1. bölüm · BİZİM ÇOCUKLAR
1. Bölüm: BİZİM ÇOCUKLAR
Bu açıklamayı biraz geç yazıyorum, ama herkese merhaba ben Arzu. Bu kurguyu ağustos ayında bir tatilde yazmaya başladım ve beni bu kadar içine çekeceğini hiç tahmin etmezdim. Umarım sizde bu ailenin bir parçası olursunuz. 💞
Oy ve yorum atmayı unutmayın!
Şarkı önerisi;Çağatay Akman- Bizim Hikaye 💞Çağatay Akman- Çek Silahını Daya GöğsümeÇağatay Akman- Sensin Benim en Derin Kuyum Çağatay Akman- Yüreğim Davacı Hande Yener & Seksendört: RüyaBurak King- Yanıyoruz
Yazardan not: Çağatay Akman şarkılarını dinleyin çünkü içinde spoiler var 😉
09.09.1990
Hayatın nasıl ilerleyeceğini kimse bilmiyor. Bir gece yarısı bütün hayatınız bitebilir. Ya da şafak vakti. Ama sorun da buydu işte, ölümün ne zaman geleceği belli olmuyordu.
Ölüm ise sadece gerektiği yerde gelmiyordu. Bazen bazı hayatlar tamamlanmışken, bazen de hayatlar tam en güzel yerinde iken son buluyor. Eskiden, beş üniversite arkadaş vardı.Beraber evlenmiş, beraber büyümüş, ve beraber çocuk yapmışlardı. Aralarından en büyüğü olan Ateş'in çocuğu üç yaşındaydı.
Sonraki en büyük olan çocuğun adı Kadir di, ve çocuğu iki yaşındaydı.
Sonra gelen kişi ise Kalye'ydi. Kalye'nin çocuğu ise bir yaşındaydı.
Hayal vardı bir de, onun bebeği iki yaşındaydı ama Hayal her zaman biraz daha bağımsız takılmayı seçmiştir.
Geriye Güneş ve Ceren kalıyordu. Ceren'in doğurması an meselesi iken Güneş'in doğumuna daha iki ay vardı. İki hamile kadın da bebeklerinin cinsiyetini öğrenmemişti.
Doğumda süpriz olmasını istemişlerdi. Ceren daha hareketli ve çılgın bir kadın iken Güneş daha sessiz sakin bir anne adayıydı. Güneş'in masmavi gözleri vardı ve tek dileği doğacak çocuğunun da gözlerinin ona benzemesiydi. Denizler kadar mavi gözlü bir kız çocuğu hayali vardı. Beraber bir tatile çıkmaya karar verdiler. Beş arkadaş, güzel bir orman evi buldular. Sıcacık, bir yuva gibi. Kiralık ve gördükleri anda aşık oldukları iki katlı beton bir orman evi. "Güneş!" Diye seslendi Ceren, sancısı tutmuştu yine. Aslında tatile gitmeyi pek istemiyordu çünkü ormanın içinde bir yerde doğrumaya korkuyordu. Hepsinin eşi varken aralarında bir tek Hayal'in kocası yoktu. Kendini terk edildikten sonra içine çekmiş ve daha iki yaşındaki bebeğine tek başına bakmaya başlamıştı.
Güneş, kocaman karnı ile merdivenleri çıkmıştı sonunda. Hayal'in kapısının önünde duruyorlardı. Hayal uzun zamandır onlarla konuşmuyordu çünkü terk edilmenin acısını dışarı yansıtırsa olacaklardan korkuyordu. Sevdiklerine zarar vermekten.
Ceren, Hayal'in dairesinin kapısını yumrukladı. Onunda karnı kocamandı ama elleri oldukça güçlüydü. "Hayal! Aç şu kapıyı!" Dedi Ceren bağırarak. Bir apartmanda olmayı umursamıyordu. "Oradasın biliyorum! Beni fazla bağırtma yoksa şuracıkta doğururum Hayal!" Dedi Ceren çıtayı yükselterek. Ondan çok daha kibar olan Güneş devraldı bu görevi, "Hayal. Tatlım lütfen kapıyı aç. Biliyorum bizle gelmek istemiyorsun ama sana iyi gelecek. Gerçekten." Dedi çok nazik bir sesle.
O an dairenin kapısı aniden açıldı. Gözleri mosmor, saçları simsiyah ve küt olan Hayal göründü. "Hangi tatil? Hepinizin mutlu aileleri ve eşleriyle gideceği tatil mi?" Dedi Hayal titreyen sesiyle. "Sizi izlemek bana sadece işkence Ceren. Siz gidin. Beni de bebeğimle yanlız bırakın." Dedi ve kapıyı kapatacakken Ceren öne atıldı. Hamile olduğu için ani hareketler yapmamalıydı aslında ama dinlemiyordu. "Hayal saçmalama! Daha çok genciz biz. Sende öyle. Erden seni bıraktı diye hayat bitmedi. Ayrıca bak minicik kızın var. O da çok eğlenecek. Market dışında dışarı çıkmıyorsun kızım sen. Delirip kızına zarar vereceksin diye korkuyoruz artık." O son cümleyi ağzından kaçırdı Ceren.
Hayal'in ağzı açık kalmıştı, "Asla! Kızıma asla zarar vermem. Bunu nasıl düşünürsün Ceren? Bak zaten hamilesin." Hayal kapının dışındaki Güneş'e baktı, "Sende öyle. Sizle kavga etmeyeceğim. Gidin hadi." Onları başında savıyordu. Yeniden.
"Seni almadan gitmeyeceğim Hayal. O tatile beraber gideceğiz. Ev çok güzel yemin ederim bak. Hem bak teyzesi, ikimizin de bebeği seni aşeriyor. Hadi lütfen!" Dedi Ceren yalvarışa geçerek. Hayal ise öylece duruyordu. Onlara tek tek baktı, "Hayır." Dedi tekrar. İnatçılık konusunda Hayal'in üstüne yoktu. Ceren hızlıca karnına dokundu, ve okşadı. "Tamam bebeğim ağlama, bak teyzesi ağlıyor benim çocuğum burada." Dese de Hayal göz devirdi.
Sonra Güneş karnına dokundu aynı Ceren gibi, "Evet teyzesi bak benimki de şimdi ağladı ağlayacak. Sen gelmezsen ben gelmem diyor." Dedi Güneş, ama Ceren kadar ikna edici yapamadı. Hayal oflayıp pufladı, "Gelsem bile keyifsiz olacağım. Ne fark eder ki?" Dedi. O an, arkadan Hayal'in minik kızı arkadan minik ayaklarıyla yürüyerek geldi. "Teyze!" Dedi Ceren'e doğru giderek. Hayal'in kızı, çocuğu, Düş. "Gel kız teyzeye! Düş ne kadar büyümüş. Hiç göstermiyorsun ki bize. Bak teyzeciğim sana arkadaş gelecek yakında. Çok az kaldı." Dedi Ceren eğilip Düş'e karnını okşaması için izin verdi.
Düş, Ceren'in karnına dokundu. "Artık doğsun teyze." Dedi. Uzun zamandır bunu bekliyordu.
"Bakalım sana erkek arkadaş mı gelecek kız mı?" Dedi Ceren espri yaparak. Sonra da ayağa kalktı. "Hadi bakalım Hayal hanım. Bavulunuzu hazırlamanıza yardım edelim biz. Bir an önce seni alalım." Dedi Ceren, ve hızlıca eve girince arkasından Güneş de girdi. "Ceren saçmalama! Ceren bu halinle mi!" Diye bağırdı Hayal sadece.Ama Ceren çoktan Hayal'in yatak odasına girip kıyafetlerini indirmişti.
Güneş içeri girince elleri karnında Hayal'in yatak odasına gitti. Ceren, "Hadi bakayım nerede bavullar? Çıkar." Dedi elleri belinde. Daha zor yürüyordu. Açılması bile olabilirdi ama umurunda değildi bu kadının.
Hayal en sonunda Ceren'e sertçe çıkıştı, "Manyak mısın sen be! Karnın burnunda kızım senin. Ben kendim hazırlanırım! Defolun evimden!" Dedi Hayal kapıyı parmağı ile göstererek. Güneş çoktan gitmeye hazırdı ama Ceren inat etmeyi tercih ediyordu hep. "Hayal beni boğuyorsun bak şimdi doğuracağım ya! Gidiyorum ama yarım saat sonra geleceğim o bavul hazır mı kontrol edeceğim." Dedi Ceren de ona parmak sallayarak.
Hayal ellerini saçlarına geçirdi, "Dua edin hamilesiniz." Dedi son kez. Noktayı koydu o an.
Ceren ve Güneş kocaman karınlarıyla yavaş yavaş yürüyerek daireden çıktı. Hayal'i ikna etmenin zaferini yaşıyorlardı. Mutlu gelmiş mutlu gidiyorlardı.
Hayal, yavaş yavaş bavulunu hazırladı. Kendini iyi hissetmek için bir şeyler yapmak istiyordu. Bu tatili de buna bağladı, bir fırsat gibi gördü. İyileşmek için bir adım gibi. Bu yüzden aşk acısını dindirmeye çalışıyordu. Kendisi için de değil, kızı Düş için. Daha iki yaşındaydı ve ufacıktı. Bekar bir anne olan Hayal, bavulunu hazırladığında kendini daha iyi hissediyordu.
Çocuklarla buluşmaya hazırdı.
