5. bölüm · Bİ 'AN YAKINIMDA
4.BÖLÜM
Hava aydınlanmış, saat 7.15'ti. Emre'yle eve uğradım. Annemle yaşadığım için annem Emre'yi çok seviyor; sonuçta 8 yıllık arkadaşım.
Bu sırada Emre sessizleşmiş, yavru kedi gibi sakince bahçede etrafa bakıyordu. Ne olduğunu anlamak isteyerek ona döndüm.
"Hayırdır Emre, gelmiyor musun?" diye yokladım.
Emre duruşunu düzeltip boğazını temizledi ve bana döndü. "Yok ya, Gül ablayı rahatsız etmeyeyim şimdi. Sen hazırlan, sonra okula doğru yola çıkarız."
Bir gariplik vardı; eve gelene kadar da hiç konuşmamıştı. Bu durumdan işkillendim ve ona döndüm. "Saçmalama, gel şuraya. Hem ne rahatsızlığı, kardeşimsin sen benim."
Bunun üzerine Emre bir yabancı edasıyla hâlâ etrafa bakıyor, yavru kedi gibi sessiz kalmaya devam ediyordu. Bunda bir haller vardı ama anlamıyordum.
Aklıma gelen bir fikirle Emre'ye yeniden döndüm. "Aaa annem sana bir şey verecekti. Emre'ye söyle de bir ara uğrasın, ona önemli bir şey vereceğim' demişti. Hadi gel, gel." Elimle gelmesi için işaret yapmıştım.
Emre kaşlarını çattı; anlaşılan annemin ne vereceğini merak etmişti. İçeri girmeden önce ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabıları paspası kirletir diye bugüne kadar bir kez olsun basmamış, ayakkabılarını her çıkardığında düzenli şekilde diğerlerinin yanına koymuştu. Yine aynısını yapmıştı; ekstra bir düzen seviyordu.
İçeri geçtik. Koridordaki vestiyere anahtarı bıraktım, anneme seslendim: "Anne, neredesin?"
Annem balkonda çamaşırları seriyordu. Beni görünce yüzünde güller açtı. "Hoş geldin canım kızım," dedi ve sarılmam için kollarını açtı.
Ben de hızla uzanıp sarıldım. Emre yanımda sessizce duruyor, konuşmuyordu. Anneme sarılışımı hiç bozmadan sol elimi arkaya atıp Emre'nin kafasından tuttum ve kendime doğru çektim. "Gel buraya kaçak!" diyerek onun da anneme sarılmasını sağladım.
Annem ikimizi de sımsıkı kucaklamıştı.
Emre'yi tutup çekmem anlaşılan o ki hoşuna gitmişti. Geri çekildiğinde Emre de çekildi; kendine gelmiş gibi bir hali vardı. Azıcık uzun olan dalgalı saçları dağılmış, o da eliyle düzeltmeye çalışıyordu.
Kendine gelerek, "Kızım ne yapıyorsun ya? Elin zaten ağır, dan diye kafamı tutup çekmek nedir ya?" dedi.
Hınzır bir gülüşle ona döndüm, övünür gibi, "Kendine gel diye yaptım," dedim.
Emre ben güldüğüm için bozulmuş, ağzını yamultup taklidimi yapmıştı. "Hımm, kendimde değildim sanki. Tipe bak, nasıl keyif alıyor!"
Omuz silktim. "Huyum kurusun."
Annem bize bakıyordu. Aniden yüzü durgunlaşmış, yerdeki bir noktaya kilitlenmiş bakakalmıştı.
Meraklandım. Saçlarımı kulağımın arkasına ittim, annemin omzuna dokundum. "Annecim ne oldu? Sen iyi misin?" dememle annem irkildi.
"Hıh, ııı, şey... Bir şey yok," dedi.
Ama vardı, korkmaya başlamıştım. "Anne ne oldu? Yanlış bir şey mi dedim istemeden?"
Emre de benimle beraber dikkat kesilmişti. Annem yavaşça, normal olmayan bir sakinlikle Emre'ye döndü. "Kazadan sonra siz çok yıprandınız. Emre oğlum ailesini..."
