7. bölüm · AYNI ÇATININ YABANCILARI

0,6

vera hs

Oy vermeyi ve satır arası yorum bırakmayı unutmayın, sizi seviyorum.

oKkurken kafanızda hangi şarkı calıyorsa onu dinleyin birtenelerim.

Instagram: mmelo0s
Tiktok: kirazhs

Keyifli okumalar!

BÖLÜM 6: EKİN

RÜYA
Muğla, 2026

Öpüşmüştük.

Dudakları dudaklarıma değmişti.

Bir an boyunca zaman durmuş gibi hissettim. Denizden gelen hafif dalga sesleri, uzaktan gelen insanların sesleri, ağaçların arasından süzülen rüzgâr. Hepsi sanki çok uzak bir yerde kalmıştı. Ben yalnızca onun bana bu kadar yakın oluşunu hissediyordum.

Pars yavaşça geri çekildiğinde gözlerimi açtım. Aramızdaki mesafe yeniden oluşmuştu ama elimi hâlâ bırakmamıştı. Parmaklarımız birbirine kenetlenmiş, ellerimiz bankın üzerinde yan yana duruyordu.

Yüzüne baktım.

Gözlerinde ilk kez bu kadar açık bir şey görüyordum. Saklamadığı, kaçmadığı, cümlelerin arkasına gizlemediği bir duygu vardı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluşurken ben ne yapacağımı bilemeden gözlerimi denize çevirdim.

Kalbim hâlâ hızla atıyordu.

Elimi tutan parmakları hafifçe hareket etti. Başımı yeniden omzuna yasladım. Bu kez utanarak değil, gerçekten orada olmak istediğim için.

Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Pars eliyle birkaç tutamı nazikçe geriye alırken içimde tuhaf bir sakinlik oluştu. Az önce yaşananların aksine artık kaçmak istemiyordum.

Denizin üzerinde ay ışığı titreşiyordu. Karanlık suyun üzerinde uzanan ışık parçaları, gecenin sessizliğine küçük bir hareket katıyordu. Bankın üzerinde yan yana otururken omzum onun omzuna değiyordu.

İçimde yıllardır taşıdığım o ağır düşüncelerin hiçbiri şu an aklımda değildi.

Bir süre öylece kaldık. Konuşmadan, birbirimize bakmadan, ellerimizi ayırmadan. Sessizlik bu kez rahatsız edici değildi. Aksine, söyleyeceklerimizin tamamını zaten söylemişiz gibi hissettiriyordu.

Başımı kaldırıp ona baktığımda gözleri üzerimdeydi.

Bakışlarımız yeniden buluştu.
Bu kez gözlerimi kaçırmadım.

Dudaklarımda istemsizce küçük bir gülümseme oluştu. Pars'ın da gülümsediğini gördüm. Sonra başımı tekrar omzuna yasladım.

İlk kez birinin yanında kendimi eksik değil, tamamlanmış hissediyordum.

Beni en çok korkutan şey buydu.

Çünkü artık Pars benim için yalnızca hayatımın içinde bulunan biri değildi.

Kalbimin içinde bir yer edinmişti.

"Biz şimdi neyiz?" Sorduğu soru ile gülümsedim. Derin bir iç çektim.

Sahi biz şimdi neyiz?

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinde cevabımı bekleyen bir merak vardı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden onu izledim. Az önce yaşananları düşündüm. Elimi tutuşunu, bana bakışını, dudaklarıma bıraktığı o kısa öpücüğü.

"Bilmiyorum." dedim sonunda.

Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.

Pars'ın yüzündeki gülümseme biraz silindi ama elimi bırakmadı. Başımı yeniden denize çevirdim. İçimde birbirine karışan o kadar çok duygu vardı ki hangisini seçmem gerektiğini bilmiyordum.

"Bir şey söylemem gerekiyor mu?" diye sordum.

"Hayır."

Sesindeki sakinlik içimi rahatlattı.

"Çünkü ben de tam olarak ne olduğumuzu bilmiyorum." dedi. "Ama bildiğim bir şey var."

Ona baktım. "Bundan sonra seni hayatımda yokmuşsun gibi davranamam." dedi. Sesi her zamankinden daha sıcacıktı.

Kalbim yeniden hızlandı.

Gözlerimi kaçırıp dudaklarımı birbirine bastırdım. İçimde küçük, sıcak bir mutluluk büyüyordu. Korkutucu olan ise bunun ne kadar gerçek hissettirmesiydi.

"Ben de davranamam." dedim.

Bu kez Pars gülümsedi. Başını hafifçe bana doğru eğdi. Elimi kaldırıp parmaklarımın üzerine küçük bir öpücük bıraktı. O kadar basit bir hareketti ki içimde bıraktığı etkiyi kendim bile anlayamadım.

Denize baktım.

"Belki de hemen bir isim koymamıza gerek yoktur." dedim ve devam ettim. "Sadece... ne hissediyorsak onu yaşayabiliriz."

Pars'ın parmakları elimde yeniden kenetlendi "Ben bunu kabul ederim." dedi sıcacık bir sesle.

Gülümsedim.

Bir süre daha bankta oturduk. Gece gittikçe sessizleşiyordu. Sahildeki kalabalık azalmış, uzaktan gelen birkaç ses dışında etrafımızda yalnızca denizin sesi kalmıştı. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Ay ışığı yüzüne vururken onu izledim ve ilk kez geleceği düşünmek bana korkutucu gelmedi.

Belki yarın her şey değişebilirdi.

Belki eve döndüğümüzde yine aynı sorunların içine girecektik.

Ama şu an onun elini tutuyordum.
Ve şu an için bu bana yetiyordu.

Başımı omzuna yasladım. Pars da başını benimkine yasladı. Gözlerimi kapattığımda içimde tek bir düşünce vardı.

Belki bazı insanlar hayatımıza doğru zamanda girmezdi.

Belki bazı insanlar, hayatımızın en yanlış zamanında gelip bize doğru olan hissi yaşatırdı.

Pars da benim için tam olarak böyleydi.

Yanlış zamanda.

Yanlış yerde.

Ama kalbimin tam ortasında.

Sonunda odaya çıktığımızda Pars ile aynı odada kaldığım gelmişti. Ne olurdu ki Selin benle kalsaydı.

Odaya girdiğimizde kendimi direkt olarak yatağa attım. Ne üstümü değiştirecek bir halim vardı ne de makyajımı silecek bir halim. Ayaklarıma uzanan el ile başımı kaldırdım. Pars ayakkabılarımı çıkartıp kenarı güzelce koydu.

"Bugün ayrı yatamam." deyip yanıma uzanıp beni kollarının altına altı. "İyi geceler, güzelim."

Kollarım onun vücudunu sarıp sarmalarken kafamı Pars'ın göğsüne koydum.

Pars'ın göğsünde nefes alışını hissederken gözlerimi kapattım. Gün boyunca yaşadığım her şey birer birer aklımdan geçmeye başladı. Selin'in kahkahaları, Atalay'ın saçma şakaları, denizde birbirimize attığımız sular, çekilen fotoğraflar ve sonra bankta yaşadığımız o an...

