18. bölüm · Bir Gökyüzü Masalı
Bölüm 14
Hayallerim benim kendime olan hediyelerimdi, ümidimi kaybetsem bile bir kere kalbime oturan o hayaller sayesinde aldığım nefes bana iyi gelirdi.
Ömrüm nasıl geçecek bilmesem de, hayatımın devamını bu hayallere göre getirmeye çalışırsam bir düzenim olduğunu düşünürdüm.
Tabi yâ kısmet, geleceğimin nasıl olacağını, ömrümde ne gibi güzellikler ya da hüzünler yaşayacağımı ben nereden bilebilirdim?
Kahvaltı masasını toplamış, hepimize birer soğuk kahve yapmıştım. Ağustos ayı tüm sıcaklığıyla havayı sarıyordu ve bu havada ne yapsam da ferahlasam diye düşünüyordum. Teyzemden çıkan bu fikirle biraz olsun ferahladık.
Kahvelerden sonra herkes bir köşeye geçti. Belliydi ama yazın böyle geçeceği. Kendimi tutmasam şuracıkta eriyecektim, buna çok az kalmıştı.
Koltuğa uzanıp telefonumla uğraşmaya başladım. Ayşe halının üstüne yatmış, tavanı izliyordu. Onun bile oyun bulamadığı ortamda ben ne yapabilirdim?
Zil çaldığı gibi başımı sesin geldiği yöne çevirdim. “Ben açıyorum!” Diyerek yerimden fırladım.
Yazık bana, buna bile heyecanlanmıştım işte.
Kapıyı açtığım gibi Serhat’ı karşımda bulmayı beklemiyordum tabi. Yüzünde güzel haber verecekmiş gibi bir gülümsemeyle gözlerime bakarken, bu hevesime ben bile gülecektim neredeyse.
Ne diyeceğimi bilemeyerek ona bakmaya devam ederken o, ellerini cebine atıp beni izlemeye başladı.
“Günaydın.” Dedi kapının kenarına yaslanarak.
“Günaydın.” Dedim ve gülümsedim. Neden geldiğini soracak değildim herhalde, onun söylemesi gerekiyordu.
“Benimle veterinere gelir misin?” Diye sordu birden bire.
Kaşlarım hafifçe havalandı. “Neden? Kötü bir şey olmadı değil mi?” Derken gerçekten kötü bir şey olmuş olmasından korkuyordum.
“Yok,” dedi sessizce. Neden bilmiyordum ama içim kıpır kıpırdı. Bu hissin ne olduğuna karar veremiyordum.
“Durumu iyiymiş, numaramı bıraktığım için ordaki kız aradı. Bende sana haber vereyim dedim, belki görmek istersin.”
“Gerçekten mi?” Derken gizleyemediğim heyecanım sesime yansıdı. Çocuksu bir heyecanla, onun beni onaylaması için umutla gözlerine bakıyordum.
“Gerçekten.” Dedi ve kendini tutmayarak samimi bir şekilde gülümsedi. Ben yeni fark ediyordum sanırım, ama gülümseyince çok…. Neyse.
“Hemen geliyorum,” dedim ve kapıyı açık bırakarak odama çıktım.
İnce bir eşofman giyiniyordum, üstüm dışarı çıkmak için uygundu sanırım. Saçımı at kuyruğu yapıp çantamı aldım ve aşağı indim.
Annem aşağıda Serhat’la sohbet ediyordu. Sanırım durumdan haber edilmişti.
“Anne…”
“Tamam. Geç gelme sakın.”
Çok şükür izin almakla uğraşmama gerek kalmamıştı. Serhat istisnaydı tabi. Yoksa annem mümkün değil beni yalnız bırakmazdı.
Zaten bende bir başkasıyla baş başa kalmaya meraklı değildim.
Hiç vakit kaybetmeden ayakkabılarımı giyinmek için eğildim. Heyecandan olsa gerek, bağcıklarımı bağlamak bile zor geliyordu.
Ayağa kalktığım gibi Serhat’la burun buruna geldim ama hiç bozuntuya vermeden bir adım geri çekildim.
Bana bakarken gözlerini kırptığında, kirpikleri usul usul kımıldıyordu ve havanın aydınlığından olsa gerek, bu benim dikkatimi çok çekmişti
Bana kalırsa Allah’ın özene bezene yarattığı bir kuluydu, insanın baktıkça bakası geliyordu.
