5. bölüm · Aynı Cephede - Maskelerin Ardında
BÖLÜM 3 - GERÇEĞİN KIYISINDA
“Hilal”
Gözümü açtığımda gördüğüm ilk şey, bembeyaz bir tavan ışığıydı. Göz kapaklarımın arkasında sanki küçük cam kırıkları varmış gibi bir sızı hissettim. Burnuma dolan o keskin hastane kokusu, nerede olduğumu hatırlatmak istercesine genzimi yaktı. Bilincim yavaş yavaş yerine gelirken, zihnim profesyonel bir refleksle son birkaç saati taramaya başladı. Patlama, kulaklarımdaki o sağır edici çınlama ve kayalıklara çarpan vücudumun çıkardığı o korkunç ses...
Her kemiğim ayrı ayrı sızlıyordu. Özellikle kaburgalarımdaki o bıçak saplanıyormuş hissi, her nefes alışımda beni gerçekliğe biraz daha bağlıyordu. Yedi yaşındayken babamın bizi terk ettiği, annemin kapı eşiğinde sessizce çöktüğü o gece hissettiğim o nefessizlik gibiydi bu acı; göğsün sıkışıyor ama ölemiyorsun.
Yerimden doğrulmaya çalıştım ama vücudumun her hücresi bu hamleme isyan etti. Dişlerimi sıktım, inlememek için kendimi zorladım. O an odada yalnız olmadığımı fark ettim.
Kapının önünde, güneş ışığını kesecek kadar iri bir gölge duruyordu. Bakışlarımı odaklamaya çalıştım. Üzerinde kamuflaj olan, yüzü mermer kadar sert bir adamdı bu. Kollarını göğsünde bağlamış, bir heykel gibi kıpırtısız duruyordu. Mavi gözleri, bir suç mahallini inceliyor gibi üzerime dikilmişti.
Bir istihbaratçı olarak ilk kural: Önce dinle, asla bilgi verme, karşı tarafın profilini çıkar.
Karşımdaki adamı analiz etmeye başladım. Dik duruşu, ellerini kenetleme biçimi ve bakışlarındaki o tavizsiz disiplin... Bu adam sadece bir asker değil, bir görev adamıydı. Yüzündeki her çizgi sanki bir savaştan ya da bir kayıptan kalma gibiydi. Mavi gözleri, derin bir denizin dibindeki buz kütleleri kadar soğuk ama bir o kadar da hareketliydi; her hareketimi, her nefesimi tartıyordu. Babamın o sahte ve geçici yumuşaklığının tam zıttıydı bu adam. Bu adamın maskesi sertlikti, babamınki ise nezaket. Hangisi daha tehlikeliydi? Şu an için karşımda duran bu mermer adam kesinlikle daha zordu.
"Neresi burası?" diye fısıldadım. Sesimdeki o zayıf ve muhtaç tınıyı bilerek korudum. Karşımdaki adamın gardını düşürmek için mağdur sivil rolüne bürünmem gerekiyordu. "Sen... Sen de kimsin?"
Adam yerinden kımıldamadı bile. Bakışlarındaki o ruhsuz ama dikkatli ifade, odadaki bütün havayı emip bitiriyordu. Düşüncelerini okumaya çalıştım. Şu an ne görüyordu? Sığınaktan çıkan şüpheli bir kadın mı, yoksa korunmaya muhtaç bir kazazede mi? Bakışları ikincisine pek ihtimal vermiyordu.
"Güvendesin," dedi sadece. Sesi, dışarıdaki fırtınanın uğultusu gibi tok ve mesafeliydi. "Askeri Hastane'desin. Ben Kıdemli Üsteğmen Alp Turan."
Alp Turan...
Adı bile vurduğu sert adımlar gibiydi. Yirmi sekiz yaşlarında görünüyordu ama bakışlarında bir askerin sahip olabileceği o en katı ifade vardı. Üniformasındaki rütbesine, o heybetli duruşuna baktım. Beni o cehennemden çıkaranın o olduğunu tahmin edebiliyordum ama kim olduğumu anlamasına izin veremezdim.
"Hastane mi?" dedim, şaşkınlığımı ve korkumu yüzüme iyice yedirerek. "Benim orada ne işim vardı? Hatırlamıyorum... Her yer çok karanlıktı."
Alp, yatağıma doğru iki ağır adım attı. Her adımıyla üzerimdeki baskı biraz daha artıyordu. O yaklaştıkça zihninin içindeki çarkların sesini duyar gibiydim. Benim bir yalan olduğuma dair içgüdüleri alarm veriyordu, bunu hissedebiliyordum.
