7. bölüm · Born to die (Tamamlandı)

7.Bölüm

Vasilyaves .

Asrın Karal

Toplantı odasında oturuyorduk. Konuşmam gerektiğinin artık farkındaydım. Kelimeler çıkmıyordu. Mayıs lavaboya gideceğim bahanesi ile çıkmış asansörde karşılaşmamızdan sonra bir daha gelmemişti. Bir işler çevirdiğinin farkındayım. Üzerine gitmek istemiyordum ama geçmişte Rüzgar ile nerden tanıştığını deli gibi merak ediyordum. İstersem bulabilirim fakat özel hayatına saygı duyuyordum. Anlatmak isterse anlatırdı.

“Balım, Mayısa bakar mısın?” Balım bana döndü. Neden dermiş gibi baktı. “Toplantıya onun da katılması gerekiyor ya hani.” Balım cevap vermedi ama sandalyeden ayağa kalktı. Odayı terk etti. Mayıstan hoşlanmadığının farkındaydım. İris için de aynı düşünüyordu. Aralarında soğukluk vardı.

Balımı odadan göndermeyin başka bir sebebi daha vardı. Asil ile konuşmak. “Asil” Soğuk çıkan sesime rağmen o bana aldırmadı. Her ne düşünüyorsa sesimi duymamış olmalıydı ki tekrar seslendim. “Asil!” Bakışlarını masadan ayırıp bana döndü. Başını ayılmak için sağ sola salladı. “Affedersin abi, dalmışım”

Asilin İrisi sevdiğini, İrisin buraya ilk gelişinde anlamıştım. İrisin burada kalmasını o istemişti. İlk başlarda sevdiğini inkar etse de. Bir zaman sonra itiraf etmişti. İrise karşı olmasa da. “Toparlan oğlum, sorun yok bulacağız İrisi.” Bulsak ne fayda...

Rüzgarda olduğuna adım kadar emindim. Şimdi babamı daha çok anlıyordum.

“Tamam abi” dedi baştan savarcasına. Bunu söylerken bile inandırıcı gelmiyordu. Bu konu üzerine daha fazla Konuşmamız gerekiyordu. Odanın kapısı tüm şiddeti ile açıldı. “Nerede ya bu kız?” Balımın sorgulayıcı bakışlarına baktım. “Odasında değil mi?”

Başını olumsuz anlamda salladı. Oturduğum yerden hızla ayağa kalktım. Umarım düşündüğümü yapmamışsındır Mayıs. Kapıdan geçmeden önce Balım’a kameralara bakmasını söyledim. Telefonda kiminle mesajlaşıyordun Mayıs? Dayısı olmadığına emindim. Onunla mesajlaşırken gözlerinin içi gülüyordu. Az önce kiminle mesajlaşıyorsa kaşlarını fazla çatmıştı. Kendimi Mayısın odasının önünde buldum. Yukarı terasa da çıkmış olabilirdi. Daha sonra oraya da bakacağım. Kartımı ekrana okuttuğumda kapı açıldı. Benim, Balımın ve Asilin kartı sadece tüm kapıları açıyordu. Ne olur ne olmaz müsait değildir diye kapıyı tıklattım. Ses gelmesini bekledim. Çıt çıkmıyordu.

Kapıyı sonuna kadar açıp içeriye baktım. Kimse yoktu. Lavaboda olabileceğini düşünerek tekrar seslendim. “Mayıs” Ses yoktu. Adım attığım her saniye endişem artıyordu. Onu ilk gördüğüm andan beri hissettim. Bir şeyler vardı. Ne olduğunu çözemediğim çok şey vardı. Kalbimin sesini o zamana kadar duymasam da ilk gördüğüm anda attığını hissettim. Sanki daha önceden tanışıyor gibi hissediyordum. Tarif edilemeyen bir histi. Düşmanız dese de ben öyle hissetmiyorum.

Aşık değilim, hayır olamam, aşık değilim.

Lavabonun aralık olan kapısından baktım. Buraya da kimse yoktu. Odadan çıkacağım sıra gözüme çiçekler takıldı. Bunlar ne zaman gelmişti? Kim vermişti? Çiçeklerin yanına gittiğimde üzerinde duran not kağıdını gördüm.

Okumamam gerekiyordu ama okudum. Dayısındandı.

Pembe Lilyum Çiçeği.

“Asrın görüntülere bakman gerek.” Arkamda duyduğum ses ile çiçeklere bakmayı bırakıp Balım döndüm. Elindeki telefonun ekranını bana doğru çevirip oynatma tuşuna bastı. Mayısın asansörde karşılaşmamızı sonra aşağıya inmiş arka bahçeye doğru ilerliyordu. Telefonun elime alıp daha yakından izlemeye başladım. Çatışma esnasında kaçtığı yere gidiyordu. O günden sonra oraya yeniden güvenlik ekibi yerleştirmiştim. Başını uzatıp bakıyordu. Arkasından biri gelip başına vuruyordu. Görüntü kesildi.