Dudaklarımda hâlâ onun öpücüğünün sıcaklığını hissediyor gibiydim.

Elimi göğsünün üzerinde biraz daha yukarı kaldırıp tişörtünün kumaşını parmaklarımın arasında tuttum. Sanki gerçekten burada olduğundan emin olmak ister gibiydim. Pars'ın kolu belimin çevresinde biraz daha sıkılaştı. Başımı kaldırmadan yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.

Bugün her şey çok hızlı değişmişti.

Sabah uyandığımda onunla aynı odada kalmanın bile beni ne kadar huzursuz edeceğini düşünmüştüm. Şimdi ise aynı yatakta, onun kollarının arasında uyumaya hazırlanıyordum.

Hayat gerçekten garipti.

Bir insanı tanımaya çalışırken ondan uzak durmak isterken, bir anda onun yanında kendini güvende bulabiliyordun.

Pars'ın parmakları saçlarımın arasında yavaşça hareket etti. O kadar sakin ve düşünceli bir hareketti ki gözlerimin kapanmasına engel olamadım. Günün yorgunluğu üzerime ağır ağır çökerken bedenim yatağın yumuşaklığına gömülüyordu.

Başımı göğsünden biraz kaldırıp yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı. Yüzündeki bütün o sert ifade kaybolmuş, gün boyunca gördüğüm rahat halinden bile daha sakin görünüyordu. Birkaç saniye boyunca onu izledim.

Sonra yeniden göğsüne yaslandım.

İçimde garip bir huzur vardı.

Belki yarın uyandığımda her şey bana farklı gelecekti. Belki bu gece yaşananları düşündüğümde utanacaktım. Belki de korkacaktım. Ama şu an bunların hiçbirini düşünmek istemiyordum.

Sadece onun yanında uyumak istiyordum.

Parmaklarımı onun parmaklarının arasına geçirdim. Elimi hafifçe sıktığında gözlerimi kapattım.

"İyi geceler, Pars." diye fısıldadım.

Sesim o kadar kısıktı ki beni duyup duymadığını bile bilmiyordum.

Ama birkaç saniye sonra alnıma bıraktığı hafif öpücük, duyduğunu anlatmaya yetti.

Gülümsedim.

Uzun zamandır ilk kez, uykuya dalarken aklımda yarının korkusu yoktu.

İlk kez, kendimi gerçekten ait olduğum bir yerde hissediyordum.

🪡🧵

Üstündeki ağırlık ile gözlerimi açarken bize bakan Selin ile Atalayla göz göze geldim. Siktir!

"Nasıl girdiniz siz odaya?" dedim. Sorduğum soru ile yanımda yatan Pars'a baktım.

İki elimle hızlıca Pars'ı iterken Selin'e baktım. "Hayırlı olsun." dedi Selin gülerek. Sonra Atalay öksürdüğünde ona baktım. "Üvey kardeşim ile öz kardeşim... kan bağınız yok, o yüzden karışmıyorum." dedi. Kaşlarımı çatarken Pars ayağa kalkarak bana baktı. "Öyle itilir mi?" dedi.

"Bağırma kardeşime!" dedi Atalay.

"Bağırmadım!" dedi Pars, Atalay'a bağırarak.

"Bana ne bağırıyorsun!"

Selin, Atalay'ın ensesine bir tokat vurduğunda Atalay yan gözle ona baktı. "Ne kadar ayıp biz-"
Cümlesi yarım kaldı. Selin'in yüzündeki ifadeyi görünce ne diyeceğini unuttuğunu fark ettim. Atalay'ın ensesine vurduğu yer hâlâ kızarmıştı ve Selin ona bakarken gözlerini kısarak susmasını işaret ediyordu.

"Ne kadar ayıp biz..." diye tekrar etmeye çalıştı Atalay ama Selin bu kez elini kaldırınca hemen sustu.

Yüzümün yandığını hissediyordum. Üzerimde hâlâ dün geceki kıyafetlerim vardı ve saçlarım da uykudan dolayı darmadağındı. Bir yandan Selin'in bakışlarından kaçmaya çalışıyor, diğer yandan Pars'ın neden bu kadar rahat göründüğünü anlamaya çalışıyordum.

"Biriniz bana önce neden odamızda olduğunuzu açıklasın." dedim.

Selin kollarını göğsünde birleştirip bana baktı. "Kahvaltıya inmeye geldik. Kapıyı çaldık, açmadınız."

Atalay hemen araya girdi. "Sonra Selin kapıyı açtı."

"Sen niye açıyorsun?" diye sordum.

"Ben açmadım, Selin açtı."

Selin başını salladı. "Kapı kilitli değildi."

Bir an Pars'a baktım. O da yatağın kenarında oturmuş, saçlarını geriye doğru düzeltirken olan biteni izliyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bana baktığında gözlerindeki ifadeyi görünce dün gece yaşananlar yeniden aklıma geldi. Bank, denizin sesi, tuttuğu elim ve dudakları.

Hemen gözlerimi kaçırdım.

"Tamam." dedim. "Ben hazırlanıyorum."

Selin kapıya doğru ilerlerken arkasını dönüp bana baktı. "Beş dakikanız var."

"Beş dakika mı?"

"Ben açım." dedi Selin.

Atalay da başını salladı. "Ben de."

Selin onu kolundan çekerek kapıya yöneltti. "Sen zaten her zaman açsın."

Kapı kapanınca odada kısa bir sessizlik oluştu. Pars ayağa kalkıp bana baktı. Göz göze geldiğimiz anda ikimizin de yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

"Günaydın." dedi.

"Günaydın."

Dün gece söyledikleri kulağımda yeniden tırmalarken içimde sıcak bir his oluştu. Ama daha fazla bakarsam yüzümün kızaracağından emin olduğum için valizime yöneldim.

Hızlıca üzerimi değiştirip saçlarımı toparladım. Aynadaki yansımama baktığımda gözlerimin altında hafif bir yorgunluk vardı ama yüzümde uzun zamandır görmediğim bir huzur vardı. Birkaç dakika sonra Pars da hazırlanmıştı. Odadan çıktığımızda koridorda Selin ve Atalay bizi bekliyordu.

Selin bizi baştan aşağı süzdü ama hiçbir şey söylemedi. Sadece dudaklarının kenarında oluşan o anlamlı gülümsemeyi gördüm.

"Bir şey söyleyeceksen söyle." dedim.

"Yok." dedi masum bir ifadeyle. "Kahvaltıya gidiyoruz." dedi Selin.

Merdivenlerden aşağı inerken otelin içi sabahın sakinliğiyle doluydu. Pencerelerden içeri giren güneş ışığı zemine uzun çizgiler bırakıyor, mutfaktan gelen sıcak ekmek ve çay kokusu koridora kadar yayılıyordu. Dün gecenin serinliğinden sonra bu sıcaklık bana iyi gelmişti.

Kahvaltı salonuna girdiğimizde birkaç masa doluydu. Cam kenarındaki boş masaya geçtik. Masaya oturduğumuz anda önümüze peynir çeşitleri, zeytinler, domates, salatalık, bal, reçel ve sıcak ekmekler gelmeye başladı. Ortaya gelen çaydanlığın buharı havaya karışırken içimde küçük bir mutluluk oluştu.

