2. bölüm · Aynı Cephede - Maskelerin Ardında
BÖLÜM 1 - GİZLİ NUMARA
~Hilal~
Üzerimde asker yeşili bir tshirt, altıma dar bir pantolon,ayağımda
botlarım,bandanam ve boynumdaki kameram ile gayet sıradan bir gazeteci gibi duruyordum.
Ama kimse aslında bir İstihbaratçı olduğumu bilmiyordu
“6 Ay Öncesi”
Elimde kahvem ile koltuğumda yarı oturur bir pozisyonda televizyon seyrediyordum. Diziye o kadar dalmışımki kahvemi içmeyi unutmuştum resmen, ve birden telefonuma bir arama düştü.
”3340”
böyle bir numara daha önce hiç aramamıştı “bu da kim şimdi?” diyerek telefonu açıp kulağıma götürdüm arkadan çok da kalın olmayan ama tok bir erkek sesi yükseldi.
“Sen seçildin” dedi ve aynı saniyeler içerisinde telefonumun ekranına bir mesaj düştü
“Atacağım konuma gel seni bekliyoruz” aklıma 1 ay öncesinden bir anı düştü. İstihbarata başvurmuştum
Hemen ayaklanıp odama gittim…üzerime krem rengi madonna yaka bir kazak, altıma ise ispanyol paça antrasit bir pantolon giyinip, çantamı da alarak evden çıkıp arabama ilerledim.
Yaklaşık on beş dakika sonra attıkları konuma gelmiştim. Burası izbe bir depo’ydu.
Arabamdan inip siyah büyük sürgülü kapının önünde durdum.Kapı hafifçe aralanmaya başlayınca doğru yere geldiğimi anladım.
Kapı açıldı ve kapıdaki 2 tane koruma ile içeri girdim. adamlardaki boy da maşallah yani 1.70’im bende kısa filan da değilim ama bunların yanında kendinizi bu boyla bile
minyon hissediyorsunuz.
İçerisi kapkaranlıktı, birşey beklediğimde yoktu zaten. birden içerisi hafif kısık beyaz ışık ile aydınlandı, yada kendince aydınlatmaya çalıştı bu ne biçim ışıklandırmaydı böyle be.
Karşımda uzun boylu, üzerinde siyah takım elbise olan bir adam vardı.bana “Hoşgeldin Hilal, ben Selim Atasoy” “Hoşbuldum efendim”
“Geç otur şöyle, biz zaten sana telefon ile iletişime geçip seçildiğini söylemiştik, şimdi senden isteyeceğim birşey var.” deyip önüme bir sözleşme bıraktı.
“Ama bunu imzalamadan önce bilmen gerekenler var, bu sözleşmeyi imzaladığın an Milli istihbarat teşkilatı mensubu olacaksın, bu iş disiplin ister, sabır ve dayanıklılık ister.Ve aynı zamanda kaybedecek hiçbirşeyi olmayanları ister.İmzaladığın an sana yeni bir kimlik verip, adını değiştireceğiz ve sana şimdi yeniden soruyorum, bu sözleşmeyi imzalamayı gerçekten istiyormusun..?”
Kaybedecek hiçbir şeyi olmayanları mı? iyi de annem ne olacaktı? zaten ben yedi yaşındayken babam annemi aldatmıştı ve boşanmışlardı beni bu yaşıma kadar annem büyütmüştü.Babamın bizi bırakışında hasar almıştı.Onun benden başka kimsesi yoktu,benimde ondan.Şimdi ise benim öldüğümü öğrendiğinde yıkılıp kendi enkazının altında kalacaktı.
Ama bir yanda ise onun uğrunda canımı vereceğim,toprağını kanımla sulayacağım Vatanım vardı. Böyle bir durumda karar vermek zordu.Ama kendimden emin bir ses ile cevap verdim.
“Kaybedecek bir şeyi olmayanlar mı? Benim hayatta tek bir şeyim var, o da annem. Onun gülüşü, akşam kurduğu o sofranın kokusu benim vatanım zaten. Ama o sofrayı korumak için bazen o sofradan kalkmak gerekiyormuş, onu anladım. Babam bizi bir hiç uğruna bırakıp gittiğinde ben yedi yaşındaydım; annem ise bana sadakati, ayakta durmayı ve bu topraklara olan borcumuzu tek başına öğretti. Eğer ben bugün bu imzayı atmazsam, yarın annemin ve bu vatanın diğer annelerinin huzurla uyuyabileceği bir dünya kalmayacak. Adım değişebilir, kimliğim silinebilir ama içimdeki vatan aşkını hiçbir sahte isim gizleyemez.Hilal bugün sadece kâğıt üzerinde ölüyor, ama bu vatan için yeniden doğuyor.” dedim sesimdeki bu kararlılığı bende beklemiyordum.Ama bu kararın bir geri dönüşü olmadığını biliyorum.
“Zaten o sofrayı bırakamayanlar, o sofrayı koruyamazlar Hilal. Gözündeki o korkuyu da görüyorum, o inancı da. Merak etme; annen bugün bir evlat kaybediyor gibi görünsede bu vatan asıl şimdi seni kazanıyor. Kalemi alabilirsin... Seninle şimdiden gurur duyuyorum. Hoş geldin Turna."