Üstünü değiştirdi. Siyah bir güneş gözlüğü ve gri bir eşofman takımı giymişti. Kızına ise pembe tatlı bir elbise giydirmişti. Düş, annesine baktı, "Anne." Dediğinde Hayal aşağı baktı. Onu hızlıca kucağına aldı, "Efendim anneciğim?" Diye sordu. Kızı aynı ona benziyordu. Siyah saçları ve siyah gözleri vardı. Babasından aldığı tek şey ise, bir kaşının yarısının beyaz olmasıydı. "Ateş abim de geliyor mu?" Diye sordu Düş. Hayal gülümsedi, "Evet anneciğim, bütün kuzenlerin geliyor. Teyzenler, dayınlar, hepsi orada." Dedi Hayal kızının karnını okşayarak.
Orman evi ekibi hazırdı; Ateş ve Alev.Kalye ve Sedef,Kadir ve Leyla, Ceren ve Görel,Güneş ve Emin, Ve Hayal. Tek başına Hayal.
Orman evinde günler nasıl mıydı?
Bir kayısı ağacı kokusu, deniz günleri, bikiniler ve şortlar. Bir koşuş, bir düşüş, bir tekne. Suya açılma, derin dalışlar, espriler, içkiler.
Zaman ise bir nehir gibi akıp gidiyordu. Çok değil, iki hafta. Ama herkes için aylar gibi gelmişti. Ormanda ateş yakmalar, mangallar, danslar, şarkılar, renkli ışıklar, çimen kokusu. Her şey vardı. Ama sonra bir noktada. O güzel şeyler de bitti. Son akşam yemeklerini yemek için masaya oturdular. Son geceydi. Son eğlence. Masada tek çeşit yemek vardı. Lazanya. Herkes tabağına almıştı, sonra toparlanıp çekip gideceklerdi.
Kalya, eşi ile masaya oturdu. Bu iki haftada herkese karısı ile ilişkisinin ne kadar kötü olduğuyla gösteriyordu. Küçük bir çocukları bile vardı halbuki. Hayal ise iyi bir gözlemciydi. Kalye'de bir sorun olduğunu anlamıştı. Ama ses etmedi çünkü bu grupta başından beri en soğuk olduğu kişi Kalye olmuştu.
Diğer herkes ise normaldi. Hayal ise kendini biraz daha iyi hissediyordu. Aşk acısı dostları sayesinde dinmeye başlamıştı. Sonunda içten gülüyordu.
Masada yemek yiyorlardı, son kez. Kadir hemen atıldı, "Ne güzel yapmışsınız yemekleri be. Çok güzel olmuş." Dedi ağzını doldururken. "Sus ve yemeğini ye odun. Burada iki hamile kadınız biz bile yemeğe yardım ettik. Siz öyle oturdunuz." Dedi Ceren atılarak. Kadir göz devirdikten sonra yemeğine devam etti.
"İki değil." Dedi Hayal bir anda. Herkes sustu. Ortamı korkunç bir sessizlik bürüdü. "Üç." Diye ekledi Hayal.
İlk önce Kalye'nin eşi Sedef atıldı, "Hamile misin?" Diye sorduğunda Hayal yavaşça başını evet anlamında salladı.
"Ben iki ay önce boşandım. O gün öğrendim hamile olduğumu. Dört aylık." Dedi Hayal kısık bir sesle çekinerek.
O an Kadir ayağa fırladı, "Canım kardeşim hamile mi yani? Siktir bırakın yemeği içmeye gidelim, bunu kutlayalım!" Dedi Kadir bağıra bağıra. Hayal ise pek mutlu söylememişti bu haberi. O masadaki sevinç nidaları onu gülümsetti. Eski kocasından bir bebek daha doğurmak onu korkutuyor olmalıydı. Ama herkesin sevinç çığlığı onu kendine getirdi. Tek sevinç gösterisi yapmayan kişi ise; Kalye'ydi.
Öylece kalakalmıştı. Sandalyesine sinmiş öylece oturuyordu. Hayal, Kalye'nin bu kadar donuk kalmasına şaşırmıştı. Bunu ikinci fark eden kişi karısı Sedef oldu. Sedef, Kalye'nin koluna dokundu. "Hayatım niye sevinmiyorsun bir kardeşiniz daha hamile!" Dedi. Kalye'nin çenesi seğiriyordu."Tabii," dedi en sonunda. "Bir kardeşim daha, hamileymiş. Çok sevindim."
Bunu kutlamak için hepsi hazırlanmaya gitti. Takılar, makyajlar, parfümler, daha da fazlası... Güzel kokular havada uçuşuyordu. Ayndaki kadınların hepsi dehşet güzeldi. Daha ne olmalıydı ki? İki arabaya bindiler. Bir mekana doğru ilerlemeye başladılar. Yağmurun bastıracağını ise hiç kestirememişlerdi. Hiçbiri kestiremedi. Çocuklar ise hepsinin kucağındaydı. Hayal, kızının saçlarını okşuyordu.
Yolda giderken arabayı süren iki kişi vardı. Biri Ateş, diğeri de Kadir. Ateş telefonunu aldı ve Kadir'i aradı. "Kadir, çok yağmur var ne yapacağız? Geri de dönemeyiz. Hiçbir şey görünmüyor." Dedi etrafa dikkatle bakarak. Kadir'in arabası onun hemen önünden ilerliyordu. Kadir her zamanki alaycılığı ile, "Ne olacak be oğlum, hız yapmıyoruz. Dikkatli ol ye..."
Kestik.
Bitti.
Arabadaki herkes son gücü ile kendini dışarı fırlattı. Hepsinin derdi ise çocuklarını korumaktı. Hepsi minik çocuklarına sarılmış bir şekilde yere yığıldı. Bütün bedenler yerde duruyordu ve iki kişi hariç hiçbiri kımıldamıyordu. Kalye ve Hayal.
Yan yana yuvarlanmışlardı, Kalye zorla hareket edebiliyordu. Bacağı iki yerinden kırılmıştı. Gövdesi ise ezilmişti. Bir kamyon yüzünden iki araba ise ezilmişti. Arabanın içinde kalan Kadir ve Ateş ise o an arabanın içinde can verdiler. İkisi de kanlar içinde bedenleri ezilerek öldüler.
Kalye var gücü ile Hayal'in yanına sürükledi bedenini. Hissetiği acı yüzünden bağıramıyordu ama aklı başında değildi. Hayal'in başına parmakları değdiğinde son gücü ile konuşmaya çalıştı. "Hayal," dedi çatallanan sesiyle. Yüzü tamamen kendi kanı ile kaplanmıştı. Kumral saçları yüzüne yapışmıştı. Hayal'in gözleri açıktı, ama hareket etmiyordu. Kucağında Düş vardı. Karnında ise dört aylık bebeği. "İyi misin?" Dedi Kalye sürüne sürüne. Bir cevap almayacağını biliyordu. "Kalye," dedi Hayal beklemediği bir şekilde. Kalye, aşağı baktı. Hayal'in bacakları arasından süzülen kanı görünce kendini yere tamamen bıraktı. "Biliyordum." Dedi Hayal zarar görmüş ses telleriyle.
"Kalye, hareket edebiliyor musun?" Diye sordu Hayal var gücüyle. Kalye den bir baş hareketi görünce onayladığını anladı. "Lütfen," Hayal yutkundu. "Düş'e bakar mısın? İyi mi?" Dediğinde Kalye iki eliyle bacağını tuttu ve sürükledi kendini. Kucağından yere yığılmış Düş'e dokundu. Bir nabız hissedince de son kez gülümsedi. "İyi." Dedi mutlulukla.
"Teşekkür ederim..." dedi Hayal dudaklarını son kez kızı için oynatarak. Kalye, Hayal'in başına dokundu. Anladı, onun de gideceğini anladı. "Hayal," dedi Hayal'in başını kırık bacağının üstüne koyarak. O kadar kan kaybetmişti ki onun da son nefesini vermesi an meselesiydi. Kalye kırık bacağına baktı, ve Hayal'in başına. Kanlar içindeki başına. Kalye'nin gövdesi yere yığılırken ise son bir kelime söyledi, "Seni..."
Bitti. Beş güzel arkadaşın hayatı o kazada yok oldu. Olay yerine polisler geldiğinde ise bazı şeyleri çözmekte zorlandılar. Dedektif Polat, komiserine gitti.
"Komiserim, kadınlardan ikisi hamile. Biri dokuz aylık biri sekizine girmiş. Kurtulma ihtimalleri hala var. Ama Pamir Kalye Bertil ve Hayal İzci yaşıyor. İkisi de yoğun bakıma kaldırıldı komadalar. Çocukların hepsi şu anda yaşıyor. Bazı çözemediğim şeyler de var. Hepsi görünen o ki çok yakın arkadaşlar ve çocukların da yaşları birbirine yakın. Kazadan kurtulan Pamir Kalye Bertil ve Hayal İzci'nin ise bu işlerden uzak olduğu düşünülüyor. Bazı mektuplar bulduk. Kalye'nin, Hayal'e yazdığı mektuplar. Fakat mektuplar ve normal dost hayatında büyük uyuşmazlıklar var. Bu işi garipleştiren bir diğer şey de incelemelere göre Kalye, bitkisel hayata geçmeden hemen önce Hayal'e yardım etmeye çalışmış fakat başaramamış." Komiser kaşlarını çatarak dedektife baktı, "Nesi garip?" Diye sorunca dedektif buruk şekilde gülümsedi.
