldığında böyleydi. Daha yakından bakıldığında tüm ayrıntıları belli oluyordu.
Kızarıklıklar kabuğu soyulmaya başlayan yaralar, kurumuş kanlar...
Eskisi kadar midemi bulandırmıyordu. Pansumanı bitirdikten sonra telefonuma bakıp vakit geçirdim. Saatlerce oturmaktan belim tutulmuştu.
Yataktan kalkıp esnedim. Saate baktığımda akşam yemeği zamanı gelmişti. Karnım aç değildi. Öğlen fazla atıştırmıştım. Yemeğe inmek yerine teras kata çıkmaya karar verdim. Güneş batıyordu. Gökyüzü turuncuya boyanmıştı. L koltuğa oturup gökyüzünü ve şehri incelemeye başladım.
Hava esiyordu ama bu sefer üşütecek derecede değildi. Saçlarım yüzüme geliyordu. Elimin tersi ile geriye doğru ittirdim.
Gökyüzüne bakmaya devam ettim. Hafiften yıldız ve ay belli olmaya başladı. Bulutlar gelmeye başladı. Tam düşüncelerime dalmışken kapı açılma sesi duydum. Kimin geleceğini tahmin ediyordum. Arkama bakmaya gerek duymadım.
Bakışlarım şehre düştüğünde Sokak lambaları yanmıştı. Evlerin, apartmanların ışıkları da yanmıştı. Yanımda birinin oturduğunu hissettim. Ona döndüğümde beni izlediğini gördüm. Siyah saçlarının bir tutamı yine alnına düşmüştü. Üzerinde siyah kısa kollu ve siyah bir eşofman vardı.
“Dövmenin anlamı ne?” diye sordu. Kolumdaki dövmeye baktım. Siyah, ince italik yazıyla Born to die yazıyordu. Bir çok kez gördüğüne eminim bu dövmeyi. Kısa kollu giydiğim için görünüyordu her zamanki gibi.
“Ölmek için doğ. Sevdiğim bir şarkıcının şarkısı aynı zamanda.”
“Senin için anlamını sormuştum.” Koluma bakmayı bırakıp yere baktım. “Ailemi kaybettiğimde yaptırmıştım. Yaşama sebebimi bu dövme ile daha iyi anlıyordum. Sıra bana da gelecek.”
“Herkes için öyle.” Ölümsüz değildik evet. O yaşıma kadar bunları aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Dayımın sayesinde hala nefes alıyordum. Ailem öldüğünde ağır depresyona girmiştim. İntihar etmeyi bile düşünmüştüm. Dayım buna engel olmuştu ve tekrardan yaşamam gerektiğini, ailem yaşasaydı böyle olmasını istemediğini söyledi. Klasik hayatı tekrar yaşamam için edebiyat yapmıştı.
O günden sonra eskisi gibi olmadı, aynı şuan olduğu gibi.
“Ben geç fark ettim. Ölümsüz olduğumuzu sanıyordum.” Mırıldandım. İnsanlar gerçekten sevdiğini kaybedene kadar hayatı yolunda ilerler. Yada öyle düşünürler.
“Bunları kendin için düşünmene gerek yok, ben senin yaşayacağına inanıyorum.” Ben inanmıyorum.
“Kendim için değil, herkes beni tetikliyor artık. En büyüğünü de sen yapacaksın. Dayıma suikast kurunca yaşamamı gerektirecek bir durum olmayacak.” Dayım söz vermişti. Ailemin ve yengemin katilini bulacaktık. Beni bu işlere bulaştırmadan ama her şeyden haberim olacak şekilde. Tekrar yaşama isteğim bu sayede geldi.
“Dayın için mi yaşıyorsun?”
“Hayır. Sadece planlarımız vardı. Gerçekleştiremeyeceğimiz...”
“Dayın ölmeyi hak ediyor.” Bunu söylemesini beklemiyordum. Dumura uğradım. Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Sende ölmeyi hak ediyorsun.” Bunu söylediğime pişman olmayacağım. Gerçek buydu.
“Hayatımın içine ettin. Kim bilir kaç kişiye daha aynısını yaptın. Şimdi gelip normalleştirme.”
“Normalleştirmiyorum. Dayın gibi bir adam varken senin hayatında hiçbir şey normal olmaz.”
