4. bölüm / 6
Bir Göktaşı Düştüİlk darbe
Bölümler 6Şu an: İlk darbe
Kuşların güzel sesleri kulaklarıma çalıyordu. İnce ince esen rüzgar, havanın sıcaklığından oluşan yanma hissiyatını hafifletiyordu. Bu ormanda bulunduğum her dakika huzur veriyor ve zihnimi onarmama yardımcı oluyordu. Geçmişi hatırlayıp neler başardığımı, neleri atlattığımı düşünüp kendimle gurur duyuyordum ve kendime hep şunu söylüyordum: hatalarımla büyüdüm, güçlendim. Babam gibi olmadım, olmamaya da devam edeceğim diyordum. Babam bana bu dünyadaki en büyük kazığı atmasından tam 10 yıl geçmişti. Geçen onca yıl dün gibi aklımdaydı.
10 yıl önce…
Dedemin ölümünden sonra babam Antalya'da eski arkadaşlarıyla görüşmüştü. Bu da her şeyin başa sardığının bir habercisiydi. Bu sefer daha kötü olmuştu. Babam tekrar alkole başlamış, şiddete olan yatkınlığı geri gelmişti. Bir türlü anlamıyordum, alkol bir insanı nasıl bu kadar değiştirir? İçmediği zaman melek olan bir insan, alkolü içtiği zaman nasıl şeytana dönüşüyordu? Onu bu halde görmek, küçük olan kalbimi yakmaktan başka bir şey yapmıyordu. Vücuduma verdiği hasarlar, kalbimin acısı kadar canımı yakmıyordu. Futbolcu olma hayalim başlamadan bitmişti. Herkes tarafından dışlanmaya başlanıyordum; kimse benimle konuşmuyor, ben de kimseyle konuşmuyordum.
Günlerden cumartesiydi. Havanın güzel olmasıyla ben kendimi dayanamayıp dışarıya atmıştım. Öylece yürüyordum, rüzgar tatlı tatlı yüzüme vuruyordu; sanki bir melodi eşliğinde bana bir şeyler söylüyordu. Biraz zaman geçtikten sonra ilerideki arazide Emre’yi görmüştüm. Babasıyla uçurtma uçurmaya çalışıyorlardı. Emre beni görmüştü, el sallıyordu. Ben hemen arkamı dönüp eve doğru yürümeye başlamıştım. Emre'yle de görüşmüyordum; diğerleri gibi o da beni dışlayacaktı, içimden bir ses öyle diyordu. Biraz zaman geçtikten sonra evimizin önünde kalabalık vardı. Korkmaya başlamıştım, içimden söylenmeye başlamıştım: Allah'ım, nolur kötü bir şey yoktur. Hemen eve doğru koşmaya başladım. Tam o sırada camdan dışarıya annemin çiçeklerinden biri atılmıştı. Bağırışmalar bütün sokakta yankılanıyordu. İnsanlar kapı önünde durmuş, "Yazık kadına, çocuklara" diyip kendi aralarında konuşuyorlardı. Babam gene yapmıştı yapacağını. Eve girdiğimde gördüğüm manzara beni derinden etkilemişti. Bir baba, kendi evine, ailesine nasıl bu denli zarar verirdi? Artık katlanamıyordum. Babam bize bakacağı yerde zulüm olmaya başlamıştı. Annem bir köşede ablamla sarılmış ağlıyordu. Hıçkırıkları kulaklarımda yankılanıyordu. Babamdan nefret ediyordum. Büyük bir insan olsaydım, eşek sudan gelinceye kadar dövmek isterdim. Babam tekrardan. içmek için evden çıkıp gitmişti. Evde sağlam bir cam bile bırakmamıştı. Hemen anneme sarıldım ve anneme:
Ben: Anne, üzülme, üzülme anne.
Annem ağlamaya devam ediyordu. Ablam sayıklıyordu: "Çok korktum anne, çok korktum."