Selin hiç vakit kaybetmeden ekmeğine reçel sürmeye başladı. Atalay ise önündeki peynir tabağına bakıp ciddi bir ifadeyle başını salladı.

"Ben burada yaşarım."

"Daha dün de aynı şeyi söyledin." dedi Pars.

"Ama haklıyım."

Gülerek çayımdan bir yudum aldım. Gözüm bir an Pars'a kaydı. O da çayını karıştırıyordu. Bakışlarımız kesişince ikimiz de aynı anda gülümsedik.

Selin bunu fark etmişti.

Belli etmemeye çalışsa da gözlerindeki o parıltıyı görmemek mümkün değildi.

Ben ise önüme uzanan sıcak ekmeği alıp bir parça kopardım. Güneş camdan içeri vuruyor, dışarıdaki sabah yavaş yavaş hareketleniyordu.

Dün gece yaşananların ağırlığı yoktu üzerimde.

Sadece tatilin ikinci günü vardı.

Ve bu kez sabaha uyandığımda, yanımda güzel bir sır taşıyordum.

Kahvaltının ortasında Atalay'ın telefonu çalarken Atalay oflayarak telefonu açtı. "Babam." dedi.

Telefonu kulağına koyarken dikkatlice dinledi. Yüzü bembeyaz olurken ona baktım. "Ne oldu?" diye sordum. Cevap vermedi.

"Tamam geliyoruz." dedi Atalay ve telefonu kapattı. Atalay'ın yüzündeki ifade bir anda değişmişti. Az önce kahvaltı masasındaki neşeli halinden eser kalmamıştı. Telefonu elinde öylece dururken gözleri bir noktaya sabitlenmişti.

"Ne oldu?" diye tekrar sordum.

Bu kez Atalay bana baktı. Gözlerindeki korkuyu gördüğüm anda içimde kötü bir his oluştu.

"Ekin..." dedi ama devamını getiremedi.

Pars'ın elindeki çay bardağı masanın üzerine yavaşça bırakıldı. Selin de elindeki ekmeği tabağına koyarak Atalay'a döndü.

"Ekin'e ne olmuş?"

Atalay derin bir nefes almaya çalıştı ama sesi titredi. "Bir kaza olmuş."

Sanki masanın üzerindeki bütün sesler bir anda kesildi.

Kulağımda yalnızca kendi kalp atışlarımı duyuyordum. Ekin'in yüzü gözümün önüne geldi. Bana karşı mesafeli oluşu, konuşmaktan kaçınması, aynı evin içinde birbirimize yabancı gibi davranmamız. Her şeye rağmen onun başına kötü bir şey gelmiş olma ihtimali içimi paramparça etmişti.

"Nasıl bir kaza?" diye sordum.

"Bilmiyorum. Ankara'ya geri dönmemiz lazım." dediğinde hepimiz ayağa kalktık. Odalara çıkıp valizleri alırken aşağı koridorda buluştuk.

Selin ve Atalay önden yürürken elimi tutan Pars'a baktım. "Korkma, iyi olacak." dedi yumuşak bir sesle.

Arabaya binerken öne geçerek başımı cama yasladım. Ekin beni sevmeye bilirdi. Ama abimdi. Bir vicdansız gibi davranamazdım. Pars son hızla arabayı sürerken ehliyeti kemerimi takarak sırtımı yasladım. Muğla'nın trafiği bizi telaşlandırken Gül ablaya yazdım.

Rüya: Durumu nasıl?

Gül Abla: Hastanedeler, bana bir haber etmediler kızım. Sedef hanıma yaz istersen.

Parmaklarım bir kaç saniye Sedef Abla'nın numarasının üzerinde durdu. En sonunda mesaj yazarak rahatladım.

Rüya: Ekin nasıl?

Bildirim geldiğinde ekranı açarak mesajı okudum.

Sedef Abla: Doktorlar bir şey demiyor. Öylece bekliyoruz. Siz ne yaptınız?

Rüya: Muğla'dan şimdi çıktık. Pars arabayı çok hızlı kullanıyor, daha erken varırız belki.

Sedef Abla: Dikkat edin.

Mesaja görüldü atıp telefonu kucağıma bıraktım. Muğla'dan çıkış tabelası görünmüştü. Yedi ya da altı saate Ankara'da olacaktık.

Ben ön koltukta, Pars'ın yanında oturuyordum. Selin ve Atalay arka koltukta sessizce oturuyorlardı. Arabanın içindeki sessizlik o kadar ağırdı ki kimsenin konuşmaya cesaret edemediğini hissediyordum.

Pars gözlerini yoldan ayırmıyordu. Direksiyonu iki eliyle sıkıca tutuyordu. Normalde sakin kullandığı arabayı şimdi daha hızlı sürüyordu. Yüzündeki gerginlik her halinden belli oluyordu. Ara sıra hız göstergesine bakıyor, sonra tekrar gözlerini yola çeviriyordu.

Ben ise telefonumu kucağımda tutmuş, ekranın başında bekliyordum.

Sanki telefonuma gelecek tek bir mesaj bütün bu korkuyu bitirecekmiş gibi.

Ama hiçbir şey gelmiyordu.

Başımı cama yasladım. Muğla'nın yolları geride kalırken dışarıdaki manzara da yavaş yavaş değişiyordu. Birkaç saat önce denize bakıp gülümsediğim şehirden şimdi sessizce uzaklaşıyorduk. Tatilin verdiği o hafiflikten eser kalmamıştı.

Dün geceyi düşündüm.

Pars'ın elimi tutuşunu, başımı omzuna yasladığım anı, bana baktığında gözlerinde gördüğüm o sıcaklığı.

Daha birkaç saat önce kendimi hayatımda ilk kez bu kadar huzurlu hissetmiştim.

Şimdi ise içimde yalnızca korku vardı.

Arka koltuktan Atalay'ın derin bir nefes aldığını duydum. Başımı hafifçe çevirip ona baktım. Camdan dışarı bakıyordu. Yüzündeki ifade, kahvaltıdaki halinden tamamen farklıydı. Normalde en ufak şeyde bile şaka yapan Atalay susmuştu.

Selin ise yanında oturuyor, ara sıra ona bakıyordu. Elini Atalay'ın kolunun üzerine koymuştu. İkisi de konuşmuyordu.

Telefonumu açıp Gül Abla'ya yazdığım mesajları tekrar okudum.

Rüya: Durumu nasıl?

Gül Abla: Hastanedeler, bana bir haber etmediler kızım. Sedef hanıma yaz istersen.

Sonra Sedef Abla'ya yazdığım mesajlara geçtim.

Rüya: Ekin nasıl?

Cevap hâlâ aynıydı.

Sedef Abla: Doktorlar bir şey demiyor. Öylece bekliyoruz. Siz ne yaptınız?

Rüya: Muğla'dan şimdi çıktık. Pars arabayı çok hızlı kullanıyor, daha erken varırız belki.

Sedef Abla: Dikkat edin.

Telefonu kapatıp kucağıma bıraktım.

Bir süre sonra Pars elini vitesin üzerinden çekip benim elimi buldu. Parmaklarımı hafifçe sıktı.