“En çok da sen benziyorsun dayıma. Hırs için, gerekirse yükseliş, intikam için her türlü işi yapar o. Senin gibi.” Bağırdığını farkında değildim. Ona baktığımda sakince beni dinliyordu. Ne ara ayağa aklanmış ona nefretimi kusuyordum? Her şeyi yeni fark etmiştim. O da ayağa kalkıp önüme geçti. Dibime kadar geldi.
“Beni dayınla bir tutma. Bilmediğin çok şey var.”
“Neyi bilmiyorum? Benim bildiğim her şeyi sen biliyorsun! Onun yeni bir ekibinin olduğunu, İspanyada onlar ile ne iş çevirdiğini sen zaten biliyorsun. Buna rağmen öldürmek istiyorsun.” Konuşacağı sırada izin vermedim ben devam ettim. “Doğru sen sırf babanın katilini bulmak için tüm dünyayı yakarsın.”
Olay nerelere gelmişti. Bir intikam meselesi bu kadar büyümemeliydi.
Gözlerimden alev çıktığına emindim. O oysaki sakin bakıyordu. Mavileri açık ve dumanımsı bakıyordu. Gözleri gözlerimden kısa bir an ayrılıp dudaklarıma kaydı. Çok durmadan tekrar gözlerime baktı.
“Dayının ekibinden herkes benim adamım.”
“Yalan.”
“Değil. Bugün seninle de tanışmışlar. Çok güvendiği tüm adamlar bana çalışıyor.”
“Bunu neden bana söylüyorsun? Hepsini dayıma yetiştirdiğimi biliyorsun. Söyleyemez miyim?”
“Senin bilmen bir şey değiştirmez. Dayın onlara o kadar çok güveniyor ki sana inanmaz.”
Bana inanmaz.
Dayımın sonu güvendikleri olacaktı. Hissediyorum.
O kadar uzağa gitmesinin bir sebebi yoktu. Beni alıp gidebilirdi. Böyle uzaktayken yönetemiyorduk birbirimizi. Aramız son günlerde fazla açılmıştı. Ben aramadığım sürece o beni aramıyordu. Sadece yaşıyorum mesajı alıyorum.
“En başından beri söyledim. Seninle bir derdim yok. Beni dayın ilgilendiriyor.” Kısacası en başından beri dayımı buraya getirmek için beni piyon olarak kullanıyordu. İşe yaramayınca kendi adamlarını göndermişti. O halde ben neden hala buradayım? Dayımın yanına ben de gidebilirim.
“Beni neden hala yanınızda tutuyorsunuz?” Aramızda yok denecek kadar az mesafe vardı. Başta bakışları etrafta gezindi. Bana bakmadı. Aramızdaki mesafeyi açarak geri çekildi. Kollarımı göğsümde birleştirdim. Yağmur atıştırmaya başladı. Saçlarım ıslanmaya başladı. Yağmur damlaları ile yüzüme yapışan saçlarımı geriye ittirdim.
“Dışarısı güvenli değil.”
“Sizin yanınız mi güvenli olan?” Tek kaşımı kaldırıp sorguladım. “S*kerim böyle işi. Bir dakika daha burada durmak istemiyorum.” Koltuğun kenarından geçip terastan çıkmaya yeltendim. Bileğimde elini hissettim. Bileğimi kurtarmaya çalıştım fakat nafileydi. Alev saçan gözlerim bir kez daha onun mavileri ile buluştu.
“Dışarısı kurşun dolu. Burada en fazla bakışlarıma maruz kalırsın.”
“Bazen bakışların kurşundan daha keskin geliyor. Kendimi savunabilirim. Yanında durmama gerek yok.” Tekrar bileğimi kurtarıp gideceğim sırada beni durduran sözleri oldu.
“Dayının o örgütü kurmasını sebebi ailen ve onun eşi olduğunu biliyorum. Yanımda durursan sana yardım ederim.” Etkilenmedim değil.
İç sesimi susturup arkama döndüm. Yağmur şiddetini arttırmış hızlı yağmaya başladı. Bu sefer dayını öldürürüm diye tehdit etmemişti. Gözümden kaçmadı değil. Çünkü en yakın zamanda öldürecekti.
“Dayımın düşmanın ve ona yardım mı edeceksin?”
“Ona değil sana.”
“Neden? Yanında durmamı bu kadar mı istiyorsun? Sen kendi babanın ölümünü bulamadın benim aileminkini mı bulacaksın?”