"Kalye'nin karısı Sedef, ona bir adım uzaklıkta iken Hayal beş adım uzaklıkta. İki bacak da kırık hemde iki yerinden. Kendini oraya sürüklemiş olmalı." Dedi ima yaparak.
Komiser sustu. Bir şey demedi, sonra da, "Bana şu mektupları getir bakalım. Kaza çok trajik. Ayrıca çocuklar hariç bütün herkes öldü. Bunda bir iş olabilir. Hayal ya da Kalye uyanacak olursa da hemen sorguya alın." Dedi Komiser. Son sözünü söyledi ve mektupları almaya gitti.
Beş arkadaş, o gün öldü. Kalye ve Hayal bir hafta komada kaldı ve sonra ikisi de aynı günde hayatını kaybetti. Çocukları ise çocuk esirgeme kurumuna götürüldü. Ceren ve Güneş'in çocukları hastanede küvezde bakılıyor. Büyüdüklerinde ise onlar da aynı şekilde olacak.
Dedektif, komiserin yanına doğru yaklaştı. Komiser elleri belinde çocuklara bakıyordu. "Adları neydi?" Diye sorduğunda dedektif ilk çocuğu gösterdi, "Adları anne ve babalarının isimleri komiserim." Dedi Dedektif.
Komiserin kaşları çatıldı, dedektife ciddi mi diye şöyle bir baktı. "İki bebek doğdu komiserim, annelerinin isimlerini aldılar. Ceren ve Güneş. İki anne de bebeklerinin cinsiyetini öğrenmek istememiş. İkisi de kız istiyormuş söylenene göre. Bunu maalesef ki göremeden bu dünyadan göç ettiler. Diğer çocukların ise yaşları çok küçük. Biri bir yaşında, biri iki, diğeri üç, isimlerini zar zor biliyorlar. İsimleri nüfus da arkadaş gruplarına göre anne ya da baba adlarına göre değiştirildi. Dört arkadaşın dört ayrı çocuğu. Sanki bir kez daha hayata gelmişler gibi. İsimleri aynı. Ateş, Kadir, Kalye, Ceren, Güneş ve Hayal." Dediğinde komiser eliyle onu durdurdu. "Altı saydın?" Dedi.
Dedektif buruk bir şekilde gülümsedi, "Dördü arkadaş. Diğer ikisi aşık." Bütün olay belliydi aslında. Gizli ve yasak bir aşkın temsiliydi. Fakat bu aşk başlamadan bitti. Başlangıcı bir yazı yapmışken bitişi ölüm yapmıştı. Ölüm bazen hayatı tamamlanan insanlara, bazen de yarım kalan insanlara uğrar. Bu sefer de altı yarım hayatı azrail aldı götürdü. Fakat hepsi, gerisinde kendilerinden bir parça bıraktılar. O parçalar ise hep beraber oldu, hiç ayrılmadılar. O kara güne dek...
10.10.2016
Pamir Kalye Bertil; "Geliyorlar!" Dedim kendi kendime heyecanlanarak. Havalimanından elinde bavullarla bana doğru yaklaşan artık yetişkin olmuş insanları gördüm. Benim insanlarım, bizim çocuklar.
"Ateş," diye mırıldandım sıranın başındaki olgun adama bakarak. Koyu saçlarına ve açık tenine baktım. Takım elbisesi vardı üstünde. Küçükken benim takım elbisemi giymeye ne kadar özenirdi halbuki. Merhametli bir abiydi hepimiz için.
"Güneş," dedim sonra. Ateş'in yanındaki saçları at kuyruğu kıza baktım. Artık kadın olmuştu. Bizim minik bebeğimiz kadın olmuştu. Mütevazi giyimi ve tatlı topukluları vardı. Gözleri de hala masmaviydi. O da küçükken ablasına özendiğinden hep yetişkin gibi giyinmeye çalışırdı ama artık ihtiyacı yoktu.
"Kadir," diye mırıldandım. Sırayla gidiyordum. Her zaman biraz serseriydi zaten o. Üstündeki çiçekli gömlekten hala aynı olduğunu anlıyordum. Deli Kadir di o hala. Güneş gözlüğü de vardı hatta. Bir de kumral saçları ela gözleri. Şaşırtmadı beni.
"Ceren," dedim gülümseyip. Beni hep gülümseten bir kız olmuştur. Küçüklükten bu yana her hareketi komediydi onun. Aslında Kadir'in beşik kertmesiydi. Hala gülerim bu olaya, ama onlar hep kardeşti. Her zaman kardeş kalacaklar. Hastenede karıştırılan kardeşler. Siyah saçları ve biraz da esmer teni vardı. Hala aynıydı yani.
Ve ben, Kalye. Kadir bana doğru atıldı, omuzlarıma tutunup bedenimi bedenimin üstüne attı. Göğsüme çarpan bedeni ikimizi de yere devirdi. "Kalye!" Diye bağırdı üstümde durup yüzümü tutarak. Yanaklarım ellerindeydi.
"Kadir kalk da adam ayağa kalksın." Dedi Ceren, her zaman Kadir'i dizgine getirmiştir.
"Adam mı? Bizim Kalye lan bu! Ne adamlığı bunun adamlığı mı var? Varsa da ben görmedim." Dedi üstümden kalkarken. Ateş, hala yerde olan bana elini uzattı. Ona tutunup ayağa kalktım, "Hoşgeldiniz. Hepiniz." Dedim heyecanla gülümseyip.
"Hoşbulduk!" Dedi hepsi aynı anda. En suskun olanı, Güneş'e baktım. "Sen hala sessizsin." Dedim. Sonra en olgunu olan Ateş'e baktım. "Sen hala yetişkinsin." Dedim. Bence en çılgını olan Ceren'e baktım. "Sen hala çatlak bir kızsın." Dedim. En son aralarında en cıvık olan Kadir'e baktım. "Sen de hala çıtkırıldım bir belasın kardeşim."
Kadir gülmeye başlamıştı, "Çıtkırıldım değili..." derken Ceren, Kadir'in kolunu cimcirdi. O an Kadir incelen sesiyle bir çığlık attı. "Ne yapıyorsun sen be!" Diye bağırdı sonra.
Ceren eliyle Kadir'i gösterdi, "Çıtkırıldım." Dedi net şekilde.
"Hepiniz aynısınız. Beni en çok mutlu eden de bu. Sonunda hepimiz tekrar beraberiz. Her şeyi konuşacağız ama sizi eve götüreceğim. Bizim evimize." Dediğimde hepsinin yüzünde bir mazi vardı. Dejavu yaşatmaya hazırdım.
Küçük birer çocuktuk, sonra ergen olduk. Sonra ise yetişkin. Ama çocukluk ve ergenlik bizim için beraber geçti. Herkes birbirinden ayrıldığında ise bütün bağlar koptu. O kara günden sonra, hepimiz dağılıp gittik. Ardımızda ise bir kişiyi bıraktık. O kişiyi bıraktığımıza pişman değiliz. Ama biz her zaman bizdik ve çok mutluyduk. Şimdi tekrar beraberiz. Bunun verdiği mutluluk ise... Garip. Ama çok güzel.
Biraz eskiye gidecek olursam... Mesela o kara günden sadece dört sene öncesine gidersem...
10.01.2000
"Bakın! Herkes buraya toplansın." Dedim her bir yerde olan kardeşlerimi çağırıp. Her bir yerdelerdi. Ateş koltukta, Ceren yukarı katta, Güneş yanımda, Kadir de mutfakta. "Ne oldu?" Dedi Ateş bizim oturduğumuz masaya oturup. "Ceren ve Kadir! Sizde!" Dediğimde Kadir'in oflama sesini duydum. Bir kere de serserilik yapmasa olmazdı. "Ne oldu ya?" Dedi Kadir umursamaz bir tavırla sandalyeye oturup. Ceren kalmıştı bir tek. Ceren'in de merdivenlerden aşağı indiğini duydum. "Kalye?" Dedi sandalyesine oturup.
Ne kadar de yetişkin gibiyiz değil mi? Halbuki daha on yaşındayım. Aralarında ortanca sayılırım. Ceren dokuz yaşında. Ateş on üç, Kadir de on bir yaşında. Güneş ise minik bebeğimiz sekiz yaşında daha!
"Bu evi beraber kazandık. Çok büyük çaba gösterdik ve sonunda sahip olduk. Bu bizim başarımız! O yüzden bunu kutlayacağız." Dedim gülümseyerek. Kahve gözlerim hepsine baktı tek tek. "Pasta aldım!" Dediğimde ise hepsinin yüzünde büyük bir gülümseme oluştu. Sevinç nidaları ve alkışlamalar duydum. Mutfağa doğru ilerledim, buzdolabına koyduğum küçük ama bize yetecek olan pastayı elime aldım. Mutfaktan çıkıp eski eşyalarla dolu salonumuzdan geçerken durdum olduğum yerde. Evin dışına çıkan kapının önünde durdum. Bir ses duymuştum.
İlk sesten sonrası tam bir komediydi. Kapının normalde kilidi bozuktu. O an şiddetli bir sesle beraber üstüme bir kütle yığıldı kapıdan fırlayıp. Elimdeki pasta ise artık ezilip kreması yerlere saçılmıştı...