İşte o an kan beynime sıçradı. Hemen anneme döndüm. "Anne bak şimdi, sen iyi değilsin. Biz bir su verelim sana, gel şöyle otur," dedim sandalyeyi çekerek.
Emre donmuş kalmıştı. Kaza gününü yeniden duyduğu için tetiklenmemesini umuyordum. Anneme su verirken bir yandan Emre'ye bakmaya çalıştım. Emre gayet sakindi. Sırt çantasını yavaşça koltuğa bıraktı ve oturdu. Bir şey yapacak mı diye öylece, yüzü bembeyaz kalmış şekilde ona baktım.
Emre yavaşça kafasını yukarı kaldırdı, gözlerime baktı. Zorlukla yutkundu. Önce bana, sonra anneme döndü. "Bu eve her geldiğimde... Sabahında güneş doğmamış, emniyetin yetişemediği o karanlık gecede ailemle son kez yan yana olduğumu hatırlıyorum ben. Kaybettiğim, kül olan yuvamı hatırlatıyor bu ev bana.
O yüzden her geldiğimde öylesine dalıp gidiyorum, isteyerek yapmıyorum gerçekten. Ama ben annemi çok özlüyorum Helin..." Bunu anneme bakarak söylemişti. Dolan gözlerinden saf, masum sular akmaya devam ediyordu. Sürekli yutkunma ihtiyacı hissediyor, konuşurken gözlerini kaçırmaya çalışıyor ve aslında bizim karşımızda ağlamak istemiyordu.
Annemle birlikte pürdikkat onu dinliyorduk. Canı yanıyordu. O her gözyaşı döktüğünde yerimden kalkıp ona sarılmak isteyince annem durdurdu; sırf Emre içini döksün, rahatlasın diye.
Emre ciğeri yana yana konuşmaya devam etti. "Korkma; o zincirleme kazada ailemi kaybettim evet ama Sedef teyzem yetiştirdi beni, o büyüttü. Yıllarca baktı, besledi, bugünlere getirdi. Kimsesiz bırakmadı beni. Siz de bırakmadınız. Ben belki hem öksüz hem yetim kaldım ama Allah bana kalbi adı gibi çok güzel olan bir abla ve kardeşim yerine koyduğum can dostumu hediye etti. Ben daha ne isteyeyim ki?"
Daha fazla dayanamayıp hızla ayaklandım.
Emre'nin yanına çömeldim. Yüzünü ellerimin arasına aldım. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti; beyaz tenli olduğu için damarları belirginleşmişti. "Ben de o gece zincirleme kazada babamı kaybettim. Ama geride kalanlar için, annem için hayata tutunmaya çalıştım, çalışıyorum da.
Eğer o gece, saatler öncesinde o hastaneye gelmene rağmen, durumunun benden daha kötü olmasına rağmen yan sedyede olup kriz geçiren beni sakinleştirmeseydin, bana destek olmasaydın ben belki de hiç toparlanamayacaktım."
Gözlerimden şırıl şırıl yaşlar geliyordu. Emre sözümü kesmeden beni dinlemeye devam ediyor, her kelimemle yeniden o günü hatırlıyordu. Devam ettim.
"Küçücük, ailesini kaybettiğinden bihaber, çok yarası olan 7 yaşındaki Emre, en sevdiği mavi oyuncak arabasını benimle paylaşmıştı. O küçücük kalbinle sen nasıl bütün bunlara dayandın? Ben senin sayende, annem sayesinde bugün burada hayata devam edebiliyorum. Hani bana demiştin ya, 'Allah beni iki çok güzel insanla ödüllendirdi' diye..."
Derin bir nefes verdim. "Emre, Allah bana da pamuk gibi güzel kalpli bir can dostu gönderdi. Belki de babamı kaybetmeseydim seni hiç tanımayacaktım. Evet, onlar şu an yok, kayıplarımız oldu ama benim annem senin de annen, unutma. Kayıplarımız oldu ama hâlâ birbirimizi bırakmadık. Neden? Çünkü yaralanan, yaralının sızısını hisseder, yalnız bırakmaz onu."
