11. bölüm · AYNI ÇATININ YABANCILARI

1,0

vera hs

Oy vermeyi ve satır arası yorum bırakmayı unutmayın, seviyorum sizi.💛

Keyifli okumalar!!

BÖLÜM 10: KOPAMAYAN BAĞLAR
SEZON FİNALİ

Göksel - Gittiğinde
Blok3 - Git

2007
İstanbul, Kasım

Bazen insanlar kaçmak isterdi. Yok olmak isterlerdi.

Başaramazlardı.

Kaçamazlardı.

Yok olamazlardı.

Kaçmak, yok olmak cesaret işidir.

4 Kasım.

Bir çocuğun doğduğu o lanetli gün.

Gamze doğum sancısı ile ameliyata girerken yanında kimsecikler yoktu. Ne ailesinden biri vardı ne de kocası Levent. Tek başına o ameliyat masasına yatmıştı ve kız olduğunu öğrendiği çocuğu doğuracaktı. Ameliyathanenin beyaz ışıkları gözlerini yakarken Gamze'nin parmakları çarşafın üzerinde titriyordu. İçerideki soğuk hava tenine işlerken karnındaki son hareketleri hissediyordu. Her sancıyla birlikte nefesi biraz daha kesiliyor, alnında biriken ter şakaklarından aşağı süzülüyordu.

Koridorun sessizliği, ameliyathanenin kapısının ardındaki telaşla tamamen zıtlık oluşturuyordu. Birkaç metre ötede insanlar sevdikleri için beklerken Gamze'nin bekleyeni yoktu.

Ne bir el tutuyordu elini.

Ne tanıdık bir ses duyuluyordu.

Ne de gözlerini açtığında karşısında görmek istediği insan vardı.

Sadece kendisi vardı. Ve dünyaya gelmek için sabırsızlanan küçük kızı.

Aylar boyunca karnında taşıdığı o minicik can, bütün terk edilmişliğine rağmen Gamze'nin içinde yaşamaya devam etmişti. Her hareketinde ona tutunmuş, her tekmesinde annesinin yalnız olmadığını hatırlatmıştı.

Gamze'nin gözlerinden sessizce birkaç damla yaş süzüldü.

Acının içinde bile aklından çocukları geçiyordu.

Okan, Emir, Ekin ve Atalay.

Dördünün yüzü gözlerinin önünde beliriyor, çocuklarının seslerini hatırladıkça göğsünün ortasında ağır bir sızı oluşuyordu. Onlardan koparılışının üzerinden aylar geçmişti. Her geçen gün, çocuklarının kendisini biraz daha unutmasından korkmuştu.

Belki annelerinin yüzünü hatırlıyorlardı.

Belki sesini.

Belki de birlikte geçirdikleri günleri.

Ama en çok korktuğu şey, kendisine anlatılan yalanlara inanmalarıydı.

Gamze gözlerini kapattı.

Bir zamanlar aynı evin içinde yükselen kahkahalar, çocukların koşuşturan ayak sesleri, mutfaktan gelen tabak çanak sesleri ve akşamları evin içine yayılan sıcaklık zihninde yeniden canlandı.

Şimdi ise o evin içinde başka bir hayat vardı.

Çocukları vardı. Ama bir anne yoktu.

Sancı yeniden bedenini sararken Gamze'nin nefesi hızlandı. Ellerini çarşafa daha sıkı bastırdı. Vücudu bütün gücüyle doğuma hazırlanırken gözlerinden yaşlar akmaya devam etti.

Bir süre sonra ameliyathanenin içinde yeni bir ses yükseldi.

İnce. Kırılgan. Ama güçlü.

Bir bebeğin ilk ağlayışı.

Gamze'nin kalbi o sesle birlikte duracakmış gibi oldu. Gözlerinden yaşlar daha hızlı süzüldü.

Kızının sesi, aylarca taşıdığı bütün acının içinden geçip ona ulaşmıştı.

Dünyaya gelen o küçük kız, henüz hiçbir şey bilmiyordu.

Kendisini bekleyen hayatı bilmiyordu.

Babasının onu istemediğini bilmiyordu.

Kardeşlerinden kopacağını bilmiyordu.

Bir gün geçmişinin peşinden koşacağını bilmiyordu.

Sadece ağlıyordu. Ve o ağlayış, Gamze'nin hayatında kalan son umudun sesi gibiydi.

Küçücük bedeni temizlenirken Gamze gözlerini ondan ayıramadı. Yorgunluktan neredeyse tükenmişti ama bütün gücünü yalnızca kızına bakabilmek için topluyordu.

İlk kez gördüğü yüz, ona garip bir şekilde tanıdık gelmişti.

Minicik elleri. Kapalı gözleri ve titreyen dudakları.

Gamze'nin içinde yıllardır biriktirdiği bütün sevgi, o küçücük bedene doğru akıyordu.

Kızını kollarına verdiklerinde onu göğsüne çekti.

Sıcaklığı tenine değdi.

Gamze gözlerini kapattı. Kızının başına dudaklarını değdirdiğinde içinden geçen tek şey, onu koruma isteğiydi.

Dışarıda sonbahar başlamıştı.

İstanbul'un sokaklarında yapraklar yavaş yavaş sararıyor, rüzgâr kaldırımlarda biriken yaprakları savuruyordu.

Şehrin başka bir köşesinde hayat normal akıyordu. İnsanlar işe gidiyor, çocuklar okula hazırlanıyor, arabalar caddelerde ilerliyor, televizyonlarda başka hayatlar konuşuluyordu.

Ama Gamze'nin hayatı o gün ikiye ayrılmıştı.

Kızından önce.

Kızından sonra.

Ve o küçük kız, daha ilk nefesinde annesinin kalbine kopması mümkün olmayan bir bağ bırakmıştı.

Gamze onun yüzüne bakarken gözlerini kapattı.

Belki hayat onları birbirlerinden ayıracaktı.

Belki yıllar boyunca birbirlerinden habersiz yaşayacaklardı.

Belki bir gün aynı şehirde, aynı sokakta, aynı gökyüzünün altında birbirlerinden habersiz yürüyüp geçeceklerdi.

Ama bazı bağlar mesafeyle kopmazdı.

Bazı insanlar birbirlerini unutmuş gibi yaşasa bile kalbin bir köşesinde birbirlerine ait bir iz taşımaya devam ederdi.

Ve o gün, 4 Kasım 2007'de, küçük bir kız dünyaya geldi.

Kimsenin bilmediği bir hikâyenin ilk sayfası açıldı.

Bir annenin kaybettiği çocuğunun.

Bir çocuğun hiç tanımadığı annesinin.

Ve yıllar sonra birbirlerine yeniden ulaşacak olan iki kalbin hikâyesi... İstanbul'un üzerinde akşam yavaşça çökerken hastanenin pencerelerinden içeri solgun bir gün ışığı süzülüyordu.

Gamze kızını göğsüne bastırmış, sessizce ağlıyordu.