"Seni sığınağın girişindeki kayalıklardan ben topladım," dedi, sesini biraz daha alçaltarak. "Alevlerin arasından. Şimdi asıl soruyu ben sorayım: Senin gibi yirmi dört yaşında bir kadının, sınırın sıfır noktasında, o harabenin içinde ne işi vardı?"
Zihnim bir satranç tahtası gibi çalışıyordu. "Ben... Ben sadece yürüyüş yapıyordum," dedim, gözlerimi hafifçe kaçırarak. "Sınır olduğunu bilmiyordum. Bir anda patlama oldu, ne olduğunu bile anlamadım. Çok korktum."
Alp hafifçe eğildi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nane ve hafif barut kokusunu alabiliyordum. Mavi gözleri, bir yalanın izini sürer gibi bakışlarımda gezindi. O an içinden geçenleri tahmin edebiliyordum: Yürüyüş mü? Bu arazide mi? Bu kıyafetlerle mi? Kimi kandırıyorsun? diyordu o buz gibi gözler.
"Yürüyüş mü?" dedi alayla. "Sınır hattında, gece yarısı, terör ininin dibinde yürüyüş mü yapıyordun Ayla?"
Ayla. Kimliğimdeki ismi biliyordu. Demek üzerimi aramışlardı. Bu adamın elleri çantamdaki eşyalarıma, kimliğime değmişti. Bir yabancının bu kadar yakınıma sızması tüylerimi ürpertiyordu.
“Adım Ayla, evet," dedim sesimi hafifçe titreterek. "Lütfen... Eve gitmek istiyorum. Annem beni merak etmiştir."
"Ailen mi?" Alp geri çekildi, odada bir aslan gibi turlamaya başladı. "Üzerinden çıkan kimlikte adresin bile yok. Ve o sığınak... Oraya kazara düşemezsin Ayla. Orada bir çatışma vardı. Sen neden kaçmadın? Neden saklanmadın?"
"Çok sarsılmıştım," dedim, yorganın ucunu parmaklarımla sıkarak. "Sadece bir yere sığınmak istedim. Lütfen, neden bana böyle bir suçluymuşum gibi bakıyorsunuz? Canım yanıyor zaten..."
Alp durdu ve tekrar yatağımın dibine geldi. Bu sefer bakışlarında tarif edemediğim bir şey geçti. Bir anlık, çok kısa bir anlık acıma mıydı o? Yoksa kendi içindeki bir yaraya mı dokunmuştum?
"Çünkü o sığınakta Panter denilen bir canavarın peşindeydik," dedi. "Ve sen, o canavarın olduğu delikten sağ çıkan tek kişisin. Bu seni benim gözümde sivil değil, şüpheli yapar."
“Panter mi? O ne demek? Hayvanlardan mı bahsediyorsunuz?" dedim, kaşlarımı sahte bir merakla çatarak. "Ben sadece... canımı kurtarmaya çalışıyordum Üsteğmen. Beni kurtardınız diye size minnettar olmam gerekmiyor mu? Neden beni sorguluyorsunuz? Ben bir şey yapmadım."
Alp’in düşünceli hali yerini tekrar o katı öfkeye bıraktı. Benim bu saf hallerim onu daha da sinirlendiriyordu çünkü profesyonel içgüdüleri ona yalan söylediğimi haykırıyordu. Bir erkeğin kontrolü kaybetmeye başladığı o anı iyi bilirdim; ama Alp babam gibi kaçıp gitmiyordu, daha da üzerime geliyordu.
"Çünkü sırlar insanı öldürür Ayla," dedi Alp, dişlerinin arasından. "Ve sende o sırlardan çokça var gibi hissediyorum. Eğer o sığınakta olanlarla ilgili tek bir yalanını yakalarsam, seni bu hastaneden kendi ellerimle cezaevine taşırım. Kim olduğunu, orada ne aradığını eninde sonunda öğreneceğim."
"Siz askerler hep böyle misiniz?" dedim alayla, artık mağdur rolünden biraz çıkıp savunmaya geçerek. "Herkesi düşman, her şeyi tehdit olarak mı görüyorsunuz? Belki de sadece şanssız biriyimdir."
Alp cevap verecekken kapı bir tık sesiyle aralandı. İçeriye Alp’e göre daha genç bir asker kafasını uzattı.
"Komutanım..." dedi asker çekinerek. "Dışarıda bir hareketlilik var. Başkan'ın konvoyu hastaneye giriş yapmış. Buraya doğru geliyorlar. Emniyet müdürü ve valilikten de arayanlar var."
