4. bölüm · Born to die (Tamamlandı)
4.Bölüm
Küçükken bayramda dayımlara gitmiştik. Benim yaşlarımda başka bir çocuk daha vardı. Birbirimize zor alışmıştık ama gideceğimize yakın oyun oynayıp, anlaşmıştık. Sürekli böyle olurdu. En sevdiğim arkadaşım olsa bile ilk on dakika konuşamıyordum. Gitmemize yakın oyun oynarken yengemin en sevdiği çiçekli vazosunu kırmıştık. Fakat o tüm suçu bana atmıştı. Kimseye güvenmeyin diye boşuna demiyorum.
Kırılma sesine tüm ev halkı toplandı. Yengemin “hiiiii” diyen sesi hala kulaklarımdaydı. Onun için çok değerliydi. Annesinden kalma bir vazoydu. Çocuğun annesi sinirle ikimiz baktı. “Kim yaptı bunu?” Annesinden nasıl korkuyorsa çocuk suçu bana atmıştı. “Mayış daha iyi acıklar sişe.” Bunu demesinin ardından tüm gözler bana döndü. Gözlerim ne ara dolmuştu bilmiyorum ama dolan gözlerimi gördüklerinde suçlu benim olduğuma inanmışlardı. Sanmadılar. Yaptığıma eminlerdi. Annem bile bana kızmamışken çocuğun annesi gelip bana saldırmıştı. Dayım devreye girip beni korumuştu. Bu konuların onunla ilgisi olmadığına yengem ile benim anlaşacağımı söylemişti. Bir kaç dakika sonra da odada sadece benim ve yengemin kalmasını sağlamış herkesi evden çıkarmıştı. Bu sürede yengem biraz daha kendisine gelmişti. Onun da gözlerinin dolduğunu görmüştüm. Omzunun üzerinden bana baktı. “Açıklamak ister misin?” Bana anlayış ile yaklaşmıştı. Oturduğum duvar dibinden kalkıp kollarımı ona sardım. “İsteyerek yapmadim yenge. O vaşonun senin için deyerli olduğunu biliyorum. İsteyerek yapmam.” Başını kaldırıp benimle göz göze geldi. Aktığını hissetmediğim gözyaşlarımı sildi. Ben de ellerimi onun yüzüne koyup aynısını ona yaptım. “İstemeden oldu. Top atmıyştı. Tutamadım. Özüy dilerim.” Konuşmam biter bitmez ağlamadan dolayı dudaklarımdan hıçkırık fırlayıverdi.
“Vaşonu tamir ettireceğim anneme. Üzülme sen.” Beni kendine çekerek sarıldı. Sorun yok dese de o gün çok üzüldüğünü biliyordum. Sonrasında vazoyu annem tamirciye vermiş aynı eskisi gibi güzel olmasını sağlamıştı. Geri verdiğimizde de çok mutlu olmuştu.
Şuan aynı o gün gibi hissetmiştim. Tüm gözlerin üzerimde olması. Yanımda oturan İris bile sen biliyor muydun der gibi baktı. Ona aldırış etmeden ben de Asrına bakarak cevap verdim. “Hayır açıklamayacağım. Sana söylemiştim böyle bir şey yapmayacağımı.” Burada herkes içinde bunu sorarak neyi amaçlıyordu? Rezil olmamı mı? Asla söylemeyeceğim demiştim. Tekrar sormanın anlamı yoktu. Elindeki tek çare ben olunca eline geçen her fırsatta bunu soracağına emindim artık.
“Neden söylemiyorsun?” dedi sitemle.
“Katili biliyorsun. Sana yardımcı olamam. Dediğim gibi dayıma ihanet edemem.” Bunu deyince de tüm suçu dayıma atmış gibi hissettim. İlk kurşunu sıkan da katildir. Benim algıma göre hala böyleydi. Acaba hala dayımın arıyor mudur? Yoksa elinde olduğum için dayımı mı buraya getirmeye çalışıyordu? Haberleştiğimizi biliyordu. Haliyle dayımın buraya gelmeyeceğini de.
“Cık. Sana seçtirdiğim seçeneklerin hiç birinde böyle bir şey yok. Ki bakıyorum da şuan gayet dayına ihanet etmiş duruyorsun.”
“Beni buna mecbur bırakan sendin. Git şimdi hangi yollar ile buluyorsan bul. Mecbur kalmamaya çalış. Çünkü bana mecbur kalırsan hiç iyi şeyler olmaz.” İris masanın altından gözükmeyecek şekilde elimi tuttu. Ona baktığımda dudaklarını oynatarak kimse duymayacak şekilde konuştu. “Delirmişsin sen” Ona bir şey söylemedim. Tekrar Asrına baktığımda şakağındaki bir tane damarın belirginleştiğini gördüm. Bunu masadaki herkes fark etti. Ve kimisi tavana, kimisi yere bakmaya başladı. Ben ise tam da onun gözünün içine bakmaya devam ettim. Buradaki herkes rızasıyla buraya geldiği için onun sözlerine uyuyordu. Bu benim için geçerli değildi. İkimizde göz temasını kesmedik. O benim kahvelerime odaklanmış ben onun mavisine. Ne yapıyorduk şuanda? Ne anlamaya çalışıyordu gözüme bakarak. Ben onun gözlerinde denizi görmeyi beklerken gökyüzünü görüyordum. Her seferinde.
Denizdeki dalgaları görmek istiyordum, Gökyüzündeki fırtınayı görüyordum.
Denizin maviliğini görmek istiyordum, Gökyüzündeki yağmurları görüyordum.
Görmek istemediğim çok şey görüyordum. Ve burada daha fazla kalmaya devam edersem görmekle kalmayıp, yaşayacaktım. Sinirli bakmıyordu. Düz bir ifadeyle ama asla anlayamadığım bir duyguyla bakıyordu. Belirsizliğin karesi. En sonunda pes ederek gözlerimi kaçırdım. Masanın üzerinde duran şişelerde herhangi birini alarak şu içtim. Ecel terleri dökmüş gibi hissediyordum. Bu kadar geçileceğini tahmin etmemiştim.
Sudan bir kaç yudum aldıktan sonra kapağını kapatarak masaya geri koydum. Bakışmamızın bittiğini fark ettiklerinde. Asil ayağa kalktı. “Toplantı bitti herhalde. Çıkabilirsiniz.”
Hepsi bunu duymayı bekliyordu ki hiç bir şey demeden odayı terk ettiler. Bunlara ben de dahildim. Sadece içeride Asrın ve Balım kalmıştı. Kapının kapanma sesinin ardından Asil de, İris de bana döndü. “Sen yürek yemişsin. O masadan hala nasıl yaşayarak çıktın anlamıyorum” dedi İris. Ölmemi mi bekliyorlardı. Ölmek için daha gencim. “İkinizi bir daha asla yan yana görmek istemem. Ateşle Barut gibisiniz ” dedikten sonra kaçarak gitti. Asil. Asansörlerin olduğu yöne doğru ilerlerken toplantı odasının kapısı açıldı. Arkamı dönüp baktığımda çıkanın Balım olduğunu fark ettim. Kınar gibi daha çok nefret eder gibi baktıktan sonra diğer asansör köşesine gitti. İrisin konuşacağını fark ettiğimde işaret parmağımı kaldırarak onu durdurdum. “Yarın konuşalım mı?”
“Sadece bir şey söyleyeceğim” Söyle der gibi ona baktım. Asansör gelmiş bu sefer kartı ben okutarak 10. Kata gitmemizi sağladım. “Yerinde başkası olsaydı şuan nefes almıyordu.”
“Ben sizin gibi değilim. İstemeden buraya geldiğimi biliyor. Bana bir şey yapamaz.” Başını onaylar anlamda aşağı, yukarı salladı. Asansörün kapanacağı sırada birisinin eli aradan çıktı ve kapılar geri açıldı.
