6. bölüm · Aynı Cephede - Maskelerin Ardında
BÖLÜM 4 - GÜVENLİ EV
“Alp”
Hastanenin çıkış kapısındaki o keskin rüzgar yüzüme çarptığında, zihnimdeki soruların ağırlığı daha da arttı. Tekerlekli sandalyede oturan Ayla’ya baktım. Üzerindeki ince hırkaya sarılmış, omuzlarını dik tutmaya çalışıyordu ama soğuktan hafifçe titrediği belliydi. Ela gözleri, hastanenin bahçesindeki her bir gölgeyi tarıyordu. Bir sivil için fazla dikkatli, bir kurban için fazla soğukkanlıydı.
Bahçede bekleyen Ege, aracın başında bizi bekliyordu. Telsiz kulaklığını düzeltirken gözlerini bir an bile Ayla’dan ayırmadı. Benden bir açıklama beklediği her halinden belliydi; Selim Başkan’ın bizzat gelip bu kadının sorumluluğunu bana devretmesi, bizim için sıradan bir nöbet işi değildi.
"Durum ne komutanım?" diye sordu Ege, yanıma yaklaşıp sesini alçaltarak. "Başkan'ın emriyle güvenli eve mi geçiyoruz?"
“Evet Ege," dedim, Ayla’yı aracın arka koltuğuna yerleştirmek için kapıyı açarken. "Yolu sen aç, ben arkadan takipteyim. Kimseyle temas istemiyorum. Bu nakil sadece bizim aramızda kalacak."
Ayla, tekerlekli sandalyeden destek alarak araca binmeye çalıştı ama kaburgalarındaki acı yüzünden bir an duraksadı. Yardım etmek için hamle yaptığımda sertçe kolunu çekti. Kendi başıma yapabilirim der gibi bakıyordu. Zorlanarak da olsa koltuğa yerleştiğinde, o inatçı tavrı şüphelerimi daha da besledi.
"Kemerini bağla," dedim, kapısını kapatmadan önce. Sesimdeki o her zamanki sert tonu korumaya çalışıyordum ama bakışlarım bir anlığına o ela harelerde asılı kaldı.
"Zaten bağlı Üsteğmen," dedi. Sesi rüzgarın uğultusu arasında kaybolup gidecek kadar cılızdı.
Şoför koltuğuna geçtiğimde motoru çalıştırdım. Şehir ışıkları dikiz aynasında birer birer solarken, önümüzdeki zifiri karanlık orman yolu bizi yutmaya başladı. Yol boyunca dikiz aynasından onu izledim. Başını cama yaslamış, dışarıyı seyrediyordu. Yüzüne vuran ay ışığı, elmacık kemiklerini ve alnındaki o küçük sıyrığı belirginleştiriyordu. Bir şeyler sakladığına emindim. Selim Başkan’ın onun için hastaneyi ayağa kaldırması tesadüf olamazdı.
"Telsizinden gelen sesler çok kesik," dedi aniden. Sesi, arabanın içindeki o ağır sessizliği bir bıçak gibi böldü. "Ege mi o? Sana bir şey mi rapor ediyor?"
"Sadece yolu kontrol ediyor," dedim, gözlerini yoldan ayırmadan. "Ege işini yapar. Ben ne diyorsam gerçek odur."
"Peki ya sen?" diye sordu, bu sefer bakışlarını bana çevirdiğini aynadan gördüm. "Sen sadece itaat mi ediyorsun yoksa gerçekten benim sadece bir sivil olduğuma inanıyor musun Üsteğmen?"
Direksiyonu biraz daha sert kavradım. "Benim neye inandığımın bir önemi yok. Benim görevim seni hayatta tutmak. Ama şunu bil; o eve girdiğimizde dış dünyayla bağlantın kesilecek. Orada sadece sen ve ben olacağız. Ve ben, cevabını alamadığım sorularla yaşamayı hiç sevmem."
Hafifçe gülümsedi. "Belki de soruların cevapları, duymak isteyeceğin türden değildir Alp."
İsmimi o kadar beklenmedik bir anda, o kadar yumuşak bir tonda söylemişti ki, bir an duraksadım. Gardımı düşürmek için yaptığı bir hamleydi, biliyordum.
Yaklaşık kırk dakikalık bir yolculuğun ardından, ormanın derinliklerindeki o eski taş evin önüne geldik. Araç durduğunda Ege hızla araçtan inip çevre emniyetini aldı. Yanıma gelip pencereye vurdu. "Çevre temiz komutanım. Ben dışarıdayım."