Bir adım geriye çekilip anneme baktım ve gülümsedim. Biz gidene kadar kapıya yaslandı ve bakışlarını üstümüzden ayırmadı.
Bahçenin kapısını kapattığımızda, duvarın ardında kalan annemin kapıyı kapattığını duydum.
Serhat, anneme durumu anlattığı için böyle rahat bir şekilde evden çıkmıştım. Yoksa sevgili annem, “Ne işin var veterinerde, ne yapacaksın kediye bakıp?” Diyerek gitmeme izin vermeyebilirdi.
Bunun bilincine vardığımda gülümsemeden edemedim.
Hava biraz bulutlanmıştı ama bulutların arasından kendini gösteren güneş, sıcağından ödün vermiyordu. Bizde bu yüzden yolun kenarından, güneşten kaça kaça yürüyorduk.
Ardımda bıraktığım yolları umursamadan adımlarımı atarken, heyecanın bedenimi esir aldığını hissedebiliyordum. Hayvan iyileşti diye mutlu olmamı anlıyordum da, heyecan niyeydi?
Yok canım. Annem izin vermezdi bir kere.
Hem nasıl ikna edecektim ki onu? Birkaç gün önce bulduğum minik bir cana kalbimde çoktan kocaman bir yer açmıştım bir kere. Onu sahiplenmeyi ne ara düşünmüştüm?
“Ben nasıl ikna edeceğim annemi? Yok, mümkün değil…” diye düşündüm içimden. Fakat pek de içimden konuşmamış olacağım ki, Serhat’ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
“Edersin bence.”
Başımı çevirip ona baktığımda, gözlerinin koyu mavisi çok net bir şekilde görünüyordu. Şimdiden böyleyse sakin sakin bakan gözleri, düşünemiyordum bile geleceği.
“Nasıl olacak o?” Diye sordum. Elim eline değdiğinde, teninin sıcaklığı içime güven duygusu doldurdu. Bu bir saniyelik bir şey olsa bile, bana bu hissi verenin direkt kendisi olduğundan bir haberdi.
Bende onun, yavru kediyi sahiplenmem için parmaklarıyla kesinlikle geçerli sebepler sayacağından bir haberdim.
“Bak şimdi, bir,” dedi ve işaret parmağını havaya kaldırdı. “Evde çok yer kaplamaz.”
“İki?”
“Küçük bir cadaloza benziyor ama zararsız.”
Bunu söylediği gibi gülmeden edemedim. Kendisi de gülüyordu ama sonra ciddi bir şekilde anlatmaya devam etti.
“Üç,” dedi ve yüzük parmağını havaya kaldırdı. Gözlerim elinde takılı kaldı bir süre, yaptığı her hareketi büyük bir keyifle izliyordum.
Bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde, söyleyeceği son nedeni ciddi ciddi düşünüyordu.
Derin bir nefes aldı, gözlerimin üstünde olduğunun farkında olmalıydı.
Konuşmaya başlamadan önce gözlerini gözlerime sabitledi, kirpiklerimin altından ona bakarken devam etmesini istercesine sessiz kalıyordum.
“Çok tatlı bir kere. Zaten yavru kedilerin işi de bu değil mi? Bücür bücür tatlı olsun bir zahmet.”
Kaşlarımı çattım ve yüzüne baktım. “Nasıl yani? Büyüyünce tatlı olmayacak mı? Bunu mu demek istiyorsun?”
“Hayır,” dedi kendinden emin bir sesle. “O zaman hem tatlı hem güzel olacak çünkü seni görerek büyüyecek.”
Ne?
Göğsümden başlayarak parmak uçlarıma kadar giden his, yüzümün kızarmasına sebep oluyordu ve ben buna adım kadar emindim.
Ağzım aralanır gibi oldu ama bu durumda ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Hayvana “Bücür bücür tatlı” demesine mi güleyim, dolaylı yoldan söylediği şeye mi utanayım..
Başımı yana çevirip yüzümdeki gülümsemeyi gizlemeye çalıştım. Denizi görebiliyordum, içimi ferahlatmak ister gibi maviliğini esirgemiyordu benden.