Şansıma sıçayım. Asrındı.
Bu gerginlikle bir de aynı asansörde mi duracaktım. İris ile göz göze geldim. Hiç hır şey söylemedi ama benimle aynı düşündüğüne eminim. İnadına mı yapıyordu bilmiyorum ama tam da yanımda dikiliyordu. O kartını okutmadan kapılar tekrar kapandı ve asansör hareket etmeye başladı. Beş saniyelik kat değiştirmek bana beş saat gibi geçmişti. Kimse konuşmuyordu. İrise baktığımda o bile bakmamak için telefonu ile ilgileniyordu. Normalde olsa Asrın ile muhabbet edeceğine bile emindim. Bu olaydan sonra hele ki yanında ben varsa asla konuşmazdı. Ve ben de her ne kadar muhatap olmamak için telefonum ile ilgilenmek istesem de yanımda Zeus’un oğlu olduğu için asla bakamazdım. Neden bu asansör yavaş hareket ediyormuş gibi hissediyordum. Yanımda varlığından haberdar olsam da bakmamak için elimden geleni yapıyordum. O derece hareket dahi etmiyordum. Bana bir şey yapamazdı. İri öyle bir bahsetmişti ki içime işlemişti. Omuzlarımızda dikleştirdiğim sırada asansörün durma sesi geldi. Çok sürmeden kapı açıldı. O benim önündeydi ama o çıkmadan ben ondan önce çıktım. İris de arkamdan gelmişti. Bir an önce odama gitmek istiyordum.
İris telefona bakmayı bırakmış ama tek kelime konuşmuyordu. Neden?
Bir kaç adım attıktan sonra Asrının da arkamızdan geldiğimi hissettim. Kötü düşünmeyelim. İris onun odasının da bu katta olduğunu söylemişti. Kendi odamdan göz acıma girdiğinde İrise döndüm. “İyi geceler” o da bana aynısını dedi ama sesi gergindi. Her insan sinirlenir bunlar neden bu kadar tepki veriyordu daha önce kimse ona had bildirmemiş mıydı. Bunu ilk yapan ben isem kendimle gurur duyardım. Elimdeki kartı kapının yanındaki ekrana okuttuktan sonra son kez İris e bakıp gülümsedim.
Asrının ise sağımdaki odanın kapısına kartı okutup girdiğini gördüm.
Bu adam benim yan odamda mi kalıyor. Hayır ben onun yanındaki odada kalıyordum. Başka oda mı yoktu? Kapının kapanma sesinin duyar duymaz sola dönerek İris e baktım. Tam kapıdan girmek üzereydi sessizce seslendim. “İrisss” Başını çıkardı. “Ben doğru mu gördüm yoksa yanımdaki odada o mu kalıyor?”
“Üzülme solunda ben varım.” Daha fazla konuşmam müsaade etmeden kapıyı kapatıp kendi odasına girdi. Ben de kulübü iterek kendi odama girdim. Sevdiğim ve kalabileceği tek ter burasıydı. Nefes alma ihtiyacı duyarak camdan pencerenin birini sonuna kadar açtım. İçerisinin soğuması umurumda değildi. Hava almaya ihtiyacım vardı. Pijamalarımı giyerek. Lavaboda soğuk suyla yüzümü yıkadım. Bu gece uyumak zor olacaktı. Sabahleyin de uyumuştum. Camdan dışarısını izledim. Yaşadığım tüm şehir gözüküyordu. Işıkları ayrı güzeldi. Tüm yıldızlar gözükmese de az çok vardı. Geldiğimden beri fark etmediğim bir şey dikkatimi çekti. Burası tam şehrin dışına doğruydu. Ormanlıktan başka bir şey yoktu ama aynı yükseklikte yanımızda duran bir bina daha vardı. Bina denirse, gökdelen. Tabi gökdelene hakaret olacak onlar en az elli kattı. Burasının başka bir bloku muydu? Sabah olunca İris e sorardım.
Binayı incelemeye başladım. Gece olduğundan duvarları bile ne renk anlayamadım da grinin koyu tonuydu. Camları içerisinde göstermiyordu. Buradan avlusundaki korumaları görüyordum. Ellerinde silah ile nöbet tutuyorlardı. Çimlerin haricinde çakıl taşlarından yol vardı. Girişi tam terste olmalı ki bina kapattığı için sadece bu kadarını görebiliyordum.
Tekrar şehri izlemeye devam ettim. Araba trafiğini orada olsaydım korna seslerinden kafayı yerdim. Buradan duyulmuyordu bile. Yüzüme tebessüm yerleşmişti. Havanın biraz daha soğuk ettiğini hissedince camı kapatarak. İçeri girdim. Duvardaki saat ile yatakta bakıştım. Uykum gelmiyordu. Sabaha kadar uğraşacak bir şeyim olmadığı için sadece oturup yattım. Sabaha karşı uyumuştum. En fazla iki saattir. Çünkü saatin dokuzuna kurduğum alarmın sesine uyanmıştım.
Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Yine iştahım yoktu. Kahvaltı hala devam ediyordur ama katılmak istemedim. İrisin orada olduğunu düşünüyordum. Aramak yerine mesaj attım.
Mayıs: Günaydın
İris: Günaydın
Mayıs: Kaçta çıkarız
İris: Odanın kapısını aç
Mesajı tekrar okudum ve doğru yazmıştı. Yerimde kalkarak kapıyı açtım. Karşımda İris yazlık elbise modelli bir takımı vardı. Ben ise pijama ile duruyordum. “Günaydınnn. Şu işe çıkmadan önce dün akşam söyleyemediğim her şeyi telefona yazdım. Daha onlar hakkında konuşacağız.” Kapıdan geçmesi için yer açtım. İçeri geçti. Yatağımın tam karşısında oturmak için aynı zamanda makyaj masası olarak da kullanılan masaya geçtik. “Balım hanımın sinirleri çok bozukmuş. Öyle dedi Asil.” Odamdaki dağınıklığa baktı. Henüz yatağımı bile toplama gereği duymamıştım. Bir yastığım yerde diğeri ise dokunsam düşecek durumdaydı. Buna aldırış etmedi. Her zaman tertipli olmak da sıkıyordu hele ki şuan en istemediğim şey burayı toplamaktı. Bakışlarını bana çevirdi. Gözlerimin altı şişmişti. Çok belli olmuyordu ama bunu fark etti. “Sen uyumadın mı?”
“Uyku tutmadı. Kapatıcın var mı?” Elini çantasına attı ve minik boy bir kapatıcı çıkardı. Elinden alıp lavaboya gittim. Aynanın karşısına geçip göz altıma sürmeye başladım. “Sen ne söyleyecektin?” Elim ile hafifçe yaymaya çalıştım. İris ile ten renklerimiz uymuyordu. Böylece kat kat sürüp rengi eşitlemeye çalıştım. “Dün olanlardan sonra bugün yemekhane de herkes gergindi. Oradaki olanları sonra anlatacağım. Dün akşama gelecek olursak...” ikinci katı sürüp tekrar elim ile yaymaya çalıştım. “Buraya gelmeden önce nasıl bir hayatın vardı görmedim. Elbette sen anlattın ama sonuç olarak tamamını bilmiyorum. Bu durumlara alışık gibi duruyorsun verdiğin tepkiler öyle. Yerinde başkası olsa bu kadar rahat olmaz.”
“Bu gidişle yerimde zaten bir başkası olmayacak”
“Asrın abimden tepki vermesini beklerdim. Yada herhangi bir söz söylemesini. Ahmet amcama çok düşkündü. Kim olsa elbette araştırır. Sonuçta babası.” Göz ucuyla bana baktı. “Sana bir şey söylemiyorum alınma” Göz kırptım. Bu kapatıcı benim ten rengimi tutmuyor gibi gözüküyordu. Üç katman sürmüştüm ama fazla beyaz gözüküyordu.