Alp, öfkeyle kapıya, sonra tekrar bana baktı. Mavi gözlerinde ilk kez bir şüphe değil, saf bir şaşkınlık gördüm. Zihninden geçenleri okumak bu sefer çok kolaydı: Bu kız kim ki devletin en tepesindeki adam hastaneye kadar geliyor?
Sadece korkmuş bir ifadeyle yüzüne bakmaya devam ettim. İçimden ise gülümsüyordum. Alp Turan, hayatı boyunca çözdüğü en karmaşık düğümle karşı karşıyaydı ve o düğümün tam kalbinde ben vardım.
Kapıdaki askerin sözleri odada buz gibi bir hava estirdi. Başkan'ın bizzat buraya gelmesi, ördüğüm o basit sivil hikayesinin üzerine devasa bir gölge düşürmüştü. Alp'in gözlerindeki o keskin zekanın nasıl çalıştığını görebiliyordum. Bir saniye içinde binlerce ihtimali eliyor, zihnindeki o karanlık boşlukları doldurmaya çalışıyordu. Bakışlarını benden ayırmadan kapıya doğru bir adım attı ama çıkmak için değil, kapıyı arkasından tamamen kapatmak içindi bu hamle.
"Ege," dedi Alp, sesi her zamankinden daha otoriterdi. "Başkan'ı karşılayın ve koridoru emniyete alın. Ben içerideyim."
"Ama komutanım," dedi Ege şaşkınlıkla. "Başkan bizzat odaya gireceğini söyledi. Sizin dışarıda beklemeniz gerekebilir."
Alp, sanki bu ihtimali hiç duymamış gibi arkasına bile bakmadı. Gözleri hala benim üzerimdeydi. Bir insan nasıl bu kadar yoğun bakabilirdi? Sanki bir röntgen cihazı gibi ruhumun en ücra köşelerini tarıyordu. İçimde bir yerlerin titrediğini hissettim ama bu korku değildi; daha önce hiç karşılaşmadığım bir dirençti.
"Şüpheli hala tam olarak sorgulanmadı," dedi Alp, bu sefer sesi daha çok kendisine bir mazeret uydurur gibiydi. "Sığınakta gördüğüm o patlayıcı düzenekleri hakkında teknik bilgi verebilir. Başkan'ın güvenliği için içeride kalmam ve şüphelinin her hareketini denetlemem gerekiyor."
"Anlaşıldı komutanım," dedi Ege ve kapı kapandı.
Alp tekrar yatağımın başına geldi. Bu sefer az önceki öfkeli adamdan daha sakin ama çok daha tehlikeli duruyordu. Neden gitmediğini merak ediyordum. Bir asker, en üst amiri geldiğinde normal şartlarda dışarıda hazır kıta beklerdi. Ama o, sanki beni burada tek başıma bırakırsa bir sırrın avuçlarından kayıp gideceğinden korkuyordu.
"Neden gitmedin Üsteğmen?" diye sordum, sesimdeki o sahte korkuyu biraz daha azaltıp meydan okuyan bir tını ekleyerek. "Başkan'ın karşısında selam vermek varken, burada benim gibi bir sivilin başında beklemek rütbene yakışıyor mu?"
Alp hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme sadece dudaklarının kenarında asılı kaldı. "Rütbem, tehlikeyi nerede görsem orada durmamı söyler Ayla. Ve şu an bu odadaki en büyük tehlike sensin. Başkan içeri girdiğinde tek bir yanlış hareketini, tek bir imalı sözünü görürsem, kim olduğuna bakmam."
"Beni koruyor musun yoksa benden mi korkuyorsun, anlayamadım," dedim, gözlerimi onunkilere kenetleyerek.
Alp tam cevap verecekti ki koridordaki ayak sesleri sıklaştı. Ağır, vakur ve otorite dolu adımlar... Kapı açıldı ve içeriye her zaman o sarsılmaz duruşuyla tanıdığım Başkan girdi. Alp anında esas duruşa geçip selam verdi.
"Başkanım," dedi Alp, sesi çelik gibi sertti.
Başkan, Alp’e kısa bir bakış attı, sonra bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde sadece benim anlayabileceğim o gizli onay ve endişe vardı. Ama Alp’in orada olması plan dışıydı.
"Üsteğmen, dışarıda bekleyebilirsin," dedi Başkan, sakin ama itiraz kabul etmeyen bir tonla.
Alp yerinden bir milim bile kıpırdamadı. "Affınıza sığınarak Başkanım," dedi, sesi hafifçe titredi ama kararlılığından bir şey kaybetmedi. "Şüpheli, sığınaktaki düzenekler ve Panter'in son konumu hakkında kritik bilgilere sahip olabilir. Sorgu henüz tamamlanmadı ve hastanenin güvenlik protokolleri gereği, şüphelinin dış dünyayla teması kesilene kadar başında rütbeli bir personelin bulunması emredildi. Sizin güvenliğinizi tehlikeye atamam."