Bu kez gözyaşlarında yalnızca acı yoktu.

Bir parça umut da vardı.

Çünkü kucağında tuttuğu o küçük kız, hayatından alınan her şeyin ardından ona kalan son parçaydı.

Gamze bilmiyordu: Bir gün bu kızın, koparıldığı ailesinin bütün düğümlerini yeniden birbirine bağlayacağını.

RÜYA
İzmir, 2026

Sahilden sonra hepimiz yorgun bir şekilde eve gittikten sonra kendimizi odalara atmıştık. Herkes uyurken ben yine derin düşüncelere dalmıştım.

İçimde bir yerde, bir korku vardı. Anlam veremediğim bir korku.

Kafamı cama doğru çevirdim. Sokak lambasının ışığı hafif odama vururken derin bir iç çektim. Herkesten kaçmayı çok istiyordum. Ama aklım benimle oyun oynuyordu, izin vermiyordu. Kaçamıyordum, çünkü kaçmak cesaret işiydi. Annem'in dediği gibi.

"Birinden kaçamazsın. Kaçsan bile, kaçtığın insan seni bulur."

Yutkunarak yatakta kıvrıldım. Sonra kendimi yavaşça uykuya teslim ettim.

Sabahın ilk saatlerinde gözlerimi yavaşça açarken odada Selin'i gördüm. Elinde bir kaç kıyafet parçası vardı, özenle dolaba asıyordu.

"Saat kaç?" dedim uykulu bir sesle. Selin korkmuşçasına elini göğsüne koyarak konuştu. "Saat üç." dedi.

"Hadi canım!" dedim telefonumu elime alarak. Gözlerimi ovalarken ayağa kalktım.

"Kaç kez uyandırmaya çalıştıkta uyanmadın, sanki ölüm uykusuna yattın!." dedi kafasını tekrardan kıyafete çevirdi.

"Bu ne?" dedim elimle kıyafeti göstererek.

"Akşam sahil tarafında küçük bir parti varmış. Mira geldi söyledi ve bu kıyafeti verdi." dedi. Oflayarak banyoya yürüdüm.

Elimi yüzümü yıkayıp kıyafetlerimi çıkarıp kenarı atarak duşa girdim. Duştan çıktıktan sonra havluyu bedenime sararak dolaptan bir kaç eşya almak için odaya geri döndüğümde Selin'in çoktan odadan çıktığını fark ettim.

Dolaptan kısa mavi bir şort alarak yatağa attım. Üstüme ise beyaz sade bir tişört aldım. Aynada kendime bir kez baktıktan sonra yatağın üzerine bıraktığım kıyafetlere uzandım. Mavi şortu ve beyaz tişörtü üzerime geçirirken saçlarımın hâlâ ıslak olduğunu fark ettim. Havluyla birkaç kez saçlarımı kurulayıp daha fazla uğraşmadan yukarıdan gelişigüzel bir topuz yaptım.

Odanın penceresine doğru ilerledim. Perdeyi biraz araladığımda öğleden sonra güneşi yüzüme vurdu. İzmir'in sıcaklığı camdan içeri kadar hissediliyordu.

Saat daha üçtü. Akşama daha vardı.

Partiye gitmek için hazırlanmak için fazlasıyla erkendi.

Yatağın üzerine kendimi bırakarak tavana baktım.

Yatağın üzerinde yüz üstü dönüp telefonumu elime aldım. Ekrana baktığımda hâlâ çekmediğini fark ettim. Hatlarımızı değiştirmemiştik. Ankara ile aramızdaki son bağlantı da böylece tamamen sessiz kalmıştı.

Telefonu tekrar yatağın üzerine bıraktım.

Bugün düşünmek istemiyordum.

Aşağıdan kahkaha sesleri geliyordu.

Ardından mutfaktan tabak sesleri duyuldu. Ekin bir şeyler hazırlıyor olmalıydı. Atalay'ın yüksek sesle bir şeyler anlattığını duyabiliyordum. Birkaç saniye sonra Pars'ın gülüşü işitildi.

Ev sessiz değildi artık.

İçinde hayat vardı. Ve bu seslerin arasında kendimi ilk defa gerçekten güvende hissediyordum.

Bir süre sonra odadan çıkıp koridora ilerledim. Merdivenlerden aşağı indiğimde Ekin mutfakta kahvaltıdan kalanları topluyordu. Atalay koltuğa uzanmış, başının altına yastık koymuştu. Selin ise salondaki masada oturmuş, bir dergi karıştırıyordu.

Pars beni fark ettiği anda başını kaldırdı.

Göz göze geldiğimizde gülümsedi. Ben de ona karşılık vererek salona geçtim.

Koltuğun boş kısmına oturup ayaklarımı altıma çektim. Öğleden sonra güneşi camlardan içeri vuruyordu. Evin içi sıcaktı. Dışarıda yazdan kalma bir hava vardı.

Bir süre hepimiz kendi halinde vakit geçirdik.

Selin dergisinin sayfalarını çevirdi, Ekin mutfakta uğraştı ve Atalay birkaç dakika içinde uykuya daldı.

Pars ise yanımda sessizce oturdu. Başımı onun omzuna yasladığımda gözlerimi kapattım.

Zaman ağır ağır ilerledi. Saat dört olduğunda güneş hâlâ tepelerdeydi.

Saat beşe yaklaşırken evin içindeki sakinlik yerini yavaş yavaş akşam telaşına bırakmaya başladı. Selin odasına çıktı. Ekin de ardından gitti. Dolap kapaklarının açılıp kapanma sesleri üst kattan gelmeye başladı.

Ben de yavaşça ayağa kalktım. Akşam için hazırlanmam gerekiyordu.

Merdivenlerden yukarı çıkarken odama girdim. Kapıyı kapattığımda dolabın kapağı açıktı ve içindeki kıyafetler hâlâ aynı yerdeydi.

Elbiseyi elime aldım. Kumaşını parmaklarımın arasında düzeltip aynanın karşısına geçtim.

Akşamın nasıl geçeceğini bilmiyordum. Ama içimde garip bir heyecan vardı. Belki sadece yeni bir şehirde geçireceğimiz ilk gecenin heyecanıydı.

Dolabın içindeki kıyafetlere baktığımda gözlerim direkt eteğe takıldı. Pudra tonlarındaki çiçek desenleri, ince ve uçuşan kumaşıyla tam bir yaz akşamını andırıyordu. Üzerine şampanya rengindeki saten halter bluzu geçirdiğimde aynanın karşısında birkaç saniye kendime baktım.

Altın detaylı küpelerimi ve bilekliklerimi takıp nude topuklularımı giydim. Küçük çantamı da elime aldıktan sonra saçlarımı açık bırakıp hafif dalgalar verdim.

Son kez aynaya baktığımda yüzümde küçük bir tebessüm oluştu. Uzun zamandır ilk defa kendimi bu kadar hafif hissediyordum.

