7. bölüm · Bir Gökyüzü Masalı
Bölüm 3
Adımlarım beni gitmem gereken yere götürüyor, kendimi kendime bırakmış şekilde sessizce yürüyordum. Hayatta şuan sahip olduğum hiçbir şeyin fazlasında gözüm yoktu, bu huzur bana yetiyordu ve devamının gelmesi için çalışmam gerekiyordu.
Sahilin sonundaki ağacı gördüğümde gelmek istediğim yere çoktan gelmiş olduğumu fark ettim, yürürken zaman hızlı geçmişti.
Ağacın altına geldiğimde bir kez daha ne kadar yaşlı olduğunu düşündüm, gövdesi çok uzun değildi ama sarılacak olsam parmaklarım birbirine zor değerdi.
Küçüklüğümden beri ziyaret ederdim bu ağacı; altındaki bankta oturup dinlenmek, geleceğimin hayallerini kurmak çok hoşuma gidiyordu.
Gözlerimi uzaklara diktim, bakabildiğim kadar uzaklara baktım. Bir süre sonra deniz ve gökyüzü iç içe geçmiş gibi görünüyor, insanın bu manzaraya baktıkça bakası geliyordu.
Denizin sakin sesi içime huzur dolduruyor ve ruhumun bile dinlenmesine olanak sağlıyordu, bende bundan çok mutlu oluyordum.
Sevdiğim bir şeyi yaparken zaman çok hızlı geçiyordu. Başımı eğip telefonumun ekranına baktığımda saat altı buçuktu. Hava hâlâ tam kararmamış olmasına rağmen eve gitsem iyi olurdu.
Oturduğum yerden kalktığımda, gökyüzünde ağacın kapattığı kısmın bulutlu olduğunu fark ettim, demek ki gerçekten yağmur yağacaktı. Bu düşüncemi onaylar gibi uzaklardan derin bir gök gürültüsü ilişti kulağıma. Bana hava hoştu, yağmurlu havaları ayrı severdim.
Kaldırıma çıkınca yavaş yavaş yürürken eve gittiğimde yapacaklarımı düşünüyordum. Yarın teyzemler geldikten sonra neler yapacağımızı, beraber vakit geçirirken bundan ne kadar hoşlanacağımı düşünürken bile heyecanlanıyordum.
Eve yaklaştıkça gök gürültüsü daha da şiddetlendi. Yokuşu tamamen çıktığımda bahçenin kapısını açmak üzereyken bir damla yağmur düştü elimin üstüne. Toprağın ıslak kokusu şimdiden etrafı sarmaya başlamıştı.
Bir ayağımı içeri attığım an yakından gelen bir kadın sesi duydum. Öylesine başımı çevirip baktığımda kadının aceleyle bana doğru geldiğini gördüm, yüzünde net bir telaş vardı. Bahçeye attığım adımımı geri alıp kadına doğru birkaç adım attım. O esnada yüzüme düşen ince yağmur damlaları sıklığını artırmaya başlamış, etraf grimsi bir tona bürünmüştü.
Ben daha fazla yürümeden kadın soluk soluğa yanıma geldi. Yetmişlerinin başında gibi gözüken, aceleyle hareket ettiği için yanakları al al olmuş sevimli bir teyzeydi.
“Kızım, oy, burdan aşağı inip-“
Nefes nefese kalmıştı, onu bu hale getiren şeyi merak etmeye başladım ama aklımdakileri direkt sormak yerine teyzenin söylemesini istedim.
“Teyze nefes nefese kalmışsın ne oldu?” Diye sordum. Düşüp bayılacak diye korkuyordum, öyle bir şey olsa ne yapacağım hakkında en ufak fikrim yoktu.
Teyze beni dinlerken soluklanmaya çalışıyordu. Konuşmadan önce nefesini kontrol edebildiğine iyice emin olabilmek için derin bir nefes alıp verdi.
“Kızım,” diye başladı anlatmaya.
“Benim kızım doğum yapacak. Geberecise kocası yanında değil, komşuları götürmüş yavrumu hastaneye. O da benim kızımı aldatıyormuş, ya! Evladımın yanına gideceğim, adresi biliyorum ama hastaneye giden dolmuş nerden kalkar ben ne bileyim?”