Şuan yüzüne baksam, elmaya dönüşmesine ramak kalan yanaklarımı görecekti ve ben daha çok utanacaktım.
Bu yüzden başımı ona çevirmeden önce biraz bekledim. Ezbere bildiğim yerde hiç yeni bir şey yoktu ama ben, ilk kez görüyormuşum gibi bakıyordum çevreme.
Hangi kelimeleri birleştirsem de mantıklı bir cevap versem diye düşünürken, dolmuşun bize doğru geldiğini fark ettim.
“Dolmuş geldi,” dedim. O da bunun farkında olacak ki başını sallamakla yetindi.
Dolmuşa binip veterinere doğru giderken, Zehra ablanın düğününün yapıldığı yerin yanından geçtik. Burası, bugünde bir çiftin hayatını birleştiren bir yer olacak gibi görünüyordu.
Etraftaki adamların masa sandalyeyle uğraşmasından ve yeşil elbise giyen bir kadının telefonda ciddi ciddi bir şeyler konuşmasından varmıştım bu kanıya.
Orayı geçtikten kısa bir süre sonra durduk ve veterinerin önünde indik. Bir an önce içeri girmek istiyordum çünkü yanmaya pek niyetli değildim.
Ayrıca bir şekilde evladım olarak gördüğüm hayvanın yanına gidecek olduğum için de yerimde duramıyordum. Annemle babamı nasıl ikna ederim onu bile bilmezken, yeni bir can için kalbimde koca bir oda açmıştım bile.
“Hadi gidelim.” Dedim ve önden önden yürümeye başladım. Kapıyı tutup Serhat’ın geçmesini beklerken o, benim yerime kapıyı tuttuğunda hemen o gün bize yardımcı olan kızın yanına gittim.
Belli ki hem sıcaktan bunalmıştı hem de yorucu bir gün geçiriyordu. Yine de yüzünde samimi bir gülümseme ile bizi karşılayınca rahat bir nefes aldım.
“Merhaba,” dedim gülümseyerek. “Birkaç gün önce ayağı kırılmış bir kedi yavrusu getirmiştik.”
“Evet evet, onun için aradık sizi.”
“Çok teşekkür ederiz. Bakabilir miyiz ona?”
Kız kafasıyla beni onaylayarak içeriye gittiğinde korkmaya başlamıştım. Çünkü ayağındaki kırığın ne derecede olduğunu ben bile görebiliyordum, öyle kolay geçecek bir şeye benzemiyordu.
Bir iki dakika sonra o kız, yavru kedinin içinde olduğu siyah bir taşıma çantasıyla yanımıza geldi.
Çantanın boşluklarından görebildiğim kadarıyla, kırık olan ayağını sabitlemişlerdi. Zaten iyileşmiş olmasını beklemek aptallık olurdu.
Gözleri korkuyla bakıyor, bitkin düşmüş olmasına rağmen ayakta kalmaya çalışıyordu. İlk gördüğümde de zayıf ve küçüktü ama şimdi daha da zayıfladığını anlayabiliyordum.
Yine de bir köşeye sinip orda kalmayışından, ona iyi bakıldığı belli oluyordu. Bunun bilincine vardığımda, dudağımı hafifçe ısırdım ve başımı eğip kutusuyla beraber masanın üstünde duran minik cana baktım.
Gözlerinin mavi olmasının yanı sıra, gri tüylerinin ara sıra beyaza döndüğünü görebiliyordum. Pembe, kendisi gibi küçük bir burnu vardı.
“Seni verene kurban olurum ben,” dedim onu ürkütmemeye çalışarak. Sesim fısıltı gibi çıkıyordu. Burnunu bana doğru yaklaştırarak kokumu almaya çalışırken sabit duramıyor, olduğu yerde ufak hareketlerle ileri geri kımıldıyordu.
“Kırık varmış sadece, başka bir şeyi yokmuş değil mi?” Diye sordum başımı kaldırmadan.
“Siz bulduğunuzda biraz aç kalmış ama evet, kırıktan başka bir şeyi yok.”
“Peki…” dedim çekingen bir sesle. Eğildiğim yerden yavaşça doğruldum ve kızın gözlerine baktım. Beni ilgiyle dinliyordu.
“Şu an alıp gidebilir miyim onu? Yani evde bakabilir miyim?”
