14. bölüm · Bir Gökyüzü Masalı

Bölüm 10

Dirty Diana

Attığım her adımda, Ayşe’yi bulamadığım için daha çok üzülüyordum.

Hiç yorulmuş hissetmiyordum fakat nefes nefese kalmıştım, ona dair bir iz bile yoktu ve kalbim acıyordu. Çünkü o benim birtanemdi, benim çilek kokulu küçük kardeşimdi.

Aklıma o kadar fazla ihtimal geliyordu ki bir ağacın dibine çöküp ağlamak istiyordum.

Ya gerçekten kaybolduysa? Çok korkmuş mudur?

Bir yeri incinmiş midir?

Ya ağlıyorsa? Bir damla göz yaşına kıyamazdım ki ben onun.

Farkında olmadan adımlarımı hızlandırdım. Gözlerim deniz kenarındaki kayaların, geçtiğimiz yollardaki minicik çukurların üzerinde geziniyordu.

Etrafta Ayşe’yi sorabileceğim bir kişi bile yoktu. Ciğerlerimi havayla doldurup var gücümle, “Ayşe! Nerdesin?” Diye bağırdım.

Serhat’ta aynısını yapıyor, ona sesleniyordu. Sesimizi duymasını o kadar çok istiyordum ki…

Adım attığımız yerlerde kurumuş yaprakların ve dalların çıkardığı hışırtılı ses kulaklarıma ilişiyordu. Ağaçlar olmasaydı şuan yürümek güneş yüzünden çok daha zor olurdu.

“Yok.” Dedim kendi kendime. “Kız yok.”

Endişemi de, ona göz kulak olamadığımız için olan öfkemi de ayaklarımın altındaki topraktan çıkarıyordum.

Kısık sesle konuşmama rağmen doğanın sessizliğinde yabancı olan bir ikimiz vardık, Serhat beni duymuştu.

“Hayır.” Dedi yine aynı kararlılıkla. “Herkes şuan onu arıyor. Bulacağız Ayşe’yi, sakin ol.”

“Nasıl bu kadar emin oluyorsun ki? Ya senin dediğin gibi olmazsa? Hiç korkmuyor musun?”

Hızlı bir adım atıp önüme geçti ve yüzünü bana dönüp hareket etmeyi bıraktı. “Şuan elinden gelen tek şey ne?”

Gözlerimi gözlerine dikip cevap verdim.

“Aramak.”

“Başka?”

“Aramaktan başka bir şey yapamıyorum zaten.”

“O zaman sus. Konuşacaksak bile işimize yarayacak şeyleri konuşalım.”

“Benim kuzenim için endişelenmem işe yaramaz yani öyle mi?” Diyip kaşlarımı çattım ve başımı hafifçe yana yatırdım. Bunu ima ediyor olamazdı herhalde.

“Evet öyle.”

Bir an duraksadım. Bunu kötü bir niyetle söylemediğinin farkındaydım fakat bazen duygularıma sığınıyor olmam benim suçum değildi.

“Değil.” Dedim gözlerine bakarken.

“Üzüldüğün zaman elimden bir şey gelmiyor. O zaman neden üzülüyorsun?”

Bakışlarımdaki yargılama ifadesi bir anda yok oldu. Haklıydı aslında. Fakat bunu bu şekilde duymayı hiç beklemiyordum.

“İsteyerek üzülmüyorum ki..”

“Suna,” İsmimi söylerken sesinde anlayış dolu bir ton hakimdi.

“Sen Ayşe’yi ne kadar seviyorsan bende o kadar seviyorum. Tamam, şunun şurasında birkaç gün önce tanıştık ama sevmek kolay.” Dedi ve derin bir nefes aldı.

“Yani aklına gelen her ihtimal benim de aklıma geliyor ve bunları düşünmek bile beni korkutuyor. Ama şuan buna gerek yok. Kim bilir, belki de burda durmuyor olsak onu çoktan bulmuştuk.”

“Ama sen nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

“Değilim.”

Yani bana aksini söylüyorsun fakat için içini kemiriyor.

“Anladım.” Dedim ve gözlerimin önüne düşen birkaç tel saçı geri ittim.

Hafifçe gülümseyip yanından geçtim. Bu tebessüm böyle bir durumda ne kadar samimiydi bilmiyorum. Ben önde yürürken gözlerini üstümde hissedebiliyordum.

Tıpkı onun dediği gibi elimden gelen tek şey aramaktı.

“Ayşe! Nerdesin ablam? Sesimi duyuyor musun?” Diye seslendim yine. Her seslendiğimde zihnime dolan sessizlik öfkemi daha çok artıyordu.

Sinirimse kendimeydi. Çünkü bende Ayşe’ye göz kulak olamamıştım, benim sorumsuzluğumunda payı vardı.