Başımı ona çevirdim.

"İyi olacak." dedi.

Sesindeki sakinliği duymaya çalışsam da gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu.

Başımı salladım. "İnşallah."

Sonra tekrar cama döndüm.

Yol uzadıkça zaman sanki daha yavaş ilerliyordu. Saatler geçiyor, tabelalarda Ankara'ya kalan kilometre azalıyordu ama içimdeki korku hiç azalmıyordu.

Arada bir telefonuma bakıyordum.
Her seferinde ekran bomboştu.

Bir süre sonra gözlerim yoruldu. Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. Ama uyuyamıyordum. Ekin'in yüzü aklımdan çıkmıyordu.

Bana karşı soğuk davranmıştı.

Beni kardeşi olarak görmek istememişti.

Belki hâlâ benden nefret ediyordu.

Ama bunların hiçbirinin önemi yoktu.

Çünkü o benim abimdi.

Ve şu an hastanede yaşam mücadelesi veriyor olma ihtimali, aramızdaki bütün kırgınlıkları bir anda anlamsızlaştırmıştı.

Gözlerim dolduğunda yüzümü cama çevirdim. Selin görmesin diye gözyaşımı hızlıca sildim.

Arka koltuktan Selin'in sessizce nefes aldığını duydum.

Kimsenin iyi olmadığını biliyordum.
Hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.

Ekin.

Saatler sonra Ankara'ya yaklaştığımızı gösteren tabelaları gördüğümüzde içimde garip bir sıkışma oldu. Şehrin tanıdık görüntüleri yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Binalar çoğalıyor, yollar kalabalıklaşıyor, akşamın ışıkları camlara yansıyordu.

Ankara'ya dönmüştük.

Ama bu kez eve gitmek istemiyordum. Tek istediğim hastaneye ulaşmaktı.

Telefonum yeniden titredi. Ekranı açarken kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.

Mesaj Sedef Abla'dandı.

Sedef Abla: Rüya, doktor çıktı.

Rüya: Durumu nasıl?

Sedef Abla: Normal odaya alacaklar ama bir kaç gün uyutacaklar.

Okuduğum mesaj ile gözlerim doldu. Uyutacaklar. Bir kaç gün boyunca.

"Normal odaya almışlar." dedim.

"Durumu iyi mi?" dedi Atalay.

"Bir kaç gün uyutacaklarmış." dedim umutsuz bir sesle. Atalay sırtını tekrardan koltuğa yaslarken dudaklarımı bir birine bastırdım.

On beş dakika sonra hastanenin önünde durduğumuzda arabadan inerek Sedef ablayı aradım.

"Kaçıncı kat?" dedim.

"5. Kat, 5001 numaralı oda." dedi. Telefonu kapatırken hızla asansöre ilerledik.

Asansörün kapıları kapanırken hepimiz birkaç saniyeliğine aynı yerde donup kalmış gibiydik. İçerisi dar ve havasızdı. Tavanın beyaz ışığı yüzlerimize vuruyor, kimsenin yüzündeki endişeyi saklamasına izin vermiyordu. Ben gözlerimi asansörün kat göstergesine dikmiş, rakamların birer birer değişmesini izliyordum.

Beşinci kat.

Kapılar açıldığı anda ilk ben çıktım. Koridorun sessizliği yüzüme çarptı. Hastanelerin kendine özgü o soğuk kokusu her yere sinmişti. Antiseptik kokusu, uzaktan gelen ayak sesleri, hemşirelerin hızlı ama sessiz adımları... Her şey fazlasıyla sakindi. Oysa benim içimde saatlerdir kopan fırtınanın yanında buradaki sessizlik neredeyse gerçek dışı kalıyordu.

5001 numaralı odayı bulmak için koridora baktım. Kapıların üzerindeki numaraları takip ederken kalbim yeniden hızlanmaya başladı. Birkaç adım sonra odanın önünde durduk.

Kapının yanında küçük bir bekleme alanı vardı. Birkaç sandalye, duvara yaslanmış bir sehpa ve üzerinde yarım kalmış birkaç bardak çay. Orada oturan insanların yüzlerine baktığımda kim olduklarını sormama bile gerek kalmadı. Hepsinin gözlerinde aynı yorgunluk vardı.

Sedef Abla'yı gördüğüm anda adımlarım hızlandı.

Beni görünce ayağa kalktı. Yüzü her zamankinden daha solgun görünüyordu. Gözlerinin altındaki morluklar saatlerdir burada beklediğini anlatıyordu. Yanına gidip sarıldığımda kollarımın onun etrafında sıkıca kapandığını hissettim.

"Nasıl?" diye sordum. Sesim titriyordu.

Sedef Abla saçlarımı okşarken derin bir nefes aldı. "Doktorlar şimdilik iyi olduğunu söyledi kızım. Birkaç gün gözlem altında tutacaklar. Uyandırmayacaklar ama değerleri iyi."

"İyi..." diye fısıldadım.

Bu kelimeyi söylerken bile içimdeki korkunun tamamen geçmediğini biliyordum.

Başımı çevirip odanın kapısına baktım.

O kapının arkasında Ekin vardı.

Birkaç gün önce aynı evin içinde bana bakmamaya çalışan, konuştuğumda yüzünü başka tarafa çeviren adam şimdi bir hastane yatağında yatıyordu. Ne kadar kırılmış olursam olayım, onu o halde görme düşüncesi boğazıma bir yumru gibi oturmuştu.

Sedef Abla elimden tuttu. "Girmek ister misin?"

Bir an cevap veremedim.

İstiyordum. Ama korkuyordum da.

Ekin'i ilk kez gerçekten savunmasız görecektim. Karşımda dik duran, mesafesini belli eden, bana her bakışında aramızdaki sınırı hatırlatan adam olmayacaktı. Yatağın üzerinde hareketsiz yatıyor olacaktı.

Başımı hafifçe salladım.

Kapı açıldığında içeriden gelen cihaz sesleri koridora yayıldı. İçeri adımımı attığım anda gözlerim doğrudan yatağa gitti.

Ekin oradaydı.

Beyaz çarşafların altında hareketsiz yatıyordu. Yüzü normalden daha solgundu. Saçları dağılmış, gözleri kapalıydı. Kolunda serum vardı. Göğsünün düzenli şekilde yükselip alçaldığını gördüğümde fark etmeden nefesimi bıraktım.

Yaşıyordu.

Bunu görmek bile gözlerimin dolmasına yetmişti.

Bir süre kapının yanında öylece kaldım. Arkadan Pars'ın geldiğini hissettim. Omzuma hafifçe dokundu ama hiçbir şey söylemedi. Söylemesine de gerek yoktu.

Yavaşça yatağın yanına ilerledim.

Ekin'in yüzüne baktıkça içimdeki bütün öfkenin yerini başka bir şey alıyordu. Kırgınlıklarım hâlâ oradaydı. Bana söyledikleri, beni istemeyişi, aynı evin içinde hissettirdiği o yalnızlık hâlâ canımı yakıyordu. Ama şu an bunların hiçbirini düşünemiyordum.

Sadece karşımdaki kişinin iyi olmasını istiyordum.