“Kim oynuyorsa şu görüntüler ile araştır. Elime geçirdiğim an yakacağım onu.” Görüntü bittiğinde sadece Mayısın yere düşüşü gözüktü. Yere düşmüştü, Düşmüştü. Birisi ona vurmuştu. Kimin vurduğu anlaşılmıyordu kamera ile oynanmış, gözükmüyordu. Şu dakikadan itibaren kimse beni tutamaz. “Asil!” kükrercesine bağırdım. Asil zaten kapıda duruyordu.

“Gidiyoruz.” Ne söyleyeceğini umursamadan yanından geçerek gittim. Arkamdan geldiğini adım seslerinden anlıyorum. “Topla tüm adamları. Sonucunda ne olacağı umurumda değil Sivrihan sınırını aştı.”

Mayıs Alasya

Ağzıma kan tadı geldiğinde tükürdüm. Sırtımdaki acı dinmiyordu. Sopayı artık ısıtıp değdirmeseler de her saniye acıyordu. Her seferinde çığlık atıyor, boğazım kuruyana kadar haykırıyordum. Allah’ın belası Rüzgar. İsmini bile ağzıma almak istemiyordum. O derece iğreniyordum. Rüzgar artık benimle uğraşmayıp İris ve Ablası ile konuşuyordu.

Havada asılı durmaktan kollarım ve bacaklarımı artık hissetmiyorum. Zincirler bileklerimi o kadar çok acıtıyordu ki düşündükçe daha fazla açıyordu her yerim. “Konuş artık İris. Son görevini tamamla.” Ne göreviydi?

İrisin konuşmasına gerek kalmadan dışarıdan silah sesleri gelmeye başladı. Arka ve ön kapı büyük bir gürültü ile açıldı. Arkada kim olduğunu görmesem de silahlı adamlardı. Benim arkamda bana sıcak sopayı, sırtıma bastıran ve ona yardım eden tüm insanların olduğunu gördüm. Önüme baktığımda tam karşımda Asil ve Asrın duruyordu.

Öyle büyük bir rahatlama almıştı ki içimi kısa bir sürede olsa tüm acılarımı unuttum.

“Vay. Sonunda minik kahramanlarımız teşvik edebildiler.” Rüzgar gevşek bir şeklide konuşmaya başladı. Kimse onu umursamadı çünkü Asilin tek odalı İris olurken, Asrın ise gözlerini benden ayırmıyordu. Mavileri, sulu kahverengi gözlerim ile kenetlendi.

Yaşadıklarımı hissetti. Acımı hissetti. Aramızda geçen şey kelimeler ile değil, gözlerimiz ile anlaşılıyordu.

Bütün anımızı bozan Asilin, İrisin yanına gitmesiydi. Bunun üzerine Rüzgar, İrisin boğazını tek kolu ile sarıp, elindeki silahı şakasına yaslamasıydı. Tek bir adım dahi atarsan onu öldürürüm der gibiydi. İnci çığlık attı. Arkama baktığımda hiç bir adam durmuyordu. Yerde ölü yatanlar harici. Ne biçim bir kurgudayım?

“O kadar kolay değil Asil.” Rüzgar silahı İrisin şakağına daha fazla bastırdı. İrisin dudaklarının arasından küçük bir inleme kaçtı. “Konuyu uzatmaya gerek yok. Siz sormadan ben söyleyeyim ne teklif ediyorum?” Kısa bir an duraksadı. Düşünüyormuş gibi davrandı.

“Kimsenin canını yakmayan bir teklifim var. İrisi alın ben onu öldürmem. Bunun sonucunda.” Bana baktı. Piç herif ne istediği anlaşılıyordu. “Mayısı-” Rüzgarın sözünü bıçak gibi kesen Asrındı. “Kes lan sesini. Yapacağını yapmışsın bir de Mayısı istiyor.” Onu doğru adımladı. O kural sadece Asil için geçerli diye biliyordum. “Senin için de geçerli.” Diğer uyardı Rüzgar. “Seçim senin?” Asrının her saniye gözünün bana kaydığını hissediyordum. Benim tek odağım İrisin vereceği tepkiydi. Her zamanki gibi susacak mıydı?

Titrek de olsa sesi çıkmıştı sonunda. “Ö-zür dilerim.” Kendini tutamayıp tekrar hıçkırdı. Nefesi kesik kesik geliyordu. Sanki son sözlerini söylüyordu. “Özür dilerim. Çok özür dilerim.” Bunu hepimize karşı söylerken bakışları Asile döndü. “Asil” kan çanağına dönmüş gözleri son kez Asil ile buluştu. “Seni seviyorum.” İtiraf edilememiş duygular son dakika edilirse hiç bir zaman mutlu bitmez. Geç kalınmışlıklar geçmişi değiştirmez. Yaşayamadığın anıları yaşatamaz sana. Gönül rahatlığı verse de her zaman eksik kalınır. “Söyleyemedim-” Konuşurken nefesi tükendi. “Seni seviyorum. Özür dilerim son saniyelerimi seninle daha güzel konuşmak isterdim. İmkanlarımız böyle. Hoşça kal sevdiğim.” İrisin eli Rüzgarın tuttuğu silaha gitti. Asilin onu sevdiğini öğrenemedi.

Asıl fedayı o yaptı. Tetiği çekti. Rüzgar İristen uzaklaştı. İnci henüz şoktayken Asil koşarak İrisin cansız bedenini kaldırdı. Başını avuçlarının içine aldı. Kabullenemedi. Haykırdı.