Serhat, Ayşe’ye her seslendiğinde sesi benim sesimden daha yüksek çıkıyordu fakat o da bir işe yaramıyordu.

“Annemler bulsa bizi ararlardı herha-“

Bir anda eliyle ağzımı kapatıp beni bir ağacın arkasına çekti ve eğildi, bende onunla beraber eğilerek sırtımı ağaca yasladım.

Ne olduğunu anlayamadığım için, ‘Sen ne yapıyorsun?’ Der gibi baktım.

Boştaki eliyle ilerde bir noktayı işaret etti. Başımı o noktaya doğru çevirdiğimde hepsi otuzlarından büyük beş altı tane adamdan oluşan bir grup gördüm.

Birkaç saniye önce biraz uzaklarında, onlara doğru yürürken bizi nasıl görmediklerini düşündüm. Fakat daha dikkatli baktığımda çok net bir şey anlaşılıyordu.

Adamlar sarhoştu. Hepsi zar zor yürüyor, ağızlarında bir şey geveliyordu. Serhat elini dudaklarımın üstünden çektiğinde ona döndüm.

Gittikçe bize yaklaşıyorlardı ve burda sadece ikimiz vardık. Eğer bir şeye kalkışırlarsa elimizden geleni yapsak bile başımız fena derde girerdi.

Ne yapacağımızı düşünürken aklıma pek güvenli olmayan bir çözüm geldi.

Buraya gelirken çok küçük bir kulübe görmüştüm. Kapısı açıktı fakat içinde kilidi vardı. Serhat’ın kolunu dürtüp bana bakmasını sağladım.

“Gidelim bence,” dedim sessizce.

“Nereye?”

Etrafı kolaçan edip henüz hâlâ uzağımızda olan adamlara baktım ve kendimden beklemeyeceğim bir şey yaptım.

Serhat’ın elini tuttum ve ayağa kalkıp koşmaya başladım. Öyle hızlı koşuyordum ki bu kendimden beklemediğim bir performanstı. Zavallı, ne yaptığımı bile sormadı ve bana ayak uydurarak koşmaya başladı.

Arkamızdan gelen sarhoşlar gerilmeme sebep oluyordu. Bende bu huzursuzlukla iyice hızlı koşuyordum.

Kulübenin yanına geldiğimizde adımlarımı zor durdurdum ve bir an ne yaptığımı sorguladım. Fakat yola çıkmıştık bir kere, şuan geri dönsek bile başımıza bela almamızdan başka senaryo yoktu.

“Suna nereye-“

“Geç geç geç!” Dedim aceleyle.

Serhat düşünmeden dediğimi yaptı ve kulübeye girdi, bende peşinden gittim.

Kapıyı kapatırken tahtaların çıkardığı sesle yüzümü buruşturdum çünkü cızırtılı sesler hoşuma gitmiyordu.

Tahtaya sabitlenmiş eski kilit ile bizi içeri kitlerken elime değen paslı demirin ne kadar eski olduğunu düşündüm.

Burası daha çok depo gibi kullanılan minicik bir alandı. İçeride su dolu birkaç bidon, sapı kırık bir tırmık, içi boş olan ondan fazla kutu, eski paspaslar ve raflı bir dolap vardı.

Bunlar o kadar yer kaplıyordu ki boş kalan alana bir kişi anca sığardı.

Ama biz iki kişiydik.

Kapıyı kitleyip arkamı döndüğümde Serhat ile dip dibe durmaktan başka şansımız yoktu.

Kollarını serbest bırakıp gidebildiği kadar köşeye gitti. Başım göğüs hizasına geliyorken adamların bize yaklaşan seslerini duyabiliyordum.

“Birazcık daha sağa gidebilir misin?” Diye sordum kısık bir sesle.

Denedi ama kımıldayamadı. Öylece kalmıştık ve hareket edemiyorduk. En azından adamlar gidene kadar.

Alan çok küçük olduğu için ellerimi Serhat’ın iki yanına koyup kendimi destekledim. Tahtanın ince aralığından dışarı baktığımda buraya çok yakın olduklarını görebiliyordum.

Ama hiç rahat değildim…

O da pek öyle görünmüyordu. Başını hafifçe öne eğmiş bana bakarken bense gözlerini görebilmek için kafamı kaldırıyordum.

Daha ne kadar böyle durabilirdim bilmiyordum ama onun vücudundan yayılan ısı, kanın damarımda daha hızlı akmasına sebep oluyordu.

Anlık olarak bir hata yaptım ve başımı azıcık öne eğdim çünkü böyle durmak çok yorucuydu.

Yüzümü göğsüne yaslamıştım ve kalbim deli gibi atıyordu. Yanağımda hissettiğim kadarıyla onun da benden farkı yoktu.