Kapı açılmış ve üstüme bir kütle resmen savrulmuştu. "Özür dilerim! Özür dilerim!" Diyordu ince bir ses. Üstüme birisi düşmüştü, ayağa kalkmaya çalışırken Ateş ve Ceren yanıma koştu. Beni ayağa kaldırmaya yardım ederken Kadir ise pastanın başında, "Hayır!" Diye haykırıyordu. Ayağa kalkıp üstümü başıma sirkeleyince, karşımdaki kişiye baktım. O da ayağa kalkmıştı. Açık kapı, ve salonumuzun ortasında bir kırık bisiklet duruyordu.
Karşımda duran kişi kafasında bir kaskla küçük bir kız çocuğuydu. Bisikletin arkasından fırlayan hareketli bir köpek de gördüm. Püsküllü tüyleri ve uzum kulakları olan kahverengi bir köpekti.
"Özür dilerim! Freni test ederken kontrolü kaybettim." Dedi karşımdaki kız çocuğu başındaki kaskı düzeltirken. "Pastamızı mahvettin!" Diye ağlıyordu Kadir. "Eğer kapı açılmasaydı çelik kapıya çakılacaktım. Çiko da çok korktu." Dedi köpeğine bakarak. Köpek başlıbaşına avucum kadardı.
"İyi de biz şehirden uzağız. Burada hiç ev yok. Bu evi de zar zor kazandık. Sen nereden gelmiş olabilirsin ki?" Diye sordu Ceren kendisi ile yaşıt gibi duran kıza bakarak. Kız gülümsedi, "Ev yok ki, ama ağaç evler var. Benimki gibi." Güneş hemen heyecanlandı, pembe geceliğini çekiştirdi. "Senin ağaç evin mi var?" Diye sordu tatlı tatlı. Kız ise gülümsedi, "Evet. Kendim yaptım. Şehirde çiçek satıyorum. Ya da ufak tefek işler. Tekrar özür dilerim ben gideyim." Dedi ve yerden bisikletini kaldırdı. Sonra da köpeğine seslendi, "Çiko gel!"
"Pasta için özür dilerim. Telafi edebilirim." Dedi. Kocaman yanakları vardı kızın. Upuzun siyah saçları vardı. Kıyafetleri de kirli ve siyahtı. Yüzü gözü çamurdu. Gözleri de kopkoyuydu. Ama o kadar siyahlık içinde bir kaşının yarısı beyaz kıllardan oluşuyordu.
"Adın ne küçük?" Dedi Ateş bisikleti kaldırmasına yardım ederek.
"Benim adım mı? Adım Hayal." Dedi küçük kız Ateş'e bakarak.
"Kaç yaşındasın?" Diye sordu sonra. "On bir." Dedi.
"Tek mi yaşıyorsun? Ailen yok mu?" Diye sordu Ceren. Hayal denen kız ise omuz silkti, Çiko adındaki köpeğini kucağına aldı ve bisikletinin önündeki bölmeye koydu. "Evet. Ailem yok. Galiba sizin de yok. Ama ağaç evim güzel ben mutluyum. Karnım da tok hatta. Kendimi koruyorum ben. Hallediyorum işte. Bana müsade. Size kısa zamanda bir pasta getireceğim sözüm olsun." Dedi Hayal bisikletini dışarı sürükleyip.
Kahverengi yetişkin bisikletine benzer bir bisikleti vardı. Dışarı o güçlü kollarıyla taşıdı ve kapımızı kapatacakken Güneş konuştu, "Abla da bizle kalsın mı?" Diye sordu. O an hepimiz birbirimize baktık. "Olmaz öyle şey abicim. Onun evi varmış." Dedi Ateş. Her zaman abilik yapar Güneş'e, çok da iyi abidir. "Tamam abi." Dedi Güneş onaylayıp. Güneş de hep uslu bir çocuk olmuştur.
Kapıyı geri kapattığında Ceren hemen atıldı, "O neydi öyle ya! Çok korktum." Dedi ama kıkır kıkır gülüyordu. Ateş hemen Ceren'e döndü, "Sus bakayım küçük. Kazaydı o kadar. Kutlama da iptal oldu. Herkes odasına." Dedi. Ceren hala gülmeye devam ediyordu, onun gülmesinden cesaret alan Güneş de gülmeye başlamıştı. "Ama abi çok komikti. Kalye nasıl da yere yapıştı!" Diyordu Güneş gülerken.
"Sus ya, canım acıdı." Dedim dizlerimi silkelerken. "Hadi herkes yatağına. Saat geç oldu." Dedim biraz morarmış dizime bakarak.
Ceren ve Güneş gülmeye devam ede ede yukarı kata doğru çıkıyorlardı. Ateş'e döndüm, "Ateş sana bir şey sormalıyım." Dedim. Ateş hemen pozisyon aldı, "Sor bakalım." Dedi.
"Biliyorsun. Yurttan yeni kaçtık, eğer yakalanırsak ne olur?" Diye sordum bir anda. Ateş şaşırmış bir ifade ile bana bakıyordu. Çünkü yurttan kaçmak onun fikriydi. Onda bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta hepimizin annesi ve babası vardı. Bir de tanımadığımız bir kadın daha. Onlara ait bu orman evine girdik bir şekilde. "O nereden çıktı oğlum? Bulamazlar bizi." Dediğinde içimden geçeni söyledim bir anda, "Ateş, babamlar yaşıyor olamaz mı sence? Şimdiye kadar kimse bize bir şey anlatmadı annemiz babamız hakkında. Belki de yaşıyorlar?" Dediğimde, Ateş'in yüzünde hayal kırıklığı gördüm.
"Hayır abiciğim. Özür dilerim." Dedi Ateş. Ama bu kadar kısa bir açıklama bana yetmemişti. Bu kadar olamazdı. Ateş benden önce odasına doğru yürümeye başladı.
"Ateş," dedim arkasından gelmeye devam ederek. Kolundan tuttum, "Ateş bir şey mi biliyorsun sen? Babam hakkında bir şey mi biliyorsun yoksa?" Dedim onu tutarak. Ateş, kararsız gibi duruyordu. "Kalye, benimle gel." Dediğinde peşinden gidip onun odasına girdim. Ahşap kapıdan girip onun yatağının altına doğru eğilmesini izledim. Bir kutu çıkardı, ve bana gösterdi. Yatağın yanına oturdum. "Bu ne?" Diye sordum merakla.
Ateş, kutuyu açtığında içinde birkaç kağıt parçası gördüm. O meşhur aile fotoğrafını da çıkardı. Hepimizin ailemizin olduğu fotoğraf her baktığımda beni üzerdi. Fotoğrafın ortasında babam ve annem vardı. Ateş, eliyle bilmediğimiz kadını gösterdi. Fotoğrafın üstünde onu işaretledi. "Kalye, babamlar beş arkadaş değilmiş. Altı arkadaşlarmış. Ben bir şekilde duydum bunu. Onu boş ver. Ama bu abla her kimse onun da çocuğu bizim kardeşimiz. Babamlar kazada öldü. Bu abla da kazada ölmüş olmalı. Ama çocukların hepsi yaşıyor dediler, bu ablanın çocuğu nerede? Bizim bir kardeşimiz eksik." Dediğinde hayretle onu dinlemiştim. Göğsümde garip bir ağrı hissediyordum.
"Ne? Yani bir kardeşimiz daha mı var?" Diye sorduğumda Ateş onayladı. "Bundan kimseye bahsetmeyeceksin. Ceren ya da Kadir'e. Ya da Güneş filan. Kimseye. Yaşım biraz daha büyüdüğünde onu bulacağım." Dedi Ateş bütün özgüveni ile. Abim onu bulurdu. Ama çok geç olmaz mıydı?
"Tamam ben sır tutarım." Dedim ona güvenerek.
Kapının zil sesini duydum. Bize kimse gelmezdi. Benim gibi Ateş'in de tüyleri ürperdi çünkü yurdun bizi bulmasından aşırı korkuyorduk. Ama yavaşça kapıya yaklaştığımda öyle olmadığını anladım. Kapıyı açtığımda hala içimde bir korku vardı. Karşımda ise yarım saat önce salonumuza bisikleti ile giriş yapan kız çocuğunü gördüm. Hayal. "Merhaba. Söz verdiğim gibi pastanız." Dedi tatlı tatlı. Elinde gerçekten de bir pasta tutuyordu. "Gir istersen içeri. Biz komşu sayılırız hem." Dedim gülümseyerek. Hayal önce içeri baktı, sonra da girdi. "Peki madem." Dedi.
Elindeki pastayı gören Kadir hemen sevindi, "Pasta geri geldi! Geri geldi!" Diye bağırdı. Ceren ve Güneş kapılarını açıp yukarı kattan bize baktılar. Hayal'in elinden pastayı aldım, ve altı dilime böldüm. Hepimize birer dilim. Masaya yerleştirdim tabakları, sonra da içecek doldurdum. "Hadi yiyelim." Dediğimde Hayal de bizimle sofraya oturdu. Çok tatlı bir kızdı bence. Hepimiz onu ilk andan itibaren sevmiştik.
Çocuk gülüşmelerimiz, Güneş'in kolasını yere dökmesi, kahkahalar, krema savaşları, ve daha birçoğu o anda gerçekleşti. Hayal ise aramızda hiç yabancı kalmamıştı. Bizimle eğleniyor ve gülüyordu. Yanında getirdiği köpeği Çiko da bizim köpeğimiz olmuştu. Sofrayı toplamaya başlayacakken, "Sen ağaç evde üşümüyor musun?" Diye sordu Güneş. Hayal hemen başını hayır anlamında salladı. "Yok üşümem. Yorganım var." Dedi. Minik elleri ile pastasının son lokmasını da yedi. "Hem çok güvenli. Kimse alamaz beni oradan." Dediğinde Güneş beklenmedik bir şekilde, "Beni de götürsene oraya senle yaşayayım." Dedi. Ateş hemen gardını aldı, "Olur mu kız öyle! Bizi ne çabuk sattın." Dediğinde ufak bir kahkaha attım.