Gözlerim doldu. İris için değil Asil içindi. “Hayır, Hayır” İrisin sarı saçlarında ellerini dolaştırdı. Gözlerini açması için çabaladı. İris tepki vermiyordu. Kısık da olsa dudaklarından döküldü kelimeler. “Ben bu vicdan azabı ile yaşayamam. Sadece unutma seni seviyorum, bunu unutma.”

Çiçek kurduktan sonra yağmur yağsa ne fark eder?

İris gözlerini kapatıp yaşayamadığı aşkı her zaman kalbinde tutmaya devam etti.

İris en başından beri örgütten değildi. Rüzgara çalışmıştı. İhanetin bedelini kendini vurarak ödemişti. En başında beri hiç mi düşünmedi? İçeriye Asilin sayesinde girmiş, sonrasında Asili sevmiş, şimdi ise ihaneti hiç yapmamış olmayı diliyordu. Başka bir çare bulmak yerine o ölmeyi seçmişti. Sevgide öldürür ama bu sevgi değildi.

Asilin bağırışlarını duydum. İnci de ağlıyordu.

İris itiraf etmişti, fakat Asilin onu sevdiğini hiç duymadı. Öğrenemedi. “İris yalvarırım aç gözünü. Hayır, gidemezsin.” Asilin çaresizliğini iliklerime kadar hissettim. İrisin başını göğsüne bastırdı. Tüm bunları sesini çıkarmadan izledi Rüzgar. Her şey o mahvetmemiş gibi.

“Yeter bu kadar aşk acısı çektiğin.” Diyerek tüm dikkati kendine çekti. Asilin artık duracağını sanmıyordum. İrisin cansız bedenini yere bırakıp Rüzgarın üzerine atladı. Yakasını tutup duvara sertçe vurdu. Asil, Rüzgarı öldüresiye dövmeye başladı. İnci, İrisin başında bir umut geri dönmesi için yalvarmaya, ağlamaya devam etti. Asrın ise bana döndü. Kurbanlık koyun gibi yerden iki metre yükseklikte asılmış olduğum sonunda aklına geldi.

Silahını çıkarıp bileklerimi tutan zincirlere ateş etti. Zincir orta büyüklükteydi. Fazla kalın değildi, bu yüzden mermi zinciri deldi. Yere düşeceğini hissetmiştim. Asrın bunu önceden fark etmişti ki düşmemi engellemek için belimden tuttu. Bacaklarım uyuştuğu için yere ilk dakikalar basamadım.

Düşmemem için tutmuştu ama sırtımdaki yaralardan haberi yoktu. Yanlışlıkla orayı tuttuğu için. Canım acıdı, ağzımdan inleme kaçtı. Bunu fark etmiş olacak ki elini aniden çekti. Belimden değil hafif aşağısında iki eli ile tuttu.

O kadar çok birine sarılmaya ihtiyacım vardı ki. Bu kişi Asrın oldu.

Kollarımı onun boynuna sarıp, başımı omzuna yasladım. İstemsizce ağlamaya başladım. O kadar çok ihtiyacım vardı ki. Birisinin yanımda olduğunu hissetmeye. Benim bu halime ters tepki göstermedi. Fazla sıkmadan o da kollarını bana doladı.

“Şşttt geçti birtanem, yanındayım.” Ben ağlamaya devam ederken çenesini başımın üzerine koydu. Sırtımdaki yaraları görmemişti ama bir şey olduğunu bildiği için oraya dokunmadan elini saçlarıma çıkardı. Yavaşça okşadı. Omuzuna gözyaşlarım damladı. Hiç sesini çıkarmadı. Bir eli belimden tutarken diğer eli saçlarımı okşamak devam etti. Omuzunda ağlamama izin verdi.

Yanındayken hissetmediğim duyguları hissettim. Ailemin varlığını hissettim. Onların yanında rahatça, utanmadan, sakınmadan anlayabiliyordum. Şimdi olduğu gibi.

Kaç dakika böyle durdum, saymadım. Asilin Rüzgara vurduğu yumruk seslerini bile duymadım. Nihayetinde başımı omuzunda ayırdım. Tişörtü gözyaşlarım ile ıslanmıştı. Daha sonra jeton düşmüştü. Her şeyin farkına vardığımda. Asrının elini bile tutmayı reddeden ben, Asrına sarılmıştım.

Herkes yapıyor diye da avunamıyorum. Kimse yapmıyor.

Refleks olarak oldu. Karşımdaki kim olsa sarılırdım.

Ama omuzunda ağlamıştım. Olayı bu değiştiriyordu. O ise bunu kınamamıştı. Anlayış ile karşılamıştı. “Özür dilerim. Bir anda oldu.” Gözleri kahvelerime baktı. Sorun değil der gibiydi. Gözlerimin altını sildim. “Sırtındaki izi Rüzgar mı yaptı?” Tamamen görmüş müydü? O kadar mı kötü durumdayım? Bunun için tekrar ağlayabilirim.