Başkan kaşlarını hafifçe kaldırdı. Alp’in bu kadar direnmesi, normalde bir itaatsizlik sayılırdı ama Alp bunu o kadar profesyonel bir kılıfa uydurmuştu ki, Başkan bile bir an duraksadı.
İçimden bir ses, Alp'in derdinin güvenlik olmadığını haykırıyordu. O, benim kim olduğumu, Başkan'la olan bağımı bizzat görmek, o puzzle'ın eksik parçasını kendi elleriyle yerine koymak istiyordu. Bir yandan da, tuhaf bir şekilde, odayı terk etmek istemiyor gibiydi. Sanki benden uzaklaştığı an, zihnindeki o Ayla imajı dağılacaktı.
"Güvenlik protokollerini biliyorum Alp," dedi Başkan, sesindeki tonu biraz daha ağırlaştırarak. "Ama bu görüşme gizlilik derecesine sahip. Çıkabilirsin."
Alp, boğazının düğümlendiğini hissettiğim o kısa sessizlikte bana baktı. Mavi gözlerinde ilk kez yenilgiye yakın bir hayal kırıklığı gördüm. Ama hala bir mazeret arıyordu.
"Başkanım, hastane personeli içerideki şüphelinin kimliğini henüz sisteme girmedi. Herhangi bir sızıntı olması durumunda sorumlu olarak ben..."
"Sorumluluk bende Üsteğmen. Çık."
Alp, son bir kez bana baktı. O bakışta "Seninle işim bitmedi" diyen o hırslı askeri ve aynı zamanda "Kimsin sen?" diye sessizce bağıran o meraklı adamı gördüm. Selam verip odadan çıktı. Kapı kapandığında, odada sadece Başkan'la ben kalmıştık ama Alp'in kokusu, barut ve nane karışımı o sert hava hala odadaydı.
Kapı kapandığında odadaki o baskıcı hava biraz olsun dağıldı ama Alp’in bıraktığı o gerginlik hala duvarlarda asılı gibiydi. Başkan, pencerenin önüne gidip dışarıdaki hastane bahçesini süzdü. Omuzlarındaki o ağır yükü dışarıdan bile görebiliyordunuz. Yavaşça bana döndüğünde, gözlerinde az önceki sahnenin bıraktığı o garip merak vardı.
"İyi misin Turna?" diye sordu. Sesindeki resmiyet, yerini eski bir dostun endişesine bırakmıştı.
"Kaburgalarım nefes aldırmıyor ama toparlarım Başkanım," dedim, yatakta kendimi biraz daha yukarı çekmeye çalışarak. "Yalnız bu Alp Üsteğmen... Beklediğimizden daha dik kafalı çıktı."
Başkan yatağın kenarındaki sandalyeye oturdu. Bir süre sessiz kaldı, sonra kapıyı işaret ederek hafifçe güldü. "Alp Turan’ı yıllardır tanırım. Akademiden beri disipliniyle, kurallara olan körü körüne bağlılığıyla bilinir. Ama az önce yaptığı şey hiç ona göre değildi. Resmen bana direndi. Gitmemek için uydurduğu o güvenlik mazereti... Bir sivil için bu kadar risk alacak bir adam değildir Alp."
Bana doğru eğildi, bakışları ciddileşti. "Sence derdi ne Hilal? Senin hakkında bir şey mi yakaladı?"
"Sanmıyorum Başkanım," dedim, düşüncelerimi süzgeçten geçirerek. "Ona sadece Ayla olduğumu, patlamada arada kaldığımı söyledim. Ama adamın zihni durmuyor. Bir açık bulmak için her kelimemi, her hareketimi inceliyor. Az önce gitmemek için o mazeretleri uydururken gözlerine baktım; derdi güvenlik falan değil. Sadece çözemediği bir durumun içinde kalmaktan nefret ediyor. Olayı kişiselleştirdi, beni bir görevden çok bir bulmaca gibi görüyor."
Başkan başını iki yana salladı. "Sadece bir merak olsa bu kadar ileri gitmezdi. Alp, kuralları çiğnemekten korkan biridir. Senin için benim emirlerimi esnetmesi, rütbesini masaya koyması... Bu normal değil. Bir şekilde radarına girdin ve oradan çıkman kolay olmayacak."