Kızın kaşları hafifçe havalansada tebessüm ederek cevap verdi. İnsanın içini rahatlatan, sakin bir tavır takınıyordu.
“Burda bekleyin,” dedi ve arkasını dönüp birkaç adım attıktan sonra sağa dönünce gözden kayboldu.
Bizi hiç bekletmeden veteriner hekim ile beraber yanımıza geri döndü.
Adam, “Evet,” dedi kuyunun içindeki kediye baktı. “Bir sakıncası yok, bir haftadır burda. Ama asıl önemli olan bundan sonraki iki hafta. Eğer eve götürmek istiyorsanız, iki hafta boyunca gözünüzü üstünden ayırmamanız gerekir.”
Gözlüğünü işaret parmağıyla geri ittiğinde bakışları ikimiz arasında gidip geliyordu. Ellerini, önlüğünün cebine atıp konuşmadan önce derin bir nefes aldı.
“Küçük çocuklara benzemiyorsunuz. Eğer sahiplenmeyi düşünüyorsanız, sorumluluğunun farkında olmanız lazım.”
“Farkındayım.” Dedim hiç düşünmeden. Ben bile zihnimin gerisinde bu detayların hepsini düşündüğümün farkına yeni varıyordum aslında. Fakat hiç sorun değildi.
Önümüzdeki iki hafta dişimi sıkacaktım ve iyileşmesi için uğraşmam gereken bir cana ayıracaktım zamanımı. Sonrasında benim en yakın arkadaşım ve kızım olacaktı zaten, ama ondan önemlisi o benim yavrum olacaktı, bende onun tüm ailesi.
“Madem öyle diyorsun, sana inanacağım bende.” Dedi veteriner. “Nasıl bakacağınızı tarif edeyim isterseniz.”
Birkaç dakika boyunca boynunda huni olan, en fazla bir aylık ve ayağı kırık bir yavru kediye nasıl bakacağımızı anlattılar.
Tuvalete nasıl gideceğinden, iki hafta boyunca nasıl besleneceğinden ve kullanacağı ilaçlardan bahsetti veteriner. Yanındaki kız önemli noktaları bir kâğıda not aldıktan sonra elime tutuşturduğunda, annemin haberi olmadan kendi sahipleniyor olduğumu hatırladım.
Tatlı, küçük ve zararsız bir canlıydı. Ama kendisi ne kadar az yer kaplıyorsa, sorumluluğu da bir o kadar fazlaydı. İşin zor kısmı annemi ikna etmekti ve ben bunun için elimden geleni yapacaktım.
Gözümü kapatıp açtığım gibi, elimde küçük bir poşet ilaç ve bana emanet edilen bir can ile veterinerden çıkmış, durağa doğru yürürken buldum kendimi.
Ama yalnız değildim. Serhat sessiz duruyor olabilirdi ama kucağında tuttuğu kutuyu sarsmamak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Ara sıra başını eğip kediye bakarken gülümsediğini fark ettim.
Kalbi güzeldi onun.
Dolmuşa binip eve doğru giderken bir an bile gözümü kediden almadım. Hayvanın adı da kedi kaldı. Yani, kedi tabii ama bir isme ihtiyacı vardı.
Annemi nasıl ikna edeceğimi bir anlığına düşünmeyi bıraktım ve başımı kaldırıp Serhat’a baktım. Kucağındaki kutuya sarmıştı kollarını, sanki tüm hayatı ona bağlıymış gibi sıkı sıkı tutuyordu.
“Serhat,” dedim gülümseyerek. Güneş tam da onun arkasından vurduğu için en başta yüzünü göremesemde, birkaç saniye sonra onun da bana baktığını, devam etmem için beklediğini fark ettim.
“İsmi ne olsun?”
“Bilmem. Senin aklında bir şey var mı?”
Başımı iki yana salladım. Adının “Kedi” kalmasına izin veremezdim. Benim evladım böyle ortada kalamazdı.
Gözlerimi aşağı eğip yavruma baktım. Ayağı öyle sargılıyken ve muhtemelen canı acıyorken etrafı inceleme gayreti yüzümü güldürdü. Serhat’ın deyimiyle, harbi bücür bücür tatlıydı.
Bücür bücür tatlı.
Bücür bücür…
Bücür!
“Bücür!” Dedim heyecanla. “Adı bu olsun.”