Sulu gözlerimi ondan kaçırdım. Konuşmak istemiyorum. Her defasında aynısını yapıyorum, farkındayım. İşime gelmeyen hiçbir konuyu konuşmuyorum. Bu sefer böyle olmayacak. “Evet.” Dolan gözlerimi tekrar sildim. Belimde olan elini çekti. “Balımın yanına geç” diyerek yanından ayrıldı. Kavga eden Asil ve Rüzgarın yanına gitti.

Balım mı gelmişti? Etrafıma bakınarak Balımı bulmaya çalıştım. Arka kapıda yada ön kapıda yoktu. Gözlerim İris ve İnciye kaydı. İnci salya sümük ağlıyordu. İrisin öldüğünü artık kabullenmişti. Biraz uzağında onların izleyen Balımı gördüm. Kollarını göğsünde birleştirmiş. Sarı saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı. İristen hoşlanmasa da gözlerindeki ifade üzüldüğünü belli ediyordu. Balımın yanına gittiğimde geldiğimi yeni fark etti. Baştan aşağıya beni süzdü.

Görünürde bir izim yok. Sırtımdaki hariç. Asil izler kalpte olandır. “İyi misin” diye sordu. Normal zamanda olsaydık kötü olsam bile geçiştirmek için iyiyim derdim. Her saniye hatırlayacağım. Artık normal zamanda olmayacağım. “Değilim” dedim kesin bir dille.

Cevap vermedi. Kollarını omzumun üzerinden sardı. Bu hareketini bende beklemiyordum. Duraksadım. Ardından bende kollarımı ona sardım. Eli sırtıma değmiyordu ama sırtım gerilmişti. Az da olsa acıyordu. Belli etmemeye çalıştım.

Sarılmamız çok uzun sürmedi ki ikimiz de geri çekildik.

Belli etmemeye çalışsa da gözleri dolmuştu. Asrın ve Asile baktım. Aralarında ne yaşadıysam göremedim. En son Rüzgarın kolundan tutan iki koruma onu sürüyerek götürüyordu. Rüzgar hiç öfkesini yenememişti.

Asrın ile göz göze geldim. Çok sürmeden gözlerimi kaçırıp yerde yatan İrise baktım. Ona karşı hiçbir duygu hissedemiyorum. Üzülemiyorum çünkü o, her zaman çözüm bulmak yerine çareyi ölüm ile bulmuştu. Bunca yaptığı şeyden sonra onu affedecek miydim? Sanmıyorum.

Asil İris’e baktı. Gözlerindeki hüzünlü tekrar gördüm. Yere çömelip İrisi kucağına aldı. Yaşamıyor olsa bile o bunu kabullenememişti. İncinin gözleri hepimizin üzerinde gezindi. En son benim üzerimde durdu. Büyük bir öfke ile baktı.

“Hepsi senin yüzünden oldu.” Sessizce fısıldadı. Ben ne alaka ya? Dönüp dolaşıp her konu benim üzerimde parlıyordu. “Onun ne suçu var?” Asrın sordu. Arkamda olduğu için bakışlarını hissediyordum. “Neden geldin? Ya neden geldin? Gelmeseydin tüm bunlar olmayacaktı.” Yüzüme doğru hırladı.

“Senin kardeşini kurtarmak içindi. Kardeşin beni kullanmasaydı...” Kısa bir an konuşamadım. Boğazım düğümlendi. “Siz kavuşun diye Rüzgar beni harcadı. Ya gözlerinizin önünde ölüp ölüp dirildim. İkiniz de sesinizi çıkarmadınız.”

“Kardeşinin yaptıklarından beni sorumlu tutma. Sen söyle ne diye bunca zamandır kendini ölü gösterdin? Neden ihanet ettin?” Son söz olarak bunları söyleyip konuşmamı bitirdim. Ne yaparsam asla kimseye yaranamayacağım. Her zaman suçlu ben olacağım.

Ablasının bu kadar kalpsiz olacağını düşünmemiştim. “Her şeyi en baştan anlat İnci.” Balımın sesi yükseldi. Tüm bunlar konuşulurken Asil İrisi kucağına aldığı gibi yıkık binayı terk etmişti.

“Anlatamam-”

“Kes lan mazereti. Düzgün anlat!” Balımın sinirli sahnelerine bir kez daha tanık oldum.

Balımın bu tepkisine o daha çok sinirlendiğine eminim. “En başından beri size kurulu bir oyundu. Beni aranıza gönderdiler. Beceremediğim için beni ölü gösterip İrisi gönderdiler. Vicdan yapıp benim ölümümden kendinizi suçlu göreceğiniz için İrisi kendiniz getirdiniz o mevkilere. Asilin de çok katkısı oldu gerçekten. Aşkı zaafa dönüştürdü.” Ben zorluk çıkaracağını düşünüyordum o Her şeyi tek nefeste anlattı. “İris bunu yaparken istemese de beni gösterdiler. Bunca zamandır esir olarak tutuldum. İris de bunun içi yapmak zorunda kaldı.” Bunları anlatırken bakışları herkeste gezindi. Tekrar bende durdu. Aklına ne geldiyse gözleri karardı. Tüm nefretini kustu. “Bugün İris ile beraber gidebileceğimizi söyledi. Sen geldin ve her şey mahvoldu. Artık yaşayan bir kardeşim yok. Senin yüzünden.”