Yatağın kenarındaki sandalyeye oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirip birkaç saniye sessizce onu izledim.

"Ben geldim." diye fısıldadım.

Sesim odanın sessizliğinde kayboldu.
Ekin cevap vermedi. Zaten verecek durumda değildi.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimde tuttuğum bütün korku bir anda gözyaşlarıma dönüştü. Başımı eğip elimle gözlerimi sildim.

"Sen beni sevmiyor olabilirsin." dedim, sesim titreyerek. "Hatta belki eve döndüğümüzde yine benimle konuşmak istemeyeceksin."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Ama yine de abimsin." dedim.

Bu cümleyi söylerken boğazım düğümlendi.

İlk kez bu kelimeyi söylerken içimde öfke değil, yalnızca korku vardı.

Abim.

Belki hiçbir zaman gerçek anlamda kardeşim gibi görmeyecekti beni. Belki aramızdaki bağ onun için hiçbir zaman benim istediğim kadar güçlü olmayacaktı.

Ama ben onun başına bir şey gelmesini istemiyordum.

Elimi yatağın kenarına bıraktım. Parmaklarım çarşafın üzerinde hareketsiz dururken gözlerimi yeniden ona çevirdim.

"Ne olur iyi ol."

Sözler ağzımdan çıkarken gözyaşım yanağımdan süzüldü.

Arkamda bir hareket hissettim. Başımı çevirdiğimde Pars'ın kapının yanında durduğunu gördüm. Selin ve Atalay da onun arkasındaydı. Üçünün de yüzündeki ifade sessizdi.

Atalay'ın gözleri Ekin'deydi.
Kardeşine bakıyordu.

Yüzündeki korkuyu ilk kez bu kadar açık görüyordum. Her zaman şaka yapan, ortamı dağıtan, bir şekilde herkesi güldürmeyi başaran Atalay'dan eser yoktu. Ellerini cebine sokmuş, başını hafifçe öne eğmişti.

Selin onun yanında sessizce duruyor, koluna hafifçe dokunuyordu.

Pars ise yalnızca bana bakıyordu.

Bakışlarımız kesiştiğinde gözlerindeki o sakin ifade yeniden ortaya çıktı. Sanki burada olduğunu, ne olursa olsun yanımda kalacağını sessizce anlatıyordu.

Başımı tekrar Ekin'e çevirdim.

Odanın içindeki cihazların düzenli sesleri devam ederken ilk kez zamanın bu kadar ağır ilerlediğini hissettim.

Dün gece Muğla'da denizin karşısında otururken geleceği düşünmek bana korkutucu gelmemişti.

Şimdi ise geleceğin ne kadar kolay değişebileceğini anlamıştım.

Bir gece.

Bir telefon.

Bir kaza.

Ve bütün hayatımızın yönü bir anda değişebilirdi.

Parmaklarımı yatağın kenarında biraz daha sıktım. Ekin gözlerini açana kadar buradan gitmek istemiyordum. Ne kadar zamandır ilk kez birinin beni istemesini beklemiyordum.

Sadece onun uyanmasını bekliyordum.

Keşke gözlerini açtığında ilk gördüğü kişi ben olsam.

"Yanında kim kalacak?" diye sordum.

"Ben kalırım kızım." dedi Sedef abla. Kafamı iki yana salladım.

Ben kalmak istemiyordum. Beni sevmese bile abim olduğu gerçeğini kimse değiştiremezdi. Ben kalacaktım. Ben bakacaktım ona.

Belki günlerce uykusuz kalabilirim ama umrumda dahi değildi. Şuan tek isteğim Ekin'in yanında kalmak istememdi. "Ben kalacağım." dedim. Para ile göz göze geldiğimizde gözlerimi Sedef ablaya çevirdim.

"Son eve git kızım, dinle, ben kalırım." dedi. Kafamı bir kez daha iki yana salladım.

"Ben kalacağım, Abimin yanında." Sedef abla ağzını açmak istedi ama kafamı hafif eğerek; "Lütfen," dedim. Sedef abla kafasını aşağı yukarı sallarken içeriye Doktor girdi. Ayağa kalkarken Parsla bir kez daha göz göze geldik.

"Doktor," dedi Atalay.

"Şuan kritik bir durum yok. Ama olanabilir, yanında kim kalacak hastanın?" dedi.

"Ben." dedim öne çıkarak. Doktor bana bakarken kafasını salladı. "Neyi oluyorsunuz?" dediğinde dudaklarım titredi.

"Kardeşi."

Yabancı bir kelime.

"Tamam, refakatçi hariç diğerlerini dışarı alalım."

Herkes yavaşça odadan çıkarken gözlerim Pars'ın gözlerinde kaldı. Kapının önünde bir an durdu. Sanki bana bir şey söylemek istiyor ama doktorun söyledikleri yüzünden susuyordu. Ben de yalnızca başımı hafifçe salladım. Burada kalmam gerektiğini biliyordu. O da bunu sorgulamadı.

Kapı kapandığında odada yalnızca cihazların düzenli sesleri ve Ekin'in ağır nefes alışları kaldı. Birkaç saniye boyunca olduğum yerde durdum. Az önce "kardeşi" kelimesini söylerken içimde oluşan tuhaflığı hâlâ üzerimden atamamıştım. Bu kelimeyi söylemek kolay değildi. Çünkü onun için ben belki yalnızca hayatına sonradan girmiş biriydim. Ama benim için durum çok daha farklıydı.

Yavaşça sandalyeye oturdum. Ekin'in yüzüne baktım. Gözleri hâlâ kapalıydı. Serumun damlaları düzenli aralıklarla ilerliyor, monitördeki sayılar değişmeden duruyordu. Odanın loş ışığında yüzü olduğundan daha sakin görünüyordu. Sanki birazdan gözlerini açacak, bana her zamanki soğuk bakışlarından birini atacak ve burada ne işim olduğunu soracaktı.

Keşke öyle olsaydı.

Çantamı sandalyenin yanına bıraktım ve ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadan onu izledim. Sonra dayanamayarak ayağa kalktım ve yatağın yanına biraz daha yaklaştım.

"Bak, ben geldim." diye fısıldadım. "Sen beni görmüyorsun ama ben buradayım."

Kendi söylediğim cümleye acı bir şekilde gülümsedim. Normalde onunla konuşmak bile bu kadar zor gelmezdi. Ama şimdi karşımdaki sessizlik her kelimeyi ağırlaştırıyordu.

Sandalyeyi yatağa biraz daha yaklaştırıp tekrar oturdum. Elimi uzatıp onun eline dokunmak istedim. Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra parmaklarımı elinin üzerine bıraktım. Eli sıcaktı. Bu sıcaklık içimdeki düğümü biraz olsun gevşetti.

"Ben senden nefret etmiyorum." dedim. Gözlerim doldu.

"Belki bazen bana yaptıkların yüzünden çok kızıyorum. Hatta bazen seni hiç tanımamış olmayı bile diliyorum. Ama sonra..." Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Sonra seni böyle görünce hiçbirini düşünemiyorum."

Başımı yatağın kenarına doğru eğdim. "Ben sadece abim olmanı istedim." Bu kez sesim tamamen kırıldı.