“Değişik baktı sana. İlk defa gördüm.” Bunun sonucu nereye varacaktı? Kapatılınca kapağını kapattım. “Elbette tavanı incelemeyi bitirdikten sonra kısa bir an gözüm kaydı.”
Kıkırdadım. “Bakman yasak değil ki. Hem nede öyle tepki verdiğinizi de anlamadım.”
“Öyle tabi de.. Her neyse. Sadece babasının ölümünü öğrenmesi gerekiyor. Elinde sonunda bir gün öğrenecek” Bunu olacağını biliyordum. Acaba o dakika ne tepki verirdi?
“Asansördeyken de baktı aynı şekilde. Bu sabah yemekhane de konuştuk biraz. Görmem lazımdı Balım hanım da vardı. Balım’in sinirleri tepesinde bence sinir püskürtüyor bana apta sarışın.” Kapatıcıyı ona geri uzattım. Hem konuşuyor diğer yandan da dolabımı açmış ne giyeceğim karar veriyordum. İris anlatmaya devam etti. “Terk etti gitti yemekhaneden. Sonra Asil ve Asrın abimin yanına gittim. Düne göre daha normal davranıyorlar. Asrın abimin bakışları normale dönmüş. Nasıl desem sinirli gibi değildi bakışları dün akşam. Ben sinirlenmedim falan beklerdim. Herkesin gözünün önünde tehdit edildi gibi bir şey oldu.” Dolaptan bir kaç askıyı çıkarıp kıyafetlere baktım.
Benim olanlar da vardı. Daha önce görmediklerim de. Konuştuğumuz konu ile alakası yoktu ama İris e döndüm. “Benden önce burada biri mi kalıyordu bu kıyafetler benim değil”
“Hayır kimse kalmıyordu. Her odada var böyle artık sen kullandığına göre senin ”
“Anladım. Sen anlatmaya devam et.”
Elimdeki askılar geri koyup diğerlerine baktım. Pantolon tişört kombini yapmayı düşünüyordum. Bluzlardan yarım kollu büzgülü siyah bir üst aldım. Onun altına ne giyeceğim karar verirken anlatmaya devam etti. “Sonra işte sordu daha denetlemeye çıkmadın mı diye yani her zamanki şeyler. Beş dakika muhabbet edemeden Asile küstüm. Bende buraya geldim.” Pantolonlardan ise koyu gri olana karar verdim. “İyi yapmışsın” diye mırıldandım. Kalan kıyafetleri aşklarını geri takarak tekrar dolaba yerleştirdim. “Üstümü değiştirip geliyorum sonra çıkarız.”
Ben üstümü değiştirip geldiğimde yatağımın da toplandığını fark ettim. Dünkü gibi her yeri kontrol ettik. Gezdik desem tam anlamı. Yerin altındaki alanı merak ediyordum. Orasını da acaba İris benden gizli denetlemeye iniyor mudur? Geri yukarı çıkarken dün akşamki binayı sordum. “Dün akşam camdan gördüm. Yan taraftaki bina neyin nesi?” İris bir an duraksadı.
Yan tarafta binanın olduğundan haberi vardır. Söylemek mi istemiyordu yoksa benim bilemem mi gerekiyordu. Bunu soracağım sıra o konuştu. “Abimin ezeli düşmanı” Abi diye bahsettiği kişinin Asrın olduğunu anladım. “Neden buradalar o zaman?”
“Sinir etmek için. Yan yana ne romantik değil mi?” Buna kendisi bile güldü. Komik değildi ama alay ediyordu. Ben bu konuları bilmiyordum. Öğrenmem lazım. “Sivrihanların yeri orası baya ölümüne düşmanlar. Birisi savaş başlatsa şehir yok olacak o derece düşün. Sivrihanlar diye bahsettiği soy adları olmalıydı. Bir yerden tanıdık geliyordu ama hatırlayamadım.
“Bir kaç kere kışkırttılar bizi ama o zaman başta Ahmet amcam vardı o konu nasıl oldu bilmiyorum ama kapandı. Şimdi Asrın abimin acımasına yada anlaşma yapılmaya bağlı. O konular çok karışık ya çok uzunmuş. Hatırlayamıyorum detayları ama genellikle böyle.” Konuşurken odanın önüne gelmiştik. Veda ettikten sonra aynı yere geldim. Odama.
Dün olanlardan aynisi oldu. Gece uyuyamadığım için gelir gelmez yine uyumuştum. Akşam olduğunda yine kontrol yapıp odama gelmiştim. İri bana artık bir şeyler yemem gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Kaç gündür olmayan iştahım gelmiyordu. Onu kırmamak için mutfaktan tuzlu kraker almıştım. Belki yemek isterim diye masamın üzerine bıraktım. Hava kararmıştı.
Pencereyi kapatıp perdeyi çektim. Aklımda İrisin sözleri yankılandı. “Olur da bir gün yıldızları görmek istersen çıkabilirsin ” Bu gece de uyuyacağım düşünmüyorum boş boş oturmak yerine en son kata çıkmaya karar verdim. Asansöre kartımı okuttum. Nereye gideceğimi nerden biliyor bu kart?
Yapay zeka bile bu kadar gelişmedi.
Kapılar açıldığında iki yer vardı. Bir tanesi yani şuan içinde bulunduğum yer, kutlama yapılan yerdi. Çok incelemedim. Sensör ile çalışıyordu ve etraf loş bir ışık ile aydınlanıyordu. Sağ tarafımda camdan duvar vardı. Dışarısı gözüküyordu. Camdan bir kapı da vardı. Bunu açmak için kart gerekmiyordu. İlk defa kulplu olan bir kapı.
Kulpu yavaşça aşağıya doğru indirdim. Kapı kilitli değildi ve açıldı. Üstü açık bir terastı. L şeklinde bir koltuk ve iki tane de tekli koltuk bulunuyordu. Herhangi bir dekorasyon yoktu. Kendileri böyle istemiş olmalı ki korumak için korkuluk bile yoktu. Aynı zemindi. Ucuna çok yaklaşmadan aşağıya baktım. Odamda baktığımdan sadece bir kat olsa bile daha yüksekti. Ve yıldızlar. Şehirden baksam göremeyeceğim yıldızlar, yüksekten bakınca gözüküyordu. Çok fazlaydı. Şansıma ay da vardı. Dolunay. L koltuğun köşesine geçip bacaklarımı uzattım. İçimde kelebekler uçurmaya başladı. Bu manzarayı görmek beni uzun bir aradan sonra mutlu etmiştim. Dudaklarımdaki sırıtış büyüdü. Kayan yıldız görmeyi beklerken hareket eden şeyin uçak olduğunu fark edince moralim bozuldu. Gökyüzünü bakmayı seviyordum. Bu anımı bozan ses telefonumun bildirim sesiydi. Kimden olduğuna baktığımda dayımın yazdığını fark ettim.
Dayım: Yaşıyorum
Mayıs: BendeJ
Her gün yaşadığını bildirgesini istemiştim. Bu şekilde olacağını düşünmemiştim. Arar sanıyordum. Orada ne yapıyordu acaba? Geri dönecek mıydı? Ne zaman dönecekti?
Görüldü yedikten sonra telefonu kapatıp tekrar gökyüzüne baktım. Alin ile çok bakardık. Acaba o ne yapıyordu? Kaç gündür aramıyor, mesaj atmıyordu. Başına bir şey gelip gelmediğini bile bilmiyordum. Şimdi mesaj atarsam ne yaptığımı ve daha bir sürü soru soracaktı. Yalan söylesem bile bir yere kadar.
Yıldızları izledim. Ayı izledim. Dolunayda tüm dileklerim gerçek olurdu. İçimden dilek diledim.