Birdenbire Emre'nin ağlayışı şiddetlendi; hıçkırıkları durdurulamaz olmuştu. Annem onun haline dayanamayıp onu kollarıyla sardı. "Oğlum benim, dök içini, rahatla. İyi olacaksın, bak hep beraberiz, biz bizeyiz. Ben senin de annenim; kan bağı olsun olmasın oğlumsun sen benim."
Annemin onu kanatları altına aldığını görünce koltuğa oturdum. Tuttuğum gözyaşlarımı salıverdim. Emre çok yaralı bir çocuktu. 12 yaşındayken falan kabuslar görüyordu düzenli olarak. Uykusundan her sıçradığında yanındaydım. Kardeşimdi o benim, kan bağı olmadan...
Bir süre sonra annem Emre'nin başını okşadı, ellerini geri çekti ve ayaklandı. "Hadi bakalım, okula geç kalacaksınız. Hem size su böreği yaptım, yiyip de gidin," dedi mutfağa doğru giderek.
Annem dolaptan çıkardığı su böreğini tepsiye hazırlarken Emre'ye döndüm. Annemin şefkati kalbini yumuşatmıştı; yüzünde hâlâ geçmeyen bir hüzün yer alsa da şimdi huzur da vardı. Yanına yaklaştım, omzuna kafamı yasladım. Onu mutlu etmek istercesine gülümsedim. "Ben buradayım, annem burada, çocukluğumuz burada..."
Emre kızarmış, kan dolmuş gözleriyle baktı bana. Gözlerimdeki yaşı sildim. "Hem ne oldu senin o mavi arabaya, en sevdiğin oyuncağına?"
Bunun üzerine bir saniye duraklamış ve gülmüştü. Bana dönüp, "O oyuncağımı sana ödünç vermiştim ama sen sahiplendiğin için daha sonrasında bana geri vermedin. Ben de en sevdiğim oyuncağım en sevdiğim insanda kalsın istedim," dedi.
Bunu beklemiyordum; kalbim yumuşamıştı. Dudaklarım kıvrıldı. "Oyyy, güzel kalpli arkadaşım benim..." diyerek omzuna yaslandım.
Daha sonrasında annem salona, yanımıza geri döndü. "Evet, bu su böreklerini yemeden ve portakal sularınızı içmeden benden kurtulamazsınız!" Annem keyiften dört köşe olmuş, memnuniyetle hazırladıklarını masaya yerleştiriyordu.
Emre'den beklenmedik bir şey geldi. Anneme dönüp, "Senden kurtulmak isteyen kim Gül Sultan?" dedi.
Annem Emre'nin bu dediğine şaşkınca baktı ve yüzü aydınlandı. Hemen bana "Emre biraz daha iyi" dercesine baktı. Ben de gülümseyerek kafamı salladım.
Masaya oturup börekleri yedikten sonra Emre tabağını ve bardağını hızla kaldırdı. Tezgahın yanındaki lavabonun içinde suyla çalkalayıp makineye koydu. Annem ona döndü: "Oğlum gerek yok, ben yapardım."
Ben Emre'nin bu huyunu bildiğim için şaşırmadım ve anneme döndüm. "Emre her zaman böyle anne, düzen takıntısı var," dedim kıkırdayarak.
Emre bana bakıp göz kırptı.
Üst kata, odama çıkıp okul formamı giydim. Saçlarımı da çok özenmeden toparladım. Çantamı hazırlayıp sırtıma aldım ve aşağı inmeye başladım. Emre kapıda bekliyordu. Annemi yanağından öpüp çıktım evden.
Emre kaşlarını çatmış, bir şey düşünüyordu. Bana baktı: "Helin, sen arşivden proje için olan dosyayı aldın mı? İmzaladım gerçi ama unutmayalım."
Anahtarı çantama atarken cevapladım: "Evet evet aldım. Ha, ben sana bir şey anlatmayı unuttum!"
Emre meraklandı: "Neyi anlatmayı unuttun?"
Evden çıkmış, okula doğru yürümeye başlamıştık. Ben de sabah arşive girdiğimde yaşadığım şeyi anlatmaya başladım ona.