Gözyaşlarımı silmek için boşta kalan elimle yüzümü kapattım. Ağlamak istemiyordum. Özellikle de şimdi. Güçlü durmam gerektiğini düşünüyordum ama insanın sevdiği birinin başında güçlü kalması sandığım kadar kolay değildi.

Bir süre sonra kapının ardından hafif bir hareket duydum. Başımı kaldırdığımda camdaki küçük bölmeden Pars'ın bana baktığını gördüm. İçeri girmiyordu. Sadece orada duruyordu.

Göz göze geldiğimizde yüzündeki ifade değişti.

Ben ona küçük bir gülümseme vermeye çalıştım. Muhtemelen başarılı olamadım. Çünkü Pars'ın kaşları hafifçe çatıldı.

Elimi Ekin'in elinden çekmeden ona başımı salladım. İyiyim demek istedim.

Pars da aynı şekilde başını salladı. Sonra kapının önünden uzaklaştı. İçimde küçük bir sıcaklık kaldı.

Beni yalnız bırakmıştı ama gerçekten yalnız değildim.

Tekrar Ekin'e döndüm. Başımı sandalyenin arkasına yasladım ve gözlerimi kapattım. Hastanenin koridorundan ara sıra ayak sesleri geliyordu. Bir hemşirenin konuşması, uzaklardan açılıp kapanan bir kapının sesi, cihazların düzenli uyarıları. Hepsi birbirine karışıyordu.

Telefonumu çıkarıp saate baktım.

Gece olmuştu.

Muğla'dan çıkalı saatler geçmişti. Dün gece aynı saatlerde denizin kenarında Pars'ın omzuna yaslanmış, hayatımın ilk kez bu kadar güzel bir yere doğru gittiğini düşünmüştüm.

Şimdi ise aynı günün içinde hayatımın bambaşka bir tarafında oturuyordum.

Telefon ekranında Pars'tan gelen mesajı gördüm.

Pars: Yanındayım. Bir şeye ihtiyacın olursa kapının önündeyim.

Mesaja bakarken istemsizce gülümsedim.

Rüya: Teşekkür ederim.

Birkaç saniye sonra yeniden mesaj geldi.

Pars: Uyuyabilirsen uyu. Ben buradayım.

Telefonu göğsüme doğru bastırdım.

Sonra Ekin'e baktım. "Bak," diye fısıldadım. "Sen uyanana kadar ben buradayım."

Elini biraz daha sıkı tuttum. "Sonra istersen yine benden nefret et." Boğazım düğümlendi. "Ama önce gözlerini aç."

Başımı yatağın kenarına yasladım. Gözlerim ağırlaşmaya başladığında Ekin'in elini bırakmadım.

Bu gece Muğla'daki gibi huzurlu bir uykuya dalmayacaktım.

Ama ilk kez birinin yanında değil, birinin başında sabaha kadar beklemenin ne demek olduğunu öğreniyordum.

İçimden geçen tek dilek vardı.
Sabah olduğunda Ekin'in gözlerini açması.

BÖLÜM SONU.

Sence ekin uyandığında
başında Rüya'yı görünce ilk
ne diyecek?

Instagram: mmelo0s
Tiktok: kirazhsOy vermeyi ve satır arası yorum bırakmayı unutmayın, sizi seviyorum.

oKkurken kafanızda hangi şarkı calıyorsa onu dinleyin birtenelerim.

Instagram: mmelo0s
Tiktok: kirazhs

Keyifli okumalar!

BÖLÜM 6: EKİN

RÜYA
Muğla, 2026

Öpüşmüştük.

Dudakları dudaklarıma değmişti.

Bir an boyunca zaman durmuş gibi hissettim. Denizden gelen hafif dalga sesleri, uzaktan gelen insanların sesleri, ağaçların arasından süzülen rüzgâr. Hepsi sanki çok uzak bir yerde kalmıştı. Ben yalnızca onun bana bu kadar yakın oluşunu hissediyordum.

Pars yavaşça geri çekildiğinde gözlerimi açtım. Aramızdaki mesafe yeniden oluşmuştu ama elimi hâlâ bırakmamıştı. Parmaklarımız birbirine kenetlenmiş, ellerimiz bankın üzerinde yan yana duruyordu.

Yüzüne baktım.

Gözlerinde ilk kez bu kadar açık bir şey görüyordum. Saklamadığı, kaçmadığı, cümlelerin arkasına gizlemediği bir duygu vardı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluşurken ben ne yapacağımı bilemeden gözlerimi denize çevirdim.

Kalbim hâlâ hızla atıyordu.

Elimi tutan parmakları hafifçe hareket etti. Başımı yeniden omzuna yasladım. Bu kez utanarak değil, gerçekten orada olmak istediğim için.

Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Pars eliyle birkaç tutamı nazikçe geriye alırken içimde tuhaf bir sakinlik oluştu. Az önce yaşananların aksine artık kaçmak istemiyordum.

Denizin üzerinde ay ışığı titreşiyordu. Karanlık suyun üzerinde uzanan ışık parçaları, gecenin sessizliğine küçük bir hareket katıyordu. Bankın üzerinde yan yana otururken omzum onun omzuna değiyordu.

İçimde yıllardır taşıdığım o ağır düşüncelerin hiçbiri şu an aklımda değildi.

Bir süre öylece kaldık. Konuşmadan, birbirimize bakmadan, ellerimizi ayırmadan. Sessizlik bu kez rahatsız edici değildi. Aksine, söyleyeceklerimizin tamamını zaten söylemişiz gibi hissettiriyordu.

Başımı kaldırıp ona baktığımda gözleri üzerimdeydi.

Bakışlarımız yeniden buluştu.
Bu kez gözlerimi kaçırmadım.

Dudaklarımda istemsizce küçük bir gülümseme oluştu. Pars'ın da gülümsediğini gördüm. Sonra başımı tekrar omzuna yasladım.

İlk kez birinin yanında kendimi eksik değil, tamamlanmış hissediyordum.

Beni en çok korkutan şey buydu.

Çünkü artık Pars benim için yalnızca hayatımın içinde bulunan biri değildi.

Kalbimin içinde bir yer edinmişti.

"Biz şimdi neyiz?" Sorduğu soru ile gülümsedim. Derin bir iç çektim.

Sahi biz şimdi neyiz?

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinde cevabımı bekleyen bir merak vardı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden onu izledim. Az önce yaşananları düşündüm. Elimi tutuşunu, bana bakışını, dudaklarıma bıraktığı o kısa öpücüğü.

"Bilmiyorum." dedim sonunda.

Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.

Pars'ın yüzündeki gülümseme biraz silindi ama elimi bırakmadı. Başımı yeniden denize çevirdim. İçimde birbirine karışan o kadar çok duygu vardı ki hangisini seçmem gerektiğini bilmiyordum.

"Bir şey söylemem gerekiyor mu?" diye sordum.

"Hayır."

Sesindeki sakinlik içimi rahatlattı.

"Çünkü ben de tam olarak ne olduğumuzu bilmiyorum." dedi. "Ama bildiğim bir şey var."