“Bücür nerden geldi aklına?” Diye sorduğunda, benim hevesime güldüğünü düşündüm. Öyle parlak bir şekilde gülümsüyordu ki, arkasındaki güneşi bir anlığına göremez oldum.
“Senden.” Dedim hemen. “Senin sayende geldi aklıma. Harbi bücür, baksana.”
Kafasını eğip kutunun aralığından bakarak konuşmaya başladı. Saçları biraz önüne düşerken onu böyle izlemek çok zevkliydi.
“Bu kız sana, ‘Bücür’ diyor. Öyle misin gerçekten?” Derken sesi kısıktı ama ben onu gayet net duyabiliyordum.
“Sen dedin ya, bücür dedin hayvana. Sen karar vermiş oldun.” Nasıl bir bağlantı kurduğumu bende anlayamamıştım ama o, beni ciddiyetle dinliyordu.
“Ben öyle dedim diye adını Bücür koyuyorsun yani?”
“Aynen öyle. Bundan sonra evladımın adı bu.”
Bir süre hiçbir şey demeden yüzüme baktı. Dudaklarının kıvrıldığını görebiliyordum ama konuşmak yerine gülümsemesini izlemek daha cazip geliyordu.
“Bücür, çok şanslı bir kedi olacak o zaman.” Dedi samimi bir şekilde.
“Teşekkür ederim,” dedim ve önüme döndüm. Biraz daha yüzüne bakmaya devam edersem bu tuhaf görünebilirdi. Ara sıra dediği şeyler beni susturuyordu ve ne diyeceğimi bilemiyordum. Küçüklüğünden beri böyleydi zaten.
Camdan içeri giren rüzgar, beraberinde dışarının sıcağını taşıyordu. Fakat hiç yoktan iyiydi, stresten bayılmama çok az kalmıştı.
İki üç dakika sonda durakta indik. Serhat, sevgili Bücür’ü benim taşımama izin vermiyordu. O kadarcık hayvanın ne kadar ağır olabileceğini düşündüm ama mevzu ağırlığı değildi.
Bahçeden içeri girip kapıyı çaldığımda, Serhat da benim yanımda duruyordu. Ellerini önünde birleştirmiş, heyecanını belli etmemeye çalışıyordu ama bu konuda pek başarılı değil gibiydi.
Onu böyle görmek komiğime gidiyordu, zaten bende pek farklı değildim.
Kapı yavaş yavaş aralanmaya başlayınca nefesimi tuttum. Bücür’ün içinde olduğu kutuyu tutarken kolu koluma değince, onun da gergin olduğunu anladım.
Annem tamamıyla karşımızdaydı şimdi. Eğer onu ikna edersem babamı hayli hayli ikna ederdim, bu yüzden kendimden emin olduğuna inandığım bir şekilde onun gözlerine baktım.
Annemin bakışları önce Bücür’e, sonra Serhat’a, en son da bana uğradı.
Ben de annemi azıcık tanıyorsam, eve kalıcı bir misafir aldığımı çoktan anlamıştı.
“Bu ne?” Dedi elleriyle Serhat’ın kucağındaki kutuyu işaret ederek.
“Kedi.” Dedim utanmadan. Birazdan ayakkabılıktaki rastgele bir terliği kafama yemezsem kendimi şanslı sayacaktım.
Annem o çok korktuğum ciddi haline bürünürken kaşlarını çatıp gözlerini gerdi. Yutkunup gözlerinin içine bakmaya devam ederken kendimden emin hâlim yavaş yavaş beni terk ediyordu.
Ama buna izin veremezdim. Bücür ile aramdaki o bağın varlığını çoktan hissetmeye başlamıştım, onu bırakmaya pek niyetim yoktu.
“Görüyorum!” Dedi annem bir adım yaklaşarak. “Sakın bana öyle bir şey yaptığını söyleme,” dedi kısık bir sesle.
Başımı hızlıca aşağı yukarı salladım. Gittikçe bana doğru yaklaşan annemin bu inadının, Bücür’ü kucağına aldığı an yok olup gideceğini bildiğim halde korkmadan edemiyordum.
“Yaptım.” Dedim ve anneme fırsat vermeden konuşmaya devam ettim. “Ne yapsaydım başka? Ben almasam, hayvanı sokağa atacaklardı!”