Bu konu hakkında kendimi suçlamıyorum. İnci beni suçlu olarak görse bile... Fazla akıllı değildi. Rüzgar zaten bunu önceden planlanmıştı. Sadece buruk hissediyordum.

“Neden kabul ettin?” Balım soğukkanlılıkla sordu. “Teklif ettiklerini söylemedim. Zorunda kaldım. Ülkemizden kaçtığımızda en başından fark etmişlerdi.”

“Artık başının çaresine bak. Çünkü sana kimse yardım etmeyecek. ” Balım set haline bürünüp konuştu. Aşağılar nitelikte bakıyordu. Gözlerini kısmış nefretle bakıyordu. Eskiden nasıl olduklarını bilmiyordum. İyi mi anlaşıyorlardı?

Dayımın örgütünde bile bu kadar entrika dönmediğine eminim. Cevap beklemeden arkasını dönüp gitti. Ardından Asrına baktım. Gidelim diye işaret yaptı. Başımı salladım. İnciye tekrar bakmadım. Biz kapıya doğru ilerlerken korumalar gelip etrafı aramaya başladılar.

Balım çıkarken İnciye ne yapmaları gerektiğini söylemişti. Kapıdan çıkmadan son kez baktım etrafa. Görmek istemediğim manzaraydı. Gözümün önüne attığım çığlıklar, çektiğim acılar geliyordu. İstemsizce gözlerim doldu. Kimse görmeden sildim. İnciye baktığımda artık yere yığılmış, tükenmiş duruyordu.

Hayır Mayıs, herkese acımak zorunda değilsin. İnci hak etti.

Başımı çevirdiğimde Asrının beni izlediğini fark ettim. Gözümden gelen yaşı görmemiştir umarım. Dışarısı da en az içerisi kadar harabeydi. Ölen adamların cesetleri... alışık olduğum durumlardan. Kan kokusu iğrenç kokmaya başladı. Ağustos ayında olmamıza rağmen soğuk hava fırtınaya dönüşecek dereceydi. Güneş yoktu. Bulutlar grinin en koyu tonundaydı. Biraz ileride dizi halinde siyah arabalar vardı. Al işte sözde mafya... gerçekten hakkını veriyordu.

Siyah arabaların en önündeki arabaya Balım binip, son gaz arabaya basıp gitti. Arkasında duman bıraktı. Asrına baktım. Benim konuşmama gerek kalmadan o takip etmemi işaret etti. İlerideki Siyah Rolls-Royce doğru ilerledi ardından bende onu takip ettim.

Arabaya geldiğimizde sürücünün yan koltuğuna oturmam için kapımı açtı. Bu hareketini beklemiyordum. Teşekkür edip açık olan kapıdan geçip koltuğa oturdum. Kemerimi takarken o da benim kapımı kapatıp sürücü koltuğuna geçti.

Yolculuğun başı çok sessizdi. Yağmur yağmaya başlamış yağmur damlaları arabanın camına vuruyordu. O kadar sessizdik ki sadece yağmurun sesi duyuluyordu. Başımı cama yaslayıp yolu seyrettim. Trafik ışıklarına geldiğimizde bakışları bana döndü. Arabayı sürerken ara sıra bakıyordu am bu sefer bakışlarını üzerimden çekmedi. Bende ona baktım.

“Anlatmak ister misin? Sırtındaki yanıklar nasıl oldu?” Anlattım. Bende konuşmamı beklemiyordum ama ilk defa inat etmeden her şey döküldü dudaklarımdan. Ağlamadım, burnumun direği sızladı anlatırken.

“Artık hissetmiyorum sırtımdaki acıyı.” Diye bitirdim. Benin konuşmamın bitmesi ile trafik ışıkları kırmızıdan yeşile döndü. Araba hareket etti. Bakışlarının hala Bende olduğunu biliyordum. Daha fazla üzerinde durmamak için konuyu değiştirdim. “Rüzgar ve İnciye ne olacak?” Başlarına gelecek olanlar ile ilgilenmiyorum sadece bir daha karşılaşmak istemiyorum.

“İnciyle Balım ilgilenecek, ne yapacağını bilmiyorum. Rüzgarda hak ettiğinin daha ağırını yaşayacak.”

“Ne olacak yani” söylemesi için direttim. Gözlerini yola çevirdi. “Bunları düşünme sen” Konuyu kapattı. Daha çok dikkatimi çekiyordu. Balımdan öğrenirdim ne olacağını. Kalan yolun devamında konuşmadık. Yağmurun yağışı daha fazla hızlandı. En sonunda Lalina'ya gelmiştik. Arabadan indiğimde asansöre yürüdük. Kartını o okuttu. Asansör yukarı çıkacağına aşağıya inmeye başladı.

“Nereye gidiyoruz?”

“Doktora” Hastane mi vardı binanın altında? Belki de revir gibi bir yer. Aşağısını hep merak etmiştim. İris ağzından kaçırsa da silahların olduğundan bahsetmişti. Burası gerçekten yukarıdan daha güzeldi. Işıklandırmasından süslemesi kadar her şey ayrı ayrı düşünülmüş ve çok güzeldi.