Dayım geri gelsin. Başına bir şey gelmesin. Ben de buradan gideyim.
Ölmeden yaşamak istiyordum. Bu da sadece dayımın yanında mümkün oluyordu. Bu ülkeden gitmeyi hiç düşünmedim. Ailem burada onları bırakamam. Hazirandan bahsetmiyorum. O burada değildi zaten. Merak da etmiyorum. Yaşasın yeter. Annem ve babamın mezarları burada. Gitsem gelmek istemem. Bu yüzden gitmeyeceğim. Ayın aydınlık yüzüne baktığımda bazı şeklini görüyordum. Büyük bir oyukluk vardı. Karanlıktı. Yanında küçük oyuncular da vardı. Teleskop olmasa bile gayet net gözüküyordu.
Arkamdan kapının açılma sesini duydum. Dönüp bakmadım. Gelecek olan yanıma gelirdi. Tahminimce İristi. Bir kaç saniye sonra yanımda bir hareketlilik hissettim. Başımı çevirdiğimde İrisin olmadığını fark ettim. Asrındı.
Yanımdaki boşluğa oturdu. Aramızda bir yastık kadar mesafe vardı. Ben bir köşesinde o bir köşesinde duruyordu. Beyaz bir tişört altında ise lacivert eşofman vardı. Saçları nemliydi.
Ben niye bu kadar inceledim ki bu adamı?
Tekrardan gözlerimi gökyüzüne diktim. Bu sefer onun bana baktığını hissettim. Aramızda hiç bir iletişim geçmedi. Bir kaç saniye sonra o da benimle birlikte gökyüzüne bakmaya başladı. Hava da hafiften esmeye başladı. Soğuk esmiyordu. Saçlarımı dağıtmıştı sadece. Yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Herkes aynı gökyüzüne bakıyordu. Fakat farklı şeyler görünüyordu. Farklı açılardan bahsetmiyorum.
Gözlerimi yıldızlardan ayırmadan sordum. Ama o da ben ile aynı zamanda ve ay iş şeyi sormuştu. “Bana kızgın mısın?” Aynı anda söylememizi beklemiyordum. Gözlerimi onun mavilerine çevirdim. O söylemeden ben açıkladım. “Hayır. Senin olmam gerekmiyor mu” O de benim kahvelerime baktı. Kalbim hızlı atmaya başladı. Ne oluyor ya?
“Hayır neden kızgın olayım”
“Toplantı odasında olanlardan sonra bakışların da değişikti. Herkes garip tepki verdi. ” Bana göre bir değişiklik yoktu. Herkes kızabilir ama onlar neden bu kadar tepki vermişti. İlk defa sinir olmuyordu. Bakışlarında yine aynı bakışı gördüm. Sinirli değil, mutlu değil ama gözlerinin içi güzel bakıyordu. Mavi gözleri gittikçe daha açık bir tona bürünüyordu. Her anlamı yüklemeyi denedim. Hiç biri tutmuyordu.
“Neden öyle bakıyorsun?”
“Nasıl bakıyorum?” Bakışı aynıydı bozmuyordu. “Rahatsız mı oluyorsun?” Sesi daha kibar ve nazik çıkmıştı. “Hayır. Rahatsız olmuyorum. Sadece merak ediyorum.” Aslında rahatsız olmuyorum. Hatta daha iyi hissediyorum. Ailem yanımdaymış gibi... Bakışmayı keserek gözlerimi yıldızlara diktim.
“Nasıl bakıyorum?”
“Henüz onu bende çözemedim. Hangi duyguya yön versem hiç biri tutmuyor. Olur da bir gün çözersem yine soracağım.” Başını salladı. Gökyüzüne bakmak yerine bana bakıyordu. Acaba şuan ne düşünüyordu. Bazen gerçekten insanların kafasının içine girip ne düşündüğünü okumak istiyordum. İmkansız dilekler...
“Nasıl bakıyorsam bilerek yapmıyorum. Eğer gerçekten rahatsız oluyorsan söyle. İstemeden oluyor.” Böyle demesini beklemiyordum. Tekrar ona baktığımda bu sefer bakışları değişmiş her zamanki gibi bakıyordu. Gerçekten rahatsız olmuyorum ama çevremdekiler çok garip tepki veriyordu. Bakışına takılmamın sebebi buydu. Oturuşumu daha dik hale getirdim. “Hayır gerçekten rahatsız olmuyorum.”
“Üşümüyorum musun?”
“Seni ne ilgilendirir?” Ani çıkışımı ben bile beklemiyordum. Fazla samimiyet kurmak beni geriyordu. Hava daha sert esti. Soğukluğu yoktu. Üşüyen birisi değildim. Bu sorumun ardından sustu. Çok mu sert çıkmıştım?
Bundan böyle kozum olsun susturmak istediğimde bunu diyecektim. Şuanda susmasını istemiyordum. Yalnız kalmayı seviyordum ama yalnız hissetmekten nefret ederdim. Neden böyle oluyordu bilmiyorum ama yanımda olması güvende hissetmemi sağlamıştı.
Kendine gel Mayıs sen zaten güvendesin. Başına bir şey gelirse kendini korursun. Yanında birisinin olmasına gerek yok.
İç sesimin beni uyanmasını ardından ayağa kalktım. Her kim olursa olsun kimseye güvenme. Ben kendime bile güvenmiyorum. Bu adam nasıl bana bu kadar güveniyordu. Yan odasında kalıyordum. Aynı katta kalıyordum. Toplantı yaptığında toplantısına katılıyorum. Ben bile kendime bu kadar güvenmiyorken... O da benim ardımdan ayağa kalktı. “İyi geceler.”
“Neden kaçıp gidiyormuşsun gibi hissediyorum.” Bunu söylerken ikimiz de kapıya doğru adımlıyorduk. “Kaçmıyorum. Konuşacak bir şey olduğunu düş-” Sözümü kesti. “İki saattir bir şey söyleyeceksin ama her ağzını açtığında vazgeçiyorsun. Şimdi ne diyeceksen söyler misin.” Böyle bir şey mi yapıyordum?
Kapının kulpunu indirdim ve önden geçtim. “Neden bana güveniyorsun?” Lafı dolandırmadan konuştum. “Aynı binada, aynı katta, yan odanda kalıyorum. Hiç tanımadığın hangi kadını bu kadar yakında tutuyorsun? Hiç mi şüphe etmiyorsun. Açıkçası hep de merak edeceğim. Neden senin örgütünden olmamı istedin. Sana işinde yardım bile etmiyorum. Biraz mantıklı düşün sadece günde iki kez denetleme yapmak ile ne işe yarıyorum? Koskoca örgütünde herkese böyle mi güveniyorsun. ” Tüm düşündüklerimi bir anda söyledim. Gerçekten bunları merak ediyordum. Asansörün ekranına kartı okuttum. Arkamda duruyordu ama bakışlarını sırtımda hissediyordum. Bunları söylerken yüzüne bakmamıştım. Bakmayı da düşünmüyorum.
“Herkese güvenmiyorum. Sen burada olan tüm insanlara güvendiğimi mi düşünüyorsun? Yanımda bulunmaları güvenmem değil. Aynı bina da, aynı katta bulunmamızdan bir kusur mu görüyorsun?” Asansörün kapısı açıldı. İçeriye geçtim arkamdan o da geçti. Benden bir cevap bekliyordu. “Kusur görmüyorum. Rahatsız olan sen olmalısın.”
“Hiç rahatsız olmuyorum.”
“Sen farkındasın dimi ben senin düşmanının yeğeniyim.”
“Yani..”