“Kızım sen delirdin mi?”
“Anne…” dedim yalvarır gibi bir tonla. “Ben anne gibi hissediyorum. Ne olursun içeri girmemize izin ver, lütfen.”
“Kaç kez anne oldun Suna?”
“Ya öyle hissediyorum işte!”
Annemin derin bir nefes aldıktan sonra sabır çektiğini duydum ama gözlerim onun her hareketini takip ediyor, içimdeki ümidi dışarı yansıtıyordu.
“Geçin içeri.” Dedi katı bir şekilde. Gerginlikten patlayacaktım ama içeri girmemize izin vermesi bile büyük gelişmeydi.
Önce Serhat kucağındaki kutuyla girdi içeri. Hiç beklemeden bende ardından gidince annem kapıyı sertçe kapattı.
Hışımla yüzünü bana döndüğünde dudaklarını birbirine bastırmıştı ve burnundan soluyordu. Yalanım yok, biraz irkilerek bir iki adım geri çekildim. Serhat ise kutu bir anda ortadan kaybolacakmış gibi onu tutuyor, bakışlarını annemden ayırmıyordu.
Garibim Bücür, kutunun aralıklarından etrafı incelemeye çalışırken çok yorgun görünüyordu. Bir an önce dinlenmesini ve güvende hissetmesini sağlamak istiyordum.
“Düğünde bulduğun kedi mi bu?” Derken ellerini beline koymuş bizi izliyordu.
Evet, anlamında başımı salladım. Annem Bücür’e doğru yaklaşırken Serhat tek kelime etmeden öylece duruyordu. Yine de elinde olsa bu minik canı alıp bağrına basacağını belki de en iyi ben biliyordum. Çünkü hayvanları çok seviyordu.
Annem kutunun içindeki her şeyden habersiz Bücür’ü incelerken, sargılar içindeki patisine ve boynunun etrafındaki huniye bakıyordu. Bu huniye Elizabeth tasması deniyordu, bunu da veterinerden öğrenmiştim.
“Kızım,” dedi annem bakışlarını bana çevirerek. “Nasıl bakacağız biz bu hayvana Allah aşkına? Bunun maması, tuvaleti, ilaçları var. Sorumluluğu çok büyük.”
Öyleydi tabii ki ve ben her şeyin farkındaydım.
“Anne,” diyerek konuşmaya başladığımda, tüm gerginliğimi ve endişemi bir kenara koydum. Annemin merhametli bir kadın olduğunu biliyordum, beni anlayacağına emindim.
“Bu dediklerinin hepsi en fazla iki üç hafta sürecekmiş. Sonrasında tuvalatine kendisi gidiyor, günde üç öğün mama veriyorsun bitiyor. Benim şu an boş zamanım çok değil mi? O zamanımı da Bücür’e veririm işte, olmaz mı?”
Annem, “Bücür mü?” Diye sorduğunda takıldığının bu olmuş olmasına güldüm. “Hayvanın adını Bücür mü koydun?”
“Öyle yaptım… Ama tam bir bücür. Eğer izin verirsen sana bücürlüğünü kanıtlayacağına çok eminim.”
Zafer sevinçleri içimde boy göstermeye başlarken başımı Serhat’a çevirdim. Annemin gardını indirdiğinin o da farkındaydı ve yüzündeki samimi gülümsemesi ile benim yerime sevindiğini anlayabiliyordum.
Oturma odasına geçip oturduk ve yaklaşık bir saat boyunca anneme yapılması gereken şeyleri anlattık. Aşı, ilaç, mama ve özellikle tüy dökme konusundan konuştuk.
Günde iki kere taradığımızda tüy sıkıntısının olmayacağını belirtince, annem için çok büyük bir sorunu ortadan kaldırdığımı fark ettim.
Zaten sonrasında dediğim her şeyi dikkatle dinlemeye devam etti. Bu tavrıyla içimi ne kadar rahatlattığından haberi bile yoktu, canım benim.
Bir saatin sonunda Serhat evine gitti. Gitmeden önce bir ihtiyacım olursa ilk ona söylememi tembih ettiğimde teşekkür ettim ve sonrasında tüm zamanımı evladımla geçirdim.