"Ya ben arşivden içeri girdim ya, yüzümdeki fuları da hiç çıkarmadım, kapüşonumu da... 5306 numaralı dosyayı aradım, buldum da. Daha sonra ayağım takıldı, düştüm. Güvenlik gelmesin diye ayaklandım hemen. Tam çıkacaktım ki bir kol beni kendine çekti."
Emre anlamaya çalışan gözlerle bana bakıyordu, devam ettim:
"İşte sonra benim başım döndü, sendeledim. Beni kendine çeken kimdi ve neden kendine çekti, duvarla arasında bıraktı bilmiyorum. Tanıyamadım zaten, çok fazla sis ve toz vardı, ayrıca karanlıktı biliyorsun. Neyse; uzun boylu, yapılı ama neredeyse bizim yaşlarımızda olan biri gibiydi. Ela gözlüydü, gözlerimizin içine içine bakıyordu, çok garipti. Kimsin diye sordum, söylemedi. Üstelik bana yanlış dosyayı aldığımı söyleyip doğrusunu verdi."
Emre durdu ve yavaşça dudakları kıvrıldı. "Acaba hayatının aşkıyla ilk karşılaşman mıydı, he? Ne dersin?"
Yüzümü ekşittim. "Ay ne alakası var sende Emre ya!"
Emre gayet ciddiydi: "Şakasız diyorum bak, olabilir yani. Baksana; gitmene izin vermiş, güvenliğe yakalanmanı istememiş ve en önemlisi sana yardım etmiş. Ben olsam aşık olurdum."
Şaşkın bir ifadeyle aniden durdum ve "Olmayan kriterlerin yüzünden sapsın zaten Emre!" dedim.
Emre kıkırdadı. "En azından tek değilim, sen de sapsın canısı."
Yürümeye devam ettim.
"Valla ben halimden memnunum. Kafa rahat, dert yok, tasa yok, bazı prenses erkeklerin tribini çekmek yok."
Emre gülümseyerek "En güzeli," dedi ve yola devam ettik.
Okula vardığımızda Muğla'nın en güzel pastanesine uğradık. Zaten okulun iki sokak arkasındaydı. Pastaneden çikolatalı ekler ve yaban mersinli ekler alıp yola koyulduk. Çikolatalı ekler Emre'nin, yaban mersinli ekler de benim en sevdiğimdi.
Okula gelince Emre derin bir iç çekti. Ne olduğunu merak edip ona baktım. "Yine mi okul ya... Öf ama ya!"
Alay edercesine dönüp, "Ne oldu Emre, sıkıldın mı yoksa? Kusura bakma ama senin polis olma hayallerin buralardan geçiyor, gelmen normal olmalı," diyerek telmihte bulundum.
Emre yine söylendi: "Zevk al sen, al... Birazdan fizik dersine girince de göreceğim ben seni."
Beni fizikten vurmuştu. Allah'tan çalışınca az da olsa fizik dersinin nankörlüğü azalıyordu zannımca.
"Eee, peki bu 'doktoralığa kadar yükselmiş ama öğretmenliği seçmiş' olan cici hocamız nerede? Ne zaman geliyormuş?"
Emre ciddileşti ve bana döndü. "Valla hiç bilmiyorum, her an karşımıza çıkabilir."
Biraz düşündüm ve Emre'ye baktım. "Sana bir şey diyeyim mi? Bu fizikçi var ya, çok değişik bir tip olacak. Böyle antin kuntin takıntıları olacak, tıpkı senin gibi." Son dediğimi hınzırca gülerek söylemiştim. Emre yine kendisine laf soktuğum için artık alışmış, susmuştu.
"Bence her kimse çok yakışıklı ve zeki biri olacak. Böyle Patrick Jane gibi..."
Emre'ye bakıp, "Oo, Patrick Jane dedin mi akan sular durur hocam, işler değişir. Ama sanmıyorum, o kadar zeki biri olsa neden öğretmenliği seçsin ki?" dedim
"Bilemeyiz. Neyse, hadi girelim artık."
Emre'yle içeri girdik.