"Ailen nerede?" Diye sordu Ceren. Kısa bir sessizlikten sonra hepimizin asıl merak ettiği şey buydu. "Annem kazada ölmüş. Babamı bilmiyorum." Dediğinde hepimiz kaderimize mahkum olduğumuzu bir kez daha anladık. "Seni de yurda vermediler mi? Nasıl dışarıdasın?" Diye sordu Ateş. Hayal ağzını sildikten sonra, "Yurda verdiler. Ama ben kaçtım. Ağaç eve kaçtım." Dedi. Kaşlarım havalandı, o da bizim gibi kaçmıştı. "Tek başına mı kaçtın?" Diye sordu Ateş. "Evet abi." Dedi Hayal.
Hayal, siyah hırkasının cebinden bir fotoğraf çıkardı. Ateş'e gösterdi. "Bu annemmiş. Hiç görmedim. Babam da bu adam galiba." Fotoğrafa baktığımda nutkum tutuldu. Olduğum yerde kaldım. Konuşamadım. Fotoğraftaki adam babamdı. "Ne!" Dedim bir anda. Hayal bana garip garip baktı, çünkü herkes anlamıştı. Ateş, hızlıca yukarıdan ailemizin fotoğrafını getirdi. Kim olduğunu bilmediğimiz kadın Hayal'in annesi olmalıydı. Ama babam? O neden o fotoğraftaydı. O adam babamsa Hayal kardeşim miydi? İmkansız!
"Bak. Bu annen mi?" Dedi Ateş fotoğraftaki kadını gösterip. Siyah ve küt saçlı bir kadındı. Hayal'in saçlarına da benziyordu aslında. "Evet. Demek ki bu adam babam değil." Dedi Hayal, üzülerek. Ben anında atıldım, "Evet değil. O benim babam." Dedim öfkeyle. Hayal bir anda ağlamaya başladı. Bağırmamadan olmalıydı ama bir anlık öfkeyle bağırmıştım. Anında pişman oldum. Ceren ise hemen Hayal'in yanına koştu. "Ağlama! Öyle demek istemedi Kalye!" Diyordu sırtını okşayıp.
Ateş bana uyarır bakışlar atıyordu. Hemen sandalyeme oturdum. "Hayal özür dilerim. Yanlışlıkla bağırdım gerçekten." Dedim pişman bir sesle biraz da utanarak.
İşte o günki pasta serüveninden sonra, Hayal'in bizim eksik kardeşimiz olduğunu öğrendik. Onu yanımıza aldık. Bizim evdeki odalardan birinde, kızlarla kalıyordu. Üç kız, üç erkek odalarımızda kalıyorduk. Aradan seneler bir su gibi akıp geçti. Oysaki sadece beş sene geçmişti. Hepimiz ise artık ergenliğe girmiştik. Daha serseri ve daha yoğun hissediyorduk. Yıllar ardında bir sürü şey getirmişti. Tatlı anılarımız oldu, kötü anılarımız oldu. Yeri geldi aile fotoğrafımıza bakıp ağladık. Yeri geldi denize girip su oynadık. Yeri geldi meyve topladık. Yeri geldi oyunlar oynadık. Her şeyi ise kardeşlerimle beraber yaşadık. O kara güne kadar her şey normaldi.
Aradan geçen beş senenin sonunda on beş yaşında bir delikanlı olmuş çıkmıştım. Serseri sayılmazdım Kadir kadar ama biraz çapkınlığım üstündeydi. Kızlarının odasının kapısını çaldım. Odada sadece Hayal'in olduğunu biliyordum. Kapı açıldığında yüzümde bir sırıtma ile Hayal'i gördüm. Saçları gitgide daha da uzamıştı beş senede. Yüzü de temizlendiğinde oldukça beyazdı. Gözleri de kapkaraydı. Kaşının beyaz kısmı hala beyazdı. "Kalye, ne oldu gece gece?" Diye sordu Hayal bana fısıldayarak. Saçlarını yukarıdan topuz yapmıştı. Üstünde de kahverengi bir pijama takımı vardı. En sevdiği renkti kahverengi. "Hiiç. Bana bir söz vermiştin hani?" Sözünü unutmasından korktum.
"Of Kalye, of! Bu kadar meraklısı mısın bu şeyin?" Dedi Hayal bıkkınlıkla. Bahsi geçen şey sigaraydı. Yetişkin gibi giyinip sigara alabilen nadir kişilerdendi. Ateş bana bir dal dahi vermiyordu. İçim içimi yiyordu ve Hayal bana vereceğini söylemişti. Söz vermişti hatta.
"Gir içeri." Dediğinde yüzümdeki sırıtma daha da büyüdü. Kızların boy aynasında kendimi gördüm odaya girince. Bir yeşil kapşonlu giymiştim. Altımda da gri eşofman vardı. Ev haliydi işte. "Geç balkona." Dedi Hayal eliyle balkonu göstererek. Her zaman keskin dilli biri olmuştur. Sert konuşur. Balkona geçip yerdeki mindere oturdum. Hayal elinde sigara paketi ve çakmak ile geldi. İçinden bir dal çıkarıp bana verdi. Sonra da kendi ağzına koydu. İkimizin de sigarasını yaktı. Kahve bir çakmağı vardı.Her bir eşyası en sevdiği renge bürünmüştü onun. Sonbahar gelmiş çatmıştı. Yaprakları dökülmeye başlayan turuncu ağaçlara baktık.
Balkonun zemininde oturuyorduk. Hayal sigarasından bir fırt çektikten sonra bana baktı. Keyifle sigara içiyordum. Pek güzel değildi aslında. Ama o an mükemmel geldi. Gözüm Hayal'in üstündeydi. Sigarasını içiyordu. İki parmağının arasında sigarası vardı. Benden ay farkı ile bir yaş büyüktü. Ama umurumda değildi. Ona olan bakışlarımı fark edince bana döndü, sigarasını içine çekti. Onun gibi yaptım, bende bir kez daha içime çektim. Hızla dumanı üfledikten sonra Hayal'in dudaklarına saldırdım. Onun karşılığını ilk saniyeden hissedince daha da cesaretlendim. Ellerini boynumda hissettim. İlk öpüşmemin onunla olması en büyük hayallerimden biriydi. Gerçekleştirmenin en iyi vakti gibi geldi. Uzun zamandır içimde tuttuğum her duyguyu dudaklarına yansıttım. Nasıl öpüşülür onu bile doğru düzgün bilmiyordum. Ateş'in ve Kadir'in anlattıkları, bir de filmlerde gördüğüm kadarı ile yapmaya çalıştım. Dudaklarımla dudaklarını emdim, dilimi kullanmaya çalıştım. İkimizin de dudakları öpüşmekten ıslandığında bir an geri çekildim. Yüzündeki ifadeyi gördüm. "Kalye, ne yaptın sen!" Dedi bağırır gibi fısıldayarak.
Gram pişmanlık hissetmiyordum halbuki. Bir kez daha yapabilirdim. Bir kez daha onu öpebilirdim.
"Dayanamadım." Dedim kocaman gülümseyerek. Dişlerim bile göründü. Hayal yüzüme tokadı geçirecek diye çok korktum. Ama yapmadı. "Kalye, bu çok yanlıştı. Hemde çok." Dedi önüne dönüp sigarasından bir fırt daha çekerek.
"O yüzden mi karşılık verdin?" Dedim onu köşeye sıkıştırmaya çalışarak. Ama o asla köşeye sıkışmazdı. Bunu bilsem bile inat ettim işte. "Bütün her şeyi değiştirdin Kalye. Ne yapacağız şimdi? Birbirimizden kaçacak mıyız? Yoksa diğerlerine mi söyleyeceğiz? Ceren duyarsa beni öldürür." Dedi bir sürü şey sıralayarak. Ama hiçbiri umurumda olmadı. "Ama Hayal, ben öyle hissetmiyorum. Yani kaçmak istemiyorum. Senden uzaklaşmak da. Aynı kalalım. Hatta daha iyisi olalım. Olmaz mı?" Dedim hevesle ikna etmeye çalışrak ama anında göz devirdi. "Ne yani? Kardeşim dediğin kızla sevgili mi olacaksın? Sen Ateş'in dayağını mı özledin?" Dedi kızarak. Kaşları çatılmıştı, bana çok kızmıştı ama öpüşme eylemi iki kişi ile yapılıyordu.
"O zaman burda kalsın. Yani anı olarak. Daha çıkma teklifi etmedim." Dedim omuz silkerek. Sigaranın ucunu söndürüp bahçeye attım. "Etme!" Dedi Hayal hızla sigaranın külünü elime atarak. Elimin acısı ile ağzımdan bir inilti çıktı. "Tamam ya, etmiyorum." Dedim oflayarak. Hayal her zaman zor ve güzel bir kızdı. Beni etkileyen ya da ona doğru çeken şey neydi? Güzelliği miydi yoksa daha da fazlası; kalbi miydi? Güzellik beni etkiledi desem yanlıştı. Kendime göre yanlıştı.