Gururluydum ama duygulanmıştım dudaklarımdan dökülen birkaç kelime vardı.
”Hilal’e iyi bakın o bana annemden emanetti. Turna hazır başkanım”
**************
Kuzey Irak’ta yanımda görev arkadaşım Bora ile birlikte tozu toprağa katarak ilerlerken bende etrafı inceliyordum.
Bora da benim gibi MİT için çalışıyordu. Selim başkan yalnız kalmayayım diye yanımda göndermişti.Seviyordum sıcakkanlı biriydi.
Etrafı incelerken teröristlerin kaldığı mağaraya yaklaştığımızı gördüm.Bora’yı uyardım.
“mağaraya yaklaşıyoruz Bora, dikkat çekmeden uzaktan yaklaş alana”
”Öyle yapacağım.” “Ayla… streslimisin”
Evet Ayla, o sözleşmeyi imzaladığım andan itibaren Ayla TECEL’dim.
”Bilmiyorum Bora, sanırım..”
“Tamam, sakin olmalısın önce bu itlerin inine sızıp Panterin kim olduğunu öğreneceğiz sonra da bunların soyunu kurutacağız.”
Mağaraya yakın , her yeri görebilecek bir noktayı gözüme kestirdim.
“Bora burada dur çok yaklaşma”.
“Hadi hazırlanıp hemen yerleşelim”
Arabadan aşağı indiğimizde gözüme vuran güneş ile bir gözümü kısıp elimi şapka gibi alnıma doğru tuttum sonra Bora’ya dönüp
“Bu ne sıcak lan, her bir hücremin kuruduğunu hissediyorum resmen.”
“Harbi lan,sırtım mideme yapıştı galiba.”
”Tamam hadi fazla oyalanmadan yerleşelim.”
”Bekle bagajdan gerekli olanları alayım.”
“Bekliyorum.”
İlerleyip yerlerimize geçtik, ben saat dokuz yönünde olduğum için sadece yarısını görebiliyordum, Bora ise saat üç yönünde olduğu için o da bir kısmını görüyordu. herhangi bir hareketlenmede birbirimize haber verecektik.
“2 Gün Sonra”
“Ayla, biz daha ne kadar burada bekleyeceğiz lan”
“Ya ben ne biliyim oğlum”
”Yalnız benim küçük tuvaletim geldi, Ayla biraz yanlız bekleyebilirmisin”
“Çabuk git gel, her an bir hareketlenme olabilir”
Arkamı döndüğümde zaten gitmişti, kendi kendime söylendim “Başlıyacağım şimdi çişine Bora”
Hedefime odaklandımda karşıda iki tane terörist gördüm kendi aralarında konuşuyorlardı. Uzakta oldukları için duyamıyordum ama ağız okuma yeteneğim olduğu için ne konuştularını anlamıştım.
Teröristlerden birinin. “Bugün büyük gün” dediğini anlayınca kalbim hızla çarpmaya başladı. Ardından o beklediğim isim döküldü dudaklarından
— "Panter geliyor. Yapacakları büyük eylemi planlamak için ilk defa yüzünü gösterecek. Şifreli kapı açıldığında içeride olacak."
Duyduklarımla kaskatı kesildim ama aynı zamanda içim bir gururla doldu. Teşkilat için verdiğim bunca çaba, o soğuk duvarlar arasında geçirdiğim uykusuz geceler nihayet karşılığını bulacaktı. Panter’i yakından görecek, o maskeyi düşürecektim.
Tam o sırada, sığınağın ağır metal kapısının dışında bir hareketlilik oldu. Bir gürültü, ardından gelen emir sesleri... Dışarıda bir şeyler oluyordu. Kafamın üzerinden geçen kurşunların sesi sığınağın dar koridorlarında yankılanırken neler olduğunu anlamaya bile vaktim kalmadı. "Baskın!" diye bağırdı birileri.
Panter’e ulaşmama ramak kalmışken her şey altüst oldu. Kendimi sığınağın dışındaki kayalık alana, kargaşanın ortasına nasıl attığımı hatırlamıyorum. Alanın biraz uzağında olmama rağmen, sığınağın girişinde kulakları sağır eden o patlama gerçekleşti. Basınç beni bir tüy gibi savurup sert kayaların arasına fırlattı.
Sırtım soğuk taşlara çarptığında ciğerlerimdeki tüm nefesin çekildiğini hissettim. Başım dönüyor, her yer toz duman içinde kalıyordu.
Hareket etmeye çalıştım ama bedenim ağırlaşmıştı. Gökyüzündeki yıldızlar siliniyor, etrafı keskin bir barut kokusu sarıyordu. Bilincimin karanlığa gömülmesine saniyeler kala, o dumanın içinden bir karaltının bana doğru koştuğunu fark ettim.
Baş ucumda durdu. Diz çöktü. Omuzlarımı sarsan o devasa ellerin sıcaklığını hissettim ama gözlerimi odaklayamıyordum. Kapanmak üzere olan kirpiklerimin arasından gördüğüm son şey, o cehennemin ortasında son derece yabancı ama bir o kadar da belirgin bakan bir çift mavi iris oldu.
