7. bölüm · Bİ 'AN YAKINIMDA
5.BÖLÜM
“Yanlış düşünebilir, yanlış anlayabilir veya yanlış yapabilirsin; ama yanlış hissedemezsin.”
Dersten sonra zil çalınca kantine gitmiştik. Sırf Emre aç olduğu için bana “Kantine gidelim.” dediğinde ben de hayır diyemedim. Ne yese canım çekiyor, ben de alıyordum.
Şimdi de mor çiçeklerin süsleyip can kattığı bahçede, kantin masasındaki sandalyeye bacaklarını açarak yayılmış, sandviçini yiyordu.
Derin bir nefes alıp verdim. Garip, anlamsız bakışlarla Emre'ye döndüm.
“Yavaş ye, boğazında kalacak.”
Emre sandviçini yerken benimle göz göze geldi. Ağzı dolu olduğu için söylediklerini tam olarak anlayamamıştım ama sanırım, “Niye, aç mı kalayım ben?” demişti.
Oturduğum turuncu sandalyeyi masaya doğru yaklaştırıp düzelttim ve tekrar Emre'ye döndüm.
“Yeter ki sen gereksiz şaka yapma, yemek ye. Tamam mı?” diyerek onu ikaz ettim.
Ama o öyle iştahlı yiyordu ki ağzım sulanmıştı. İster istemez ona bakıp,
“Güzel mi?” diye sordum.
“Hem de nasıl.”
Deyip tabağındaki iki sandviçi daha bana doğru uzattı.
Elime alıp yemeye başladım. Emre, boşta olan eliyle benim için aldığı açık ayranı da bana uzattı.
Ayranı içtikten sonra Emre'ye baktım. Hâlâ yiyordu, cancağızım... Ama yeterdi artık.
Ağzındaki son lokmayı da yutunca konuşmasını bekledim. Bitirdiği gibi söze girdim:
“Bu proje için olan dosyadaki imzaladığın kâğıdı Selçuk Hoca'ya verdin mi?”
Emre ağzını sildi. Önündeki kırıntıları ve peçete çöplerinin hepsini ayran kutusunun içine sıkıştırdıktan sonra bana döndü.
“Müdürü mü diyorsun?”
Dalga geçer gibi baktım.
“Kaç tane Selçuk Hoca var, Emre?”
“Birden fazla.”
Hâlâ salağa yatıyordu.
Tahammül seviyem iyice azalmıştı.
“Ay, Emre! Senin neslini şuracıkta tüketmeden bana doğru dürüst cevap ver!”
Emre gayet sakince önündeki çöpleri masadaki küçük çöp kutusuna attı ve bana baktı.
“İmzaladığım dosyayı verdim.”
“Kime?” diye sordum.
İsyan edercesine bir ses tonuyla konuştu:
“Kel Selçuk işte. İlla o hayırsız gıcığın adını söyleticek misin?”
Emre, Selçuk Hoca'yı pek sevmezdi. Şahsen ben de sevmezdim. Bir de Selçuk Hoca'ya başka bir lakap takmıştı: “Tanrı.”
Tanrı gibi dolaşıyor, diyordu.
Aklıma gelen tuhaf düşünceleri kafamı iki yana sallayarak söküp attım.
“Aman, Emre, sen de yani. Bence abartıyorsun. Saçı en azından vardı, az da olsa.”
Emre şaşkın şaşkın yine bana döndü.
“Ne, Emre? Öyle işte, Kel Selçuk! Hayır, bir de üç tel saçı var sadece. Onu da mikroskopla görebiliyoruz. Adamın okul koridorlarından saç eksilmiyor, abi.”
Emre hâlâ şikâyetçi bir ses tonu ve yüz ifadesiyle söyleniyordu.
“Bir de okulumuz çok hijyenik diye ortalarda gezinsin anca.”
“Neyse, ne... En azından verdin şu dosyayı ya. Alp Hoca olayı da olmaz umarım.”
Emre'nin dudakları birden kıvrıldı. Bana döndü.
“O sana çok pis kuruldu, he.”
“Biliyorum. Bela olmamasını diliyorum sadece.”
Diyerek konuyu kapattım.
Emre'yle masadan ayrıldık. Yemeklerin ücretini ödemiştik. Zil tekrar çalınca okulun koridorlarına giriş yaptık.
Emre aniden bir noktaya garip garip baktı. Ben de onun baktığı yere döndüm.
Yine cilveleşen çiftler vardı.
Emre, tiksintili bakışlarını onların üzerinden çekip bana döndü.
“Ay, kusasım geliyor. Tut beni.”