Üst kata, 11/A sınıfına geçtik. Cam kenarında ikinci sıraya oturdum, Emre de hemen önüme oturdu. Sınıfta klasik olan o uğultu vardı. Arkadan Melis, Efsun'la konuşuyordu; girl power grubu yine dedikodu ve enerjileriyle sahalardaydı.
Melis hepimizin duyabileceği bir ses tonuyla Efsun'a, "Deniz yarın geliyormuş, duydun mu?" diye sordu.
Efsun ise, "Aman bilmiyorum, bu yılın kaossuz bir yıl olmasını diliyorum, 777!" diyerek elleriyle dua edercesine işaret yaptı.
Emre tuhaf bakışlarla bu ikisini izliyordu. Önümde oturduğu için Emre'nin tepkileri beni koparıyordu. Onları dinlerken sanırım bir şeyi anlamamış, bu yüzden bana dönmüştü.
"Helin bir şey diyeceğim, 777 ne oluyor? Araba plakası falan mı?"
Su içiyordum, püskürtme radyesine geldim, burnuma su kaçtı.
Emre, "Aaa yavaş be! Plaka sorduk alt tarafı," dedi.
Elimin tersiyle çenemdeki suyu sildim, bir yandan gülüyordum. "Hâlâ 'araba plakası' diyor ya!" dedim. "Emre, kızların arkada '777' dediği şey bir çeşit spiritüel inançlarda kullanılan... İşte ne bileyim, mucize, şans gibi doğru yolu bulmak için yapılan bir çeşit manifest."
Emre'nin kaşları çatılmış, yüzü şekilden şekile girmişti. Bana dönüp, "Niye, bunlar yoldan mı çıkmış? Doğru yolu mu arıyorlar?" dedi.
Bunun üzerine bayağı bir kahkaha attım. Ben gülünce "Ne oldu ya?" dedi.
"Allah aşkına sen şu 777 olayını anlama. Yani anlamasan da olur."
Emre kafasını salladı. "Doğru diyorsun, en iyisi kendi halinde olmak."
Yeter ki sen bunlara bulaşma dercesine gülümsedim. "Aynen öyle cansın," dedim.
Bir süre sonra içeri uzun boylu, geniş omuzlu, orta yaşlarda, yüz hatları keskin ve asker edasıyla yürüyen karizmatik, siyah saçlı, kahverengi gözlü ve beyaz tenli bir adam girdi. Hoca olduğunu varsaydım ve Emre ile aynı anda ayağa kalktık.
Daha sonrasında sınıf, adamı görünce yaşadığı şaşkınlıktan dolayı yeni kendine gelmiş, bizden birkaç saniye sonra ayağa kalkmıştı.
Emre önümde, omzunun üstünden arkasındaki bana mırıldanarak seslendi: "Karizmaya bak lan, harbiymiş!"
Hâlâ ne olduğunu anlayamamış gözlerimi Emre'nin dedikleriyle kırpıştırıp kendime gelmiştim. "He, evet," diye fısıldadım.
İçeri görkemli girişiyle hepimizin ağzını açık bırakan bu adam, şöyle bir sınıfı süzdü.
Çok keskin ve güzel görünümlü yüz hatları vardı, çok hoşuma gitmişti. Ama belli etmedim. Biraz ukala bir tipe benziyordu bence.
Adam kendinden emin, net bir ses tonuyla, "Merhaba, oturabilirsiniz gençler," dedi.
Yerlerimize oturduk. Hoca sandalyesini çekti, cebinden çıkarıp eline aldığı mendille sildi. İçimden "Aha, bu da Emre 2 çıktı" dedim. Ki Emre, hocanın yaptığını gördüğü an fısıldayarak söylendi: "Adamın dibisin be! Sonunda biri şunu yaptı, içim rahatladı."
Hoca sanki biri konuşmuş gibi kafasını kaldırdı ve bizlere baktı. Emre'ye dönüp, "Bir şey mi dedin oğlum?" dedi. Kızar gibi değil, gayet sakince konuşuyordu. Ses tonu ayrı bir hava katmıştı hocaya; bir erkeğin sesi ne kadar yakışıklı ve çekiciyse o kadar iyiydi sesi. Ama niyeyse ukala gibi geliyordu bana sebepsizce.