"Onu bir şekilde oyalamam lazım," diye mırıldandım. "Ama adamın her bakışı sorgu odası gibi. Yalan söylerken kendimi mayın tarlasında değil, direkt bir radara yakalanmış gibi hissediyorum. Çok dikkatli."
"Zaten bu yüzden en iyimiz sensin Turna," dedi Başkan ayağa kalkarak. "Ama dikkat et. Alp şu an senin hem en sağlam koruman hem de en büyük tehliken. Panter sığınağa sızan bir ajanın varlığından haberdar ama kim olduğunu bilmiyor. Alp’in yanında olman seni onlardan saklar ama Alp gerçeği öğrenirse operasyon çöker. Bir süre daha o Ayla maskesini düşürmeyeceksin."
"Zor olacak ama başka çaremiz yok," dedim.
Başkan kapıya yöneldi. "Alp seni birazdan buradan nakledecek. Onu iyi izle. Eğer çok fazla yaklaşırsa ya da bir şeyler sezdiğini anlarsan hemen bana haber ver."
Başkan odadan çıktığında Alp’in koridordaki heybetli silüeti açık kalan kapı boşluğundan bir anlığına göründü. Bakışları doğrudan üzerime kilitlendi. O an anladım; Alp Turan için ben artık sadece sığınaktan çıkan bir sivil değildim. O, bu işin peşini bırakmayacaktı.
Başkan’ın odadan çıkışının üzerinden bir dakika bile geçmemişti ki kapı kolu o kendine has metalik sesle aşağı indi. İçeri giren kişinin adımlarındaki kararlı ritimden kim olduğunu hemen anladım. Üsteğmen Alp Turan, bu sefer yanında kimse olmadan girdi ve kapıyı arkasından yavaşça kapattı.
Sırtını kapıya yaslayıp bir süre öylece durdu. Bakışları üzerimde ağır bir baskı kuruyordu. Yatağımın dibine kadar yürüdü, ellerini hastane yatağının kenarındaki plastik korumalara dayayıp üzerime doğru hafifçe eğildi.
"Oyun bitti Ayla," dedi. Sesi alçak ama emrediciydi. "Başkan’ın bir sivil için bizzat buraya gelmesi, bizi dışarı çıkarması normal değil. Şimdi bana o anlattığın yürüyüş hikayesini bir kenara bırak ve gerçekte kim olduğunu söyle."
Ela gözlerimi onun o sorgulayıcı mavi harelerine sabitledim. Bir istihbaratçı olarak göz kaçırmanın "suçluluk" demek olduğunu biliyordum; ona bu kozu vermeyecektim. "Ne duymak istiyorsunuz Üsteğmen?" dedim, sesime hafif bir şaşkınlık ekleyerek. "Başkan’ın neden geldiğini ben nereden bileyim? Belki de o sığınaktaki tek şahit benim diyedir."
Alp hafifçe güldü, ama yüzünde samimi bir ifade yoktu. "Başkan her şahidi bizzat hastanede ziyaret etmez. Seninle konuştuğu o süre boyunca kapıda beklerken tek bir şeyi düşündüm; senin kim olduğunu değil, neyi sakladığını."
Yüzünü biraz daha yaklaştırdı. Bir açık vermemi beklediği her halinden belliydi. "Sığınaktaki o patlamadan hemen önce seni gördüm. Bir sivile göre fazla kontrollüydün. Şimdi dökül; Başkan ile arandaki bağ ne? Seni oraya o mu gönderdi?"
"Gerçekten çok şüphecisiniz," dedim, bitkin bir tavırla. "Canım acıyor ve tek istediğim buradan çıkmak. Eğer bir suçum varsa işlem yapın, yoksa lütfen bırakın dinleneyim."
Alp, yatağın kenarını tutan elini sıktı. "Dua et ki Başkan bizzat sorumluluğunu aldı. Yoksa seni şimdiye kadar sorgu odasına çoktan indirmiştim."
Doğruldu ve odada yavaşça turlamaya başladı. Beni tartıyordu. Söylediklerime inanmıyordu ama elinde somut bir kanıt da yoktu. Sadece profesyonel içgüdüleri ona bir şeylerin yanlış olduğunu söylüyordu.
"Şimdilik gidiyoruz," dedi aniden. "Başkan’ın emriyle seni güvenli bir bölgeye nakledeceğim. Ama şunu unutma; o evde sadece sen ve ben olacağız. Ve ben, o masken düştüğü an karşında bu kadar sabırlı bir Alp Turan bulamayacaksın."
Alp Turan sadece dişli bir asker değildi; o, kafasındaki soru işaretleri silinene kadar durmayacak bir adamdı. Ve ben, o cevapları saklamak zorundayım.