Gevşekçe sırıttım. Bu kez onu tutmayacaktım.
Emre, cin görmüş gibi gözlerini belirterek bana baktı.
“Geleli daha yeni olan dokuzlar var orada, lan.”
Gülmemek için kafamı çevirdim.
Emre hâlâ tiksintili bir ifadeyle onlara bakıyordu.
“Ters Pantolon Serdar'la Cin Çıkaran Emine'nin vıcık vıcık olmalarına rağmen hâlâ nasıl bu kadar birbirlerine katlandıklarını anlayamıyorum.”
Emre'nin bunu söylemesiyle istemsizce bir kahkaha attım.
Emre'nin dokuzlara bile bulduğu lakaplarına bayılıyordum.
Emre yine söylendi, "hayır bide salak dediğim insanlar benden daha mutlu. Algoritma da mı sorun var? "
"Haklısın tabi"
Lakap taktığı dalga geçtiğiniz bazı insanlardan bahsediyordu.
Serdar, pantolonunu ters giydiği için ona “Ters Pantolon Serdar” diyormuş. “Cin Çıkaran Emine”nin lakabı ise Emine'nin dedikodu manyağı teyzesine cin düğünü yaptıkları içinmiş.
Bütün bunları Emre'ye, Ters Pantolon Serdar ve Cin Çıkaran Emine anlatmış. Emre haftalar önce öyle söylemişti.
Yaklaşık iki dakika sonra oradan ayrıldık ve sınıfa doğru yürüdük.
Koridorda birkaç öğrenci ve bir iki öğretmen dışında kimse kalmamıştı.
Sınıftan içeri girdim, ardından Emre girdi.
Sınıfımız yirmi iki kişiydi.
Şimdiki dersimiz yine fizikçiydi. “Bakalım yeni hoca şimdi ne yapacak?” diye kendi kendime düşündüm.
Cam kenarından ikinci sıradaki kendi sırama oturdum. Emre de sırasına geçti.
Fizik kitabımı çıkardım.
Sınıfta klasik bir uğultu vardı. Ancak bir şey fark ettim.
Deniz yine yoktu.
Temsilci seçmelerine bu kadar az kalmışken neredeydi bu çocuk?
Rakibim diye söylüyorum ama... Bir olay falan çıkarmayı mı planlıyordu acaba?
Kafamda birbirine giren düşünceler oluştu.
Emre boğazını temizleyerek kendime gelmemi sağladı.
Tam o sırada Alp Hoca sınıfa girmişti.
Neden ayağa kalkmadığımı düşünüyormuş gibi bana bakıyordu sanki. Hemen ayağa kalktım.
“Pardon, hocam.”
Duruşumu düzelttim.
Alp Hoca birden yavaş adımlarla bana doğru geldi. Önceki derste yaşanan gerginlikten dolayıdır diye düşünmedim değil.
Ama çok sakin ve rahattı.
Adımlarını ağır ağır atarak yanıma geldi. Nefesim hızlandı, omuzlarım gerildi. Gözlerimi ona çevirdim.
Masamdaki fizik kitabımı eline aldı, 98. sayfayı açıp tekrar masama koydu.
Sesi net ve keskindi ama oldukça sakindi. Hafifçe tebessüm ederek bana döndü.
“Sayfayı açmamışsın.”
Hâlâ dalmıştım. Ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
Şaşkınlığımı fark etmiş olmalıydı. Beni daha fazla üstelemeden tahtaya doğru ilerledi.
“Evet arkadaşlar. Size iki hafta kadar eksiğiniz olduğunu telafi edeceğimi söylemiştim. Şimdi size soruyorum: Hafta içi çarşamba ve cuma günleri okul çıkışı kurs versem gelir misiniz?”
Sınıfa bakarak sormuş, hepimizin tepkisini ölçmüştü.
Hoca böyle sorunca herkes birbirine baktı.
Daha sonra Emre'ye döndüm.
Emre'nin yüzü mayına basmışçasına ekşimişti. Benim kurslara kalalım diyeceğimden korkuyor, içinden dua ediyor gibiydi.
Dudaklarım kıvrıldı. Fısıldayarak Emre'ye seslendim.
Emre elleriyle yüzünü kapatmış, parmaklarının arasından bana bakıyordu.
Bir kez daha seslendim.
Aniden ellerini yüzünden indirdi.
“Deme öyle ya! Deme Allah aşkına, sus!”
İstemsizce gülümsedim.
“Sakin ol ya. Mavi tükenmez kalem isteyecektim.”
Tepkisine baktım.