Hayatının en önemli günlerinden birinde eşinin yanında olmayıp başka birisiyle gönlünü hoşnut edene de adam mı denir?
Teyze bir kez daha nefesini tazeleyip konuşmaya devam etti.
“Ben başka şehirden geldim buraya, hiçbir yeri bilemiyorum. Yine de zamanında geldim ama kuzumun yanında olamıyorum.” Derken gözleri doldu.
Elim ayağım birbirine dolaştı; kadının anlattıklarından sonra ne hissedeceğimi bilemiyordum, bir de gözleri dolunca iyice panikledim. Fakat bunu teyzeye belli etmeyecektim, benim ona yardım etmem gerekiyordu.
“Teyze tamam, ben seni götürürüm durağa. Sakin ol yetişeceksin.”
Etrafı inceliyor, nerde olduğunu anlamaya çalışıyordu. Önce Fatma teyze gilin evi, sonra bizim evimizi inceledi. Yağmur biraz daha artmışken bana döndü.
“Zahmet olmasın kızım-“
“Yok teyze ne zahmeti?” Diyerek koluna girdim. “Hadi gidelim.”
Bir yandan bana teşekkür ediyor, diğer yandan gidebildiği kadar hızlı gidiyordu. Yağmur iyice artmış, yerde kuru yer kalmamıştı. Su damlalarının ağaç dallarına düşerken çıkardığı ses adımlarımızın sesini bastırıyordu.
Yaklaşık üç dakika sonra durağa ulaştığımızda, sol cebimde olan telefonum çalmaya başladı. Elimi cebime atıp arayana baktığımda annem olduğunu fark ettim. Bu yağmurda nerede olduğumu soracağına emindim, bu yüzden telefonu açmam gerekiyordu.
Şansımıza tam o esnada hastaneye giden dolmuş görüş alanımıza girdi. Gözümün önüne düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına koyup kadına döndüm.
“Teyze bak sakin ol tamam mı? Şu gelen dolmuş hastaneye gidiyor. On dakikaya ulaşırsın kızının yanına, ben yanında geleyim mi?”
“Yok kuzum sağolasın, ben şimdi biner giderim.”
“Paran var mı teyze?”
“Var var. Çok sağol kızım, Allah senden razı olsun. Bak yağan şu yağmur şahit, sen bana çok büyük iyilik yaptın. Rabbim gönlünde olanı sana hayırlı kılsın, seni herkesten çok sevecek, dokunmaya bile kıyamayacak birini çıkarsın karşına.”
“Amin teyzem amin.”
Bugünkü duamı da almıştım çok şükür.
Teyze dolmuşa binip giderken bende gözden kaybolana kadar dolmuşu izledim. Sırılsıklam olmuştum, tişörtüm üstüme yapışıyordu. Üstüme alabileceğim bir şey yoktu, kendimi ortada çıplakmış gibi hissediyordum.
Birkaç adım geri çıkıp durağın altına saklanarak dirseklerimi dizlerime yaslayıp oturdum ve üstümün biraz kurumasını beklemeye karar verdim.
Annemi aramam gerekiyordu, muhtemelen kızacaktı bana. Arayıp durumu kısaca izah ettim ve en başta azar işitmiş olmama rağmen sonlara doğru biraz daha anlayışla karşılandım. Buna da rahat bir nefes aldıktan sonra beklemeye devam ettim.
Yağmur durmuyordu, burada mahsur kalmıştım. Çıkıp yürüyerek eve gitmek sorun değildi ama tişörtüm ıslandığı için içimi belli ediyordu.
Fakat yapacak bir şey yoktu, eve gitmem gerekiyordu. Teyzenin kızına kavuştuğunu umarak banktan kalktım ve yürümeye karar verdim çünkü yağmur duracak gibi değildi.
Bir an aklıma Serhat geldi. Şuan burda olsaydı bir şekil bana yardımcı olurdu. Ya hırkasını çıkarıp verirdi ya da ne bileyim, bir yöntem bulurdu beni yağmurdan korumak için.