Emre hocayı, "Hayır hocam," diye yanıtladı.
Hoca kafasını salladı ve temizliğinden emin olduktan sonra sandalyesine dik bir duruşla oturdu. Gülümseyip, "Merhabalar, nasılsınız?" diye sordu.
Sınıftan aynı anda olmasa da "Sağ olun" sesleri yükseldi. Hoca hâlâ sakince duruyor, sessizliğimizi anlamaya çalışırcasına bizleri izliyordu.
"Siz hep bu kadar sakin ve sessiz misiniz ya?" dedi. Sınıftan çıt çıkmıyordu hâlâ.
Masaya koyduğu bilgisayar çantasından bir defter çıkardı. Giydiği lacivert takım elbisesinin iç cebinden mavi tükenmez bir kalem ve tahta kalemi çıkarıp masaya bıraktı. Yavaşça ayağa kalktı. Hepimiz acaba ne yapacak diye tetikte kalmış, izliyorduk. Hoca ayaklandıktan sonra yavaş adımlarla tahtanın önüne doğru yürümeye başladı, tahtaya yazılar yazdı ve bize döndü.
"Evet gençler, ben Alp Atahan." Tahtaya adını yazmıştı. Yeniden bizlere döndü. "28 yaşındayım. Buraya fizik öğretmeniniz olarak tayinim çıktı. Bir aksilik olmazsa inşallah beraber devam edeceğiz," dedi.
Sınıf buz kesmişti; herkes hâlâ sessiz, pürdikkat dinliyordu.
"Şimdi biraz kendimi tanıtayım. Ben yıllar önce üniversitemi dondurmuş, daha sonrasında askerliğimi yaptıktan sonra fizik alanında anabilim dalı okudum. Anabilim dalı yaptıktan sonra 5 yıl boyunca çeşitli illerde öğretmen olarak görev yaptım. En son Ankara'da görev yapmıştım. Buraya tayinim çıktığında buraya, yani Muğla'ya yerleştim. Yerleşmek biraz zaman aldığı için gelişim uzun sürdü, bu yüzden iki hafta geri kaldınız ama telafi edeceğim."
İçimden "Ne kadar başarılı olmuş acaba, hayat hikayesi nedir?" diye merak etmedim diyemeyeceğim şahsen.
Alp Hoca devam etti: "Sormak istediğiniz sorularınız varsa alabilirim."
Sınıfta hafif bir hareketlenme oldu. Arkadan Barlas el kaldırmıştı. Alp Hoca, "Söz senin," diyerek söz hakkı verdi.
Barlas, "Hocam çok merak ettim, evli misiniz acaba? Kusura bakmayın rahatsız olduysanız," dedi.
Sınıftaki kızlar bu soru üzerine ekstra bir dikkatle Alp Hoca'ya döndü. Ben hiç merak etmemiştim ama...
Alp Hoca Barlas'ın sorusunu anlayınca dudakları kıvrıldı. "Bekarım yavrum," diye yanıtladi.
Barlas teşekkür etti ve yerine tekrar oturdu. O an bazı kızlar zannımca hocanın "yavrum" demesinden etkilenmişti.
"Eee, hiç merak ettiğiniz bir şey yok mu ya?" dedi hoca gülerek. "Acaba bana sıkıcı olan sınıfımı verdiler; hem sınıf öğretmenleri ol hem de fizik hocaları ol diye?" Alp Hoca bunu diyerek gergin ortamı hafifletmek, bizlerin çekingenliğini kırmak istemişti. Benim de sarraflığım tuttu yine.
Önden bir ses geldi. Emre elini kaldırmış, söz istemişti. İçimden "Acaba ne gelecek?" dedim. Alp Hoca Emre'yi görünce eliyle buyur işareti yaptı. Emre ayağa kalktı söz için. Alp Hoca eliyle otur işareti yapıp, "Otur otur, ayağa kalkmana gerek yok," dedi.