Evet son söylediğim fazla ağırdı. Bunu söyledikten sonra fark ettim. Onun da kırıldığını hissettim. Bir yanım haklıydı, diğer yanım fazla ileri gittiğimi söylüyordu. “Öyle demek istemedim-” Sorun yok dercesine işaret yaptı. Daha fazla kötü hissettim.
“Yanımda duracak mısın?” Tekrar kalbini kıracak bir söz söylememek için tetikte durdum. “Yarına kadar düşünmeme izin ver.” Başını salladı. Daha fazla aynı ortamda bulunmamak için terası terk edip odama geçtim.
Sabaha kadar üzerinde overthinkleyecek konu çıkmıştı bana. Her şeyi biliyordu. Yakında dayımın yaşamayacağını da ben biliyordum. Onunla konuşsam hayatımda az bir süre duracak kişinin benim fikrime etki etmesi anlamsızdı.
Dışarısı fazla tehlikeliydi. Bunu farkındayım sayısız örgüt her geçen gün dayımın battığını öğreniyordu. Dışarıya adım atarsan herkesin gözü bende olacaktı. Burada kalmam en iyisiydi. Durduk yere de kalamazdım. Asrın bunun için teklif sunmuştu. Ne diye bana yardım ediyordu?
Bilmediğin çok şey var.
Sözleri yankılandı zihnimde. Daha bilmem gereken neler var? Belki de öğrenmenin sırası vardır.
Kararımı vermiştim. Ne kadar düşünsem de en mantıklısının bu olduğuna karar vermiştim.
Dışarıdan gök gürültüsünün sesi geliyordu. Yağan yağmur çamur çarpıyordu. Onun sesi ile daha çok düşündüm. Başımı kaldırdığımda duvardaki saate baktım. Gece yarısına geliyordu. Her şeyi düşünmekten başım ağrıyor. Çatlayacak derecede ağrıyordu. Perdeyi açıp yatağa yattım. Şehrin ışıkları lamba gibi aydınlatıyordu etrafı. Yağan yağmuru izlerken gözlerimde daha fazla ağırlık hissettim. Bir kaç saniye sonra kendiliğinden kapandılar.
💨
Ertesi sabah perde açık uyuduğum için güneş ışıklarının yüzüme vurması ile uyanmıştım. Yüzümü yıkayıp üzerime siyah body ve krem keten pantolon giymiştim. Kahvaltı saati olduğu için geç kalmadan gittim. İştahım her geçen gün yerine geliyordu.
Kahvaltı ettikten sonra Asrının dün attığı toplantının pdf ine girdim. Beş dakika sonra başlayacaktı. Odama çıkmak yerine toplantı odasına gittim. Asansörün tuşuna bastığımda içeride Balım vardı. “Günaydın” dedim gülümseyerek o da soğuk davranmadı aynı şekilde bana da günaydın dedi. Muhtemelen o da toplantıya gidiyordu. Asansörün kapısı açıldığında ikimiz de çıktık.
Onunla karşılaşmam iyi olmuştu çünkü odanın kapısının açılması için birini beklemem gerekmeyecekti. Hala kartımın o özelliğini iptal ettiği için bir yanım ona hala kızgındı.
Balımı sevdiğim söylenmez ama İris yoktu artık. Aralarında ne mesele yaşandıysa nefretlerine ortak olmuştum. Şunda bunu gerektirecek bir durum yoktu. Asansörden inip toplantı odasına gidene kadar havadan sudan konuştuk.
O kartını okutup içeriye girmiştik. Asil ve Asrının arkası dönüktü. Hararetle konuşuyorlardı. Kapının açıldığını ve bizim geldiğimizi görmediler. “Yüz tane adam bir herifi tutamıyor mu?” sitemle burnundan soluyordu Asrın. “Abi arkasında Royal var. Bizzat oraya düzenlemiştir operasyonu. Hepsini öldürmüşler.”
Neyden bahsediyorlardı? Onların konuşmasına biz de tanık olmuştuk. Kapının önünde Balım ile onları izliyorduk. “Abi sadece bu kadar değil.” Diye ekledi Asil. “Görüşmeye Mayısı da istiyor.” Ben mi?
“Asla Mayısı onunla aynı ortamda bulundurmam.” Elini saçlarına geçirmiş sinirle ileri geri adım atmaya başladı. Asile ne söyleyeceksen başını kaldırdığında Balım ile beni gördü. Onun bize bakması ile Asil de bize baktı. Balımın bile gözlerini üzerimde hissediyorum.