Teyzem ile Ayşe de biz eve ilk geldiğimizde parkta olduğu için Serhat gittikten yarım saat sonra eve geldiler. Durumu onlara da açıkladım ve Ayşe, mutluluktan zıplamaya başladı. Kutunun etrafında dört dönüyor, Bücür’den korkmasına rağmen onu sevmeye çalışıyordu.
Teyzem de başta şaşırsa da zamanla alıştı ve Bücür ile oynayan kızını izlemeye başladı.
Akşam sekizi geçiyorken babam geldi ve her şeyi bir de ona anlattım. Şükür ki onun ikna süreci annemden çok daha kısaydı. On dakikada ikna oluşunda Bücür’ün tatlılığının da etkisi vardı.
Asıl zor günler bundan sonra başladı.
Bücür’ün kutudan çıkmasına izin yoktu, en azından önümüzdeki iki hafta boyunca. Çünkü eğer ters bir hareket yaparsa kemiği yanlış kaynardı.
Sabah normalden erken kalkıyor, Bücür’e mama yedirip su içiriyor ve kuma gitmesine yardımcı oluyordum. Gün içinde sürekli bunları yapmamın yanı sıra, ilaçlarını aksatmamaya da özen gösteriyordum.
Kutusundan çıkmaya yeltenmiyordu bile ama ben onun özgür ve mutlu olması için elimden geleni yapıyordum.
Dizlerimin üstüne koyup ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yumuşak tüylerini seviyor, sıcaklığını hissediyordum. O da mavi gözleriyle bana bakıyor, ara sıra mırlıyordu. Bunu yaptığında onu ısırasım gelse de beklemem gerekiyordu.
İki hafta boyunca günlerim aynı geçti ama bir canın bana emanet olması ve onunla ilgilenmek hoşuma gidiyordu.
Annemlerin beraber dışarı çıktıkları gün ben evde Bücür ile yalnız kaldım. Ertesi gün veterinere gidecek, kontrollerini yaptıracaktım ama cesaret edemiyordum onu sevmeye, canını acıtırım diye ödüm kopuyordu.
Bücür, kutunun içinde uyukluyorken ben de onu izliyordum. İkimiz de yatağımın üstündeydik, en azından ona bu kadar yakın olabilirdim.
Dışarda yağmur yağmaya başlayınca annemler ne yapıyor diye düşündüm ama onlar başlarının çaresine bakardı, benim ilgilenmem gereken başka biri vardı.
Kollarımın üstüne başımı koymuş, sevgili evladımı izlemeye öylesine dalmıştım ki telefonum çalmaya başladığında omuzlarım hızla yukarı kalkıp indi. Ev de iyice sessiz olduğu için irkilmem normaldi.
Arayanın Serhat olduğunu görünce olduğum yerde doğrulup telefonu açtım.
O, “Alo? Ne yapıyorsun Suna? Bücür ne yapıyor?” Diye art arda sorarken, yüzümde çoktan bir gülümseme belirmişti.
Serhat, bu iki hafta boyunca sürekli arayıp Bücür’ü sorduğu için aramalarına alışıktım. Onun bu kadar düşünceli olması çok hoşuma gidiyordu.
“Şu an beraber yatıyoruz,” derken gülüşüm sesime yansıyordu. “O kutusunda duruyor yine ama olsun.”
“Yarın kontrole götüreceksin değil mi?”
“Evet. Sabah erkenden gideceğim. Hayvan hapis hayatı yaşıyor. Sen ne yapıyorsun?”
“Evdeyim. Yarın bende geleyim mi?”
“Sen bilirsin, aslında gelsen iyi olur. Ya da gelme, ben yine bir şekil hallederim.”
“Gelmeyeyim mi yani?”
“Hayır,” dedim kendimden beklemediğim bir çabuklukla. “Gel.”
“Tamam. Gelirim.”
Konuşacak bir konu yoktu, ikimizde susmuştuk ve konuşmuyorduk. Serhat telefonu tam kapatacaktı ki, “Bekle,” diyerek onu durdurdum. Hep arayıp soruyordu, iki haftadır yüzünü çöp atmak için dışarı çıktığım zaman dışında görmemiştim.
“Bücür’ü görmek istemez misin?” Diye sordum.
Bir süre sessiz kaldı. Cevap vermeden önce bir ara konuşup konuşmamak arasında kaldığını anladım ama sonra boğazını temizleyip cevap verdi.