Emre aydınlanmış gibi,
“Hıı?” diye ufak bir ses çıkardı.
Kalemliğini hızla bana uzatıp,
“Tüm mavi kalemleri alabilirsin.” dedi.
Emre'nin okul nefreti asla bitmezdi.
Bir tane mavi kalem alıp,
“Hadi yine iyisin. Bak, kimse el kaldırmadı diye.” diyerek ona döndüm.
Emre sınıfa baktı.
Alp Hoca'nın söylediklerinden sonra gerçekten kimse el kaldırmamış, kurslara gelmek istememişti.
Alp Hoca tekrardan söz aldı.
“Pekâlâ, madem istemiyorsunuz, o zaman bu haftaki derslerimiz yoğun olacak. Söyleyeyim, sonra başımı ağrıtmayın. Dersimde sessizlik istediğimi zaten anlamışsınızdır.”
Tuhaf bir özgüvenle masasına oturdu.
Ukala adam.
Böyle tipler beni çok sinir ediyordu.
Tam o sırada sınıfın kapısı açıldı.
İçeriye güneş vurduğu için kapıda kimin olduğunu ilk anda anlayamadım. Çocuk kapıyı kapatınca yüzünü daha net görebildim.
Üzerinde temiz okul kıyafetlerinin üstüne geçirdiği gri bir sweatshirt vardı. Kısa, hafif dağılmış saçlarının arasından görünen ela gözleri ise yorgunluktan ağırlaşmış gibiydi.
Çok yorgun görünüyordu.
Alp Hoca, onun kim olduğunu merak ederek tek kaşını kaldırmış, gözlerini kapıya dikmişti.
Uzun boylu çocuk tahtanın önüne doğru adımlamaya başladı.
Tam o anda göz bebeklerim büyüdü.
Dudaklarımdan fısıltı kadar ince ama duyulabilecek kadar net bir ses çıktı.
“Deniz.”
Bu Deniz'di.
Kimse onun üzerindeki yorgunluk ve dinginlikten dolayı tanıyamamıştı. Ben “Deniz” diye istemeden söylendiğimde herkes bana döndü.
Bir bana, bir Deniz'e bakıyorlardı.
Emre sorgulayarak baktı.
“Ne olmuş bu Deniz'e?”
“Bilmiyorum. Her ne olduysa kendinde değil. Baksana.”
Sakince cevap verdim.
Alp Hoca, vazgeçmediği ciddiyetiyle Deniz'e döndü.
“Saati farkında mısın?”
Deniz elini alnına hafifçe dökülen kısa saçlarına götürüp gözünü ovuşturdu. Ardından Alp Hoca'ya döndü.
Sesi çok yumuşaktı. Gerçekten tuhaf bir şekilde sakindi.
“Özür dilerim, hocam.”
Alp Hoca, anlamaya çalışan bakışlarla ona baktı.
“Bir daha olmasın.”
Diyerek yerine oturması için onu ikaz etti.
Deniz üçüncü sırada, yani orta sıranın üçüncü sırasında otururdu. Bizim çaprazımıza denk geliyordu.
Nereye oturacağını merak ederek gözlerimle onu takip ettim.
Tam da tahmin ettiğim gibi oraya oturdu.
Oturduğunda, istemsizce merak ettiğim için ona baktım.
Deniz, ona bakan gözlerimi üzerinde hissetmiş gibi bir anda bana döndü.
Göz göze geldik.
Ela gözleri güneşin altında parlıyordu. Bir anlığına çok hoş bir görüntüydü.
Kendime gelip önüme döndüm.
Ama o hâlâ bana bakıyordu.
Alp Hoca kaldığı yerden devam etti. Pürüzsüz, hiç yanlış söyleme korkusu olmadan, sakin ama net bir sertlikle tahtaya döndü.
“Arkadaşlar, tahtaya bakın.”
Büyük akıllı tahtaya bir isim yazdı:
Vektörlerin Özellikleri ve Bileşke Vektörleri Bulma Yöntemleri
Tahtaya yazdığı konu buydu.
“Zor bir konu olduğunu düşünüyorum. Umarım yaparım bu konuyu.”
diye içimden geçirdim. Koordinatlardan tırsıyordum.
Alp Hoca aynı netlik ve ciddiyetle devam etti:
“Şu ana kadar fizikte skaler büyüklüklerle idare ettiniz. Sıcaklık dediniz, kütle dediniz, zaman dediniz; sadece bir sayı ve bir birim yetti. ‘Hava 20 derece.’ dediğimde yön sormadınız. Ama bugünden itibaren yönü, doğrultusu ve başlangıç noktası olmayan hiçbir büyüklük bizim için tam bir anlam ifade etmeyecek. Hız, ivme, kuvvet... Hepsi birer vektördür. Vektörü anlamayan, bu seneki klasik mekanik ünitelerinin hiçbirini çözemez. Net.”