“Neler oluyor?” Sessizliği bozarak konuştum. Balım arkamdan masaya doğru yürüyerek önüme geçti. “Anlatın lütfen.” Sandalyeyi çekerek oturdu. Kapının önünde durmamak için ben de onun karşısında yerimi aldım. Asil olayı anlatmaya başlasa da Asrın beni izliyordu. Ne tepki vereceğime bakıyordu belki.
“Rüzgar p*çini kaçırmışlar. Arkasında Royal var. Depoya operasyon düzenlemiştir dün gece. Şimdi de yüzsüz gibi görüşme istiyorlar.” Bana baktı. “Senin de orada olmanı istiyorlar.”
“O görüşme olmayacak. Mayıs asla gelmeyecek.”
“Ne zamandır benim yerime karar veriyorsun karal?”
“Gitmek mi istiyorsun?”
“Evet.” Bu tamamen istem dışı çıkmıştı ağzımdan. Belki ona inat olsun diye beli de, Rüzgara eskisi kadar ürkek olmadığımı göstermek içindi. Asrın böyle söylememi beklemiyordu. O da şaşırmıştı.
“Pekala, geleceğimizi bildir Asil.” Asil elindeki telefona dönüp mesaj yazmaya basldi. Bunu parmaklarının hareketinden anlıyordum. “Royal bizden güçsüz ne diye boyundan büyük işlere kalkışıyor?” Balımın sorusu ile dikkatimi ona verdim. Asrın nihayetinde gözlerini kahvelerimden çekip Balım cevap verdi.
“O da Sivrihan’a güveniyor.” Masanın üzerinde duran şu şişelerinde birini açıp yudumladım. Asil telefonu bırakıp bize döndü. “Saat sekiz dedi abi. Bir de Konum gönderdi.” Asrın başı ile onayladı. Tekrar bana döndü.
“Gitmem istediğine emin misin?” Hayır. Hiç istemiyorum. Mümkünse gitmeyelim.
“Evet” dedim tereddütsüz. Başını anladığını belirtircesine salladı. “Toplantı bitmiştir. Saat sekizde hazır olun.” Eskisi kadar korkak olmadığımı, cesur olduğumu göstermem gerekiyordu Rüzgara. Ne ise yarayacağına dair bir fikrim yok. Tek amacım benden uzak durması.
Asil ve Balım odadan çıkmaya yeltendiğinde ben de oturduğum yerden kalmıştım. Asrın ile göz göze geldim. “Dün akşamki teklifini kabul ediyorum. En yakın zamanda yardımcı olursan sevinirim.” Aklımı çekmiyor da değildi. Onun babasının ölümünde benim parmağım vardı. O ise benim ailemin katilini bulmakta yardım ediyordu. Aynısını onun babası için benden de istemişti. Ben reddetmiştim.
“Öyle olacak.” Hiç güven vermiyordu bana. Sırf burada kalmam için ömrümün sonuna kadar uzatırdı zamanı. Daha fazla konuşmadan açık olan kapıdan çıktım koridora. Kimseyi görmeden odama çıkmıştım. Biraz dayım ile mesajlaştım. Arkadaşlarının, Asrının adamı olduğunu söyleyemiyorum bir türlü.
O bana ne kadar iyi anlaştıklarından bahsediyor. Ben onun sevindiğimi söylüyordum.
Yakın zamanda geleceğini söylüyordu. Gelme diyemiyorum. Düne kadar gelmesi için her şeyi yapardım. Buraya gelirse artık işi tamamen bitecekti. Onu korumak istiyordum. Zamanında onun benim için yaptığını bende ona yapmak istiyordum. Aramızdaki mesafeler buna engeldi. Yanında olsam bile dayımı fikrinden vazgeçilmezdim. Mesafe pek de sorun değilmiş.
Onunla konuşmayı bitirip mutfak bölümüne Eyşan ablanın yanına gitmiştim. Aynı zamanda denetleme yapmak için de çıkmıştım. Artık yardımcısı değil müdürüydüm.
“Kolay gelsin Eyşan abla” Mutfağa adımımı atar atmaz yemek kokusu burnuma gelmişti. Ne pisliğini anlamasam da hoş kokuyordu. “Sağol kuzum. Ne istemiştin?”