“Geleyim mi?”
“İstersen gelme, sen bilirsin.”
“Geliyorum.” Deyip telefonu kapattı ve iki dakika sonra kapının tıklatıldığını duydum.
Bücür’ü çok sarsmamaya özen göstererek yataktan indim ve alt kata koştum. Niye koştuğumu bende bilmiyordum.
Kapıyı açtım ve yüzümdeki gülümseyerek Serhat’a baktım. Dışarıda yağmur iyice arttığı için mavi tişörtünün omuzları ıslanmıştı.
Bir iki adım geri çekildim ve elimle içeri geçmesini işaret ettim.
Önüne bir çift terlik koyarak kapıyı da açık bıraktım. Teşekkür edip terlikleri giyindi ve direkt oturma odasına geçti. Bende odama gidip Bücür’ü kutusuyla alıp onun yanına gittim.
Tuhaf hissediyordum çünkü koca evde bir ikimiz vardık. Ne huzursuzdum ne de tamamen rahattım, ikisinin arasında bir yerlerdeydim.
Kutuyu aramıza koyup oturdum. Elimden geldiği kadar dikkatli bir şekilde Bücür’ü kutudan çıkardım. Yarın çıkacaktı alçısı, artık kucağıma almak konusunda bir sıkıntım yoktu ama ister istemez korkuyordum.
“Bayağı toparlamış,” dedi Serhat bizi izlerken. Ellerini kucağının üstüne koymuştu, gözleri ikimiz arasında gidip geliyordu.
Başımı sallayıp onu onayladım. Elim Bücür’ün tüyleri üstünde yavaşça gidip geliyordu, yumuşacık tüyleri vardı.
Kucağımda dururken olduğundan da küçük görünüyordu ve bu, içimdeki anne iç güdüsünü artırıyordu sanırım.
Serhat gülümseyerek bizi izlerken gözlerine baktım. Çok hevesliydi ama söylemeye çekiniyor gibi duruyordu.
Hiçbir şey söylemeden yavaşça ayağa kalktım ve önünde durdum. İki elimle yaptığım küçük yatakta yatan Bücür’ü Serhat’a doğru uzattım.
Başını kaldırıp gözlerime baktı. Onay istiyor gibiydi ve bunu yapması gereken belki de son insandı.
Çünkü ona güveniyordum.
Dikkatli bir şekilde koltukta hafifçe geriye gidip Bücür’ü göğsüne yasladı. Bücür, güvenli bir yerde olduğunu anlamış gibi gidebildiği kadar ileri gitti ve başını Serhat’ın çenesinin altına koydu.
Bana da aynısını yapar mıydı bilmiyorum ama bu görüntü çok hoşuma gitmişti.
Serhat, kısık bir sesle konuşuyor, kımıldamamaya özen gösteriyordu. Bücür, onun bir eli kadardı, belki biraz daha küçüktü.
İkisinin de gözleri maviydi, birine bakınca diğerine haksızlık ediyormuş gibi hissediyordum.
“Güzel kızım, uslu kızım, sen iyileştin mi? Seni verene kurban olurum ben,” diye seviyordu Bücür’ü.
Yarım saat kadar öylece kaldık. Dışarıdan gelen yağmur sesi, Bücür’ün mırıltılarına eşlik ediyordu ve insanın uykusunu getiriyordu. Şahsen ben, gözlerimin yandığını hissediyordum.
Hanımefendiyi bıraksam orda saatlerce dururdu ama ilaç saati gelmişti. Bugün son antibiyotiğini verecektim, uyanması gerekiyordu.
Durumu Serhat’a açıklayınca pek istekli olmasa da Bücür’ü bana geri verdi. Onu direkt dizlerimin üstüne bırakıp karşımda durdu.
“Yarın gideceğin zaman bana haber ver, olur mu?” Diye sordu gözlerime bakarken.
Başımı sallayıp gülümsedim. Sonrasında Serhat, kalkmama izin vermeden gitti ve benim açık bıraktığım kapıyı ardından kapattı.
Evladımla baş başa kaldığımda hiç beklemeden onu da alıp odama geçtim ve ilacını içirdim.
Annemlerde anahtar olduğunu bildiğim için Bücür’ün yanına uzanıp gözlerimi kapattım.