Bu adam beni çıldırtacak. Bir gün gerçekten delirirsem sebebi bu adam. “Toplantılarına bile tek tük insan katılıyor. Bunların hepsi önemli kişiler. Örgütünün yönetiminde hepsinin hakkı ve sözü var. Neden ben de bunların arasındayım. Benim neyime güveniyorsun?” Bu sefer ekrana kartını o okuttu. Asansörün kapıları tekrar kapandı. Gözleri artık açık mavi değil, dumanlı maviydi. Konuşurken başımı kaldırmam gerekiyordu. Boy farkından dolayı kendimi daha aşağıda görüyordum. Şuan olduğum duruma bakarsak hala kendimi aşağıda görmem çok normal. “Bunu dediğin iyi oldu artık İris de sen de tüm toplantılarıma katılırsınız” Zaten hepsine katılmıyor muyuz. Benim söylediğim de konu. Sadece birine katildim. Yada iki her neyse çok da önemli değil. İnadına yapıyordu.
“Bir gün bana gerçekten neden güvendiğinizi anlatacaksınız.” Çünkü şuan da söylemeyeceğine emindim. Asansörün kapısı açıldıktan sonra koşar adımlarla odama yürüdüm. Benim koşmam bir işe yaramadı ki onun zaten bir adımı benim koşmama eşitti. “İyi geceler” kendi odasına girmeden önce bana söylediği son şey buydu. Ona bir şey söylemeden kendi odama girdim.
Sabaha karşı uykuya daldım ve dokuzdaki alarmın çalması ile uyandım. Her zamanki gibi yüzümü yıkayıp üstümü değiştirdim. Beyaz bir gömlek ve koyu renkli bir pantolon giydim. Midem bulanmaya başlamıştı. Kusmak üzere olduğumu anladığımda kendimi zar zor lavaboya ulaştırdım. Çıkardığım tek şey suydu. İğrenç bir ekşi tat bırakmıştı. Bir kez daha öğürdüm. Yine çıkan şey suydu. Ağzımı su ile yıkadım havluya sildim. Yediğim hiç bir şey yoktu. Zorlasam bile yiyemiyordum. Dünden aldığım tuzlu krakerin bir kaç tanesini ağzıma attım. Daha fazla midem bulandı ama çok umursamadım. Kısa bir süre idare ederdi. Tekrar lavaboya gelip aynadan kendime baktım. Gerçekten zayıflamıştım. Yüzümdeki yanaklarım biraz gitmiş, çok belli olmasa da daha kemikli duruyordu.
İris ’in arama sesini duyunca telefonu açtım. “Hazırsan kapıya çık çünkü bugün ki program yoğun.” Sabah selamı bile vermemişti. Onu onaylandıktan sonra saçlarımı taradım ve yüzüme gülümseme yerleştirdim. Odadan çıktığımda kendi kapısının önünde beni bekliyordu. “Günaydın”
“Günaydın. Nasılsın olduğuna dair bir fikrim yok ama Asilin verdiği bilgilere göre artık tüm toplantılara bizim de katılmamız gerekiyormuş. ” Bu birazcık benim yüzümden olmuştu. Sorun yok anlamında gülümsedim. Telefonun ekranını bana çevirdi. Beyaz bir kağıtta saatler aralığında ne toplantısı olacağı yazıyordu. Saat on birde ilk toplantı, birde ikinci toplantı ve yedi de son toplantı vardı. Bunlardan önce kahvaltı yapmamız gerektiğini söyledi İris. Ne kadar itiraz etsem de kendimi yemekhane de buldum. Yine aynı masaya geçmiştik. Tesadüfen. Yine orası boştu. Herkesin ayrı yeri olduğunu sanmıyordum. “Senin canın neden sıkkın?” İrisin sorusu ile başımı kaldırıp ona baktım. “Bir şey yok. Sadece Yine uyuyamadım pek ondandır” deyip kısa kestim. Yalan yok biraz da ondandı. Yemek yiyemememi de kafaya takmıştım. Özellikle kustuktan sonra gerçekten bir şeyler yemem gerektiğini fark ettim. Servis yapan çalışanlar beyaz porselen tabakta kahvaltıyı önümüze koydular. Haşlanmış yumurta, peynir, domates.... Tüm kahvaltılıkları koymuşlardı. Bardağa çay da koyup masadan uzaklaştı. “Bu sefer o tabaktakilerin en az yarısını yiyeceksin” diye bana şart koştu İris.
“Denerim.” Diye mırıldandım. Çaya bir küp şeker attıktan sonra karıştırmaya başladım. “Sen bende bir şeyler saklıyorsun ama belki özel hayatındır. Söylemek istemiyor olabilirsin. Fakat unutma her zaman yanındayım.” Yüz ifadem o kadar mı her şeyi ele veriyordu. Çaydan bakışlarımı ayırıp İrise baktım. “Teşekkür ederim. Ben de senin hep yanındayım. Ayrıca bir şey yok sadece.. ” Çayı karıştırmayı bırakıp bir kolumu masaya yasladım. Başımı da elimin tersine. “Bilmiyorum. Buraya çabuk alışsam da bir zaman sonra eski hayatımı özlüyorum.” Alini merak ediyorum. Mesaj atmaya yeltendiğimde içimdeki dürtü beni durduruyor, son anda vazgeçiyorum.
“Biliyor musun, ben de buraya geldiğimde benzer şeyler yaşamıştım. Eski hayatımı özlemedim ama ablamı özledim.”
“Benim burada ablam çalışıyordu. Buralı değilim. Yaşadığımız yerde iç savaş vardı. Ablam ile her şey başlamadan gittik. Bunun için annem, babam ve abimi bile karşımıza aldık. Buraya geldiğimizde ablam ben çalışacağım sen çalışma dedi. Tanımadığımız bir ülkede beni güvende tutmak istiyordu. Kabul eden tek iş yeri burasıydı. Ablam aylarca burada çalıştı, sonra bir görev esnasında..” Soluksuz anlatmıştı her şeyi. Konuşmak istemiyordu belli. Masadaki elini tuttum. “Öldü.” Gözünden bir yaş aktı ama kimse görmesin diye hemen sildi. “Benim burada olma amacım bu. Ablam onların yüzünden öldüğü için kendilerini affettirmeye çalışıyorlar. Beni koruyarak. Biliyorlar çünkü kimsemin olmadığını. Ben de başta senin gibi ön yargılıydım. Herkesten uzak durdum. Ne derlerse yapmadım. Sonra alışıyorsun. ” Söyledikleri önemsizmiş gibi kahvaltıya odaklandı. “Her neyse bunların bir önemi yok. Sen de kahvaltını et lütfen yoksa-” Sözünü keserken iki elini de tuttum. “Asla ablanın yerini tutmam ama bir gün konuşmak istersen, ablanı özlersen benimle konuşabilirsin.” Dışarıdan ne kadar neşeli görünse de gerçekten yaşadığı şeyleri kaldırmaktan zorlanmış olmalıydı. Benim şuanda dayıma verdiğim değeri k bir gün ablasına daha fazla veriyordu.
Onu anlayamam ama yardımcı olurdum. “Teşekkürler ederim” Gülümsedim. İkimiz de kahvaltıya başlayacağımı zaman midemin bulantısı arttı. Sabah yediğim tuzlu kraker işe yaramamıştı. Umursamamayı denedim. Bu sefer kahvaltının kokusu burnuma geldi. Kötü bir koku değildi ama gerçekten sevmiyordum. Sanki günün en kötü saatinde zorla yedirilen kahvaltı havası vardı. Bunu da umursamadım ve bu sefer çaya yöneldim. İrisin hikayesini dinlerken biraz soğumuştu. Kuruyan boğazımdan geçtikten sonra mideme şu hariç başka bir içecek girmişti. İkinci yudumumu bile almadan boğazımdan yukarı çıkan ekşi bir his hissettim. Çayı anında masaya bırakarak. Masadan kalktım. Bir elim ile ağzımı tutuyor diğer elim ile karnına baskı uyguluyordum. Kapıya hızlı adımlar ile yürürken İris arkamdan seslendi.
