6. bölüm · Bir Göktaşı Düştü

Mutluluk bir yana

Ahmet Atlas

Bir sabah annemin telaşlı uyandırmasıyla güne başlamıştım. Çantamı hazırlamış, otobüs bileti dahi almıştı. O an kendimi artık bir işe yaramayan, atılması gereken bir bez parçası gibi hissediyordum. O an yaşadığım duyguları tarif etmem için kelimelerim yetmeyecek düzeydeydi. Kazadan sonra resmen annem benden kurtulmak istercesine davranıyordu ve sözde babam beni kaçırmaya gelecek diye dayılarımın yanına gönderecekti. Anlamıyordum, inanmıyordum da. Babam zaten bizi istemediği için terk etmişti; şimdi neden beni kaçırmak istesin? İnsan zaten derdinden kaçmış, neden tekrar o derde sahip olsun ki? Daha 14 yaşına girmemiştim. Bazı şeyleri tam kavrayamasam da uzun uzun düşündüğüm zaman anlıyordum bunları. Anlamam 9 saatlik otobüs yolculuğu süresince sürmüştü ve evet, annem beni göndermek istemişti. Ne kadar doğru olmasa da biraz da hak ettiğimi düşünüyordum. Şimdi aklımdaki tek soru, ne babam ne annem beni istememişken dayımlar neden istesin ki? Bunun cevabını sanırım zaman gösterecekti. Yanıma aldığım iki üç parça kıyafetten başka, kitaplarım ve Akasya'nın bana verdiği kolyeden başka bir şeyim yoktu. Onunla yeni tanışmama rağmen ondan gitmek zorunda kalmıştım. Peki ya geri döndüğümde onu geri bulabilecek miydim? Ya da o beni isteyecek miydi? Bunları düşünmeden edemiyordum. Tabii bir de ben geri dönebilecek miydim? Aslında en büyük sorunun bu olduğunu şimdi fark etmiştim.

Ben bunları düşünürken otobüs İzmir otogarında perona doğru yanaşıyordu. Ben öfkeyle üzüntüyü aynı anda yaşıyordum. Kendimi sakinleştirmem gerekiyordu. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım ve içimin serinletici olduğunu düşündüm. Nefesimi geri bıraktım ve gözlerimi açtım. Artık otobüsten çıkabilirdim. Ayağa kalkıp rahat adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Dayımın bakışlarında gelmemden hiç hoşlanmadığı belli oluyordu. Beni görünce çok sevinmiş gibi rol kesmesi her halinden belli olmuştu. Çıkış kapısına doğru yürümeye başladık.Hava güzeldi kış ayında olmamıza rağmen burası hâlâ sıcaktı ve yağmur yağmıştı. Islak toprak kokusunu her nefes alışımda ne kadar sevdiğimi fark etmiştim. O sırada dayımın aracına doğru yürümeye devam ediyorduk. Aracın yanına geldik; dayımın çok yeni olmayan bir aracı vardı. Eve doğru yol almaya başladık. Ben kafamı cama yaslamış, etrafı izliyordum. Bir parkın yanından geçerken insanlar dikkatimi çekmişti. Oyun alanında oynayan çocuklar, parkın havuzunda babasıyla ve annesiyle tekne yüzdüren aileler, piknik yapan aileler... Hepsi çok mutlu görünüyordu. Kıskanmıştım; ben ilk defa kıskanmak nedir onu öğrenmiştim. Kendi kendime soruyordum, ben de öyle mutlu olacak mıydım acaba? Onların da sorunları var mıydı? Bence vardı. Az ileride dört yolda ışıklarda durmuştu. Benden küçük bir çocuk vardı; üstü başı yırtık, içindeydi. Belliydi, ailesi yoktu, sokakta kalıyor gibiydi. Su satıyordu, bizim araca da gelmişti ama dayım almamıştı. O an bir şey fark etmiştim; çocuk gülüyordu, sanki halinden memnundu, yaşamaktan keyif alıyordu. Kendimle onu karşılaştırdım ve durumumun kim bilir ondan daha iyi olduğu belliydi ama o gülüyor, mutluydu. Ben mutsuzdum, sürekli sızlanan biriydim. Neden mutsuzdum ve neden o çocuk bu şekilde mutlu olabiliyordu? Recep amcanın dediği gibi, gerçekten de keder insanın içinde olan bir şey miydi? Bunu bir an önce öğrenmem gerekliydi. Biraz daha ilerledikten sonra çöp toplayan yaşlı bir adam vardı; fırının önündeki çöpü karıştırıyordu. Ağladığını gördüm, acaba neden ağlıyordu? Merak etmiştim ve yanında bir köpek vardı; küçük bir köpekti. Amca çöpten bir parça ekmek çıkarmıştı, bir köpeğe baktı, bir de ekmeğe. Sonra ekmeği köpeğe vermişti. Bu durumdan ben çok etkilenmiştim; ekmeğe ihtiyacı vardı, açtı belliydi. Ailesi ve çocukları vardı belki ve onlar da açtı ama o ekmeği köpeğe vermeyi tercih etmişti. Bunu görmem benim için iyi olmuştu; sevgi iyileştirendi, Mutlu olmak sevgi ile alakalıydı, bunu anlamıştım. Birinin bizi değil, yaptığımız her şeyi sevgi ile yaparak, her şeye sevgi vererek mutlu olabilirdik. Ben böyle düşünmüştüm, belki de yanlış düşünüyorum. Büyüdükçe anlayacağımı umuyorum. Sokağa gelmiştik; sokakta çocuklar maç yapıyorlardı, bağırışları tüm sokak boyunca yankılanıyordu.Bir anda gülmeye başladım. Neden güldüğümü bilmiyordum. Dayım o sırada fark etti ve bana,