“Seni görmeye geldim.” Eyşan abla elinde küçük bir tencere ile rafların arasından çıktı. Üzerinde her zamanki gibi beyaz aşçı önlüğü vardı. Ateş başında durduğu içinde aslında ter damlaları vardı, gözleri de kızarmıştı.
“İyi etmişsin. Gel şu dolaptan biraz bana yeşil biberleri verir misin?” Onun işaret ettiği dolaba yöneldim. Kapısını açtığımda bir kasa yeşil biber gördüm. “Kaç tane vereyim?”
“Yedi sekiz tane olur.” Biberler fazlasıyla büyüktü. Üstteki biberlerden avuçlayıp Eysan ablanın yanına götürdüm. İnceledi. Yüzünü buruşturdu. “Kızım bunlar olur mu?” Kendisi dolaba yönelip kasadan tek tek inceleyerek aldı.
Kendimi küçükken annem ile pazara gittiğimizde hayal ettim. Ne alırsam seninki olmaz diyerek bıraktırıyordu. Oysaki en güzelini seçiyordum. Dejavu yaşıyordum. Annem ile olmasa da sevdiğim bir abla ile. “Bunları seçeceksin bak daha iyi” Elindekilere baktım. Bir de kendi seçtiğim baktım. Hiç bir fark yoktu. Benim seçtiklerimiz daha güzeldi.
Kendi seçtiğini tencerenin içine koyup benim seçtiklerimi dolaba geri yerleştirdi. Hiç bir zaman farkı anlamayacağım. Bu işler bana göre değil. Yemek yapan birisi olmadığım için gerek de yoktu. Evdeyken her şeyi Aline yaptırıyordum. O da benim gibi bilmese de öğrenmişti. Benden daha iyi yaptığını biliyordum.
Bir keresinde krep yapmak isteyip mutfağa girmiştim. Çıkışım girişim kadar havalı olmamıştı. Tavayı da hamuru da atmak zorunda kaldım. Ocağı yapmadığım için şanslıydım. Alin yanık kokusunu alıp mutfağa gelmişti. Ben fark etmeden yanan tavayı söndürdü.
O günden sonra tek başıma mutfağa girmeme izin vermedi. Haklı.
“Soğanı beni alırım sen biberleri yıkar mısın?”
“Tabi” diyerek biberleri aldım. Musluğun suyunu fazla açmadan yıkamaya başladım. Yıkadıklarımı başka bir kaba koydum. Eyşan ablaya dönüp yıkadığımı söyleyeceğim sıra koşar adımlar ile kapıya ilerledi. “Şevval nereye kızım?” diye söylendi. Ben de kapıya baktım kimse yoktu. Eyşan ablanın ardından bende kapıya çıktım. Başımı uzatıp uzun koridora baktım kimse yoktu.
“Nereye kızım?” Eyşan abla koridorda ilerlemeye çıkmış Şevvale sesleniyordu. Korkmaya başlıyorum. Kimse yoktu çünkü koridorda. Nihayetinde durdu. Elini ileri doğru uzattı sanki birisine elini öptürüyor gibiydi. Kısık sesle de olsa birisi ile konuşuyordu. Dudakları hareket ediyordu. Ne söylediğini duymasam da görebiliyordum.
Korkunç bir hale dönüyordu durum. Karşısında biri var gibi konuşuyordu. Ben mi kör oldum göremiyorum. Daha fazla burada kalamazdım. “Eyşan abla biberleri yıkadım Ben sana iyi günler.” Kapının girişinden seslendim. Eyşan abla bana döndü. Sonra tekrar önüne baktı.
“Şevval nerede? Daha şimdi sohbet ediyorduk.” Kimsenin olmadığını görmüştü. Benim konuşmam onun dikkatini mi dağıtmıştı? Kafasında mi kuruyordu acaba her şeyi? Koridorun diğer ucuna doğru yürüdüm. Yüz yüze konuşmak istemediğim için arkadan seslendim.
“Bilmiyorum görmedim ben!” Onu cevap vermesini beklemeden köşeyi döndüm. Nasıl oluyor da görünmeyen birisi ile konuşabiliyor?