“Lavabo en sağ koridorda son kapı.” Diye seslendi. Arkamdan onun da kalktığını hissettim. Yol boyunca boğazıma dolan kusmuğu tutmaya çalıştım en son lavaboya bulduğumda kendimi klozetin önüne attım. Elimi ağzımdan çekmem ile ağzımın içinde tuttuğum sıvının akmasına izin verdim. Sabahkinden farklı olarak bu sefer kan kusuyordum. İrisin arkamda olduğunu hissettim. Önüme gelen saçları alarak arkamda topladı. Sırtımdan aşağı dökülen buklelerimi de toplayarak başımın üzerinde topuz gibi tuttu. Bir daha yemek yemeyeceğim. Ağzımdan kanlar akmaya devam etti. Mideme şu hariç bir şey girince tepki göstermişti. Kan neden kusuyordum?
Bunları düşünürken kusmam bir türlü bitmiyordu. Üstümdeki beyaz gömleğin bile battığını hissettim. Son kez daha ağzımdan kanlar çıktı. İğrenç! Elim tersi ile ağzımın kenarını sildim. Klozetin sifonunu çektim. Çözdüğüm yerden ayağa kalktım. İris saçlarımı tutmayı bıraktı ama arkamda tuttu. Yüzüme gelmesini engelledi. “Özür dilerim. Ben zorladım seni yemeğe, böyle olacağı-” Onun lafın böldüm. “Senin suçun değil” Titrek çıkan sesim ile kendini suçlamaması gerektiğini daha fazla anlatmadan kısa kestim. Lavabonun kenarına tutundum. Suyu açarak ağzımı ve yüzümü yıkadım. Tekrar kusma isteğim geliyordu. Bu sefer zor tuttum. Ağzımın içini de çalkaladıktan sonra suyu kapattım. İris bir Kolumdan tutarak yürümeme yardımcı oldu. “Sen iyi değilsin. Bugün işleri ben yaparım sen dinlen. Toplantıda önemli bir şey konuşurlar ise söylerim. Seni sık sık ziyaret edeceğim. İstediğin bir şey var mı?” Başımı olumsuz anlamda salladım. İristen destek alarak sağ sağlam odama çıkmıştım.
Üstüme daha rahat bir eşofman ve bol bir tişört geçirdim. Uzun süre bir şey yemeyecektim. Hatta şuan yemek görmek dahi istemiyordum. Uyumak için karanlık bir ortam olmasını tercih ederek perdeleri indirdim. Gün ışığı perdenin kenarından sızıyordu. Yine de öncekine göre daha karanlık bir ortam olmuştu. Yatağa yatıp komidinin üzerindeki loş ışığı açtım. Bu uyumamı daha çok sağlıyordu. Yatağa yatıp üstüme yorganı çekerken kapı açıldı.
Başımı kapıya doğru uzattığımda gelenin Asrın olduğunu gördüm. Onun kartı tüm kapıları açıyor muydu? Geriye doğru yaslandım ve kapının kapanma sesinin duydum. Görüş açısı girdiğinde elinde bir tepsi tuttuğunu fark ettim. Yanıma gelip tepsiyi komidine bıraktı. İçinde iki şişe su ve hapa benzeyen bir ilaç kutusu duruyordu. Yanımdaki tekli koltuğa çekerek oba oturdu. Hiç konuşmamıştık. Etraf karanlıktı komidinin üzerindeki lambayı kapatıp normal ışığı açtım. Sabah olmasına rağmen ışığı açmam garipti evet ama perdeyi açmaya üşeniyordum. “İyi misin?” dedi sakince. Sesi daha naif çıkıyordu. Gözlerimi yavaşça kırpıştırdım sadece. Cevap vermek istemedim. Konuşmak istemiyordum. Kimse ile sadece ona özel bir şey değildi. “İris iyi olmadığını söyledi. Kan kustuğunu söyledi.” Mavileri büyük bir derinlikle bakıyordu. Yoğun bakışlarına maruz kaldıktan sonra boğazımı temizledim. “Evet öyle oldu. Bir kaç gündür iştahım yok.” Elini kaldırdı ama her ne yapacaksa vazgeçip bacağının üzerine geri koydu. Komidinin üzerindeki ilacı işaret etti. “İştah açıcı hap istersen kullanabilirsin. Merak etme zehir gibi bir şey yok içinde. “Teşekkürler”
Soğuk davranıyordum. Öyle davranacaktım tabi ki. Her dakika kendime hatırlatma yapıyordum. Burasına asla alışmayacağım. Geçici bir süreliğine buradayım. Elbette bir gün dayım buraya geri gelecek ve o zaman gideceğim. Eğer buraya alışırsam gitmek istemem. Ki duruma bakacak olursak İrise gerçekten çok alışmıştım. Başkasına bu kadar yakınlık kurmak istemiyordum. Bir kaç dakika odaya sessizlik hakim oldu. O da ne yapacağını bilmiyordu. Her defasında aramızda mesafe olacak ben onun düşmanı sayılırım. Askerlik arkadaşı gibi sohbet edemem.
Dayı nolur gel buraya. Yoksa iç güdülerimi zor tutsam da bir gün konuşacaklarına eminim.
Bakışlarını üzerimde hissediyordum ama ona bakmamaya kararlıydım. “Mayıs” ismimi söylemesini ardından bakışlarımı ona çevirdim. “Özür dilerim.” Şu zamana kadar ondan ilk defa bu kadar hoş ses tonunu duyuyordum. Gerçekten özür diliyordu. “Sorun değil. Düzelirim.” Onun yüzünden bu halde olduğumu anlıyordu. Şuanda burada olmasam evde olup alinin kremalı makarnasını yiyor olacaktım ve iştahım da yerinde olacaktı. Belki yine dayımı merak edecektim ama tanıdığım yerde, tanıdığım kişi ile beraber zaman geçirecektim. “Yardıma ihtiyacın olursa-”
“Olmaz! Yine de teşekkürler” Lafını böldüm. Büyük konuşmak istemiyordum ama ondan yardım alacağıma çölde susuz kalırım daha iyiydi. Komidinin yanındaki telefonum titredi. Mesaj gelmişti ama onun yanındayken bakmak istemedim.
Daha fazla iletişim kuramayacağımızı anlamış olmalı ki oturduğu yerden ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledi. Son olarak da şunu ekledi. “Yine de yardıma ihtiyacın olursa her zaman kapım açık. Gururuna yedirip gelirsen yine de yardımcı olurum” Kapının kapanma sesinin duyduktan sonra arkasından göz devirdim. Bana alttan alta laf mı sokmuştu? Ona yardıma ihtiyacım olmayacak!
Telefonuma uzanıp mesaja baktım dayımdan yine aynı mesaj gelmişti. Dudaklarıma gülümseme yerleştirdim.
Dayım: Şansa bak yine yaşıyorum.
Mayıs: Bende J
Yanına yine gülücük emojisi ekledim. Ona kustuğumu söylesem de bir şey değişmezdi. Ne yapabilirdi ki? Telefonu komidine geri bırakıp lambayı kapatıp gece lambasını açtım. Üzerime uyku ve yorgunluk çöktü. Ne ara uykuya daldığımı hatırlamıyorum.
💨
Gözlerimi kırpıştırarak açtım. Odada gece parçasının ışığından başka bir ışık yoktu. Perdenin kenarından gün ışığı da sızmıyordu. Kaç saattir uyuyordum? Ben burada kaldıkça her gün uyumak dışında başka bir iş yapmıyordum. Sıkılıyorum. Gözüm komidinin üzerinde duran haplara gitti. İçinde bir şey olmasından şüphelenmiyordum. Tabletin birisine uzanıp içinden hapı çıkardım. Yanında duran şu şişesini de açtım. Kendi sağlığım için bunu yutacaktım. Ağzıma koyup su ile rahat gitmesini sağladım.