(Kombin bu aşkım)

Kapı bi anda açıldığında başımı çevirip gelen kişiye baktım. Pars hafif tebessüm ederken ona doğru yürüdüm. "Sevgilim," diye fısıldadı.

"Güzel olmuş muyum?" diye sordum. Pars ellerini belime koyarak kokumu içine çekti. "Şarap gibi kadınsın, tabii ki de güzel olmuşsun!" dedi dudakları bir kaç saniyesine dudaklarıma değdi.

Pars'tan ayrılırken Pars'ı süzdüm. Üzerinde siyah, vücuduna tam oturan sade bir gömlek vardı. Gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Altına koyu renk bir pantolon giymiş, siyah ayakkabılarıyla bütün görüntüsünü tamamlamıştı. Boynunda yalnızca ince bir zincir vardı. Saçları her zamanki gibi dağınık ama özenli duruyordu.

Siyahın verdiği o ciddi hava, yüzündeki sakin ifadeyle birleşince gözlerimi birkaç saniye üzerinden alamadım.

"Sen de fena olmamışsın." dedim gülümseyerek.

Kaşlarını kaldırıp bana doğru bir adım attı. Belimi kavrayarak kendine çekerken yüzündeki tebessüm biraz daha büyüdü.

"Fena mı?"

Gülerek başımı iki yana salladım. "Tamam, çok yakışmış." dedim. Elini saçlarımın arasından geçirip birkaç tutamı düzeltti. Ardından aynadaki yansımamıza baktı.

İlk kez aynı aynanın karşısında böyle duruyorduk.

Benim üzerimde uçuşan çiçekli eteğim, onun üzerinde koyu renklerin verdiği o ağır hava vardı. Birbirimizden tamamen farklıydık ama yan yana geldiğimizde garip bir şekilde birbirimizi tamamlıyorduk.

Kapının ardından Selin'in sesini duyduğumuzda Pars benden uzaklaştı.

Hazırladıktan sonra odadan çıktığımızda koridor çoktan hareketlenmişti. Ekin kendi odasının kapısından çıkmış, saçlarını son kez aynada kontrol ediyordu. Selin'in odasından ise parfüm kokusu yayılıyordu.

Aşağıya indiğimizde Atalay çoktan hazırlanmış ve koltuğa yayılmıştı. "Sarı saçlarını inek mi yaladı, Atalay?" dedi Selin. Atalay başını kaldırıp Selin'i süzdü. "Oha!" dedi.

Ekin gülerken Atalay'ın yanına geçerek eliyle Atalay'ın ağzını kapattı. "Sinek girecek abiciğim." dedi.

Ortam fazla samimiydi. Sıcacık, huzur ve kavgasız. Herkes bir birirleriyle iyi anlaşıyordu, zorbalık ya da dışlama yoktu.

"Mira ne zaman gelecek?" dedi Atalay. "Ben acıktım."

"Şaşırmadım." dedim. Atalay kaşlarını çatıp gözlerini devirerek olduğu yerde omuz attı. "Ben buyum, kabullenin artık!" diye isyan etti.

Bir süre uzun uzun konuştuktan sonra kapı çaldı. Mira gelmişti. Yanında sarışın bir kız vardı. Adı Elara olması lazımdı, ben öyle hatırlıyordum yani.

Araba binmedik, çünkü parti bizim eve yakındı. Yürüme mesafesi ile on dakika. Ben Pars'ın koluna girerken yüzüme bakarak gülümsedi. İçimdeki o küçük kelebekler uyandı, içim kıpır kıpırdı.

Önümüzde Mira ve Elara yürüyordu. Arkalarında Ekin ile Selin vardı. Atalay ise her zamanki gibi grubun en arkasında kalmış, bir yandan etrafına bakıyor bir yandan da sanki birazdan yiyecek bir şey bulacakmış gibi dükkânların önünden geçiyordu.

Partinin olduğu yere yaklaştıkça müzik sesi daha belirgin hale geldi. Uzakta renkli ışıklar gökyüzüne vuruyor, insanların kahkahaları sokağa taşıyordu. Sahile yakın olduğu için denizin sesi bile müziğin arasından duyuluyordu. İçimdeki heyecan gittikçe büyüdü.

Bir gece.

Sadece bir gece boyunca geçmişi düşünmeden eğlenmek istiyordum.

Yanımda sevdiğim insan vardı. Etrafımda bana aile gibi olan insanlar vardı. Ve önümde daha önce hiç yaşamadığım bir gece duruyordu.

Partinin olduğu alana geldiğimizde gözlerim istemsizce büyüdü. Sahilin hemen yanında geniş bir alan hazırlanmıştı. Küçük ışıklar ağaçların dallarına sarılmış, masaların üzerine mumlar yerleştirilmişti. İnsanların arasında müzik eşliğinde dans edenler vardı. Bir tarafta yiyecek ve içeceklerin olduğu uzun masalar bulunuyor, diğer tarafta denize bakan sandalyeler sıralanıyordu.

İçeri adım attığım anda yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu.

Bu gece farklı olacaktı. En azından ben öyle olmasını istiyordum. Pars'ın koluna biraz daha sıkı girdim. Başını bana çevirip gülümsedi. "Heyecanlandın mı?"

"Biraz." dedim dürüstçe. "Uzun zamandır böyle bir ortama girmiyorum."

"Ben yanındayım." dedi sakin bir sesle.

Gözlerimi ona çevirip gülümsedim. "Biliyorum."

Arkamızdan yürüyen Atalay bir anda durup bize baktı. "Siz ikiniz biraz yavaşlayın da biz de sizinle yürüyelim."

Selin hemen araya girdi. "Bırak çocukları, sevgililer sonuçta." dedi.

Atalay kaşlarını kaldırdı. "Sen de çok konuşma. Beş dakika sonra sen benim koluma gireceksin."

Selin kahkaha atarak onun omzuna vurdu. "Rüyanda görürsün."

"Benim rüyalarımda sen varsın zaten." dedi.

"Atalay!" dedi Selin bağırarak.

Hepimiz gülmeye başladık. Ekin bile başını iki yana sallayarak gülümsüyordu. Onun yüzünde böyle rahat bir ifade görmek hâlâ bana garip geliyordu. Eskiden yanımdan geçerken bile yüzü değişen adam, şimdi bizimle şakalaşıyordu.

Bir süre sonra partinin olduğu yere ulaştık. Büyük bir bahçenin içerisine kurulmuştu. Renkli ışıklar ağaçların dallarına dolanmış, müzik biraz daha yükselmişti. Bahçenin bir köşesinde uzun masalar hazırlanmış, üzerinde içecekler ve çeşitli yiyecekler vardı. İnsanlar küçük gruplar halinde sohbet ediyor, bazıları müziğin ritmine ayak uyduruyordu.

Mira bizi görünce elini kaldırarak yanımıza geldi. "Sonunda geldiniz!"

Atalay hemen masaya göz gezdirdi. "Yemek var mı?"

Mira gülerek başını salladı. "Daha gelir gelmez yemek mi?"

"Benim karakterim bu."