O gece bizim için zor geçmişti. Geceleri hava hâlâ soğuk oluyordu. Babam yüzünden üşüyerek bir birimize sarılarak uyumuştuk.
Bir çölün ortasındaydım, öylece yürüyordum. Kimse yoktu, kaybolmuştum. Susuzluktan baygınlık geçirmek üzereydim. Tam o sırada ileride yaşlı bir amca belirmişti. Yanına doğru yürümeye başladım. O beni görmüyordu. Son bir gayretle bağırmaya başladım: "Yardım edin lütfen, bekleyin lütfen!" Beni duymuştu ve beklemeye başlamıştı. Sonunda yanına gidebilmiştim. "Biraz suyunuz var mı? Kayboldum, hiç suyum yok." O amca bana biraz su vermişti. Ben suyu içmeden annemin ablama seslenişine uyanmıştım. Rüya görmüştüm ve rüyadan çok etkilenmiştim. O amca bana su verirken söylediği söz beni düşündürmüştü: "Evlat, her karanlığın bir ışığı vardır. Işık olmadan karanlık, karanlık olmadan ışık bir hiçtir. Unutma." Bu rüyanın etkisinden çıkmam uzun zamanımı alacaktı. Annem sofrayı kurmuştu, yumurtanın kokusu burnumda bitiyordu. Karnımın guruldaması içimde yankılanıyordu, kurt kadar açtım. Annem ve kardeşimle kahvaltımızı sabahın temiz havası eşliğinde yapmaya başlamıştık. Camdan içeriye giren güneşin ışığı yüzümde parlıyordu. Hepimizin yüzü bir anda düşmüştü; babam eve gelmişti, eşyalarını topluyordu. Amcam telefon açmıştı, dedemden kalan evleri satmak için Antalya’ya gitmesi gerekiyordu. Bir an sevinmiş olsam da babamın dönmesinin uzun süreceğini söylemişti. Eve biraz para bırakıp, bize sarılıp çıkıp gitmişti. Babamın gidişinde bir tuhaflık vardı. Gitmesinden bir ay sonra bizi aramayı, sormayı bırakmıştı. Telefonlarımıza da çıkmıyordu. Biz telaşlanmıştık. Annem amcama ulaşmıştı, amcamdan neler olup bittiğini öğrenmişti. Bizi bilmediğimiz bir şehirde yapayalnız bırakmıştı. Bütün hayallerimizi aldığı yetmezmiş gibi, umutlarımızı da almıştı. Evler satılmıştı, babam da bizi terk etmişti; öylece gitmişti, dönmemek üzere. Bir baba nasıl olur da bir anda bu kadar değişir? Alkol içtiği zaman anlıyordum ama içmediği zaman melek gibi adamdı. Nasıl evlatlarını, eşini başka bir şehirde bırakıp giderdi, terk ederdi? Ben daha 9 yaşında bir çocuktum, ablam ise 14 yaşındaydı. Annem nasıl yapacaktı, nasıl geçinecektik? Yıkılmak üzereydim. Annemi bir görseniz, ne haldeydi; hep kendini suçluyordu, bizden özür diliyordu. Ablamla annemi teselli etmeye çalışıyorduk. Bu duruma zamanla alışmaya başlamıştık. Artık evin erkeği rolünü ben kabullenmiştim. Küçük adam Merkür diyordum kendime. Annem bir fabrikada iş bulmuş, çalışmaya başlamıştı ama nasıl geçinecektik? Aldığı maaş sadece borçlara ve ev kirasına yetiyordu. Ben daha fazla buna dayanamazdım. Okuldan kaçıp, okulun çevresinde olan fırından borç simit alıp sokak sokak satmaya başlamıştım. Çalışmam lazımdı, anneme yardımcı olmam lazımdı. Durumumuz iyi değildi. Bir seferinde annem ağlaya ağlaya pazardan meyve sebze topladığı ana şahit bile olmuştum. O yüzden çalışmam lazımdı. Zaten okulda arkadaşlarımla aram iyi değildi, gitmek istemiyordum. İki hafta boyunca simit satmaya devam etmiştim. Okul müdürü durumu anneme iletmesiyle okuldan kaçtığım anlaşılmıştı. Akşam eve gittiğimde annem beni önce bir güzel dövmüştü, sonra sormuştu:
Annem: Oğlum, nereye gittin? O kadar zaman ne yaptın?