Ama her zor anımda bana yardım edecek biri olmayacaktı, sonuçta herkesin kendi hayatı vardı.
Eve giden yokuşu tırmanırken yağmur yağmaya devam ediyor, etraftan gelen sesleri bastırıyordu. Kendimden hiç bahsetmiyorum bile çünkü tişörtüm tamamen üstüme yapışmıştı.
Sonunda eve gidip kapıyı çalmayı başardığımda saçımdan damlayan bir damla su elime düştü. O esnada birde telefonum çalmaya başladı, arayan annemdi. Annem kapıyı açtığı gibi karşı karşıya geldiğimizde elinde telefon öylece kaldı, baştan aşağı beni inceledi.
Şaşırmış bir halde kaşları hafifçe yukarı kalktı. Telefonunu ayakkabılığın üstüne koyarak içeri girmem için kenarı çekildi.
“Kız ne bu hal? Ne ara bu kadar ıslandın sen?”
“Anne hiç sorma. Bir yağmur bastırdı bende hazırlıksız yakalandım.”
“Çabuk git sıcak bir duş al üstünü başını değiş. Hasta olursan görürüm ben seni.”
“Tamam.” Diyerek merdivenlere doğru yöneldim. Pencerelerden içeri giren koyu mavimsi ışık etrafa yayılıyor, eve karanlık bir hava katıyordu.
Önce odama gidip tişörtümü ve pantolonumu çıkardım, tabiri caizse lop su olmuştum. Tokamı açtığımda yaz yağmurunun küçümsenmeyecek bir şey olduğunu anladım.
Perdem açık kalmıştı ve ben bunu şimdi fark ediyordum. Sorun Fatma teyzelerin eviyle bizim evin karşı karşıya olmasıydı. Yani benim odam Serhat’ın odasına bakıyordu.
Hızlıca perdeyi kapatıp geri döndüm ve havlumu alıp banyoya gittim.
Duştan çıkıp üstümü giyindikten sonra bu sefer saçımı kuruttum ve annemin yanına geçtim. Babam erken çıkarsa birazdan evde olurdu. Eğer hemen uyumaya gitmezse birer bardak çay içerek günümüzün nasıl geçtiğinden bahseder, televizyonda izlemeye değer bir şey varsa oturup onu izlerdik.
Babam çok nadir olarak ondan sonra uyurdu çünkü sabahın köründe kalkıp fırına gidiyordu. Bu fırın babamın hayatında en çok sevdiği ilk on şeye girerdi, buna emindim.
Fırın bizimdi, babam ise işinde usta biriydi. Her gün o kadar erken kalkıp gitmesine gerek yoktu ama işini meslek olarak değil de sevdiği bir aktivite olarak yapıyordu sanki.
Çünkü eğer babamın yerinde ben olsaydım zorunda olmamama rağmen sabah altıda fırın açmaya gitmezdim.
Oturma odasının camı aralıktı, dışarıdan içeriye temiz havanın kokusu doluyordu. Annem koltukta oturmuş limonlu su içerken telefonunda bir şeylerle uğraşıyor, ben de diğer koltuğa uzanmışken duş sonrası uyku halimi yenmeye çalışıyordum.
Gözlerim sızlamaya başladı, bedenim günü sonlandırmıştı bile. Şuan gidip uyusam sabah erkenden kalkardım. Oysa ben erken kalkmak istemiyordum. Kalksam bile yataktan çıkma fikrine karşı olan üşengeçliğime engel olamazdım. Uyku ölçülü olunca harbi güzel bir şeydi, uyumayı çok seviyordum.
Aradan birkaç dakika geçtikten sonra zilin çalmasıyla yattığım yerden doğrulup kapıyı açmaya gittim.
Gelen babamdı, gözleri yorgun yorgun bakıyordu. Yorulmuş olmasını anlardım ama yüzünde anlayamadığım başka bir şey vardı.
“Hoşgeldin babacım.” Diyerek sarılıp sırtını sıvazladım. Derdi neydi bilmiyordum ama bir şekilde destek olmak istiyordum.
“Hoşbuldum kızım.” Diyip içeri girdi babam. Omuzları ve saçları yağmurdan ıslanmıştı, umarım hasta olmazdı.