Ekin onun omzuna hafifçe vurdu. "Bir gün de insan gibi karşıla milleti." dedi Ekin.

"Ben insan gibi karşılıyorum zaten. Karnım aç."

Selin gözlerini devirerek Mira'ya baktı. "Buna alış. Beş dakikada bir yemek soracak."

Mira'nın yanında duran sarışın kız bize doğru döndü. Yüzünde çekingen ama sıcak bir gülümseme vardı. "Ben Elara." dedi.

"Rüya." dedim gülümseyerek.

Elara diğerleriyle de tanıştıktan sonra hep birlikte bahçenin içerisine ilerledik. Müzik yükselirken ışıkların altında herkes biraz daha hareketlenmeye başlamıştı.

Pars hâlâ yanımdaydı.

Elimi tuttuğunda parmaklarımız birbirine geçti. Başımı ona doğru çevirdiğimde bana bakıyordu.

"Ne oldu?" diye sordum.

"Hiç." dedi gülümseyerek. "Sadece sana bakıyorum."

İstemeden yüzümde küçük bir tebessüm oluştu. "Bakma o zaman."

"Yok, böyle daha güzel."

Başımı eğip gülümserken kalbimin hızlandığını hissettim. Bazen tek bir cümlesi bile bütün düşüncelerimi dağıtmaya yetiyordu.

Tam o sırada Atalay'ın sesi duyuldu. "Rüya! Dans ediyoruz, geliyor musun?"

Başımı kaldırıp ona baktım. Selin çoktan müziğin ritmine kendini kaptırmıştı. Ekin de uzaktan bizi izleyerek gülümsüyordu.

Pars elimi hafifçe sıktı.

"Git." dedi. "Ben buradayım."

"Sende gel." demem ile Pars'ın elini daha sıkı tutarak kendimle beraber, Ekinlerin yanına sürükledim. Ekin ve Atalay yerinde dans ederken Ekin oldukça dikkatli dans etmeye çalışıyordu. Dikişleri patlarsa sıkıntı!

Bunu fark edince gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Atalay ise Ekin'in bu haline bakıp kahkahasını tutamadı. "Oğlum sen dans etmiyorsun, ameliyat sonrası rehabilitasyon yapıyorsun." dedi Atalay.

Ekin ona ters ters bakarak başını salladı. "Senin yüzünden bir yerim açılırsa seni denize atarım."

"Ben seni tutarım merak etme."

"Sen önce kendi ayaklarına basmamayı öğren."

Atalay tam cevap verecekken Selin araya girip Ekin'in elinden tuttu. "Siz ikiniz susun da biraz eğlenelim."

Müziğin ritmi hızlandığında Selin kendini tamamen dansa bıraktı. Atalay da onun peşinden giderken bir ara ayağı takılacak gibi oldu. Selin kolundan tutup onu kendine çekti.

"İyi misin?" diye sordu.

Atalay hiç bozuntuya vermeden başını salladı. "Tabii. Bilerek yaptım."

"Tabii canım."

Ben kahkahamı tutamadım. Pars da yanımda gülerek bana baktı.

"Sen de katılacak mısın?" diye sordum.

"Sen istiyorsan."

Elini tuttum ve onu müziğin ortasına doğru çektim. İlk başta biraz çekingen davranıyordu ama birkaç saniye sonra o da şarkıya ayak uydurmaya başladı. Göz göze geldiğimizde ikimiz de gülmeye başladık.

Sevdiğim insanların yanımda olduğunu bilmenin verdiği huzur vardı.

Bir süre sonra Mira da yanımıza gelip bizi dansa dahil etti. Elara başta biraz kenarda duruyordu ama Selin onu da kolundan tutup ortaya çekti.

"Hadi Elara, burada kimse oturmuyor!"

Elara gülerek başını iki yana salladı. "Ben dans edemem."

"Ben de edemiyorum zaten." dedi Atalay. "Bak, nasıl rezil olduğumu görüyorsun."

Selin kahkaha atarak Atalay'ın koluna vurdu. "Senin dans etmemen için dua ediyorum zaten."

Atalay eliyle kalbini tutup dramatik bir şekilde geriye doğru çekildi. "Kalbimi kırdın."

"Beş dakikaya geçer." dedi Selin.

"Geçmez."

"Geçer."

"Geçmez."

Ekin ikisine bakıp kahkaha attı. "Siz gerçekten yorulmuyor musunuz?"

"Hayır." dediler Selin ve Atalay aynı anda.

Birbirlerine bakınca ikisi de gülmeye başladı.

Ben de onlara bakarken içim sıcacık oldu.

Eskiden aynı evin içinde birbirimize bu kadar yakın olacağımızı düşünemezdim. Şimdi ise hepimiz aynı yerdeydik. Birbirimize takılıyor, gülüyor, dans ediyor ve sanki geçmişte yaşanan bütün kötü şeylerin üzerine yeni anılar bırakıyorduk.

Müzik değiştiğinde Pars yanıma yaklaştı. Elini belime koyup beni kendine doğru çekti.

"Yoruldun mu?" diye sordu.

"Hayır."

"Ben yoruldum."

Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Daha yeni başladık."

"Ben seni izlemekten yoruldum."

Kaşlarımı kaldırdım. "Ne alaka?"

"Gözlerimi senden alamıyorum."

Gülerek omzuna hafifçe vurdum. "Çok konuşuyorsun." dedim.

"Sen de seviyorsun ama." İtiraf edemesem de haklıydı.

Tam o sırada Atalay yanımızdan geçerken bize bakıp başını iki yana salladı. "Benim kardeşim gitti. Yerine romantik film karakteri geldi."

"Eline sağlık, çok güzel yetiştin." dedim.

Atalay bir anda gururlanmış gibi dikildi. "Benim emeğim büyük."

Pars kahkaha atarken Ekin uzaktan seslendi. "Atalay, gel buraya!"

"Ne var?"

"Yemek geldi."

Atalay'ın gözleri bir anda parladı. "Nerede?"

Hepimiz aynı anda kahkahaya boğulduk.

"Ben demiştim!" dedi Selin. "Bu adamın bütün yolu yemeğe çıkıyor."

Atalay hiç umursamadan masaya doğru koşmaya başladı. "Açım ben!"

Ekin de onun peşinden giderken başını iki yana sallıyordu. "Koşma lan, düşeceksin."

Ben gülmekten konuşamazken Pars elimi tuttu.

"Biz de gidelim mi?"

"Sen de acıktın mı?"

"Hayır."

"Ee?"

"Seninle olmak için."

Gülümseyerek başımı onun omzuna yasladım. Birlikte masalara doğru yürümeye başladık.

Akşam ilerledikçe hava biraz serinlemişti. Denizden gelen hafif rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken müzik hâlâ devam ediyordu. Bir ara hepimiz aynı masanın etrafında toplandık. Atalay önündeki tabağa büyük bir ciddiyetle odaklanmıştı.

Selin ona bakıp kaşlarını kaldırdı. "Yavaş ye."