Ben o sırada kumbaramdan bütün kazandığım parayı getirmiştim, anneme vermiştim.
Annem: Oğlum, nereden buldun bu paraları?
Ben: Keşke dövmeden önce sorsaydın, anne. Ben okuldan kaçıp çalışıyordum, simit satıyordum. Artık evin erkeğiysen, sana yardım etmem gerekiyordu.
Annem duygulanmıştı, ağlamaya başlamıştı ve bana kocaman sarılıp öpüyordu. Öpücükleri kalbimi ısıtıyordu ve bana güç veriyordu.
Annem: Oğlum, sen okuyacaksın. Ben hallederim, düşünme. Senin okulun daha önemli. Çok istersen yaz aylarında çalışırsın.
Ben anneme söz vermiştim, okuluma devam edecektim. Annemler bahçede oturmuş, çay içip sohbet ediyorlardı. Yan komşu Aysel teyze de gelmişti. Aysel teyzenin komik hikayelerinin yanında bizimkilerin kahkahaları adeta koca sokakta yankılanıyordu. Bu kadar sorunun içinde nasıl bu kadar rahatlardı, içim daralıyordu. Sokakta biraz yürümek için evden çıkmaya karar verdim. Bahçe kapısından çıkarken annem:
Annem: Merkür, nereye bu saatte?
Ben: Kapıda oturacağım, anne, biraz.
Annem: Uzaklaşma, çok geç oldu.
Evin yan tarafında oturdum, kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bir an olsun huzuru hissediyordum. O kadar güzeldi ki gökyüzü, gözlerimi alamıyordum. Yıldızlar ve ay çok güzel duruyorlardı. Ben onları izlerken dedemle yaşadığım bir anıya dalmıştım.
Dedemin evindeydik, bahçede oturmuştuk. Dedem, radyodan çalan eski şarkı eşliğinde çayını içerdi, ben de kendi halimde oyunlar oynardım. O günde gökyüzüne baktığımda, görseniz yıldızlar her yeri kaplamıştı. O kadar parlaklardı ki, tek başlarına geceyi süslüyorlardı. Çimlere uzanıp onları izlemeye başlamıştım.
Emre: Merkür, napıyorsun bu saatte burada?
Emre'nin geldiğini görmemiştim, bir an ürkmüştüm.
Ben: Korkuttun beni Emre, öyle oturuyorum, gökyüzünü izliyorum. Çok güzeller, öyle değil mi?
Emre: Evet, güzeller. Merkür, sorunun nedir? Ne oldu da benimle artık oynamayı, görüşmeyi kestin?
Emre’ye her şeyi anlatmaya başlamıştım.
Ben: Emre, ailevi durumlarımı biliyorsun. Parmaklarımla da okulda dışlanmaya başladım. Herkes dalga geçmeye başladı. Sen de öyle davranacaksın sandım. Kimseyle görüşmek istemiyordum.
Emre: Merkür, biz daha çocuğuz. Bu şekilde olma, koşup eğlenmen lazım, oynaman lazım. Bak, benim öz ailemi hiç bilmedim. Trafik kazasından ölmüşler, ben evlatlık alındım iki sene önce.