Normal ışıklar değil altından geçtiğimiz her ışık yanıyor. Ve bir sonraki adımlayacağımız koridorun ışığı yanıyordu. Hangi teknolojiyi kullanıyorlar bunlar? Duvarlar normal beyaz değil daha ayrıntılı işlenmiş gibi duruyordu. Kendimi bir an gerçekten zengin düğününe gider gibi hissettim. Bir tek kırmızı halı eksikti. Koridordan ilerledik ama bir sürü kapı vardı. Hepsinin içerisini merak ettim.

Koridor gittikçe bitmiyor gibi hissediyordum. Koyu kahve tonlu duvarları görmekten sıkıldım. Daha fazla gitmeyip önümüzdeki odanın kapısında durdu. Bu sefer kart ile çalışmıyordu. Yine ekran vardı ama bu sefer üzerinde sayıların olduğunu gördüm. Hızlıca birkaç tanesinin üzerine tıkladı. Parmağı sayılara değince ekran daha çok koyulaşmıştı. Bu yüzden şifreyi göremedim.

Kapıdan tık sesi geldi. Açıldı. Önden geçmem için kapıyı biraz daha açtı. İçerisi ameliyat odasını aratmıyordu. Normal hasta odası gibi değil ameliyat odasına benziyordu. Burada durursam psikolojim bozulur benim.

Odanın tam ortasında bir sedye bulunuyordu. Diğer köşelerinde dikiş aletleri.... dişçi koltuğu.. oda o kadar büyüktü ki. Sadece bu kadar ile de sınırlı değildi. Sağ tarafta başka bir kapı daha vardı. Bulmaca gibiydi.

Sol alt köşede röntgen cihazı bile vardı. İçerisine biraz daha adımladım. Sedyenin yanında malzeme masası vardı. Neşter, Ring forsept, Bistüri ucu... daha adını bilmediğim pek çok alet.

Malzeme masasının ikinci rafında pamuk ve şişelerde ilaçlar vardı. Hastaneye gitmemek için kendine hastane kurmuşlardı adamlar. Bunun gibi daha kaç tane oda vardı kim bilir.

Masanın üçüncü rayından ise daha büyük kutular ve ilaçla vardı. Ben sakince odanın ortasına doğru ilerlerken gözüm ışıklara takıldı. Her oda için ayrı ışıklandırma sistemleri vardı. Mantıklı bulduğum bir hareketti. Işıkların olduğu sistemi çözmek için hepsi için ayrı ayır uğraşılması gerekirdi. Bu odanın ise tavanların başlangıcı ile duvarların bitişi arasında düz şerit halindeydi.

Kapalı olan odanın kapısı açıldı ve içinden siyah küt saçlı, buğday tenli bir kadın çıktı. Saçlarının Önden birkaç tutamını alıp arkadan toplamıştı. Üzerinde beyaz bir doktor önlüğü vardı. Gözleri ilk Asrının üzerinde dolandı sonra gülümseyerek bana baktı.

“Bu güzel kızımız da kim? Daha önce görmedim.” Gülümsedim. Yeni yeni fark ediyordum buradaki kimse birbirine üstünlük taslamıyor -Balım hariç- Tam tersine sevecanlıkla yaklaşıyorlardı. Asrın burasını yöneten olsa da ona bey demiyor, abisi gibi görüyordu herkes.

“Yeni daha Elif.” Kızın adı Elifmiş. Gülümsedi. “Ee hanginiz yediniz kurşunu bu sefer? İkiniz de sapasağlam gözüküyorsunuz.” Keşke dışarıdan gözüktüğüm gibi olsam. Asrın birkaç adım atıp yanıma geldi. Yanımdan bana baktığını gördüm. Kısa bir an bende ona baktım. Tekrar Elif denen kıza döndü. Onun konuşmasına fırsat vermeden ben söze daldım.

“Benim sırtım kötü durumda. Bakabilir misiniz?”

“Tabi canım, sedyeye yüzüstü uzanır mısın? Bakalım bir sırtına.” Onun dediği gibi sedyeye yüzüstü uzandım. İnce tişörtümün bazı kısımlarının aşındığına hatta paralandığını biliyordum. O yine de tişörtümün eteklerinden tutup yukarı doğru sıvadı.

Elifin hareketleri donuklaştı, öylece kalakaldı. Sırrımı merhaba ediyordum. Bakmaya cesaretim var mıydı?

Elini yanıkların orada hissettim. Hafifçe bastırdı. Dudaklarımdan acı, kısık sesle bir çığlık çıktı. “Dokumda acıyor mu? Yoksa hep mi acıyor?” diye sordu. “Elinizi bastırana kadar acımıyordu, ben hissetmiyordum”

“İkinci derece yanık gibi duruyor. Biraz daha olsaydı üçüncü derece olurdu belki bayılabilirdin. Bu yanıklar en az iki-üç hafta içinde geçecek. Başlarda şuan olduğu gibi su toplayabilir yada kızarıklık ve kabarma olur. Senden ricam bunları patlatma lütfen gece uyurken dikkat et.” Steril serum fizyolojik ile sırtımdaki yanağına geçmesini sağladı. Ardından sırtımdaki ölü dokuları debridman yöntemiyle çıkarttı. Bir yandan nelere dikkat etmem gerektiğinden bahsetti.