"Yavaş yersem başkaları yer."

"Etrafında senden başka on kişi var."

"İşte o yüzden."

Ekin gülerek başını masaya eğdi. Mira ve Elara da bize katılıp sohbet etmeye başladılar. Konu bir anda çocukluk anılarına geldiğinde Atalay anlatmaya başladı.

"Bir gün Okan'la Emir kavga etmişti..."

Ekin hemen sözünü kesti. "Onu anlatma."

"Niye?" diye sordu Atalay.

"Çünkü sonunda sen suçlu çıkıyorsun."

Atalay birkaç saniye düşündü. "Doğru." dedi.

Ben onları dinlerken bir an gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Deniz kokusu, müzik ve etrafımdaki insanların sesleri birbirine karışıyordu.

Bu geceyi hatırlamak istiyordum.

Her ayrıntısını.

Çünkü bazı geceler insanın hayatında yalnızca birkaç saat sürerdi ama kalbinde yıllarca kalırdı.

Pars'ın eli masanın altında elimi buldu. Parmaklarımız yeniden birbirine geçti.

Başımı kaldırıp ona baktığımda bana gülümsüyordu. Ben de gülümsedim.

"Ben lavaboya gidip geliyorum." dedim. Pars elimi bırakırken yanlarından ayrıldım. Müzik sesi yavaş yavaş kaybolurken WC'nin nerede olduğunu bulmak için gözlerim ile etrafı gezdirdim. Bir kaç adım daha atmam ile WC'nin sol tarafımda olduğunu fark ettim.

İçeriye girip ihtiyacımı gördükten sonra ellerimi yıkayıp güzelce kuruladım. WC'den çıkıp Parsların yanına dönerken önüme biri geçti.

"Merhaba." dedi tebessüm ederek. Başımı kaldırıp çocuğa baktım. Yüzündeki gülümseyi anlamasamda bir adım geri atarak, "Merhaba?" dedim.

"Ben Eren." dedi. "Tanışmak istiyorum. Arkadaş oluruz belki." diye tamamlandığı sözünü. Eren'i baştan aşağı süzdüm. Üzerinde açık renk bir gömlek, koyu renk bir pantolon vardı. Yüzündeki gülümseme ise hâlâ yerindeydi.

"Rüya." dedim kısa bir şekilde. "Ama arkadaş olmak için biraz hızlı davranmadın mı?"

Eren hafifçe güldü. "Belki de ilk görüşte arkadaş olunuyordur."

Kaşlarımı kaldırarak ona baktım. "Bilmiyorum."

Tam yanından geçip gitmek için adım atacağım sırada Eren tekrar konuştu.

"Partiye yeni geldin galiba. Seni daha önce görmedim."

"Arkadaşlarımla geldim."

"Sevgilin yok mu?"

Bu soruyla birlikte yüzümdeki gülümseme kayboldu. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

"Var."

Eren'in kaşları hafifçe kalktı. "Öyle mi?"

"Evet."

Tam o sırada arkamdan tanıdık bir ses duyuldu. "Bir sorun mu var?" Başımı çevirdiğimde Pars'ı gördüm.

Yüzündeki ifade birkaç saniye içinde değişmişti. Az önce masada otururkenki rahat halinden eser yoktu. Bakışları önce bana, sonra Eren'e kaydı. Yanıma geldiğinde aramızdaki mesafeyi kapattı.

"Yok." dedim hemen.

Eren ise Pars'a bakıp gülümsedi. "Sadece tanışıyorduk." dedi.

Pars'ın çenesi hafifçe gerildi. "Tanıştınız." dedi. Sesindeki o gerginlik hoşuma gitmişti.

"Evet." dedim.

"Tamam."

Sesindeki sakinlik, aslında hiç sakin olmadığını belli ediyordu. Elimi tuttu. Parmakları benimkilerin arasına geçerken gözlerini Eren'den ayırmadı.

"İsim?"

"Eren."

"Ben de Pars." Eren elini uzattı. Pars birkaç saniye baktıktan sonra elini sıktı. "Memnun oldum." dedi Pars.

"Ben de."

Aralarında birkaç saniyelik sessizlik oluştu. Sonra Eren bana dönüp gülümsedi.

"Yine de tanıştığımıza memnun oldum Rüya."

Başımı salladım. "Ben de."

Eren uzaklaşıp kalabalığın arasına karışırken Pars'ın elimi hâlâ bırakmadığını fark ettim. Başımı ona çevirdim.

"Ne oldu?"

"Hiç."

"Pars."

"Ne?"

"Suratın düştü."

Kaşlarını çatıp bana baktı. "Düşmedi." dedi.

"Gördüm ama."

"Ben de gördüm."

"Ne gördün?"

"Çocuğun sana nasıl baktığını."

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Kıskandın mı?"

Pars birkaç saniye sustu. Sonra bana doğru eğildi. "Evet."

Bu kadar açık söylemesini beklemiyordum. Gözlerimi büyütüp ona baktım.

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten."

Gülümsemem yüzüme yayılırken başımı iki yana salladım. "Ama benim gözüm senden başkasını görmüyor."

Pars'ın bakışları yumuşadı. Elimi bırakıp belime koydu. "Bunu duymam gerekiyordu."

"Niye?" diye sordum.

"Çünkü az önce çocuğu denize atmayı düşündüm."

Kahkahayı bastım. "Pars!"

"Ne?"

"Abartıyorsun."

"Hiç sanmıyorum."

Başımı iki yana sallarken o da gülümsedi. Ardından yüzüme baktı. Kalabalığın içinde olmamıza rağmen sanki etraftaki bütün sesler bir anda uzaklaşmıştı.

Elini yanağıma götürdü. "Ben seni paylaşmayı pek sevmiyorum." dedi nefes vererek.

"Paylaşmıyorsun zaten."

"Biliyorum."

Bir an gözlerimin içine baktı. Sonra eğilip dudaklarını dudaklarıma kısa ve yumuşak bir şekilde değdirdi.

Geri çekildiğinde yüzünde küçük bir tebessüm vardı. "Şimdi daha iyi." dedi sessiz bir şekilde.

Gülerek göğsüne hafifçe vurdum. "Sen gerçekten delisin."

"Senin yüzünden."

"Ben ne yaptım?"

"Böyle güzel geldin hayatıma." dedi.

Yüzümün ısındığını hissedince başımı eğdim.

Tam o sırada uzaktan Atalay'ın sesi duyuldu. "RÜYA! PARS! YEMEK BİTİYOR!"

Başımı kaldırıp kahkaha attım. Pars gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Bu adam romantik anların katili." dedi bıkın bir sesle.

Atalay uzaktan bağırmaya devam etti. "DUYUYORUM!"

Selin'in kahkahası da ona karıştı. Ben Pars'ın elini tutup masaya doğru çekmeye başladım.

"Hadi romantik bey. Yoksa Atalay bütün yemeği bitirecek."

Pars başını iki yana sallayarak peşimden geldi. "İşte bundan korkuyorum." dedi.