Emre gülmemek için kendini tutuyordu. Yerine oturdu ve "Peki hocam, neden bu kadar yakışıklısınız? Sırrı nedir yani bu işin?" dedi.
O an Emre'nin hemen yumuşamasından dolayı ensesine vurasım geldi. "Bence abartılacak kadar değildi, önemli olan karakteri ve ders anlatışı, gerisi fasa fiso dur," diye içimden düşündüm.
Bu sırada Alp Hoca kısa bir an şaşırıp Emre'ye baktı. "Teşekkür ederim, o senin güzel bakış açındandır," diye yanıtladı.
Ama niyeyse bu hoca mutlu değilmiş gibi bir hali vardı. Okula geldiği için demiyorum; çocukluğu derin olan insanlar gibi, yaralı biri gibiydi. Gülerken çok rahat değildi, hep bir tetikteydi ama güzel gülüyordu bence. Sevsem mi sevmesem mi karar veremiyorum adamı. Bir tuhaf adam...
Neyse, bir süre sonra Alp Hoca sınıfa yeniden göz attı. Söz isteyen olmayınca yerine tekrar oturdu. "Madem siz beni tanıdınız, şimdi sıra bende. Bakalım siz kimsiniz?" diyerek sınıf defterindeki listeden isimlerimize baktı. İlk olarak Deniz'in ismini okudu: "Deniz Demiray?"
Deniz burada mı diye sınıfa göz attı. Sınıf ise gelmediğini söyledi. Alp Hoca devam etti: "Barlas Göktürk?"
Bir kaşını kaldırmış, gözleriyle onu aramıştı Alp Hoca. Barlas seslendi: "Hocam benim."
Alp Hoca sandalyesine sırtını yaslayıp, "Kendini tanıt bakalım," dedi.
"Ben Barlas Göktürk. 16 yaşındayım, ailemle yaşıyorum. Hayalim hemşire olmak." Barlas her zamanki gibi kendinden emin ama biraz çekingen konuşmuş, kendini anlatmıştı.
Alp Hoca ona dönüp gülümsedi. "Memnun olduk," diye devam etti.
Sırada ise Melis'in adını okudu:
"Melis Gökçe?"
Melis el kaldırdı. Sevimli mi sevimsiz mi karar veremediğim bir gülüşüyle hocaya dönüp, "Ay hocam benim!" diye kendini belli etti. "Ben Melis Gökçe. 16 yaşındayım, ailemle yaşıyorum. Makyaj yapmaya bayılırım, enerjinin bir çekim yasası olduğunu her zaman savunurum ve fizik benim işimdir! Resim yapmak en sevdiğim hobimdir..."
Melis böyle böyle diyerek devam ederken Alp Hoca sanırsam daha fazla Melis'e dayanamadı ve eliyle "yeterli" diyerek durdurdu. Derin bir nefes alıp ciddiyetle ve kendinden emin bir ses tonuyla, "Arkadaşlar, yeterli olacak kadar kendimizi tanıtalım ki diğer arkadaşlarınıza da sıra gelsin, rica ediyorum," dedi.
Burada Alp Hoca'nın tahammülsüzlüğü hoşuma gitmişti, ne yalan söyleyeyim. Şu ana kadarki tek ortak noktam falan yani...
Bir süre sonra sıra Emre'ye geldi. Ben tüm dikkatimi Emre'ye verip dikkatle dinlemek için oturuşumu düzelttim. Alp Hoca sıradakini okudu: "Evet, Emre Uraz?" diyerek etrafa baktı.
Emre el kaldırdı. Her an espri yapacak kadar anlık gevşek olacağı için güldüm orada. "Ben Emre Uraz. 16 yaşındayım, teyzemle yaşıyorum. Hobilerim Helin'i darlamak, Helin'le uğraşmaktır. Bir de polis olmak gibi bir hayalim var nasipse," dedi.
Ben kendimi belli etmek istemedim; bana sıra gelmesin, zil çalsın diye içimden dua ediyordum. Kendimi tanıtmaktan hoşlanmadığım için çapraz sorgudaymışım gibi hissediyorum her seferinde.
Alp Hoca "Helin kim?" diye sormadı Emre'ye.