"Ali dayım: Merkür, sen neden gülüyorsun? Hadi eşyalarını al, geldik."

- Arabadan indim, dayıma biraz kapıdan oturmak istediğimi söyledim. Dayımların iki katlı bir evi vardı, kapısının önünde oturmak için taştan bir zemin yapmışlardı. Oturdum, sırtımı duvara yasladım, maç oynayan çocukları izlemeye başladım. Yer, yağmurdan dolayı hâlâ ıslaktı. Çocuklar için bu sorun değildi; üstleri başları çamur içinde olmasına rağmen oynamaya devam ediyorlardı. Maçın verdiği heyecandan üstlerinin bu halde olduğunu fark ettiklerini düşünmüyordum. Ben de bir zamanlar top oynamaya aşıktım, bu konuda çok yetenekliydim. Hâlâ çocuktum, hâlâ oynayabilirdim evet ama geçmişte yaşadığım hayal kırıklıkları, hevesimin yarıda kalması resmen beni bu oyun dünyasından koparmıştı. Ben bunları düşünürken yukarıdan bir ses geldi; bu yengemdi, dayımın beni artık içeriye çağırdığını söylüyordu. Ben içeriye girmek bile istemiyordum. Islak toprak kokusunu, çocukların bağırışma seslerini, az da olsa huzura ulaştığım dakikaları bırakıp içeriye girmek dahi istemiyordum. İçerde suçlayıcı ithamlarla karşılaşacaktım, en azından ben öyle düşünüyordum. Yukarıdan bir daha ses geldi; bu sefer dayımdı. "Merkür, yukarıya gel artık" dedi yüksek sesle. "Geliyorum" dedim, kendi içimden söylenerek kalktım, kapıdan içeriye girdim. İçimdeki huzursuzluk her merdiven basamağında içimi kemiriyordu. Burada olmamdan endişeliydim, geleceğimden endişeliydim. Bir an durdum, kendi kendime Recep amcanın sözünü tekrar ettim: "Dünü düşünmek seni üzüntüye sokar, yarını düşünmek ise endişeye. Bugünü düşün, hayatını yönlendir evlat." Bu sözleri o zaman anlamamıştım ama şu an anladığımı biliyorum. Derin bir nefes aldım, yukarıya çıkmaya devam ettim. Sesler geliyordu, evde başkaları da vardı. İçeriye girdiğimde dayımla yengem divanda bir köşede oturmuş, diğer köşede teyzem vardı. Selma teyzemdi. Henüz küçük olan iki kuzenim ise bir köşede oyun oynamakla meşguldü. Teyzeme sarılıp boş olan köşeye oturdum. Dayım oradan bana, "Merkür, nasıl başına bu kadar dert açtın? Babanın yaptıkları yetmemiş gibi, annene bir de sen bunları yaşatıyorsun?" demesinin üstüne teyzem, "Çocuğun üstüne gitmeyin, olmuştur bir şeyler. O da böyle olsun istemezdi, bunları canı isteyince kendisi anlatır." dedi. "Teyzecim, nasılsın? Sen iyi misin?" dedim teyzeme. İyi olduğumu söyledim. Akşam yemeği saati gelene kadar yengem ile dayım tarafından soru yağmuruna tutuluyordum. Teyzem olmasaydı halimi düşünemiyordum bile. Akşam yemeği saati geldi, yengem teyzemle sofrayı serdiler, hep beraber yemek yedik. Yemekten sonra daha fazla soru kaldıracak durumda değildim; gözlerimden uykusuzluk akıyordu, yorgunluktan bütün kemiklerim sızlıyordu. Yengeme nerede uyuyacağımı sordum, yorgun olduğumu söyleyip odama doğru yürüdüm. Odaya girdiğimde ilk önce kalın perdeyi açmak oldu. Ay ışığının içeriye vurması, dışarıyı izleyerek uyumak beni rahatlatıyordu, içime huzur veriyordu. Yatağıma uzandım, geceyi izlemeye başladım.

(Bu Bölümün devamı Mutluluk Bir Yana 2 olarak gelecek) !!