Şarkılar söylendi, oyunlar oynandı, danslar edildi. Bir kaç kavga oldu, bir kaç kişi d ve c'de aşkını itiraf etti. Bazı kişiler yanımızdan mutlu şekilde ayrılmıştı.

Gün bitmiyordu. Parti sabaha kadar sürüyordu. Nedensizce içimi huzursuz bir düşünce düştü. Sanki kötü bir şey olacak.

Ama düşünmek istemedim. Başımı Pars'ın omzuna yasladım. Ay tepede yerini almışken Selin ve Atalay ateşin başında kendi hallerinde konuşuyorlardı. Ekin ise telefonda bir başkası ile mesajlaşıyordu. Pars elimi tutarken denizden gelen seslere odaklandım. Yanımda Pars oldukça kendimi güvende hissediyordum. İyi geliyordu bana.

Sanki hayat zehirli bir şeymiş de Pars'ta hayatta kalan ve bana ilaç gibi gelen insanlardan biriydi.

Gözlerimi kapattım. Sevmenin ve sevilmenin tadını çıkardım.

"Rüya..." diye fısıldadı.

"Hı?" dedim gözlerim hala kapalıydı.

"Ben gönlümü sana emanet ettim." dedi. Gülümsedim. "Bende sana emanet ettim, güvenimi boşa çıkarma." dedim.

🪡🧵

Bazı anılar yok edilmek zorunda kalan anılardır.

"Hadi!" dedi Atalay evin içinde bağırarak.

"Çatlama be! Geldim işte." Odadan çıkarken çantamı koluma takarak aşağı indim.

"Yürü! Seni bekliyoruz kaç dakikadır." diye söylendi Atalay.

"Çok ararsın sonra, keşke burada olsaydı da bekletseydi beni dersin." dedim evden çıkarken.

"Hep yanımda olacaksın kızım sen benim!" dedi kolunu omzuma atarak. Pars ve diğerleri arkamızdan gelirken sahile doğru yürümeye devam ettik. Bugün sahilde piknik yapacaktık. Omzumdan Pars'a baktım. Gözleri benim üzerimdeydi. Utanarak önüme dönerek başımı eğdim. Atalay ise hiçbir şey fark etmemiş gibi konuşmaya devam ediyordu.

"Bugün güzel bir yer bulacağım. Sonra da kimse benim yemeğime dokunmayacak."

Selin arkamızdan gülerek, "Senin bütün derdin yemek zaten." dedi.

Atalay hemen arkasını dönüp ona baktı. "Ne var? İnsan acıkıyor." dedi.

Ekin ellerindeki poşetleri biraz yukarı kaldırdı. "Senin kadar acıkan birini görmedim."

"Çünkü siz açlığın ne olduğunu bilmiyorsunuz."

"Atalay, daha evden çıkmadan iki tane sandviç yedin." dedim.

"Onlar hazırlıktı."

Gülerek başımı salladım. "Sen gerçekten değişmeyeceksin." dedim.

"Değişmeyeceğim."

Sahile doğru ilerledikçe denizin kokusu daha fazla hissedilmeye başlamıştı. Sabahın güneşi henüz çok yükselmemişti. Hafif bir rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyor, ben de elimle saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıyordum. Etrafımızdaki insanlar kendi halinde yürüyordu. Kimi koşuyor, kimi köpeğini gezdiriyor, kimi de sahilde oturup denizi izliyordu.

Bir süre sonra Atalay önden koşup boş bir alan buldu. "Buraya geçelim!"

Elindeki örtüyü yere sererken yüzünde büyük bir gurur vardı.

Selin yanına gelip örtünün kenarına baktı. "Bu mu seçtiğin yer?"

"Evet."

"Denize sıfır."

"Ne güzel işte."

"Atalay, denizin içine oturacağız neredeyse."

Atalay omuz silkti. "En azından yemek yerken manzaramız güzel olur."

Ekin kahkaha atarak başını iki yana salladı. "Seninle uğraşılmaz."

Hepimiz örtünün üzerine otururken ben de çantamı kenara bıraktım. Pars yanıma oturdu. Omuzlarımız birbirine değiyordu. Bu küçücük temas bile yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşturdu.

Atalay poşetleri ortaya çıkardı. "Tamam. Herkes elini çekiyor. Önce ben bakacağım." dedi poşetleri açarken.

Selin şaşkınlıkla ona döndü. "Niye?"

"Çünkü yiyecekleri ben taşıdım."

"Ekin taşıdı."

Atalay bir an sustu. "Ama ben psikolojik olarak taşıdım." dedi inkar ederek.

Ekin kahkaha atarak poşetlerden birini aldı. "Senin psikolojin bozuk."

"Sen son zamanlarda çok konuşuyorsun."

"Çünkü iyileştim."

Bu sözle birlikte hepimiz bir an sustuk. Ekin de söylediği şeyin farkına varmış gibi yüzündeki gülümsemeyi korudu.

Ekin'e baktım. "İyi ki iyileştin." dedim sessizce.

Ekin gözlerini bana çevirdi. Birkaç saniye bana baktıktan sonra gülümsedi.

"İyi ki varsınız." dedi. İçim bir anda sıcacık oldu.

Atalay ortamın fazla duygusallaştığını fark etmiş olacak ki hemen araya girdi. "Tamam tamam, ağlamaya başlamadan şu börekleri açalım."

Selin gülerek Atalay'ın koluna vurdu. "Senin duygusal anlarla aran hiç yok."

"Var da açken olmuyor."

Bir süre yemek yedik, konuştuk. Atalay sürekli Selin'in tabağından bir şeyler almaya çalışıyor, Selin de her seferinde eline vuruyordu. Ekin ise denize bakarak sessizce oturuyordu. Arada bize katılıyor, arada kendi düşüncelerine dalıyordu.

Ben de başımı Pars'ın omzuna yasladım.

"Mutlu musun?" diye sordu.

Gözlerimi denize çevirerek hafifçe gülümsedim. "Evet."

"Neden?"

"Çünkü buradayım."

"Başka?"

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Çünkü sen de buradasın."

Pars'ın yüzünde küçük bir tebessüm oluştu. Elimi tuttu. "Ben hep yanında olacağım."

Bu cümleyi duyduğumda içimde garip bir sıcaklık yayıldı. Ona biraz daha yaklaşarak başımı tekrar omzuna yasladım.

O sırada Atalay uzaktan bağırdı.

"İkiniz yine başladınız!"

Başımı kaldırıp ona baktım. "Ne yaptık?"

"Hiçbir şey yapmadınız. Daha kötü."

Selin kahkaha atarak, "Kıskanıyorsun." dedi.

"Ben mi? Asla."

"Kesinlikle."

Atalay elindeki meyve suyunu kaldırdı. "Ben sadece kardeşimi koruyorum."

Pars gülerek ona baktı. "Merak etme, ben de onu koruyorum."

Atalay gözlerini kısarak Pars'a baktı. "İyi. Yoksa seni denize atarım."