Sıcaktan olmalıydı muhtemelen.

Tam başımı kaldıracaktım ki Serhat elini nazikçe saçlarımın üstüne koydu ve olduğum gibi kalmamı sağladı.

“N-napıyorsun?” Diye fısıldadım. Nefesim kesik kesik çıkıyordu ve ben bunu kontrol edemiyordum.

“Burdalar.” Dedi kısaca.

O öyle dediği gibi adamlardan birinin arsız bağırışı çok yakın bir yerden geldi. İşte şimdi asla ama asla hareket etmememiz gerekiyordu.

“Lan… Ben niye size uydum ki a-“

“Kes lan sesini.. Ne bağırıyorsun biri duyacak…”

Bunu söyleyen adamın sesi sert çıkıyordu ama alkolün üstünde bıraktığı etki çok netti. En önemlisi ise haklı olmasıydı çünkü ne konuşuyorlarsa hepsini biz duyuyorduk.

“Kim duyacak burda bizi gerizekalı!” Diye atıldı sarhoşlardan biri. “İstediğimI konuşurum kimene?”

Konuşurlarken ağızlarından iğrenç küfürler çıkıyordu. Pis kokuları sanki burnuma doluyordu ama Serhat’ın sayesinde bu kokudan kurtuluyordum.

“Ulan patrona ne diyeceğiz biz? Bugünün hasılatını beğenmeyip birimizi gebertecek kesin.”

“Kes ulan gevşek… Ağaçtan yaprak mı topluyoruz sanki?”

Neyden bahsediyorlardı? Onları duyabilmek için nefesimi bile tuttum.

“Hiç bulamadık… birimizin ağzına tükürecek piç oğlu piç.”

“Sus lan. Bok kokuyorsun zaten asabımı bozma.”

“Senin benden ne farkın var yer cücesi?”

“Kesin sesinizi… Arif, sen Kemal’i aradın değil mi lan?”

“Aradım tabi.” dedi ağzını yayarak. “Siyah minibüsle gelmiş mal herif. Dikkat çekmek için ne yapsam diye düşünüyor sanki.”

Ne? Tesadüf falan olmalıydı herhalde. Kaşlarımı çattım ve dinlemeye devam ettim. Ayak sesleri gittikçe yaklaşırken en sonunda tam kulübenin önünde durdular.

Serhat’ın nefes alıp verişi şuan bana tanıdık olan tek şeydi.

Diğer her şey hayatımdan uzak, alakam olmayan korkunç ve rahatsız edici birer çöpten ibaretti.

“O hiç bulmuş mu?”

Sesinden ayırt ettiğim kadarıyla bu, diğerine yer cücesi diyen adamdı.

“Bulmuş. Beş altı yaşlarında bir tanesini ‘Seni ailene götüreceğim’ diye kandırıp minibüse atmış.” Diyip kahkahayı bastı.

Korkunç sesi kulaklarımı çınlatmaya başladı, kaslarımdan gücün çekildiğini hissediyordum.

Dizlerim her an beni olduğum yere bırakabilirdi fakat ben hâlâ ne duyduğumu idrak etmeye çalışıyordum. Biz şimdi bir çocuk kaçırma olayına mı şahit oluyorduk?

Peki ya Ayşe?

Ayşe.

Benim küçük kuzenim.

Ayşe’m.

İsmi kafamın içinde yankılanmaya başladığında yumruğumu o kadar sıkı sıktım ki tırnaklarım etime biraz daha sert batarsa elim kanayabilirdi.

Serhat bu sefer belimden tutup beni iyice kendine yasladı. Sanki olduğum yere yığılacağımı anlamış gibi bana destek oluyordu.

“Salak malak ama bizden çok iş yapıyor it.”

“Ne kadar para alacak şimdi o?”

“İki milyona yakın bir para alacak. Biz de bok gibi sarhoş olalım anca.” Dediğinde yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar ama seslerini hâlâ duyabiliyordum.

“Şu minibüsün plakasını söyleyin. Şimdi ne olur ne olmaz, siz gider başka şeye binersiniz.”

“34 AR… Neydi lan devamı?”

“Ne bileyim ben… yürüyün buluruz artık bir şekilde.”

34 AR 163. Minibüsün tam plakası.

Sabah gördüğüm plaka.

Öyle bir şey olmamasına rağmen boğazımı sıkan bir çift el hissettim sanki.

Bu his ağlamadan önce olan o son çaresizliğin bıraktığı fiziksel hasardı işte.

Ellerimden güç gitti. Duyduğum tek bir kelimeye bile inanmak istemiyordum.

Gerçek olamazdı.

Böyle bir şeye tanıklık ediyor olamazdım. Ama ediyordum işte.