Ben, üzüntüyle şaşkınlığı aynı anda yaşıyordum. Acaba neler yaşamıştı? Kardeşi var mıydı? Ama sormayacaktım, üzülmesini istemiyordum. Aynı zamanda kendime çok kızmıştım. Birini tam tanımadan onun hakkında saçma düşüncelere girmeyecektim. Ben Emre’yi hep tek çocuk, bu yüzden şımarıktır, beni bu yüzden diğerleri gibi o da dışlayacaktır derdim ama yanılmıştım. Biraz beraber sohbet ettikten sonra Emre’nin annesi sesleniyordu, eve gelmesini söylüyordu. Emre ile birbirimize sarılmıştık, o evine doğru yürümeye başlamıştı, ben de eve girmiştim. Emre artık benim tek dostumdu. Geçmişi üzüntülüydü ama şimdi mutluydu, en azından öyle duruyordu. Bunun üstünden günler, haftalar geçmişti. Karne günü gelmişti. Başarı belgesiyle geçmişim sınıfı, derslerim iyi olduğu için devamsızlıklarımı silmişlerdi. Annem karnemi görünce çok sevineceğinden emindim. Hemen koşa koşa eve gelmiştim. Annem evdeydi, ben heyecandan hemen:
Ben: Anne, anne, anne!
Annem: Bu heyecanına göre karne iyi, ver bakalım bir karnene.
Hemen anneme karnemi ve başarı belgesini vermiştim. Annem bana kocaman sarılmıştı, öpücük kondurmayı da ihmal etmiyordu.
Ben: Anne, artık çalışabilirim, okul kapandı, sana yardım edebilirim.
Annem: Oğlum, çalışma, ben hallediyorum, sen daha çocuksun.
Ben tabi annemi dinlemeyecektim, iş bulup çalışacaktım. Ertesi gün Emre’ye demiştim iş bulmam gerektiğini. Emre de babasına demiş, babası beni ana caddenin üzerindeki bisiklet tamircisi Recep amcanın yanına çırak olarak sokmuştu. Recep amca çok iyi bir insandı, ondan çok şey öğrenecektim. Ertesi gün gel, başla demişti. Ben heyecandan sabaha kadar uyumamıştım, uykulu uykulu Recep amcanın yanına gitmiştim. Kahvaltımızı yapıp işi anlatmıştı bana; araba motoru, bisiklet tamiri yapıyordu. Çok yorucu bir işti ama çalışmam gerekiyordu. Günler geçmişti, Recep amcayı iyice tanımaya başlamıştım, işimi de öğrenmeye başlamıştım. Artık anahtarları biliyordum ve bisiklet tamir etmeye başlamıştım. Durgunluğuma daha fazla dayanamayıp, Recep amca öğle yemeği yerken bana:
Recep amca: Anlat bakalım evlat, durgunluğunun bu yüzündeki üzüntünün sebebi ne?
O hafta bir de ev sahibi kapıya gelmişti. Annem kirayı biraz geciktirmişti, hem ona kafayı takmıştım, bir de babamdan dolayı son ruh halim böyle olmuştu. Recep amcaya tüm olanları anlatmıştım, ağlaya ağlaya.
Recep amca: Evlat, önünde çok uzun bir yol var, üzme kendini, içini karartma, içindeki ışığı takip et, onda umut var.
Recep amcanın bu sözlerinden sonra o gördüğüm rüya aklıma gelmişti. Recep amcaya sormuştum:
Ben: Amca, ben bir rüya görmüştüm, sizin sözünüze benzer bir sözü bir amca bana söylemişti ama bir türlü anlamamıştım. O aklıma geldi şimdi, şuydu: Her karanlığın bir de ışığı vardır. Işık olmadan karanlık, karanlık olmadan da ışık bir hiçtir. Unutma, sizce anlamı nedir?
Recep amca hafif tebessüm ederek:
Recep amca: Her karanlığın içinde bir ışık vardır çünkü karanlık bize ışığın güzelliğini hatırlatır evlat. Hayatımız gibi, hayatımızda kötü dönemler, üzüntülü dönemler olacak ki güçlenelim, öğrenelim. En önemlisi huzurlu olduğumuz dönemlerin değerini bilelim. Onun için çabalayalım.
Recep amcanın dediklerinden çok etkilenmiştim. Geleceğime odaklanmam gerektiğini anlamıştım. Artık bunun için çabalayacaktım…
Bölüm etkileşimi