Pars hiç düşünmeden cevap verdi. "Atamazsın."

"Niye?"

"Rüya üzülür."

Atalay bir an sustu. Sonra bana döndü. "Kızım sen bunun tarafını mı tutuyorsun?"

Kahkaha atarak başımı salladım. "Evet."

"İhanete uğradım."

Ekin gülerek Atalay'ın omzuna vurdu. "Alışırsın."

Güneş yükseldikçe hava biraz daha ısındı. Piknik yaptığımız alanın çevresi kalabalıklaşmaya başlamıştı. Bir süre sonra Selin ayağa kalkıp denize doğru baktı.

"Ben suya gireceğim."

Atalay hemen ayağa kalktı. "Ben de."

Ekin başını kaldırdı. "Ben girmiyorum."

"Niye?" dedi Atalay

"Dikişlerim var."

Atalay birkaç saniye düşündü. "Doğru."

Selin bana dönüp elini uzattı. "Sen de geliyor musun?"

Denize baktım. Sonra üzerimdeki kıyafetlere "Ben böyle giremem."

Selin gözlerini devirerek, "Biraz suya ayak sokarsın." Elimi tuttuğu gibi beni ayağa kaldırdı. Pars da arkamızdan kalktı. "Ben de geliyorum."

Atalay hemen, "Sen gelme, sen Rüya'yı koruyorsun." dedi.

Pars ona bakıp güldü. "Tamam, o zaman özellikle geliyorum."

Hep birlikte denizin kenarına doğru ilerledik. Ayakkabılarımızı çıkarıp kenara bıraktık. Su ayaklarıma değdiği anda istemsizce güldüm. Serinliği bütün bedenime yayıldı.

Selin bir anda suyu Atalay'a doğru sıçrattı. Atalay gözlerini kapatıp geri çekildi. "Sen bittin."

Selin kahkahalarla kaçmaya başladı.
Atalay onun peşinden koşarken Ekin de kenarda onları izliyordu.

Ben ise suyun içinde Pars'ın yanında duruyordum. Pars bana bakıp gülümsedi.

"Ne?" dedim.

"Hiç."

"Yine mi bana bakıyorsun?"

"Evet."

Başımı iki yana sallayıp gülümsedim. "Sen hiç sıkılmıyor musun?"

"Senden mi?"

"Evet."

"Hayır."

Elimi tuttu. Parmaklarımız birbirine geçti.

Denizin hafif dalgaları ayaklarımızın çevresinde dolaşırken bir an her şey sessizleşmiş gibi geldi. Denizin içinde Pars'ın elini tutmaya devam ederken telefonumun sesi duyuldu. Kaşlarımı çatıp etrafa baktım. Telefonumu çantamın içinde bıraktığımı hatırlayınca sudan çıkıp kenara doğru ilerledim. Ayakkabılarımı giyerken telefonumu çantamdan çıkardım. Ekranda eski arkadaşlarımdan birinin ismini görünce şaşırdım.
Leyla.

"Kim arıyor?" diye seslendi Selin.

"Eski bir arkadaşım." dedim telefonu açarken. "Bir dakika konuşup geleceğim."

Kalabalıktan biraz uzaklaşarak sahilin daha sakin bir tarafına doğru yürüdüm. Telefonu kulağıma götürdüğümde karşı taraftan tanıdık bir ses geldi.

"Rüya?"

"Efendim?"

"Sonunda açtın. Seni kaç gündür arıyorum."

Gülümseyerek denize baktım. "Telefon pek çekmiyordu." dedim.

"İyi misin?"

Bu soruyla yüzümdeki gülümseme biraz silindi. Birkaç saniye düşündüm.

"İyiyim."

"Emin misin?"

"Eminim."

Bir süre eski günlerden konuştuk. İstanbul'dan, okuldan, yıllardır görüşmediğimiz insanlardan bahsetti. Ben de arada gülüyor, arada kısa cevaplar veriyordum. Uzun zamandır konuşmadığım birinin sesini duymak garip bir şekilde iyi gelmişti.

Tam telefonu kapatmak üzereyken arkamdan bir ses duydum.

"Rüya."

Başımı çevirdiğimde Eren'i gördüm.

Kaşlarımı hafifçe çattım. Telefon hâlâ kulağımdaydı.

"Bir dakika." dedim telefondaki arkadaşıma.

Eren birkaç adım daha yaklaştı.

"Yine yalnızsın." dedi gülümseyerek.

"Telefonla konuşuyorum."

"Gördüm."

"Eren, sonra konuşuruz."

Yanımdan geçmesini beklerken olduğu yerde durdu. Bakışları üzerimdeydi. Rahatsız olduğumu belli ederek bir adım geri çekildim.

"Ne istiyorsun?"

"Bir şey istemiyorum." dedi. "Sadece konuşmak istedim."

"Şimdi uygun değil."

Telefonun diğer ucundaki arkadaşım bir şeyler soruyordu ama artık onu dinleyemiyordum. Eren'in bana doğru biraz daha yaklaşmasıyla yüzümdeki ifade değişti.

"Biraz uzak durur musun?"

Eren durdu. Ardından ellerini kaldırarak, "Tamam, tamam." dedi. "Sadece şaka yapıyordum."

Tam o sırada arkamdan hızlı ayak sesleri geldi. "Rüya!" Sesini duyduğum anda başımı çevirdim.

Pars.

Yüzündeki ifade ilk kez gördüğüm kadar sertti.

Bakışları önce bana, sonra Eren'e kaydı. Elimdeki telefona baktı. Ardından Eren'in bana olan yakınlığını gördü. Bir anda yüzündeki bütün ifade değişti.

"Ne oluyor burada?" diye sordu.

"Pars, yanlış anladın."

"Yanlış mı anladım?" dedi. Sesindeki kırgınlık öfkesinden daha ağırdı.

Eren araya girmeye çalıştı. "Kardeşim, yanlış bir şey yok. Sadece konuşuyorduk."

Pars gözlerini ona çevirdi. "Sen karışma." dedi.

"Pars." dedim tekrar. "Gerçekten düşündüğün gibi değil."

Pars bana baktı. Gözlerinde öfke yoktu artık. Hayal kırıklığı vardı.

"Ne düşündüğümü bilmiyorsun."

"Biliyorum."

"Hayır, bilmiyorsun."

Başını iki yana salladı. Birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sanki benden bir açıklama bekliyordu ama aynı zamanda duyacağı cevaptan korkuyordu.

"Ben sana güvenmiştim." dedi sonunda.

Kalbim sıkıştı. "Güvenini boşa çıkarmadım."
dedim.
"Az önce ne gördüğümü mü inkâr ediyorsun?"

"Evet. Çünkü gördüğün şey başka bir şey."

"Başka ne olabilir Rüya?"

Telefon hâlâ elimdeydi. Ekrana baktım. Arama çoktan sonlanmıştı.