Sarhoşlar bir şeyler konuşa konuşa iyice uzaklaştılar. Artık seslerini duyabiliyordum fakat ne dediklerini anlayamıyordum.

Gittiklerine emin olduğum anda kendimi kulübeden dışarı attım. Geri dönüp baksalar bile beni göremeyecekleri bir yere geçtim ve daha fazla dayanamayıp olduğum yere çöktüm.

Serhat hiç beklemeden yanıma geldiğinde öfkeden ne yapacağını bilmiyor gibiydi. Bende aynı şekilde hissediyordum fakat bu sefer öfkem korkuya yenik düşüyordu.

Nefes alamıyordum. Ciğerlerime çektiğim hava bana yeterli gelmiyordu ve boğulacak gibi hissediyordum.

Başımı ellerimin arasına aldım. Aklımda olan iki şey vardı.

Biri plaka,

Biri Ayşe.

Başımı kaldırıp Serhat’a baktım. Adamların ardından bakıyor, onları dikkatle inceliyordu.

Hızla ayağa kalktım ve aramızda mesafe kalmayana kadar yaklaştım. Beni duysun istiyordum, söyleyeceğim şeyi o da aklına kazısın istiyordum.

“34 AR 163” dedim gözlerine bakarken. “Plaka bu! Serhat, bunlar çocuk kaçırmışlar! Çocuğu seni ailene götüreceğiz diye kandırmışlar.”

Söylediklerimi dikkatle dinledikten sonra anında elini cebine attı. Polisi aradığını görebiliyordum.

Olduğum yerde bir ileri bir geri giderken gözleriyle beni takip ediyordu.

Telefon açıldı ve Serhat hızlıca durumu anlattı.

“Plakayı ve adamlardan ikisinin adını biliyoruz.”

“Nedir?”

Gözlerime bakıp doğru hatırladığına emin olduktan sonra plakayı söyledi.

“34 AR 163 plaka,”

“34 AR 163, doğru mu?”

“Doğrudur.”

“Peki isimleri?”

“Biri diğerine ‘Arif’ dedi. Ayrıca aynı kişi Arif’e Kemal diye bir adamı arayıp aramadığını sordu. Dediklerine göre Kemal bir tane çocuğu kaçırmış.” Dedikten sonra Serhat’ın öfkeyle yutkunduğunu görebiliyordum.

Oturduğum yerden onu izlerken ikimizin yerine sinirlendiğini fark ettim. Bende sinirlenecek derman yoktu ki.

“Bahsettiğiniz adamların görünüşlerini tarif edebilir misiniz?”

“Evet.” Dedi Serhat ve konuşmaya devam etti. “Öncelikle, hepsi sarhoştu. Uzaktan gördüğüm kadarıyla en uzunları bir seksen boylarındaydı. Yüzlerini net bir şekilde göremedim ama eski kıyafetler giyiniyorlardı. Plakasını verdiğim siyah minibüse doğru gittiklerini düşünüyoruz.”

“Peki Kemal denen adamın kaçırdığı çocuğu tarif edebilir misiniz?”

Serhat benim gördüğüm şeyi görmemişti. Hızla ayağa kalkıp elinden telefonu aldım.

“Çocuk mavi bir tişört giyiyordu,” dedim ve farkında olmadan Serhat’ın kolunu tutarak ondan destek aldım.

“Gözleri maviydi. Koyu renk saçları vardı. Tüm hatırladığım bunlardan ibaret.”

Polis memuru durumu teyit ettikten teşekkür edip bölgeye ekipleri göndereceğini söyledi ve görüşme sonlandı.

Telefonu sahibine uzattım ve düşünmeye başladım.

Serhat’ın bu kadar şeye dikkat etmesine çok memnundum fakat Ayşe yoktu. Onu bulamamıştık.

Ama hâlâ bakmadığımız bir yer vardı.

“Serhat,” dedim nefes nefese. “Ayşe denize gitmek istedi gelirken, belki deniz kenarına baksak nasıl olur? Bulamazsak…” dedim ve bu ihtimalin ağırlığını düşündüm. “Bulamazsak babamlara haber vereceğiz.”

“Tamam.” Dedi ve bakışlarını dikkatli bir şekilde yüzüme dikti. Muhtemelen rengim kaçmıştı ve berbat görünüyordum.

Başka tek kelime etmeden sahili boydan boya yürümeye başladık.

Etrafıma bakınarak yürümeye devam ediyordum. Büyük kayalar birbiri ardında kalırken kalbim öylesine ağırlaşmıştı ki artık yürümek bile zor geliyordu.

İçimdeki karamsarlık gittikçe büyürken beni bu karanlığın içinden çıkaran ses yine Serhat’a aitti.

“Suna bak,” Dedi parmağıyla bir yeri işaret ederken.

“Bak, Ayşe orda!”