Elindeki market poşetini bana uzatıp içeri geçti. Poşeti mutfağa götürdükten sonra oturma odasına gittim. Babam annemin yanına oturmuş, başını da onun omzuna yaslamıştı. İçimden “vay be” dedim bu manzaraya karşı.
“Baba yemek yiyeceksin değil mi?” Diye sordum kapıya yaslanmışken.
“Yok kızım hiç aç değilim. Siz yediniz değil mi?”
“Atıştırdık bir şeyler.”
Babamı çok nadir olarak böyle üzgün görürdüm. Genelde sakin bir adamdı ama bazen çok daha sakin oluyordu. Sanki canını sıkan bir şey varmış da bizden gizliyormuş gibi.
Yarım saat kadar beraber oturduktan sonra babam odasına gitti. Direkt kendisine sormaktan çekindiğim için annemin yanına oturup babamın neden böyle olduğunu sordum. O da nedenini bilmediğini, biz buraya taşındığımızdan beri ara sıra böyle olduğunu söyledi.
Bende hatırlıyordum babamın bazen ya çok üzgün ya da çok sinirli olduğu zamanları. Küçükken sorardım, bir cevap alana kadar susmazdım da. Ama büyüdükçe fark ettim ki babam ne anneme ne de bana dürüst bir cevap veriyordu.
Bende bir noktadan sonra babama soru sormayı bıraktım, sadece yüzünün güldüğünü görmek için elimden geleni yapmaya çalıştım. Elbet birgün bize bir şeyler anlatırdı ama bu günün ne zaman geleceğini bilemiyordum.
Açık gökyüzüne bakarken uzakta kopan fırtınayı izlemek gibiydi babam. Neler olduğunu görebiliyordum ama sadece uzaktan izleyip hiçbir şey yapamıyordum. Bazen içinde sakladığı duyguları dışa yansıyordu ama yine de ne anneme ne bana tek söz söylemiyordu. Bizim elimizden de hiçbir şey gelmiyordu.
Ben olsam canımı sıkan her neyse aileme danışırdım çünkü onlardan başka yakınım yoktu. Hiçbir arkadaş beni ailemin bildiği kadar iyi bilemezdi, aynısının annem ve babam için geçerli olduğunu düşünüyordum fakat babam her üzgün olup sessiz kaldığında bu fikrimden şüphe ediyordum.
Anneme iyi geceler diyip odama gittiğimde düşüncelerimle baş başa kalmıştım. Yatağımın yanındaki küçük dolabın üstünde küçük, sarı ışığı olan bir lamba vardı. O lambayı açıp yatağıma çıktım. Saçımı topuz yaptıktan sonra sırtüstü uzandım ve bir süre tavanla bakıştım.
Gündüz hiç duyulmayan, masanın üstündeki küçük, beyaz çalar saatin ince tiktak sesi şimdi odanın içini dolduruyordu. Bu sesi dinlerken gözlerimin sızısını umursamamaya çalışıyordum çünkü babamın hâli kafamı çok kurcalıyordu.
Babam hakkında bildiklerim sınırlıydı. Bunlara kişisel bilgileri eklemezsek, kendisi askerliğini yaptıktan sonra annemle evlenmiş, gözü gibi baktığı fırına sahip olmuş, ailesiyle sessiz sakin geçinen bir adamdı. Bu sakinliği sanıyorum genetik olarak aktarılan bir özellikti çünkü ailenin tek çocuğu olan ben de oldukça sakin biriydim.
Annem babama kıyasla daha neşeli, daha hareketlidir. İkisi birbirini dengeliyordu bana kalırsa, yoksa çok sıkıcı bir evlilikleri olurdu. Bense genel olarak babama çekmiştim ama neşemi annemden almış olmalıydım.
Fakat babamın aksine benim ailemden gizlediğim bir şeyim yoktu. Hayalimdeki mesleği bu konuya dahil etmiyorum tabii ki.
O gün bunları düşüne düşüne uyudum. Birgün illaki bir cevap alacaktım ama bu günün ne zaman geleceği hakkında en ufak fikrim yoktu.