"Eski bir arkadaşım aradı. Onunla konuşuyordum. Eren de yanıma geldi. Ben de gitmesini söyledim." dedim. Açıklama yapmaya çalıştım fakat Pars dinlemedi.

Pars acı bir şekilde güldü. "Ve ben gelmeseydim?"

"Ne?"

"Ne olacaktı?"

Gözlerim dolmaya başladı. "Hiçbir şey olmayacaktı."dedim. Pars başını eğdi. Bir süre sessiz kaldı. Sonra gözlerini tekrar bana çevirdi.

"Ben sana dün gece ne söyledim?"

Yutkundum. "Ne?"

"Gönlümü sana emanet ettim."

O cümleyi duyduğum anda içimde bir şey kırıldı.

"Ben sana güvenimi emanet ettim." dedi. "Ama şimdi burada seni başka bir adamla baş başa görüyorum."

"Pars, yemin ederim öyle değil."

"Yemin etme." Bir adım geri çekildi. "Bana sadece doğruyu söyle." dedi.

"Doğruyu söylüyorum!" Sesim titremişti. Pars gözlerini kapattı. Sanki söylediklerimi duymak bile ona ağır geliyordu. "Ben seni hiç böyle düşünmemiştim."

"Çünkü öyle biri değilim."

"Belki de seni tanıdığımı sandım."

"Beni tanıyorsun."

"Şu an hiçbir şey bilmiyorum." dedi. Başını iki yana salladı. "Ben sana güvenmiştim Rüya."

"Pars..." Elini tutmak için ona doğru bir adım attım ama Pars geri çekildi. O küçücük hareket, söylediklerinden daha çok canımı yaktı.

Elimi havada bıraktım.

Pars birkaç saniye daha yüzüme baktı. Gözlerinde hâlâ sevgi vardı. Ama o sevginin üzerine kocaman bir hayal kırıklığı çökmüştü.

"Biraz yalnız kalmak istiyorum."

"Beni dinlemeden mi gideceksin?"

"Şu an dinlersem daha çok kırılacağım."

Arkasını döndü.

"Pars!" dedim. Durdu. Ama başını çevirip bana bakmadı. "Pars!" dedim bir kez daha. Durduğu yerde birkaç saniye bekledikten sonra yavaşça ona doğru ilerledim. Gözlerim dolmuştu. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum ama gitmesine de izin vermek istemiyordum. Aramızdaki birkaç adımlık mesafe sanki kilometrelerce uzaktı.

Yanına geldiğimde eline uzandım ve parmaklarını tuttum.

"Lütfen gitme."

Pars başını eğdi. Elimi tutmasına rağmen bana bakmıyordu.

"Rüya..."

"Beni dinlemeden gitme." dedim titreyen sesimle. "Ben sana yalan söylemedim. Eren yanıma kendi geldi. Ben onunla konuşmak bile istemedim."

Pars gözlerini kapattı. Birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Sonra bana döndü. Gözlerinde öfke değil, kırılmış birinin bakışı vardı.

"Bunu görmem kolay mı sanıyorsun?"

"Hayır."

"Ben seni başka bir adamın yanında gördüm."

"Çünkü o yanıma geldi."

"Benim gördüğüm şey bu değildi."

Elini daha sıkı tuttum. "Ne gördüysen yanlış gördün."

Pars gözlerimin içine baktı. Dudaklarını birbirine bastırdı. Sanki söyleyeceği her kelime canını biraz daha acıtıyordu.

"Bana güvenmediğini düşünmeni istemiyorum." dedim. "Çünkü ben sana bunu yapmam."

"Bilmiyorum Rüya." Bu iki kelimeyle gözlerimden yaşlar süzüldü.

"Bilmiyor musun?" Pars cevap vermedi. Elimi çekmek istediğinde daha sıkı tuttum.

"Gitme." Başını iki yana salladı. "Bırak beni."

"Hayır."

"Rüya."

"Hayır, bırakmayacağım." dedim ağlamaklı bir sesle. "Çünkü sen yanlış bir şey düşünüyorsun ve ben bunu böyle bırakamam."

Pars birkaç saniye boyunca ellerimize baktı. Sonra yavaşça parmaklarını benimkilerden ayırdı.

"Git, seni tutan yok Rüya." dedi ellerimi bırakarak. Bakakaldım. Ellerim iki yana düşerken gözümden bir damla yaş düştü.

"Git." dedi bir kez daha. Boğazım düğümlendi.

"Pars..." Bu kez yüzüme baktı.

"Ne olur daha fazla konuşma." dedi.

"Ben seni seviyorum."

Yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Ama hemen ardından bakışlarını kaçırdı.

"Şu an bunu duymak istemiyorum." dedi. Bir adım geri çekildi.

Ben olduğum yerde kaldım. Ayaklarım sanki yere çakılmıştı. Gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülürken Pars arkasını dönüp yürümeye başladı.

"Pars..." Bu kez sesim çok daha kısıktı. Ama durmadı.

Kalabalığın arasına karışıp gözden kaybolduğunda denizin sesi yeniden kulağıma doldu.

Az önce elimi tutan eller artık yanımda değildi.

Ve ben ilk kez, yanında kendimi güvende hissettiğim insanın gözlerinin önünde benden uzaklaşmasını izliyordum.

Selin'in uzaktan sesini duydum. "Rüya?" Başımı ona çevirmedim.

Sadece gözlerimi kapatıp içimde biriken hıçkırığı bastırmaya çalıştım.

Çünkü bazı anılar gerçekten yok edilmek zorunda kalıyordu.

Git demişti, gözümün içine baka baka git demişti.

O kaldı ben gittim.

BÖLÜM SONU.

Merhaba!! Sezon finali verdik.
1 ay sonra tüm
10 bölümü atmaya çalışacağım.
1 ay Açy molası vereceğiz.
O 1 ay içinde 10 bölüm yazıp
taslağa koyacağım ve bir anda
atacağım.

Birtenelerim, hayatımın
neşe kaynakları. Sizi çok seviyorum.
Eğer izniniz olursa şunuda söylemek isterdim.

Ekin kitaptan ayrılıyor. Gelecek bölümde
Ekin'i İstanbul'a yollayacağız. Buda böyle
bir spoi olsun. Neden diyecek olursanız eğer onuda şöyle anlatayım: Sis Evreni.

Sis evreni 4 kurgudan oluşan bağımsız okunacak bir kurgu. İlk kurgusu; Aynı Çatının Yabancıları zaten. 2. kurguda Ekin'in kurgusu olacak. Çok arka planda kaldı gibi oldu. Onun hayatı beni biraz derinden üzüyor. Kıyamam ben ona!!

Ekin'in kurgusunun adı ve kapağı:

Yara'nın Dikişleri.
Leyla & Ekin.

Güzel bir sezon finali oldu bence... 1 ay sonra yeni bölümler ile görüşmek üzere. Hepinizi çok seviyorum. Whatsapp kanalımıza gelmeyide unutmayınnn🩷🩷

Instagram: mmelo0s
Tiktok: kirazhs 🪡🧵