Ona baktım. "Bundan sonra seni hayatımda yokmuşsun gibi davranamam." dedi. Sesi her zamankinden daha sıcacıktı.

Kalbim yeniden hızlandı.

Gözlerimi kaçırıp dudaklarımı birbirine bastırdım. İçimde küçük, sıcak bir mutluluk büyüyordu. Korkutucu olan ise bunun ne kadar gerçek hissettirmesiydi.

"Ben de davranamam." dedim.

Bu kez Pars gülümsedi. Başını hafifçe bana doğru eğdi. Elimi kaldırıp parmaklarımın üzerine küçük bir öpücük bıraktı. O kadar basit bir hareketti ki içimde bıraktığı etkiyi kendim bile anlayamadım.

Denize baktım.

"Belki de hemen bir isim koymamıza gerek yoktur." dedim ve devam ettim. "Sadece... ne hissediyorsak onu yaşayabiliriz."

Pars'ın parmakları elimde yeniden kenetlendi "Ben bunu kabul ederim." dedi sıcacık bir sesle.

Gülümsedim.

Bir süre daha bankta oturduk. Gece gittikçe sessizleşiyordu. Sahildeki kalabalık azalmış, uzaktan gelen birkaç ses dışında etrafımızda yalnızca denizin sesi kalmıştı. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Ay ışığı yüzüne vururken onu izledim ve ilk kez geleceği düşünmek bana korkutucu gelmedi.

Belki yarın her şey değişebilirdi.

Belki eve döndüğümüzde yine aynı sorunların içine girecektik.

Ama şu an onun elini tutuyordum.
Ve şu an için bu bana yetiyordu.

Başımı omzuna yasladım. Pars da başını benimkine yasladı. Gözlerimi kapattığımda içimde tek bir düşünce vardı.

Belki bazı insanlar hayatımıza doğru zamanda girmezdi.

Belki bazı insanlar, hayatımızın en yanlış zamanında gelip bize doğru olan hissi yaşatırdı.

Pars da benim için tam olarak böyleydi.

Yanlış zamanda.

Yanlış yerde.

Ama kalbimin tam ortasında.

Sonunda odaya çıktığımızda Pars ile aynı odada kaldığım gelmişti. Ne olurdu ki Selin benle kalsaydı.

Odaya girdiğimizde kendimi direkt olarak yatağa attım. Ne üstümü değiştirecek bir halim vardı ne de makyajımı silecek bir halim. Ayaklarıma uzanan el ile başımı kaldırdım. Pars ayakkabılarımı çıkartıp kenarı güzelce koydu.

"Bugün ayrı yatamam." deyip yanıma uzanıp beni kollarının altına altı. "İyi geceler, güzelim."

Kollarım onun vücudunu sarıp sarmalarken kafamı Pars'ın göğsüne koydum.

Pars'ın göğsünde nefes alışını hissederken gözlerimi kapattım. Gün boyunca yaşadığım her şey birer birer aklımdan geçmeye başladı. Selin'in kahkahaları, Atalay'ın saçma şakaları, denizde birbirimize attığımız sular, çekilen fotoğraflar ve sonra bankta yaşadığımız o an...

Dudaklarımda hâlâ onun öpücüğünün sıcaklığını hissediyor gibiydim.

Elimi göğsünün üzerinde biraz daha yukarı kaldırıp tişörtünün kumaşını parmaklarımın arasında tuttum. Sanki gerçekten burada olduğundan emin olmak ister gibiydim. Pars'ın kolu belimin çevresinde biraz daha sıkılaştı. Başımı kaldırmadan yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.

Bugün her şey çok hızlı değişmişti.

Sabah uyandığımda onunla aynı odada kalmanın bile beni ne kadar huzursuz edeceğini düşünmüştüm. Şimdi ise aynı yatakta, onun kollarının arasında uyumaya hazırlanıyordum.

Hayat gerçekten garipti.

Bir insanı tanımaya çalışırken ondan uzak durmak isterken, bir anda onun yanında kendini güvende bulabiliyordun.

Pars'ın parmakları saçlarımın arasında yavaşça hareket etti. O kadar sakin ve düşünceli bir hareketti ki gözlerimin kapanmasına engel olamadım. Günün yorgunluğu üzerime ağır ağır çökerken bedenim yatağın yumuşaklığına gömülüyordu.

Başımı göğsünden biraz kaldırıp yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı. Yüzündeki bütün o sert ifade kaybolmuş, gün boyunca gördüğüm rahat halinden bile daha sakin görünüyordu. Birkaç saniye boyunca onu izledim.

Sonra yeniden göğsüne yaslandım.

İçimde garip bir huzur vardı.

Belki yarın uyandığımda her şey bana farklı gelecekti. Belki bu gece yaşananları düşündüğümde utanacaktım. Belki de korkacaktım. Ama şu an bunların hiçbirini düşünmek istemiyordum.

Sadece onun yanında uyumak istiyordum.

Parmaklarımı onun parmaklarının arasına geçirdim. Elimi hafifçe sıktığında gözlerimi kapattım.

"İyi geceler, Pars." diye fısıldadım.

Sesim o kadar kısıktı ki beni duyup duymadığını bile bilmiyordum.

Ama birkaç saniye sonra alnıma bıraktığı hafif öpücük, duyduğunu anlatmaya yetti.

Gülümsedim.

Uzun zamandır ilk kez, uykuya dalarken aklımda yarının korkusu yoktu.

İlk kez, kendimi gerçekten ait olduğum bir yerde hissediyordum.

🪡🧵

Üstündeki ağırlık ile gözlerimi açarken bize bakan Selin ile Atalayla göz göze geldim. Siktir!

"Nasıl girdiniz siz odaya?" dedim. Sorduğum soru ile yanımda yatan Pars'a baktım.

İki elimle hızlıca Pars'ı iterken Selin'e baktım. "Hayırlı olsun." dedi Selin gülerek. Sonra Atalay öksürdüğünde ona baktım. "Üvey kardeşim ile öz kardeşim... kan bağınız yok, o yüzden karışmıyorum." dedi. Kaşlarımı çatarken Pars ayağa kalkarak bana baktı. "Öyle itilir mi?" dedi.

"Bağırma kardeşime!" dedi Atalay.

"Bağırmadım!" dedi Pars, Atalay'a bağırarak.

"Bana ne bağırıyorsun!"

Selin, Atalay'ın ensesine bir tokat vurduğunda Atalay yan gözle ona baktı. "Ne kadar ayıp biz-"
Cümlesi yarım kaldı. Selin'in yüzündeki ifadeyi görünce ne diyeceğini unuttuğunu fark ettim. Atalay'ın ensesine vurduğu yer hâlâ kızarmıştı ve Selin ona bakarken gözlerini kısarak susmasını işaret ediyordu.

"Ne kadar ayıp biz..." diye tekrar etmeye çalıştı Atalay ama Selin bu kez elini kaldırınca hemen sustu.

Yüzümün yandığını hissediyordum. Üzerimde hâlâ dün geceki kıyafetlerim vardı ve saçlarım da uykudan dolayı darmadağındı. Bir yandan Selin'in bakışlarından kaçmaya çalışıyor, diğer yandan Pars'ın neden bu kadar rahat göründüğünü anlamaya çalışıyordum.