Dayıma mesaj attım. Şuan birisi ile konuşmaya çok ihtiyacım vardı.
Mayıs: Dayı müsaitsen konuşabilir miyiz?
Mesajı gönderdikten saniyeler sonra dayım “Çevrimiçi” oldu. Mesajımı gördükten sonra bir şey yazmasını bekledim. Yazmadı. Müsait değildi galiba. Telefonu yatağa bıraktıktan sonra titreşim hissettim. Dayım arıyordu.
“Dayı merhaba” soluk çıkan sesimden bir şeylerin olduğunu anladı. “Anlat bakalım ne oldu.” Lafı dolandırmayı sevmezdi. Ben de öyle. “Ne zaman geleceksin. Ben burada kalmak istemiyorum. Kimseye açıklama yapamıyorum. Alin şehir dışında olduğumu sanıyor. Konuşamıyorum onunla da. Dayı lütfen erken gel beni al beraber gidelim.” Tüm hissettiklerimi bir anda söyleyiverdim. Gerçekten burada kalmam istemiyordum. Tanımadığım insanlar tanımadığım yer başıma daha ne geleceği bile belli değildi.
“Gelemem şuan Mayıs. Burada olanları sana anlatamam ama köşe bucak saklanıyorum, kaçıyorum. Peşimde kim olduğunu bilmiyorum. Oraya gelirsem yaşayamam. Ellerine düştüğüm an beni yakarlar. Herkesten bahsediyorum. Artık battığımı herkes biliyor.”
“Ben yanına gelsem. Nasıl kaçarım bilmiyorum ama dener-”
“Sakın sen buraya gelmiyorsun. Bak belki saçma ama orada kalman daha güvenli. Dışarı çıkarsan herkes seni tanıyor. Bana ulaşmak için sana daha beterini yaparlar”
“Şuan kaldığım yerde sanki hiç böyle bir amaçları yok. Benim burada olmamın sebebi bu zaten.”
“Seni sadece rehin tutuyorlar. Başkası olsa ölümüne işkence ederdi. Bu dünya hakkında az çok şey biliyorsun Mayıs.”
“Burada da iyi değilim. Kaçsam olmaz mı dayı? Başımın çaresine bakarım.”
“Yapma desem yine yapacaksın.”
“İyi geceler dayı”
“İyi geceler Mayıs”
Konuşmamız sonlandı. Gitmek istiyordum. Kimseye daha fazla bağlanmadan gitmem gerekiyordu. Biliyorum dışarısı burası kadar masum değil. Ben bir yolunu bulurdum. Üzerime ince bir çeker geçirip odadan çıktım. Nereye gideceğim hakkında bir fikrim yoktu. Bulurum. Bir kaç adim atmayın ardından gözlerim karardı. Düşmedim. Yemek yemediğimiz için oluyordu. Bir kaç saniye kararının gitmesini bekledim. Geçince yürümeye devam ettim. Asansörün önüne gelip tuşa bastım. Artık hangi kata götürürse oradan gidecektim. Asansörün kapısı açıldı. İçerisi boş değildi. Kapı tamamen açıldığında kim olduğuna baktım.
Asil.
“Geçmiş olsun yenge. Dinlenmen gerekmiyor muydu senin.” Yenge mi?
“Ne yengesi be?”
“Teyze mi demeliydim. Yaşlı değilsin. Abla da demem sen benden küçüksün.” Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. O asansörden çıktığı sıra ben girdim ama hala konuşuyorduk. “Mayıs de yeter.” Gülümsedi. Ben de kartı ekrana okuttum. “Böyle de garip geliyor. Her neyse iyi akşamlar Mayıs”
“Sanada” Asansörün kapıları kapandı. Umarım Asil beni gördüğünü kimseye söylemezdi. Bu sefer hangi kata gideceğimi ben de bilmiyordum. Asansörün kapıları açıldığında teras katta olduğumu fark ettim. Belki dünde buraya geldiğim için buraya getirmişti. Teras katta kimse oturmuyordu. Yine L koltuğa geçip uzandım. Yıldızlar daha fazlaydı. Dolunay önceki güne gör biraz daha parlaktı.
Şimdi ne yapacaktım? Acaba buradan atlasam ölür müydüm?
Tam ucunda duruyordum. Hayır atlamayacaktım. Yüzüme çarpan rüzgar saçlarımı önüme getirdi. Elimin tersi ile geri ittim. Dengem bozulur da düşerim dileyerek oturdum. Ayaklarım metrelerce yükseklikten sarkıyordu. Birisi beni böyle görse intihar edeceğini düşünürdü. Buraya durmak bana iyi hissettiriyordu. Yüzüme rüzgarın çarpması ve saçlarımı dağıtması...
Yıldızlara baktım, aya baktım. Annemin küçükken anlattığı hikaye geldi aklıma. “Ay ve yıldız birbirini seviyormuş ama ay gökte süzülürken yıldız hep olduğu yerde kalırmış. Ay ve yıldız bir akşam yan yana gelmiş. Onlar için unutulmaz bir akşam. Ben henüz öyle bir akşam yaşamadım. Hikayenin devamı biraz buruk. Gerçi hikaye de buruk. Tanrı onların imkansız aşkını görmüş. Sadece bir akşamlık onları buluşturmuş. Derler ki; Ne zaman ayın yanında bir yıldız parlıyorsa, Ay yeniden aşık olduğu yıldızı bekliyordur.”
Bu akşam ayın yanında bir yıldız parlıyordu. Hikayeyi kısık ses ile sesli söylemiştim. Mırıldandım. Arkamdan gelen ses ile yerimden sıçrayarak dereceye geldim. “Ya Ay hep aşık olduğu yıldızı bekliyorsa. Ben her gördüğümde parlıyor.” Yanıma gelerek o da çömeldi. “Sevgisini göstermez. Yıldızı seviyorsa hep parlar. Ama unutmayalım. Ayın kendi ışığı yok. Güneş yoksa onun yansıtacağı bir ışık da yok.” Gerçekten Ay ve yıldızın aşkını mi konuşuyorduk şuan. Daha bu sabah onu terslemiş olsam da o aldırmayıp benimle konuşuyordu. Ben olsam gururuma yedirmem. Dün de böyle olmuştu. Geceleyin iyilik meleğine dönen ben miydim, o mu?
“Güneşe mi bağlı her şey?”
“Yörüngesine bağlı. Yada zamana..” Ay karanlıkta parlamazdı. Hep Ay üzerine konuşuyorduk. Peki yıldızın açısından olay nasıldı. O bir şey yapamazdı. Çünkü hep sabitti. Uzaktan seviyordu. Belki bir gün vazgeçerse ayın bundan haberi bile olmayacaktı. Ciddi anlamda bakınca gerçekten üzüldüm. Ay’a. “Ay hep dönüyor zaman da öyle bir gün tekrar buluşmazlar mı?” Diye sordu. “Buluşurlar. Çok şey değişir ama belki duyguları değişir. Kimse uzaktan sevemez.”
Kendi derdim yokmuş gibi burada ayın aşkına dert yanıyordum. Tüm bu olanları açık açık konuşmaya karar verdim. Kaçarsam beni bulurlardı. Asrına döndüm. Dönmez olaydım. Mavileri yüzümün her zerresinde gezindi. Son kez gözlerime ile buluştu. “Gidebilir miyim? Buradan. Yani dayımın gelmesine gerek olmasa da.” Bunu sormamı beklemiyordu.
“Babamın nasıl öldüğünü anlatırsan evet. Onu anlattıktan sonra dayını aramalarını söylerim. Böylece gerek kalmaz. Gitmek istersen gidebilirsin.” Anlattıktan sonra beni bırakacağına emin değildim. İşin içinde benim de suçlu olduğumu bilmiyordu. “Şuanda dayımı aratmıyor musun?”