💨
Akşam saat sekize yaklaşmıştı. Çok hazırlanmaya gerek görmedim sadece duş alıp çıktım. Üzerime siyah palazzo pantolon, üzerime de bol bir tişört giymiştim. Nasıl bir ortam olacağına dair hiçbir düşüncem yoktu. Beni neden orada istiyordu, o konuda da düşüncem yoktu. Küçük bir çanta ve telefonumu alıp odadan çıktım. Benimle aynı zamanda Asrın da odasından çıkmıştı. O bana rağmen özenli giyinmişti. Siyah bir gömlek altına siyah pantolon giymişti. Siyah saçlarının bir kısmı nemli duruyordu.
Çok güzel gözüküyordu.
Ne diyorum ben ya! Kendine gel Mayıs.
“Merhaba” siye selamladım. O da gülümseyerek beni selamladı. Asansöre yöneldik. Her zamanki gibi yine o basmıştı kartını. Asil ve Balım aşağıda mıydı? Asansör hareket etmeye başladığında bir kaç gün önce yaptığını yine yaptı.
Asansörü durdurma tuşuna bastı. Sebep?
Kaşlarım çatık ona döndüm. Belinin solundan bir silah çıkarıp bana uzattı. “Her tehlikeye hazırlıklı ol!” Gözleri ile almamı işaret etti. Başta tereddüt etsem de Uzattığı silahı alıp belime yerleştirdim. Tişörtüm uzun geldiği için kapatmıştı. Hepsi bu kadar sanırken bu sefer de bir çakıyı bana doğru uzattı. “Buna da mı gerek var?”
“Evet. Silahın belli olabilir. Tedbir niyetine al sen” Aklıma bu düşünce pek yatmasa da onu da aldım. Asansörü çalıştırma tuşuna bastı. “Bunları geri vermek zorunda değilim dimi?” Bende kalması gerekiyordu. Bunu söylemem onu gülümsetti. “Bana karşı kullanmayı mı düşünüyorsun?”
“Neden olmasın?” Bunu dememin ardından konuşmadık. Verdiği çakıyı da cebime koydum. Aklımı deli gibi sorular işgal ederken onlar ile uğraşmak istemedim. Asansörün kapıları açıldı. Benim önden geçmem için, o durdu ve benim geçmemi bekledi.
Önden geçerek dışarıya adımladım. Rüzgarın soğuk esintisini hissettim. Üzerime ceket almadığım için pişman oldum. Bu kadar soğuk olmasını beklemiyordum. Kapının karşısında dizili siyah arabalar vardı.
En önlerinde Balım ve Asil arabanın kaputuna yaslanmış bizi bekliyorlardı. Onları görünce keşke hazırlanayım diye geçirmiştim. Asil beyaz gömlek ve siyah pantolon giymişti. Balım, siyah uzun drepli elbise giymişti. Sarı saçlarını sleek burn yapmış, gold takılar takmıştı. Onunla bakıştık. Kendime bakınca gayet normal giymiştim. Anlaşılan benim biraz daha özenli giyinmem gerekiyordu.
Ben nerden bilebilirdim ki? Nerede olacağını bile bilmiyorum. Bilseydim mekana göre giyinirdim. Her neyse...
Asrının arkamdan geldiğini hissettiğimde. Öndeki Balım ve Asile doğru ilerledim. Bizim geldiğimizi görünce onlar da arabaya geçti. Asil kapıyı açtığında o geçmeden sürücü koltuğuna Balım geçti. “Teşekkürler Asil.” Böylece sanki Asil, Balımın kapısını açıyor gibi gözüküyordu. Asilin yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı.
Balım yanındaki koltuğa geçmek için kapının kulpunu çekmeye yeltendiğimde arkamdan gelen Asrın benim yerime kapıyı açtı.
Açmış olduğu kapıdan geçip oturdum. Asil ve Asrın da arkaya geçtiğinde Balım arabayı çalıştırdı.
Arkamızdan arabalar gelecek sanıyordum fakat gelmedi. Kendilerini koruma ihtiyacı duymadılar belliydi. Genellikle izlediğim filmlerde yol boyunca arabalar birbirini takip ederdi. Film gibi bir dünyada yaşadığımız için bunun olmasını beklerdim. Balım bir yandan araba kullanırken diğer eli ile telefonun şifresini girip bana uzattı.
“İstediğin bir şarkı varsa açabilirsin.” Gözleri dikiz aynasından Asil ve Asrına baktı. “Bunlarla yolculuk yapmanın tek çekilir yanı.” diye ekledi.
“Beş dakikalık yol için mi?”