Bir kardeştik. Hayal haklıydı, onunla düzgün bir aşk yaşayamazdım. Yaşamayı düşünmedim aslında. Yalan söyledim düşündüm. Ama olmayacağını da biliyordum. "Ben gideyim bari." Dedim ayağa kalkarak. Hayal peşimden ayağa kalktı, "Bekle." Dedi. Kolumdan beni yakaladı, balkondan bizi görürler diye de korktum biraz ama çaktırmadım. "Neyim seni beni öpmene ikna etti?" Diye sordu merakla kaşlarını çatarak.
Derin bir nefes verdim. "Bilmiyorum." Dedim. Her şeyi bana tatlı ve çekici geliyordu. Mesela saçının topuz olması bence şu an o kadar şirin görünüyordu ki. Fındık burnu ya da kara gözleri de öyle. Kolumu aniden bıraktı. "Berbat öpüşüyorsun." Dedi kızarak. Gözlerim kocaman açıldı, "Takıldığın şey bu mu!" Dedim bende parlayarak. "Nereden bileyim ben öpüşmeyi daha önce hiç yapmadım ki. Az önceki ilkti." Dedim son cümlede biraz utanarak.
"Off Kalye, of." Dedi Hayal her zamanki repliğini söyleyerek.
İlk öpücüğümdü. Hayal ilk aşkım ve ilk öpücüğümün sahibiydi. Pek tatlı bitmesede hala aklıma gelince gülerim. Yanlışlıkla yani. O kara günden sonra Hayal diye biri bizim için kalmamıştı. Hayal'i tamamen silmiştik. Fotoğraflardan onun olduğu kareleri bile kesmiştik. O kara günden sonra Hayal'siz bir hayata başladık. Hepimiz üniversiteye gittik, bir iş edindik, ve üniversiteden sonra ise dağıldık. Bu gün ise burada, tekrar beraber olduk. Havalimanında tekrar buluştuk. Bir kişi eksik bile olsa...
(Hayal İzci;)
Şehirler arası bir otobüsteydim. Başımı cama yaslamış bir şekilde öylece gri yolları izliyordum. Önümde ise bir kutu vardı. Onu kucağımda taşıyordum. Antalya'dan, İstanbul'a kadar önümde taşıdım. On saatlik bir otobüs yolcuğunda sadece öylece durdum. Bir ara da müzik dinlemiştim. Simsiyah saçlarımın yarısını at kuyruğu yapmıştım. Önlerden de biraz çıkarmıştım. Üstümde rahat bir takım vardı. Kahverengi.
İnmek üzereydim. Telefonumu çıkardım ve tanıdığım tek kişiyi aradım. "Alo?" Dedim. Telefonumda numara kaydetmezdim huyum değildi ama kimin numarası kime ait çok iyi bilirdim. "Efendim patron?" Dedi telefonu açan kız. Adı Deniz di, benim elemanlarımdan biriydi. Pastaneyi uzun zamandır uzaktan yönetiyordum. Butik bir pastanem vardı. Hem patronluk hemde garsonluk yapıyordum. Otobüsten indiğim gibi de pastaneye gidecektim.
Otobüs durmak için yanaştığında telefon kulağımda kutu da elimdeydi. "Gelmeme az kaldı. Bu günün pastasını dolaba kaldırdın değil mi?" Diye sorduğumda, "Evet kaldırdım." Dedi.
Otobüsten inme vaktim gelmişti. Şehre geri dönmek garip ve bir o kadar da bunaltıcı hissettiriyordu. Her şeyi bir kenara bırakıp gastronomi mezunu bir kadın olarak çalışıyordum. Yemek değil daha çok pasta yapmak hoşuma gidiyordu. Pastaneme doğru gitmek için bir taksiye bindim. Yolu tarif ettikten hemen on dakika sonra kapıdaydım. Fransız mimarisine benzer bir döşeme ve kuvars. Aynı zamanda altın ve siyah olan bazı işlemeler. Dışarıdan dükkanın camından pastalar görünüyordu. Kendimi gerçek anlamda gülümserken buldum. Kalbim sonunda huzur bulmaya bir adım yaklaşmıştı.
"Sonunda..." diye fısıldadım kendi kendime. Elimdeki kutu ile pastaneme doğru ilerledim. Kapıdan girdiğimde yüzüme klimanın soğuk havası vurdu.
İçeri girdiğimde hemen Deniz'in yüzünü gördüm. Tatlı bir kızdı. Benden biraz Kısa boylu ve sarı saçlı bir kızdı. Giyimine de hep özen gösterirdi. "Hayal hanım, sonunda döndünüz." Dedi bana doğru gelip sarılarak. Kutuyu tek elime almış ona sarılmaya çalışıyordum. "Hoşbuldum Deniz. Odaya şu kutuyu bırakıp üstümü değiştireyim. Hemen çalışmaya başlamak istiyorum." Dedim küçük bir tebessümle. Yorgunluk falan bahaneydi. Sadece çalışmak istiyordum.
Üstümdeki v yaka tişört biraz göğüslerimi belli ediyordu ama sorun etmedim. Altımda ise aynı tişörtün eşofmanı vardı. Takım olarak Antalya dan almıştım birkaç ay önce. Üstüme bizim pastanenin isminin ve logosunun olduğu önlüğü geçirdim. Şef de olabilirdim, garson da. Aynı şeydi benim için. Sipariş kısmına gittiğimde Deniz'in hazırladığı pasta tepsisini aldım. On üçüncü masaya doğru gittim. İki adam oturuyordu. İkisi de orta yaşlıydı ama biraz zengin havası vardı.
İki pasta tabağını da eğilerek ikisinin önüne koydum kibarca. "Afiyet olsun efendim, başka bir isteğiniz var mı?" Diye sorduğumda orta yaşlı adamlardan güneş gözlüğü takan bana baktı ve güldü. "Var. Tabakları koyarken biraz daha eğilir misiniz? Göğüslerinizi çok beğendim." Dediğinde elimdeki tepsiyi hiç düşünmeden adamın kafasına geçirdim. İyi mi bu adam ya! Göğüslerini çok beğendim ne demek orospu çocuğu!
"Ne diyorsun sen ya! Pislik herif!" Dedim bir kez daha geçirip. Diğer adam ise ayağa kalkıp vurmamı engellemem için beni durdurmaya çalışıyordu. "Hanımefendi yapmayın!" Diye bağırıyordu. Dur ya, dur. Geberteceğim onu daha! Ayrıca durduracaksen bu sapık herifle ne işin var senin manyak!
"Ay bırakın beyefendi insanlık yapıyoruz burada sapığın dediğine bak!" Dedim bir kez daha tepsiyi savurarak ama bu sefer adamın kafasını isabet ettiremedim. Sapık olan ayağa kalktı ve, "Ne yaptığını sanıyorsun sen, karşında kim duruyor haberin var mı?" Dedi ayağa kalkarken. Allah allah, kimmişsin sen ya! Bence sapık bir piçsin de. "Sus Allah aşkına. Kimsen kimsin bana ne! Gebertirim seni." Derken adam elimdeki tepsiyi yakaladı. Sapık olan tepsiyi yere fırlattı. "Senin karşında koskoca Golden Holding'in müdürü duruyor!" Diye bağırdığında tabağında duran pastayı avuçlayıp adamın yüzüne fırtlattım. Yüzüne kremalı pasta öyle bir yapıştı ki. Gülmemek için zor durdum. Ama çok da öfkeliydim.
"Senin karşında da, neydi bu pastenenin adı ya," dönüp baktım. "Dulce Vita pastenesinin sahibi duruyor. Az önce tadına bile baktın hatta. Nasılmış pastanın tadı? Yeterince cinsel mi, orospu!" Son kelimeme sinirlenince diğer tabaktaki pastayı alıp benim gibi yüzüme geçirdi. "Ben senin saçını başını yolmaz mıyım sapık herif!" Dedim adamın kafasına yapışarak. Ellerimi öfkeyle adamın kafasına attım. Elime gelen bir şey ile, "Aaa, peruk muymuş bu?" Dedim. Adamın kel kafasına bakıyordum. Peruğu alıp adamın kafasına koydum. Öfkemi atamamıştım bir türlü. "Saç ektirin." Dedim sonra bağırarak.
Burda emeğimle, yorgunluğumla servis yapıyorum adamın bana dediği de laf mı! Katıksız bir orospu çocuğuydu.
Deniz girdi içeri, "Hayal Hanım, neler oluyor burada!" Diye sorduğunda diğer adam beni tutmaya çalışıyordu hala. Saydırıyordum sapığa. "Seni var ya, süründürürüm moruk! Ne hakla bana bulaşıyorsun!" Diye bağırıyordum. Ama her seferinde hitap değişiyordu.
"Ay Hayal hanım, durun." Dedi Deniz beni diğer adamla beraner tutmaya çalışarak.
"Ne demişim sanki? Övdüm seni be. İyilik de yaramıyor." Tam sakinleşmeye yaklaşıyordum sapık. Ama beni daha da öfkelendirdin. "Övmüş mü! Övmüş! Orospusun sen be! Övdüğü şeye bak. Servis de yaptırmıyor. Al paranı da bir tarafına sok!" Oh...
"Hayal hanım lütfen ama!" Diyordu Deniz. "Hanımefendi polisi arayacağım." Diyordu adam ise. Ona baktım bu sefer, saldırmak üzereydimz "Kimi arıyorsan ara be! İstersen polisi, jandarmayı, itfaiyeyi falan ara kimi arıyorsan ara. Sikmişim bir dilim pastanızı da memenizi de." Dedim sinirle ama beş dakika sonra kendimi sorgu odasında buldum...