“Hayır. Aratmamı mı isterdin?” Gözleri gözlerimin içine bakıyordu. Bakışmamızı bölerek gözlerimi kaçırdım. Ellerim ile oynamaya başladım. “Hayır. İstemezdim. Kaç gündür araştırıyorsun babanın nasıl öldüğünü bulmuş olmalısın. Yani o geceye ait ille görüntüler vardır.” Dayımın sildiği kayıtlar hariç. Elbette arkasında iz bırakmazdı. Yine de belki bir kaç tanesi gözünden kaçmıştır. Diye düşündüm.
Ben şuan Asrını mi düşünüyorum? Bir de kayıtların bulunmasını? Hayır kesinlikle akıl sağlığım yerinde değil!
Bu yüzden burada daha fazla kalmak istemiyordum. “Belki senden öğrenmek istiyorum. Ne malum o görüntü varsa birisinin oynamadığı.”
“Benim söylediğime inanacak mısın?” Bir gün bana nasıl bu kadar güvendiğini öğreneceğim. Konuşsam evet o gece olanları anlatırdım. Çünkü yalan konuşsam her konuşmamızda aklımı karıştırıp doğruyu söylememe yönelik sorular soruyordu. Bir dediğim diğerini tutmayınca yalan söylediğimi anlardı. “Belki.” İnanırdı.
“Sabahleyin seni terslediğim için üzgünüm. Düşündüğün için teşekkürler.” Biraz vicdan azabı yaşadığım için ona bu açıklamayı yapmak zorunda hissediyordum. Yoksa banane. Gülümsedi sadece ama onun -sorun değil- deme tarzıydı.
Unutma Mayıs o senin dayının düşmanı. Babasının yarı katili sensin. Bu yüzden konuşurken bile aranıza mesafe koy. Bazı kuralları baştan çizersen sonucu daha rahat olur.
Sadece sohbet ediyorduk. Bu bile beni geriyordu. Ne malum beni aşağıya ittirmeyeceği?
Tabi ki öyle bir şey yapmazdı. Bunu henüz iki gündür tanıdığım kadarıyla söylüyorum. O gece yaşananları anlatmayacaktım. Bunu dayımla konuşur ancak o kabul ederse belki bir ihtimal kabul ederdim.
15 dakika geçti. Telefonumun saatinden kontrol ettim. Konuşmuyorduk. Yanımda olmasından rahatsız değildim. Konuşmasından rahatsızdım. Benimle sohbet etmesi geriyordu. Bunu konuşmamıza yansıtmasam da iç seslerim bunu söylüyordu.
25. Dakikadayız hala konuşmuyoruz. Ya şehir ışıklarına yada ay ve yıldıza bakıyordum. Ona bakmadığım için nereye baktığını da bilmiyordum. Göz ucuyla ona doğru baktığımda bana baktığını gördüm. Yandan profilime bakıyordu. Bunu fark etmemiştim. Etseydim rahatsız olurdum. Kaç dakikadır bakıyordu.
Acaba geceleyin beni öldürmeye gelecek de yüzümün neresinden bıçaklasam diye mi düşünüyordu? Kapımı kilitlemem lazım. Kilitlenmiyordu. Kilitlense bile açardı bu adam. İkimiz de aynı şeyi düşünmüş olmalıyız ki gitmek için aynı anda yağa kalktım. Şaşkınlıktan tek kaşım yukarı kalkmıştı. Beklemiyordum açıkçası.
“Söylemek istediğin başka bir şey var mı?”
“Yok, hayır.”
Bu kadar susmamızın altında elbette bende bir şeyler arardım. Çünkü konuşacak konu olmadığında herkes çekip giderdi. “Senin söyleyeceğin bir şey var mı?” Başını olumsuz anlamda salladı aynı zamanda asansöre gidiyorduk. “Hayır.”
Telefonumdaki telefon titreşti. Göz ucuyla baktığımda İrisin yazdığını gördüm. Eğer dayım yazsaydı onun yanında bakmazdım ama İrisin ne yazdığına baktım.
İris: Neredesin? Odanda yoksun. Sabahleyin her geldiğimde uyuyordun. Şimdi nereye gittin?
İris: Kaçmadın değil mi? O kadar sıkıcı değilim.
İçimden güldüm. Belki Asrın buraya gelmeseydi. Bir şekilde kaçmış olacaktım. Bu günlük değil belki başka bir gün. Asansörün önüne geldiğimizde kapı otomatik açıldı. Asrın kartını okuttuktan sonra tekrar kapandı.
Mayıs: Geliyorum.
O benim odama nasıl girmişti? Bunu muhakkak soracağım. Telefonu kapatıp arka cebime koydum. Asrının bana baktığını hissediyordum ama ben ona bakmadım. Zaten bir kaç dakika sonra kapı geri açıldı ve her akşam olduğu gibi. Odama gittim. Ekrana kartımı okutmadan önce ona baktım. “İyi geceler” o da bana aynısını söyledi. Sonra ikimiz de içeri girdik. İris sandalyede oturuyordu. Ben gelince ayağa kalktı. Baştan aşağıya süzdü. “İyi misin?”
“Evet. Merak etme daha kötüsü olmadı. Hatta inan bana yarın işimin başına dönmek istiyorum. İzniniz var mı müdürüm?”
“Tabiki” dedi nazlanarak. “İyisin ama değil mi? Ben gittikten sonra tekrar kustun mu? İştahını açıldı mı? Şuan nasıl hissediyorsun mesela?” Art arda sorular sıralıyordu. Üzerime titriyordu. İrise her baktığımda onda Annemin özelliğini görüyordum. Tüm özellikleri aynıydı. Dış görünüşü benzemiyordu sadece. Başımı salladım. “Gerçekten iyiyim. Senin günün nasıl geçti?” Sanki bunu sormamı bekliyormuş gibi daha rahat oturur pozisyona geçti. Burnundan soluyordu.
“Asrın abim artık toplantılara bile katılmanızı istemişti. Bunu zaten biliyorsun. Neyse ben katıldım. Bu balım zaten bana gıcık her saniye dik dik bakıyordu. Umursamıyorum bu sefer her konuşmasında aşağılar nitelikte konuşuyor. Bak sana dedikodusunu yapmıyorum yarın gelince kendin görürsün.” O derece neden nefret ettiğini merak ediyordum. Aralarında bir olay da geçmemişti. Geçse bile İris bana bir şey anlamamıştı. Sebepsiz yere nefret etmesini merak ediyordum.
“O masayı kafasına geçirmek istedim. Asil engel oldu. Bence bizi aynı yerde tutarak çok büyük oyun oynuyorlar.” İris ile biraz daha konuştuktan sonra saatin geç olduğunu gördü. Gideceği sıra aklıma gelenleri sormaya başladım. “Sen benim odamın kapısını nasılsın açtın? Ben neden kendi odam hariç başkasınınkini açamıyorum.” Sessizce konuştu. “Asrın abimin kartını hackledim. Kopyalamış da olabilirim. Kimseye söyleme, senden tek ricam bu” Kimseye söylemeyeceğime dair söz verip yeni ettikten sonra kendi odasına gitti ve ben yine tek başıma kaldım. Saat geç olmuştu. Bu saatten sonra yapacağım başka bir iş yoktu. Sabahleyin uyuduğum için şimdi de uykum yoktu.
Son çare olarak çantamın içinde bulunan uyku ilaçlarından birisini aldım. Ağrı kesici bile bulunduruyordum yanımda. Uyku İlacının ne işi olduğunu bilmiyorum. Ne zaman koyduğumu da hatırlamıyorum. Asrının getirdiği iştah açıcı hapı da aldıktan sonra uykum gelmeye başlamıştı. Sonrasında karanlık ve gözlerimin kapanması....