Hoca anlatırken Emre'ye kısa bir süreliğine gözüm değdi.
Emre huzursuzlanmaya başlamıştı. Sürekli gözleri kapanıyor, uykusu geliyordu.
Klasik.
Diyerek önüme tekrar döndüm.
“Umarım bu konuyu anlayabilirim.”
“Tahtaya bakın.”
Tahtaya sağa doğru bir ok çizdi ve üzerine A yazdı.
Sınıfın yarısının çuvalladığına emindim. Uğultu başlamıştı.
Alp Hoca yine bizlere döndü.
“Gençler, bakın. Kurs istemediniz, zorlamadım. Ama güzel çalışmanız lazım. Oturup adam gibi çalışacaksınız, dinleyeceksiniz. Şimdi sessizlik istiyorum.”
Diye ikazda bulundu.
Arkadan Barlas kendi kendine söylendi:
“Sanki hiç ders anlatmamış.”
Alp Hoca duydu mu, yoksa duymamış gibi mi davrandı bilmiyorum ama cevap vermedi.
Aynı ciddiyet ve biraz da sıkıcılıkla devam etti.
“Bir vektörün var olabilmesi için dört temel özelliğe ihtiyacı vardır: başlangıç noktası, doğrultusu, yönü ve büyüklüğü, yani şiddeti. Eğer yönünü değiştirirseniz o vektörü değiştirmiş olursunuz. Vektörlerin dünyasında beş artı üç her zaman sekiz yapmaz, gençler. İki kuvvet aynı yönlüyse toplarsınız, sekiz eder. Zıt yönlüyse çıkarırsınız, iki eder. Aralarında açı varsa kosinüs teoremine girersiniz.”
Sürekli dikkatim dağılıyordu. Odaklanamıyordum.
Hafifçe omzumun üzerinden arkama baktım.
Deniz'i görebilmek için.
Ondan nefret ediyor muydum?
Evet.
Ama merak da etmiştim. Ne olmuştu da bu hâle gelmişti?
Gözlerimi ona çevirdim. Baktığımı anlamasın diye kalemle oynuyormuş gibi yaptım.
Duvar kenarında olduğum için pencerem vardı. Bir de duvarın dibindeydim, sırtımı duvara yaslamıştım.
Deniz boş gözlerle tahtaya, Alp Hoca'ya bakıyordu.
Dinliyormuş gibi görünse de diğer eli masanın altındaydı. Elinde telefonu vardı.
Telefon mu?
Nasıl yani?
Hocaya çaktırmadan ne yaptığına bakmaya çalıştım ama hiçbir şey göremiyordum.
Tam o an ekran kilidini kapattı ve telefonu cebine attı.
Bu okulda telefon kullanımı yasak değildi, evet. Ama derste yasaktı. Acil bir durum olmadığı sürece...
“Acaba telefonda ne yapıyor?”
diye düşündüm.
Baktım durdum.
Tam o an bana baktı.
Yakalanmıştım.
Gözlerine bakarken sanki bir şey hatırlamış, tekrar düşünüyormuş gibi bir hâli vardı.
Ya da ben deliriyordum.
YAZARDAN
Deniz'in telefonuna, Helin'le göz göze geldikleri anda beklemediği bir mesaj gelmişti.
> “Elvin Demiray'ın randevusu 19.02.2026 tarihinde saat 14.30'a alınmıştır. İyi günler dileriz.”
ÇOCUK ESİRGEME
Deniz'in yüzü düştü.
Öylesine dona kalmıştı ki birkaç saniye boyunca ne yapacağını anlayamadı.
Panikle telefonu cebine attı.
Ardından hızla ayağa kalktı.
Üzerindeki gri sweatshirt'ü bile çıkarmadan masasından ayrıldı ve Alp Hoca'ya doğru yürüdü.
“Hocam, tuvalete gidebilir miyim?”
Sesinde telaş vardı.
Alp Hoca, özel bir durumu olabileceğini düşünmüş olacak ki anlayış gösterdi.
“Git.”
Deniz hızla sınıftan ayrıldı.
Helin dersi dinlemeye devam etmeye çalışsa da aklı hâlâ ondaydı.
Deniz'de.
Bölüm nasııldıı yorumlarda buluşalımm💕