Sulfatsız krem ile pansuman yaptıktan sonra iyileşeceğimi söyleyip bir kaç ilaç getirdi. “Henüz tepegöz aşısı gerekmiyordu o yüzden onu yapmadım. İstersen onu da yapabiliriz. Ağrı kesici ve birkaç ilaç veriyorum sana bunları düzenli kullan.” Sırtımı steril gazlı bez ile kapatmış, böylece enfeksiyon kalmasını tamamen engellemişti. Tüm bunları yaparken fazla canım yanmıştı. Belli etmemek için dudaklarımı ısırmıştım. Kanatacak kadar ısırmıştım.

“Her gün düzenli olarak pansuman yapılması gerekiyor ben sana onun için gerekli malzemeleri de vereyim, istersen kendin de yapabilirsin buraya da gelebilirsin. Kendin yapmak zor olabilir bence birisinden yardım iste. Ayrıca seni uyarıyorum. İlk günler sırtına bakma ben şimdi kapattım. Yarına kadar böyle dursun.”

Yanığı görüp üzülme demenin kibar yolu muydu bu? Kesinlikle öyleydi.

Sedyeden doğruldum. “Teşekkür ederim.” Elindeki ilaç torbasını bana uzattı. “Rica ederim canım. Başka soracağın bir şey olursa gelebilirsin.” Gözüm ile teşekkür ettim. Oturduğum sedyeden kalktığımda başım döndü. Sırtım daha çok acımaya başladı. Yüzümü buruşturdum.

Asrına baktığımda beni izliyordu. Oturduğu yerden ayaklanmış gideceğimiz için elindeki telefonu da cebine koymuştu. “Görüşürüz Elif.” Kısa bir selam verip bana doğru adımladı. “Kendin yürüyebileceğine emin misin? ”

“Evet” dengemi sağlandıktan sonra kapıya doğru adımladım. Yanımdan o da geldi. Koridor boyunca hiç konuşmadık hatta asansörde de. Kartını yine o okutmuştu. Odamın olduğu kata gelene kadar yine konuşmadık. Bakışlarını üzerimde hissetsem de ona bakmadım.

“Teşekkür ederim”

“Rica ederim, yardıma ihtiyacın olursa telefonuna numaramı kaydettim, arayabilirsin.” Başımı salladım. Elif beni muayene ederken kaydetmiş olmalıydı ama benim telefonum şifreliydi. Nasıl açmıştı?

Bunu düşünmeyi es geçip odama girdim. Karanlıktı. Lambayı açmak yerine tim perdeleri açtım. Hava kararmaya yakındı. Güneş tam batıyordu. Elifin bana verdiği ilaçları ve pansuman aletlerini çiçeğin yanına bıraktım. Pembe lilyumlarım hala solmamıştı.

Üzerimde tüm günün yorgunluğu vardı. Banyo olmak istiyordum ama yaramın iyileşmesi gerekiyordu. Bugün olmazsa yarın mutlaka yapmayı planlıyordum. Odasının iğrenç kokusu üzerime sinmişti. Pijamalarımı giyip, daha fazla düşünmeden kendimi uykuya bıraktım.

💨

Günler geçmiş artık yanıklarım eskisi kadar acıtmıyordu. Ağrı kesici ve kremler kullanıyor ve her gün pansuman yapıyordum. Balım her ne kadar beni sevmese de pansuman yapmakta yardımcı olmaya geliyordu. Onu Asrının gönderdiğine emindim. Her defasında ben yaptım gerek yok diyerek onu yolluyordum. Fazla zor oluyordu kendim yapmak ama alışmıştım.

Aynadan baktığımda artık daha güzel bir hal almaya başlamıştı. İlk gördüğümde kabardığını gördüğüm için ağlamıştım. Çok çirkin duruyordu o gün acısını daha fazla hissettim.

Tüm gün hiçbir denetleme yapmıyor sadece odamda oturuyordum. Ara sıra Elif geliyordu. Durumumu soruyor, yarama bakıyor, iyileşeceğimi söyleyip gidiyordu.

Bugün daha iyi hissediyordum. Ruhsal anlamda toparlandığımı hissediyordum. Örgütte neler dönüyor hiçbirinden haberim yoktu. Öğrenmem gerekiyordu. Dayıma anlatmamıştım başıma gelenleri. Gerek görmedim. Ne yapabilirdi ki?

Telefonumu elime alıp rehbere girdim. Asrın numarasını kaydettiğiniz söylemişti. Arayıp aramamak arasında kaldım. Yaklaşık bir dakika ekran ile bakıştım. Daha sonra mesaj atmaya karar verdim.

Mayıs: Merhaba, durumları merak ediyorum. İnciye ve İrise ne oldu? Asil ne durumda? Evet belki bunları merak etmem saçma olabilir. Her neyse, kendimi iyi hissediyorum bir sonraki toplantı saat kaçta?

Mesajı gönder tuşuna bastım. Birkaç saniye sonra isminin altında çevrimiçi yazdı. Sonra bu yazı yazıyor’a dönüştü.