“Tamamdır Ege, tetikte kal," dedim ve araçtan indim.
Arka kapıyı açtığımda Ayla’nın dışarı çıkmak için hamle yaptığını ama acıyla tekrar koltuğa çöktüğünü gördüm. Yüzü bembeyaz olmuştu. Bir an bile tereddüt etmeden eğildim ve onu kucağıma aldım. Bu sefer itiraz edecek mecali kalmamıştı. Onu taş evin gıcırdayan basamaklarından çıkarıp içeri soktum. İçerisi soğuktu, tozlu bir koku vardı. Onu salondaki eski koltuğa yavaşça bıraktım. Doğrulurken gözlerimiz tekrar birleşti. Ela gözlerindeki o her şeyi ölçüp biçen ifade, bir anlığına yerini derin bir yorgunluğa bıraktı.
Üzerimdeki askeri ceketi çıkarıp sandalyenin kenarına bıraktım. Ceketin ceplerindeki teçhizatın ağırlığı sandalyeyi hafifçe gıcırdattı. Bu ses, evin içindeki o sessizlikte yankılandı. Ayla, koltukta bir an bile gevşemeden oturuyordu. Bakışları ellerindeydi ama her nefes alışımı, her adımımı takip ediyordu.
Mutfak tezgahına yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adımdı ama ikimiz de birbirimizi tartıyorduk.
“Sana Ayla dememi istiyorsun," dedim, sesimi kasten alçak tutarak. "Ama bakışların, isminle uyuşmuyor. Bir sivile göre fazla dirençlisin. Hastanede Başkan'la konuşurken bile omuzların bir asker gibi dikti."
Ayla başını yavaşça kaldırdı. Ela gözlerini benim mavi harelerime sabitledi. O an, o gözlerde korku aradım ama bulamadım. Sadece ne söyleyeceğimi bekleyen bir dikkat vardı.
"Sence bir insanın dik durması için illa üniforma mı giymesi gerekiyor Üsteğmenim?" dedi. Sesi hala yorgundu ama kelimelerini seçerken gösterdiği özen, zihninin ne kadar yerinde olduğunu gösteriyordu. "Belki de sadece hayat beni erken yaşta dik durmak zorunda bırakmıştır."
"Olabilir," dedim, ona doğru bir adım atarak. "Ama Selim Başkan'ın her sivil için operasyon durdurup hastane koridorlarını boşaltmadığını biliyorum. Benimle oyun oynama. Kimsin sen? Seni o sığınağın o köşesine atan şey neydi?"
Ayla hafifçe koltuğun kenarına tutundu. Canının yandığını görebiliyordum ama bir an bile istifini bozmadı.
"O sığınakta sadece ben yoktum Üsteğmen. Patlamalar, silah sesleri... Ben sadece hayatta kalmaya çalışan biriyim. Eğer Başkan bana yardım ediyorsa, bu onun vicdanıyla alakalıdır."
Acı bir tebessüm belirdi yüzümde. "Başkan ve vicdan... Aynı cümlede pek yan yana gelmezler. O, sadece işine yarayanı korur. Yani şu an senin hayatta olman, onun için bir anlam ifade ediyor. Ve ben, o şeyin ne olduğunu öğrenmeden durmayacağım."
Ayla sustu. Gözlerini kaçırmadan bana bakmaya devam etti. Sabrımı ölçüyor gibiydi.
"Hala titriyorsun," dedim, sesimdeki sertliği biraz olsun yumuşatarak. Mutfaktaki ocağın üzerindeki çaydanlık tıkırdamaya başlamıştı. "Sana bir çay yapacağım. Ve o çay bitene kadar, bana en azından bir tek doğru söylemeni bekliyorum."
“Doğrunun ne olduğuna kim karar veriyor?" diye sordu. "Sen mi, yoksa senin o sarsılmaz kuralların mı Üsteğmenim?"
Cevap vermedim. Arkamı dönüp mutfağa geçtim. Bardağa sıcak suyu doldururken ellerimin hafifçe gerildiğini hissettim. Bu kadın sadece bir görev değildi; ne olduğunu çözemediğim bir düğüm gibiydi.
”Hilal”
Hastanenin çıkış kapısı açıldığında yüzüme çarpan o dondurucu hava, kaburgalarımdaki sızıyı zonklattı. Tekerlekli sandalyede oturduğum yerden etrafı taradım; bahçedeki her hareket, her gölge zihnimde birer soru işaretiydi. Alp, bir gölge gibi tam yanımdaydı ve bakışlarındaki o şüpheyi sırtımda hissedebiliyordum. Bahçede bekleyen Ege, bizi görünce aracın kapısını açıp doğruldu. Selim Bey'in beni bu iki adama emanet etmesi, dışarıdaki durumun ne kadar ciddi olduğunun kanıtıydı.