Devam etti Emre. Daha sonra Alp Hoca boğazını temizledi ve Emre'ye dönüp, "Benim de bir polis arkadaşım var Muğla'da, burada. Gerçi o polis değil, başkomiser ama neyse, devam edelim," dedi.
Emre'nin hocanın dedikleriyle gözleri parladı; etkilendi taze çaylak.
Alp Hoca duruşunu bozmadan okumaya devam etti. Ben sıramda oturmuş, elimde kalemimle, bir elim başımın altında öylesine etrafa bakıyordum. Tam o an Alp Hoca listeye bakıyordu; içimden "Aha sıra bana geldi" dedim.
Alp Hoca adımı görünce bir saniyeliğine duraklamıştı. Daha sonra kafasını kaldırıp sınıfı süzdü. "Helin Kara burada mı?" diye sordu.
Ben yavaşça kafamı kaldırıp ona baktım. Hâlâ sınıfı gözleriyle tarıyordu. İstemeye istemeye elimi kaldırdım. "Benim. Helin Kara," diye döndüm ona. İlk kez o an göz göze geldik. Bir tanıdık bakmıştı, anlamadım ama o da anlamadı gibi sanki. Bugün kafam güzel de olabilir, bilemiyorum.
Derin bir nefes aldı. "Kendini tanıt," dedi.
Ayağa kalktım. Sanırım kendini tanıtanlardan bir tek ben ayağa kalkınca şaşırdı. Kaşlarını çatmış beni tanımaya çalışıyordu. "Kalkmana gerek yoktu?" diye söyledi.
Ben dik durup ellerimi ceplerime koymadan hocaya döndüm. "Yok, bana yakışmaz," dememle Alp Hoca iki kaşını da bir anlık kaldırdı ve "Peki, başka... Bakalım," diye devam etti.
Gülmeden, ciddi olarak ve sakin bir ses ile başladım:
"Merhaba, ben Helin KARA. 16 yaşımdayım, annemle yaşıyorum."
Bunun üzerine Alp Hoca bir tuhaf bakıp, "Baban peki?" diye sordu.
Ben de "Vefat etti," dedim.
Alp Hoca yanlış bir soru sorduğunu düşünürcesine, "Kusura bakma, sormamam lazımdı," diye devam etti üzülerek.
"Sorun değil," dedim.
Hâlâ bana bakıp bir şey bekliyordu. "Eee peki bu kadar mı? Kendinden biraz daha bahsetsene."
"Zamanla tanışırız hocam, merak etmeyin. Hem kendimi tanıtmaktan hoşlanmıyorum, benim için bu kadar yeterli." Kendime güvenim ego sanılacaksa sanılsındı, benim için problem yok.
Alp Hoca iddialı bir ifadeye bürünerek sırtını yasladığı sandalyede öne doğru eğildi ve "Benim için yeterli değil, ama onu ne yapacağız?" dedi.
O an bu tepkisine hiç şaşırmadım; böyle ukala birinden de bu beklenirdi zaten. Hoca sorusunu tam bitirdiği anda zil çaldı.
Gülümseyip, "Artık yeterli olmuştur diye düşünüyorum," dememle suratı asılmış ve benden hazetmediğini belli etmişti. Sınıftan sert ve sinirli adımlarla çıkarak ayrıldı.
Emre gözleri parlayarak bana döndü: "Offf, ortam bir gerildi var yaaa! Çok iyi tanıttın bence kendini," diye söyledi ve güldü.
Ben de omuz silkip Emre'ye döndüm: "Kendimi tanıtmaktan hoşlanmadığımı söyleyerek sınırlarımı belli etmem saygısızlık olarak kabul edilecekse buyursun etsin."
Daha sonra Emre kantine gidelim diye tutturdu ve kantine gidip iki tane meyve suyu aldık. Yemek yemiş miydik? Evet, ama biz sürekli hamile kadınlar gibi aşeren bir ikiliyiz; zamanla alışacaklar artık insanlar, ne yapalım.
evett nasıl buldunuuzz? Lütfen gerçek düşünce ve fikirlerinizi belirtilen seviliyorsunuz🖋🧸