"Sayın Hayal İzci, Mümtaz Şırdancı'nın yüzüne pasta fırlatmışsınız. Doğru mu?" Diyordu karşımdaki polis. Mahçup hir ifade ile bakmaya çalıştım. Giderken de üşüyorum deyip sarıldığım battaniye ve dağılmış saçlarımla şimdi bir sorgu odasındaydım."Memur beyciğim vallahi zorunda bıraktı kendisi. Yoksa yapar mıyım öyle şey? Hiç benlik değildir aslında. Elim... Elim kaymış benim. Öyle bir anlık." Elimi kaldırmış göstermeye çalışırken polis memuru bana yüzünü ekşitmiş bir şekilde bakıyordu.
"Mümtaz Şırdancı'nin peruğunu da çıkarmaya çalışmışsınız? Keltoş diye dalga geçmişsiniz?" Dediğinde hemen atıldım. "Yalan memur bey keltoş demedim." "Yani peruğh çıkardınız zorla?" "Orası doğru ama işte bende de bir refleks sorunu var herhalde bir anlık öyle çıkarmış bulunmuşum." Yüzümdeki gülümseme o kadar yalandı ki.
"Ayrıca burda yargılanması gereken ben değilim o adam. Bana taciz edici sözlerde bulundu. Kendisine sorun isterseniz." Dedim atar gider yaparak. Polis memuru kahvesinden bir yudum alarak derin bir iç çekti. "Hayal hanım adam darp raporu almış. Söylediğine göre kafasını koparmaya çalışmışsınız. Aynı zamanda korumasına da saldırmışsınız." Dediğinde öne doğru sandalyemi çektim. "Yemin ederim yalan! Vallahi! Yapmadım öyle bir şey. Manyak mıyım ben beyefendi? Kafasını koparmaya falan çalışmadım. Sadece elim çarpmış biraz krema bulaştırmışım. Bir de peruğu... Eee... öyle işte memur bey." Dedim arkama yaslanarak.
"Yakınız var mı? Bu gidişle tek başınıza kurtulacak gibi değilsiniz de." Dediğinde bir an beni hapise atacak diye korktum. "Hayır memur bey. Hiç yakınım yok." Dediğimde polis tek kaşını usulca havaya kaldırdı. "Dışarıdaki iş yerinizin garsonu Deniz hanım telefonunuzdan yakınlarınızdan birini aramış." Dedi. O an olduğum yere sindim işte. Kalbim durdu sanki. Zaman da olabililir. Ben hiçbir numarayı kaydetmem ki. Kayıtlı tek numaralar ise... Bizim çocuklar.
"Hayır. Aramamış değil mi? Aramış olamaz." Dedim gayet ciddi bir şekilde. Polis kaşlarını çattı, "Aramış. Aradığı kişi yakınıyım demiş." Dediğinde içimden bir parça koptu gitti. Ruhum daralıyordu resmen. Ben İstanbuldan bizim şehrimiz diye çekip gitmişken... İçlerinden hangisini aramıştı acaba?
Sıralama yapacak olursam, en çok Ceren'i araması normal kaçardı. Ceren beni kaybettiğine en çok üzülen kişiydi . Hatta bildiğim kadarıyla benle görüşmek istemişti ama diğerleri izin vermemişti.
Sonraki isteyeceğim kişi Kadir di. Çünkü Kadir beni çok güldürürdü. Beni çok ağlatırdı da orayı geçeceğim. Ama bana sahip çıkıp benle ikili olmaya çalışan Kadir di. İkinci olarak onu isterdim. Benden şu anda pek haz etmese de bir tatlı ısmarlasam düzelir gibi hissediyordum. Bana kızgın değildi bana kırgındı o. Hep öyleydi zaten.
Üçüncü olarak Ateş'i isterdim sanırım. Çünkü Ateş hepimize abilik yapmış olgun bir insandı. Acaba şu anda bir yetişkin iken, nasıl biri olmuştu? Merak ediyordum. Benden nefret ediyor olsa bile gelse onunla konuşurdum. Gerçi, o gelmezdi. Benden o kadar nefret ediyordu.
Dördüncü olarak Güneş. Burada olmama o kadar üzülürdü ki o gelsin istemezdim. Bana öyle öfkeliydi ki. Benden nefret etmenin eşiğindeydi. Halbuki ona bakan, her şeyi öğreten ben olmuştum daha bir çocukken. Buna rağmen bana olan nefreti göz yaşartıcıydı. Çünkü en yoğun duygusu huzur iken bana gelince nefret oluyordu.
Beşinci. Ve gelmesini asla istemeyeceğim o kişi. Kalye. Asla. Asla gelmesini istemezdim. O da asla gelmezdi zaten. Aralarında bana en yoğun duygu besleyen kişi Kalye. Aralarında en bana öfkeli olan Kalye. Aralarında en çok benden nefret edem Kalye. Aralarında en çok hayal kırıklığı yaşayan Kalye. Ben ne yapayım Kalye'ye? Ancak elimden ölüm gelir onun için. Hep böyle söylemiştir bana. Elimden bir şey gelmeyeceğini ona kaç kez anlatmıştım. O da hep, ancak ölüm gelir senin elinden derdi. Aklımdan o sesi hiç gitmiyor. Hala kulağımda çınlıyor.
Bu karakoldan beni kurtaracak olan kişi kimdi? Polis memuru beni dışarı çıkarıp gelen kişi ile görüşmeme izin verdiğinde içimdeki heyecan ve daralan göğüs kafesim o kadar berbattı ki. Her şeyi mahvetmekten korkuyordum. En ufak sözümle onların bana olan nefretini daha da harlamaktan... karakolun koridorunun sonunda bir kadın gördüm. İlk başta Güneş sandım ama hayır. Bu siyah saçlar ve buğday ten ancak Ceren'e ait olabilirdi. Bacak bacak üstüne atmış oturuş da ancak Ceren'in üslubuna uyabilirdi.
Koridorun sonuna attığım her adım onlar olmadan geçirdiğim her bir senenin bedeli gibi geliyordu. Ayaklarıma iğneler batıyordu sanki.
"Ceren." Dedim korkuyla ama tek seferde.
Başını kaldırdı, bana baktı. Neredeyse gülümseyecekti. "Hayal." Dedi ayağa kalkarak. Beni süzdü, bir kez, iki kez, üç kez. "Senmişsin. Gerçekten senmişsin." Dedi sonra. Gözleri dolmaya başlarken ne yapacağımı bilemiyordum. "Telefonum çaldığında senin aradığını gördüm. İnanamadım ama gerçekmiş. İlk başka öldün sandım cenazen için arıyorlar sandım. Çünkü sen beni ya da bizim çocukları asla bu hayatta aramazdın." Dedi ellerini saçlarına geçirerek. "Ama başın beladaymış." Dedi en sonunda gülerek. "Bir adama pasta fırlatmışsın." Dedi gülmeye devam ederken. Bende gülümsedim en sonunda, "Bilirsin, uzmanlık alanım." Dedim kendimden daha az nefret ettirecek cümleler kurmaya çalışarak.
İkimizin de aklından aynı an geçti. Özür dilerim! Özür dilerim! Söz size yeni bir pasta getireceğim. Birbirimize baktık. Gözlerimiz buluştu. Benim kapkara gözlerim ve onun ela gözleri. Kadir'in ağlama sesi, Pastamızı mahvettin! Ateş'in olgun sesi, Adın ne senin? Benim ince sesim, Benim adım mı? Adım Hayal. Çiko buraya gel!Güneş'in ince ses telleri, Ağaç eve beni de götürür müsün? Kalye'nin sakin ve merhametli sesi, İçeri girmek ister misin?
Beraber pasta yediğimiz o aile yemeğinde karar vermiştim pastane açmaya. Bunu onlara hiç söylemedim. Ama o gün karar vermiştim. Ceren daha fazla dayanmadı. Bana kollarını sardı, "Seni çok özledim." Diye ağlamaya başladı. Bu benim için o kadar acı bir andı ki. Ağlamamak için kendimi zor tuttum ama boğazım çoktan düğümlenmişti. "Ne olursa olsun seni hiç suçlamadım ben biliyorsun değil mi?" Dedi boynumu sıka sıka.
"Bunları konuşmasak olur mu?" Dedim çünkü üstüne düşersek benden nefret edecek diye korkuyordum. O benden, o lanet günde en az nefret eden kişiydi. Bunu öğrenmiştim ve şu anki hali de gerçekti.
"İzin ver seni eve götüreyim. Tekrar bize katıl yalvarırım Hayal. Lütfen." Dedi ağlamaya devam ederken ama ne dediğinin farkında değildi. "Ceren şu anda aklın başında değil. Sadece beni bu karakoldan kurtar ben evime gideyim. Daha bu sabah geldim İstanbula. Belki görüşürüz falan ama ben bir daha geri dönemem."
Ceren akan gözyaşlarını elinin tersi ile sildi. "Tamam. Seni buradan kurtaracağım. Ama sonra bir daha görüşecek miyiz?" Diye sorduğunda ona şüpheyle bakınca karşılık olarak yalvarır gibi baktı. "Hadi gel. Halledelim şu işi." Dedi elimden tutup.
Ceren benim hep başımı toplamıştır küçüklükten itibaren. Hep beni koruyup kollayan kişi olmuştu. En zor haliyle beni hem fiziksel hem zihinsel koruma sağlamışlığı vardır.