“Durum ne komutanım?" diye sordu Ege sesini alçaltarak. "Güvenli eve mi geçiyoruz?"
Alp sadece başıyla onay verdi. "Yolu sen aç, ben arkadan takipteyim. Kimseyle temas istemiyorum. Bu nakil sadece bizim aramızda kalacak."
Arabanın yanına geldiğimizde Alp yardım etmek için hamle yaptı ama elini ters bir hareketle geri ittim; henüz kimsenin merhametine muhtaç değildim. Kaburgalarımdaki keskin ağrıya rağmen dişlerimi sıkıp kendi başıma koltuğa yerleştim. Alnımda biriken terleri gizlemek için başımı hemen cama yaslamış gibi yaptım. Alp, kapıyı kapatmadan hemen önce üzerime eğildi.
“Kemerini bağla," dedi; sesi her zamanki gibi sert ve emrediciydi.
"Zaten bağlı Üsteğmen," dedim. Sesim beklediğimden cılız çıkmıştı ama o mesafeli tavrımı korumaya çalışmıştım.
Yol boyunca dikiz aynasından beni izlediğini biliyordum. Orman yolu zifiri karanlığa gömülürken, arabanın içindeki sessizlik dışarıdaki rüzgardan daha ağırdı.
"Peki ya sen?" diye sordum aynadaki gözlerine dikerek. "Sen sadece itaat mi ediyorsun yoksa gerçekten benim sadece bir sivil olduğuma inanıyor musun Üsteğmen?"
Direksiyonu kavrayan parmaklarının boğumları beyazladı. "Benim neye inandığımın bir önemi yok. Görevim seni hayatta tutmak. Ama o eve girdiğimizde, cevap alamadığım sorularla yaşamayı sevmediğimi anlayacaksın."
“Belki de soruların cevapları, duymak isteyeceğin türden değildir Alp."
İsmini kullandığımda omuzlarının gerildiğini gördüm. Taş evin önüne geldiğimizde vücudum artık iflas etmişti. Alp hiç sormadan beni kucağıma aldı ve içeri taşıdı. Beni o eski, tozlu koltuğa yavaşça bıraktığında gözlerim onun mavi hareleriyle tekrar birleşti. O an, o bakışlarda sadece şüphe değil, beni her detayımla tartıp biçen bir analiz gördüm. Doğrulup üzerindeki askeri ceketi çıkardı, sandalyenin kenarına bıraktı ve mutfak tarafına geçip ocağı yaktı.
Alp mutfakta suyun ısınmasını beklerken odadaki sessizlik bir anda üzerime çöktü ve o an zihnimin içindeki o sis bulutu dağıldı. Bora... Mevzideki o son anlar zihnimde canlandı. Mağarayı gözetliyorduk ve Bora’nın hiçbir şey söylemeden, tek bir kelime bile etmeden yanımdan uzaklaşışı... Öylece karanlığın içine doğru gitmişti. Nereye gittiğini sormaya vaktim kalmadan o korkunç patlama sarsmıştı dağı taşı. Mağaranın ağzı çökerken ben o sarsıntıyla savrulmuştum.
Hastanedeyken Selim Bey’le konuşurken o kadar büyük bir şok ve acı içindeydim ki, Bora’nın varlığı hafızamın en karanlık köşesine itilmişti. Kendi kimliğimi korumaya odaklanmışken ekip arkadaşımı sormayı, hatta onu tamamen unutmuş olmayı kendime yediremiyordum. Şimdi bu taş evin soğuk sessizliğinde Bora’nın o son, sessiz gidişi gözlerimin önünden gitmiyordu. O patlamadan sağ çıkabilmiş miydi, yoksa şu an o da benim gibi bir yerlerde tek başına hayatta kalmaya mı çalışıyordu?
Alp mutfaktan elinde iki bardakla döndüğünde bakışlarımı hemen ellerime indirdim. Yüzümdeki paniği silip yerini donuk bir ifadeye bıraktım. Dumanı tüten bardağı önüme bırakırken ellerimin hala kontrolsüzce titrediğini fark etti ama hiçbir şey demedi; o keskin bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Kim olduğumu gizlemeye çalışırken aslında kimi orada bıraktığımı hatırlamanın ağırlığıyla bardağa uzandım. Savaş henüz bitmemişti, asıl şimdi başlıyordu
