3. bölüm · Aynı Cephede - Maskelerin Ardında

BÖLÜM 2 - OPERASYON

Nur Çalış

“Alp”

Karargâhın yüksek tavanlı koridorlarında yankılanan tek ses, postallarımdan çıkan o sert gıcırtıydı. Her adımım, zemindeki soğuk betona bir mühür gibi iniyordu. Bahçeye çıkıp ciğerlerime bir nebze olsun temiz hava çekmeyi planlıyordum ki, bir erin hızla koridora girdiğini gördüm. Selam verip önümde durduğunda nefesi kesilecek gibiydi.

— "Komutanım, Mehmet Albay sizi ve Gölge Timi’ni acil harekat merkezine bekliyor. Durum kritik."

Kısa bir kafa selamıyla onaylayıp adımlarımı hızlandırdım. Bizimkiler zaten harekat merkezinin kapısında, tam tekmil hazır bekliyorlardı. İçeri girdiğimizde ortamdaki gerginlik elle tutulur cinstendi. Albay, dev ekrana yansıyan siyah-beyaz bir uydu görüntüsünü işaret etti.

- "Panter’in yeri netleşti çocuklar. Sınırın sıfır hattında, yerin altına inşa edilmiş eski bir sığınak var. Girişi çalılıklarla kamufle edilmiş. Bu gece dışarıdan bir ekip gelecek ve bir görüşme yapılacak. Panter’i o sığınağa girerken paketleyip alıyorsunuz."

Konuşması bittiğinde Mehmet Albay masanın başından kalkıp tam karşımıza geçti. Elleri arkasında, her birimizin gözlerinin içine tek tek bakarak omuzlarını dikleştirdi.

— "Evlatlar," dedi, sesi odayı dolduran tok bir tonda. "Bugün oraya sadece silahlarınızla değil, bu milletin duasıyla gidiyorsunuz. Bastığınız yer titresin, attığınız mermi hedefi şaşmasın. Allah yardımcınız olsun!"
Aynı anda, binanın temellerini sarsacak kadar güçlü bir sesle haykırdık:

— "SAĞ OL!"

Bu ses karargâhın duvarlarında yankılanırken damarlarımdaki kanın çekildiğini, yerini saf bir adrenalin aldığını hissettim. Harekat merkezinden çıkar çıkmaz malzeme odasına geçtik. Herkes profesyonel bir sessizlikle teçhizatını kuşanıyordu. Şarjörleri tek tek kontrol edip hücum yeleğime yerleştirdim. Ege ağır makinelisinin mühimmat kutularını kontrol ederken, Eylem yanına C4 kalıplarını ve fünyeleri aldı. Kimse konuşmuyordu; sadece metalin metale çarpma sesi duyuluyordu.
Kapıdan çıkmadan önce timin üzerinde göz gezdirip son emrimi verdim:

— "Yerin altına giriyoruz. Dar alan, görüş mesafesi düşük. Deşifre olmak yok. Sessiz sızma yapıyoruz; içeri girene kadar silah ateşlemek, yer belli etmek kesinlikle yasak."

Dışarı çıktığımızda helikopterin pervaneleri çoktan dönmeye başlamıştı. Rüzgar yüzümüze sertçe vururken sırayla helikoptere bindik.

Herkes kendine ayrılan yere yerleşti, emniyet kemerlerini bağladı. İçerideki o uğultulu sessizlikte kimse birbirinin yüzüne bakmıyor, herkes zihnindeki operasyon planına odaklanıyordu. Helikopter havalandığında karargâh ışıkları altımızda küçülürken sadece motorun o sağır edici sesi vardı.

Bizi sınıra yakın emniyetli bir noktaya bıraktıklarında gece henüz yeni başlamıştı.

Karanlığın içinde, ormanlık arazide yaklaşık iki saat boyunca tam sessizlikle ilerledik. Sığınağın girişini görecek hakim tepelere ulaştığımızda mevzilerimizi aldık.
Tam beş saattir aynı noktadaydık.