Asrın: Sırtındaki yaralar tam iyileşmeden izin vermiyorum. Merak ettiğini yazarsan cevaplarım.

Mayıs: Senden izin almıyorum. Toplantı saat kaçta?

Daha fazla tartışmak istemedi bu yüzden bir pdf dosyası göndermişti. Dosyaya girdiğimde bir aylık tüm toplantıların saat kaçta başladığına dair bir programdı. Olduğumuz tarihe baktım.

22 Ağustos 2025.

Sabaha kadar uyuduğum için öğleden sonrakine katılabileceğim. Sıradaki toplantı iki buçuktaydı. Henüz saat daha yeni iki olmuştu. Bu sürede boş kalmamak için yemekhaneye gittim. Çok aç olmasam da atıştırmak istedim. Yeme düzenim eskisine göre artık gelmişti. İştahım vardı. Az da olsa kurmadan yemek yiyebiliyordum.

İrisin yokluğunu hissediyordum. Her yere onunla gidiyordum bana arkadaş oluyordu. Yemekhaneye ilerlerken boşluk hissediyordum.

Hayır Mayıs unut onu. Tüm bu yaptıklarından sonra nasıl hala onu özlüyorum?

En başından beri olmasını istemediğim oluyordu. İşte bu yüzden bu örgütte daha fazla durmak, bağlanmak istemiyordum.

Yemekhaneye girdiğimde masaların birine oturmuş yemeğini yiyen Eyşan ablayı gördüm. Bende kendime bir tabak alıp içine bir kaç tatlı ve kahve koydum. Karşısındaki boş sandalyeye oturdum.

“Merhaba Eyşan abla.”

“Merhaba kuzum” Modu düşük gelmişti. Kimin yüksekti ki? Kahveden bir yudum aldım. Fazla sıcaktı. Masaya geri koydum. “Bir sıkıntın mı var? Fazla mutsuzsun.”

Ellerini üzerindeki önlüğü sildi. Yemeğini bitirmişti zaten. “Bir kız vardı burada. Çok güzeldi. Geçen gün mutfağa geldi o zaman tanıştık.” O anlatırken ben de kahvemi içip adını bilmediğim değişik tatlıdan yiyordum. O kadar yavaş anlatıyordu ki üzüldüğü belli oluyordu. O fark etmeden kızın ne kadar iyi, melekleri andıran yüzünü anlatmaya başladı. Konunun dışına çıkıyordu. Ses etmeden onu dinledim.

“Çok güzeldi maşallah. İşte geçen gün konuştuk mutfakta. Tanıştık, bana anılarından bahsetmişti.” Anlattığı anıyı o anlattı bana. Pek dikkat çeken bir yanı yoktu. Konu o kadar dağılmıştı ki acaba beni mi oyalıyor diye düşünmedim değil. Sona doğru gelince artık benim yemeğim bitmişti. Tatlıyı da kahvemi de bitirmiştim. Ben bile beklemiyordum bu kadar yemeği.

“Bu binanın altında bir yer varmış orada çalışıyormuş. Teminde Emin ustadan öğrendim. Kalp krizi geçirip vefat etmiş.” Bir anda gözyaşlarına boğuldu kadın. Yanına gelip sırtını sıvazladım. “Çok üzüldüm kızım.” Teselli etmeye çalıştım. Ağlaması azalınca tekrar konuştu. “Adı da Şevvalmiş. Uzun ömürlü, bereketli anlamına geliyor. Zavallı kızımın ömründen çaldılar.” Gerçekten buna mı dert yanıyordu?

“Kim çaldı abla?”

“Herkes. Nazar, kemgöz hepsi Şevvalimin üzerinde.” Ağlaması durdu Eyşan ablanın. Gözyaşlarını silip oturduğu sandalyeden kalktı. “Her neyse özür dilerim kızım, seninde başını şişirdim. Benim mola zamanım bitti sonra yine konuşuruz.” Kolundaki saati kontrol edip yemekhaneden çıktı.

Ne oluyor?

Anlamış değilim. Eyşan abla çok hassas kalpliydi. Bende onun ardından yemekhaneden çıktım. Kendimi düşünmeye o kadar çok kaptırmıştım ki. Önüme değil yere bakarak yürüdüğümü fark etmemiştim. Yanlışlıkla bir bedene çarptım. O da beni görmemiş olmalıydı.

Başımı yerden kaldırıp ona baktım. Yaklaşık benimle aynı boydaydı. Açık kumral saçlı, beyaz tenli, çatık kaşlar ile bana bakıyordu. Üzerinde mavi bir tulumu vardı. Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. Tam da Eyşan ablanın betimlediği kızdı. Gerçekten de çok güzeldi.

“Özür dilerim. Seni görmemişim.”

“Bende. Kusura bakma görmemişim.” Gülümsedi. Arkasına dönüp bakıyordu her saniye. Birisinden mi kaçıyordu? Elini bana doğru uzattı. “Şevval ben memnun oldum.” Ağzım açık kaldı. Yok artık. Aynı kişi olamazdı.

Bir günümün olaysız geçmesini diliyorum. Sakin, huzurlu, eski yaşamıma geri dönmek istiyorum.