"Ceren, teşekkür ederim." Dedim en içten şekilde. "Ben gerçekten bir şey söylemeye korkuyorum." İtiraftı. Bu benden uzun zaman sonra gelen bir itiraftı. "Hepiniz benden nefret ediyorsunuz. En ufak bir cümlem bile size tiksindirici geliyordur. Ama ben yaptığım şeyin arkasındaydım. Her zaman da öyle kalacağım ama sizi kaybettim. Konuşmaya korkuyorum." Ceren bana içli içli baktı, ve sonra gülümsedi. "Doğru. Hepsi senden nefret etti. Ben hariç. Ben hiç etmedim. Sana öfkeliyim Hayal ama nefret etmiyorum. Ateş, Güneş, Kalye, ya da Kadir. Hepsinin içinde nefret var ama bende yok. Ben sana sadece öfkelendim. Hala da öfkeliyim Hayal bunu kendine sen yaptın. Sana öfkem dinmez ama öyle özledim ki. Dayanamadım. Kıyamadım."
Gülümsedim, onlardan utandım. Onlardan korktum. Çünkü her lafım onları benden daha da uzaklaştıracaktı. "Ne yapıyorsun? Ya da ne yaptın. Bana her şeyi anlatır mısın? Seni bir daha görmezsem?" Dedi bana dönerek.
Oturduğumuz masadan denize doğru baktım. İçkimden bir yudum alıp kadehimi onunkine vurdum. "Ben, üniversitede gastronomi okudum. Sonra kendime pastane açtım. Ama memlekete dönmek zorunda kaldım." Dediğimde kaşları çatıldı. "Ne?" Dedi. Memleket aileye özel bir şeydi ve benim de ailem yoktu. "Memleket mi? Sen nereli olduğunu biliyor musun?" Diye sorduğunda başımı evet anlamında salladım. "Şey, benim babam yaşıyormuş. Yani babam varmış." Dediğimde gözleri kocaman açıldı. "Ne!" Diye inledi. Açık hava bahçede öyle nir bağırdı ki.
"O aile fotoğrafında annem tek görünüyor. Meğersem annem ve babam boşanmış. Ben daha on aylıkken. Babam beni istemediği için de yurda gitmişim." Dediğimde yüzümde buruk bir ifade yoktu. "Ama babamın tarafından bir akrabam bana ulaştı. Halam olduğunu ve benle görüşmek istediğini söyledi. Ben Tranzonluymuşum. Ama onlar Antalya'da yaşıyorlarmış. Bende birkaç sene oraya gittim. Onunla yaşadım. Adı Esin.Çok tatlı biridir. Çok tatlı bir kadındır. Ama şehir hayatını özledim. İstanbul sokaklarını. Karaköy'ü mesela. Ya da Taksim. Hepsini özledim." Dediğimde buruk bir gülümseme oluştu yüzünde, "Peki bizi? Bizim çocukları?" Diye sorduğunda başımı eğdim ve gülümsedim. Bu gülüş ancak saklanmalıydı.
"Ceren doğruları konuşmalıyız. Ben bir şey yaptım. Hala da arkasındayım. Ama siz benim ailemdiniz. Benim bütün ailem sizdiniz. Bana artık imkansız geliyorsunuz. O kadar imkansız geliyorsunuz ki hemde. O yüzden ruhumu sizden uzaklaştırmaya çalıştım. Alıştım. Yalan söylemeyeceğim alıştım yokluğunuza. O yüzden siz benim için imkansızsınız." Dedim gerçekleri söyleyerek. Ceren, beklediği cevabı almamıştı. Ama bunlar gerçekti. "Ben seni özledim. Bazen düşünüyorum. Eğer bizle üniversiteye gitseydin, ya da tekrar buluştuğumuzda sende bizle havalimanından elinde bavullunla gelseydin. Ne olurdu? Merak ediyor insan." Dediğinde bir anda burnumdan güldüm. "Kalye mi aldı sizi İstanbul Havalima'nın dan?" Diye sordum alayla gülerek.
"Evet. Bizi o karşıları. Kadir onun bir üstüne atladı var ya! Off, görmeliydin. Kardeşler yine buluştu. Kalye bize bir sarıldı, kardeşlerim diye! Çok güzeldi." Son cümlesine büyük bir kahkaha attım."Kalye hiç değişmiyor. Bana olan nefreti değişmesin. Size olan tavrı da." Dediğinde Ceren kaşlarını çattı, "Neden öyle dedin?" Diye sordu merakla.
"Çünkü kardeşlerim derdi hep. Yani bana pek demezdi. En başından beri bana kardeşim dememeye karşı garezi var sanardım. Ama sonra anladım. Size gelince hep kardeşlerim derdi, bana gelince susardı." İçkimden bir yudum daha aldım. Gözlerimi denize çektim, mavilerden Kalye gelecek diye düşündüm. Asla düzelmeyecek olan nefreti ve mükemmel merhameti ile. Ama gelmedi.
Ceren sadece bana bakıyordu, "Harbiden ya, sana hiç kardeşim demezdi. Sende hep alınırdın. O da gelir gönlünü alırdı." Dediğinde ufak bir kahkaha attım. Ceren anlamadı tabii. "Hatta sen odana çekilirdin o da kapıda yarım saat seni beklerdi açman için." Kahkaham büyüdü, çok büyüdü. Öyle bir gülmeye başladım ki. Bilmiyorlardı ki. Ceren saf saf eskiyi anlatıyordu kendi gözünden. "Seninde inadını ne çekerdi ama. Takdir ederdik." Nefessiz bir şekilde gülüyordum sadece. Elimle ağzımı bile kapatıyordum. Ceren en sonunda, "Hayal neye gülüyorsun bu kadar ya! Ne dedim komik?" Diye sordu bıkkınlıkla.
"Hiç öğrenmediniz." Dedim gülmeye devam ederken. Gülmekten gözümden yaş gelmişti, ellerimle sildim. "Sizden ayrıldıktan sonra bile hiç öğrenmediniz. Bu hep içimde kalmıştır. Ergenken yaptıklarımızı asla öğrenmediniz." Dediğimde hala anlamamıştı. Ceren bana şüphe ile baktı, daha fazla uzatmak istemedim.
"Aaa, sen tabii Kalye beyin hünerlerini bilmezsin. Off, hatırlıyorum da ergenken ne öpüşürdük." Dediğimde dondu kaldı. Konuşamadı bile, öylece dondu. Hatta felç bile geçirmiş olabilirdi çünkü Kalye den asla beklemiyordu. "İki tane ergendik işte Ceren. Meraklıydık, Kalye çapkındı. Bende genç çıtır bir kızdım. Sanırım ben on altı, o da on beş yaşındaydı. Ateş den sigara dilenirdi hep. Ateş de asla vermezdi. On sekiz olana kadar içemezsin diye tuttururdu. Kalye de meraklı bir ergendi şimdi, bende gizlice arada içerdim. Biliyordu Ateş den gizli içtiğimi. Bana da verirsen söylemem Ateş'e dedi. Tamam dedim bende. Gerçekten de verdim. Önce gizlice kıyıda köşede siz yokken sigara içerdik. Sonra da öpüşürdük. Ama sonra pişman olurduk. Çünkü kardeşiz biz bir şey olamaz aramızda derdik. Olmadı da. Yaptığmız şeyin yanlış olduğunun farkına vardık büyüdükçe. Zaten sonra da ben..." durdum. "Öyle işte."
Ceren hiçbir şey söylemedi. "Ne..." dedi sadece kısık sesle. "Ben bunu on sene sonra mı öğreniyorum!" Diye bağırdı bütün sahilin ortasında. Balıklar bile duymuştur. "Şşş, geçti gitti işte Ceren. Benden en nefret eden o. Zaten ben sizi çoktan sildim. Beni bir daha sevemezsiniz biliyorum. Eski anılar işte. Kalye benim için kardeş değil ilk öptüğüm erkek olarak kalacak bir yandan. Bilmiyorum ya, garip bir durumdu bizimkisi. Gerçi bizim falan de yoktu. Boş ver. Seneler önceki bir şeydi."
Ceren delirmişcesine ellerini saçlarıma geçirdi. "Lan sen şaka mı yapıyorsun? Kalye ile öpüştünüz ve ben bunu on sene sonra mı öğrendim? Kalye den bahsediyoruz Hayal! Ergenliği berbattı ama bu kadarını beklemiyordum. Gizli sigara içmeler öyle mi? Bende neden sigarayı senden sonra bıraktı diyordum. Meğersem aşıkmış piç!" Dediğinde hemen atıldım. "Hayır aşık değildi. Sadece başka kızlarla alakası olmadığı için en müsait kişi bendim o kadar." Dedim kızarak.
"Hayal saçmalama istersen. Evde bunu Kalye ile konuşacağım." Dediğinde gözlerim kocaman açıldı, "Sakın Ceren!" Dedim ama dinlemeyeceğini biliyordum. Dayanamazdı ki o. Bir anda gelir söylerdi kesin. Rezil olurdum. "Benden nefret ediyorlar. Benle görüştüğünü bilmesinler. Ayrıca neden söyleyesin ki? Eskiden olan saçma sapan bir şey işte artık olgun bir kadınım. Beni rezil etme ne olursun!" Dedim uyarıcı bir ses tonu ile ama artık çok geçti.
"Hayal, kalk." Dedi ayağa bir anda kalkarak. Ayağa kalktım korkarak. "Ne oldu?" Diye sordum merakla. "Eve gidiyoruz."