“İtirazın mi var Asil?” sertçe Asile çıkıştı. Asil bir daha konuşmadı. Bana uzattığı telefonu aldım. Ekranında şarkı uygulaması açıktı. Orada herkesin morali boğulacaksınız tahmin ediyordum. Depresif şarkı açmak yerine enerjik şarkı açmaya karar verdim. Şarkıyı açmamın ardından Balım da eşlik etti.
Hayatın içinde her şey varsa,
Benimde içimde sen varsın.
Saparsam, kaçarsam tut, bırakma.
Yükümde derdimde aşktır.
Kendimi bir anda bağırarak şarkıyı söylerken buldum. Bana Balım da eşlik ediyordu ve hiç utanma duygusu duymuyordum. Benim tarafındaki cam yarıya kadar açıktı. İçeriye rüzgar doluşuyordu. Saçlarımı geriye doğru atıyordu.
Bir inada yüklenip dövülür mu sevinçler
Bizden geçmedi, geçmez, deva bize sevişler.
Şarkı bittiğinde ekrandaki konuma da yaklaşmıştık. Şarkıyı kapatıp başka açmadım.
Güneş tam karşıdan batıyordu. Son ışınları bize vuruyordu. Araba durduğunda kapımı açıp indim. Bir yandan belindeki silahı da yokladım. Sıkı yerleştirmişler ama düşer yada gözükür diye korkuyordum. Önceki silahımı aldıklarına emindim. Kendimi korurum umuduyla almıştım. Koruyamadım.
O silahtan sonra bunu yanımda taşıyacaktım. İsteseler bile geri vermezdim artık. Mekana baktım. Karşısında deniz vardı. Mavi Led ışıkla ingilizce kelime yazıyordu. Çevirmeye üşendim. İçeriye doğru yürüdük. Kimse yoktu. Her yer boştu.
Tam ortada sekiz kişilik bir masa vardı. Duvarlarda yazılar yazıyordu. Sarmaşıklar vardı. Etraf karanlıktı. Tavandan beyaz bir ışık sadece masayı aydınlatıyordu. Başka gözüme çarpan birsey yoktu.
Çok hoş bir koku kokuyordu. Balım masaya ilerlemeye başladığında bende onu takip ettim. İki karşılıklı sandalye vardı. Birisine Rüzgar diğerine Asrın oturur diye düşündüm. Kulağımın dibinde birinin nefesini hissettim. Sonrasında konuştu. “Yanıma otur.” Konuşan Asrındı. İnat olsun diye en uzak köşeye oturmak vardı. Hayır öyle birsey yapmayacağım. Şuan inatlaşacak durumda değilim.
Başımı salladım. Onun yanındaki sandalyeye ben otururken karşıma Asil yanıma da Balım oturmuştu.
5 dakika sonra: Gelen yok.
10 dakika sonra: Yine gelen yok.
15 dakika sonra: Masadaki gerginliğin arttığını hissediyordum fakat gelen yine yoktu.
20 dakika sonra: Misafir çağrılıp erken karşılanır diye bir anlayış vardır. Onlar için geçerli değildi.
Bir kaç dakika daha geçti. Ardından geldiğimiz kapının açılma sesini duydum. Arkamı dönüp baktığımda Rüzgarın olduğunu gördüm.
“Umarım çok bekletmemişimdir baylar ve bayanlar” Hiç beklemedik keşke geç gelseydin. Yada hiç gelmeseydin de görüşmeseydik. Asrının karşısında yerini aldı.
“Diğer misafirlerim şimdi gelir. Onlar gelen kadar biz sohbet edelim” Tavırları fazla dikkatimi çekiyordu. Onunla kimse iletişime geçmedi. Dışarıdan nasıl görünüyorduk bir fikrim yok. Herkesin ters baktığını tahmin ediyordum.
Sadece gülümsedi. Meymenetsiz.
Tekrar kapının açılma sesini duyunca herkesin bakışları kapıya döndü. Tanımadığım bir adam girdi başta. Bugün konuşmalardan bu adamın Royal olduğunu düşünüyordum. Başka gelen yok sanıyordum ki kapıda Kutay ve Alin gözüken kadar.
Alin.
Beni şehir dışında bilen kız ile göz göze geldim. Yüzündeki şaşkın ifadeyi görebiliyordum. Kim bilir hakkımda ne düşünüyordu? Hepsi Rüzgarın işiydi.