Toprak soğuktu, gece ayazı insanın kemiklerine işliyordu ama kimsede en ufak bir kıpırtı yoktu. Gözümüz dürbünlerde, parmağımız tetik korkuluğunun hemen yanındaydı. Sadece rüzgarın sesi ve telsizden gelen çok düşük frekanslı cızırtılar duyuluyordu. Bu uzun bekleyiş, bir askerin sabrının en büyük sınavıydı.
Tam o sırada telsizden Harun’un sesi geldi:

- "Komutanım, temas yaklaşmakta. Saat 10 yönünde iki araç. Işıkları kapalı ilerliyorlar."
Gövdemdeki tüm kaslar tek bir komutla gerildi. Araçlar sığınağın girişine birkaç metre kala durdu. Planımız netti;

hedef araçtan inip sığınağın kapısına yöneldiği an etrafını saracaktık. Kapı ağır ağır açıldı, içeriden sızan zayıf ışık toprağa düştü. Panter araçtan indi, tam sığınağa adımını atacaktı ki beklediğimiz o an geldi.

— "Gölge, baskın! Temas sağlandı!"

Mevzilerimizden fırladık.Ege makineliyle karşı tarafı yerlerine çivilerken biz kapıya doğru koştuk. Mesafe azaldıkça Panter'in yakasına yapışmama saniyeler kalmıştı. Ama o an, sığınağın girişindeki çalılıkların arasından gelen o tiz bip sesini ve ardından başlayan mekanik tıkırtıyı duydum.

— "Geri çekil! Bomba!" diye haykırdım.

Cümlem henüz havada asılıyken dünya altımdan kaydı. Kulakları sağır eden, beynimin içini boşaltan bir gürültü patladı. Gözlerimin önü bembeyaz bir ışıkla doldu. Basınç beni bir tüy gibi savurup yere çarptığında sırtımdaki çantanın ağırlığı bile beni korumaya yetmedi.

Kulaklarımda bitmek bilmeyen yüksek frekanslı bir çınlama vardı. Ciğerlerimde oksijen yerine sadece toz ve barut tadı hissediyordum.

Kalkmaya çalıştım ama bedenim bir anlığına uyuşmuştu. Başımı hafifçe kaldırdığımda her yerin alevler ve yoğun bir toz dumanı altında olduğunu gördüm. Bu bomba bizi öldürmek için değil, Panter’i o toz bulutunun içinde kaçırmak için önceden hazırlanmış bir tuzaktı.
Öksürerek, kollarımın üzerindeki ağırlığı atıp doğruldum. Kulaklarım hala uğulduyordu ama saha tecrübem bedenimi benden bağımsız olarak ayağa kaldırdı. Toz dumanı biraz dağılıp görüşüm biraz olsun netleşince, çatışma alanının oldukça uzağında, kayalıkların dibinde bir karaltı fark ettim. Patlamanın şiddetiyle bir kayaya savrulmuştu.
Telsizin mandalına bastım, sesim hala dumanın etkisinden dolayı pürüzlüydü:

— "Harun! Beni koru, çıkıyorum. Alanda sivil var!"

- "Anlaşıldı komutanım, bende."

Mermilerin arasından fırlayıp o yöne koştum. Kayalıklara vardığımda gördüğüm manzara, buradaki barut kokusuna ve sertliğe o kadar aykırıydı ki... Kayaların arasına savrulmuş, baygın yatan bir kız duruyordu. Önce bir an durup gözlerim üzerinde gezindi. Kömür karası tozların bulaştığı kahverengi saçları kayaların üzerine serpilmişti. Yüzü fazla masum, yanakları fazla dolgundu. Sanki buraya ait değil de, bir masaldan yanlışlıkla bu cehenneme düşmüş gibi görünüyordu.
Dizlerimin üzerine çöküp omuzlarından tuttum. Kendi ellerimin iriliği, onun omuzlarının narinliği yanında fazla baskın kalıyordu. Hafifçe sarstım.

— "Sesimi duyuyor musun?”

Kızın kirpikleri titredi, gözleri yavaşça aralandı ama bakışları darmadağındı. Şoka girdiği her halinden belliydi. Üzerine doğru iyice eğildim, o an tek gördüğü şeyin benim gözlerim olduğundan emin olmak istedim. Gözleri tamamen kapanmadan hemen önce, tozlu kirpiklerinin arasından gördüğü son şey, ona o cehennemin ortasında son derece yabancı ama bir o kadar da belirgin bakan bir çift mavi iris oldu.