"Biriniz bana önce neden odamızda olduğunuzu açıklasın." dedim.

Selin kollarını göğsünde birleştirip bana baktı. "Kahvaltıya inmeye geldik. Kapıyı çaldık, açmadınız."

Atalay hemen araya girdi. "Sonra Selin kapıyı açtı."

"Sen niye açıyorsun?" diye sordum.

"Ben açmadım, Selin açtı."

Selin başını salladı. "Kapı kilitli değildi."

Bir an Pars'a baktım. O da yatağın kenarında oturmuş, saçlarını geriye doğru düzeltirken olan biteni izliyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bana baktığında gözlerindeki ifadeyi görünce dün gece yaşananlar yeniden aklıma geldi. Bank, denizin sesi, tuttuğu elim ve dudakları.

Hemen gözlerimi kaçırdım.

"Tamam." dedim. "Ben hazırlanıyorum."

Selin kapıya doğru ilerlerken arkasını dönüp bana baktı. "Beş dakikanız var."

"Beş dakika mı?"

"Ben açım." dedi Selin.

Atalay da başını salladı. "Ben de."

Selin onu kolundan çekerek kapıya yöneltti. "Sen zaten her zaman açsın."

Kapı kapanınca odada kısa bir sessizlik oluştu. Pars ayağa kalkıp bana baktı. Göz göze geldiğimiz anda ikimizin de yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

"Günaydın." dedi.

"Günaydın."

Dün gece söyledikleri kulağımda yeniden tırmalarken içimde sıcak bir his oluştu. Ama daha fazla bakarsam yüzümün kızaracağından emin olduğum için valizime yöneldim.

Hızlıca üzerimi değiştirip saçlarımı toparladım. Aynadaki yansımama baktığımda gözlerimin altında hafif bir yorgunluk vardı ama yüzümde uzun zamandır görmediğim bir huzur vardı. Birkaç dakika sonra Pars da hazırlanmıştı. Odadan çıktığımızda koridorda Selin ve Atalay bizi bekliyordu.

Selin bizi baştan aşağı süzdü ama hiçbir şey söylemedi. Sadece dudaklarının kenarında oluşan o anlamlı gülümsemeyi gördüm.

"Bir şey söyleyeceksen söyle." dedim.

"Yok." dedi masum bir ifadeyle. "Kahvaltıya gidiyoruz." dedi Selin.

Merdivenlerden aşağı inerken otelin içi sabahın sakinliğiyle doluydu. Pencerelerden içeri giren güneş ışığı zemine uzun çizgiler bırakıyor, mutfaktan gelen sıcak ekmek ve çay kokusu koridora kadar yayılıyordu. Dün gecenin serinliğinden sonra bu sıcaklık bana iyi gelmişti.

Kahvaltı salonuna girdiğimizde birkaç masa doluydu. Cam kenarındaki boş masaya geçtik. Masaya oturduğumuz anda önümüze peynir çeşitleri, zeytinler, domates, salatalık, bal, reçel ve sıcak ekmekler gelmeye başladı. Ortaya gelen çaydanlığın buharı havaya karışırken içimde küçük bir mutluluk oluştu.

Selin hiç vakit kaybetmeden ekmeğine reçel sürmeye başladı. Atalay ise önündeki peynir tabağına bakıp ciddi bir ifadeyle başını salladı.

"Ben burada yaşarım."

"Daha dün de aynı şeyi söyledin." dedi Pars.

"Ama haklıyım."

Gülerek çayımdan bir yudum aldım. Gözüm bir an Pars'a kaydı. O da çayını karıştırıyordu. Bakışlarımız kesişince ikimiz de aynı anda gülümsedik.

Selin bunu fark etmişti.

Belli etmemeye çalışsa da gözlerindeki o parıltıyı görmemek mümkün değildi.

Ben ise önüme uzanan sıcak ekmeği alıp bir parça kopardım. Güneş camdan içeri vuruyor, dışarıdaki sabah yavaş yavaş hareketleniyordu.

Dün gece yaşananların ağırlığı yoktu üzerimde.

Sadece tatilin ikinci günü vardı.

Ve bu kez sabaha uyandığımda, yanımda güzel bir sır taşıyordum.

Kahvaltının ortasında Atalay'ın telefonu çalarken Atalay oflayarak telefonu açtı. "Babam." dedi.

Telefonu kulağına koyarken dikkatlice dinledi. Yüzü bembeyaz olurken ona baktım. "Ne oldu?" diye sordum. Cevap vermedi.

"Tamam geliyoruz." dedi Atalay ve telefonu kapattı. Atalay'ın yüzündeki ifade bir anda değişmişti. Az önce kahvaltı masasındaki neşeli halinden eser kalmamıştı. Telefonu elinde öylece dururken gözleri bir noktaya sabitlenmişti.

"Ne oldu?" diye tekrar sordum.

Bu kez Atalay bana baktı. Gözlerindeki korkuyu gördüğüm anda içimde kötü bir his oluştu.

"Ekin..." dedi ama devamını getiremedi.

Pars'ın elindeki çay bardağı masanın üzerine yavaşça bırakıldı. Selin de elindeki ekmeği tabağına koyarak Atalay'a döndü.

"Ekin'e ne olmuş?"

Atalay derin bir nefes almaya çalıştı ama sesi titredi. "Bir kaza olmuş."

Sanki masanın üzerindeki bütün sesler bir anda kesildi.

Kulağımda yalnızca kendi kalp atışlarımı duyuyordum. Ekin'in yüzü gözümün önüne geldi. Bana karşı mesafeli oluşu, konuşmaktan kaçınması, aynı evin içinde birbirimize yabancı gibi davranmamız. Her şeye rağmen onun başına kötü bir şey gelmiş olma ihtimali içimi paramparça etmişti.

"Nasıl bir kaza?" diye sordum.

"Bilmiyorum. Ankara'ya geri dönmemiz lazım." dediğinde hepimiz ayağa kalktık. Odalara çıkıp valizleri alırken aşağı koridorda buluştuk.

Selin ve Atalay önden yürürken elimi tutan Pars'a baktım. "Korkma, iyi olacak." dedi yumuşak bir sesle.

Arabaya binerken öne geçerek başımı cama yasladım. Ekin beni sevmeye bilirdi. Ama abimdi. Bir vicdansız gibi davranamazdım. Pars son hızla arabayı sürerken ehliyeti kemerimi takarak sırtımı yasladım. Muğla'nın trafiği bizi telaşlandırken Gül ablaya yazdım.

Rüya: Durumu nasıl?

Gül Abla: Hastanedeler, bana bir haber etmediler kızım. Sedef hanıma yaz istersen.

Parmaklarım bir kaç saniye Sedef Abla'nın numarasının üzerinde durdu. En sonunda mesaj yazarak rahatladım.

Rüya: Ekin nasıl?

Bildirim geldiğinde ekranı açarak mesajı okudum.

Sedef Abla: Doktorlar bir şey demiyor. Öylece bekliyoruz. Siz ne yaptınız?

Rüya: Muğla'dan şimdi çıktık. Pars arabayı çok hızlı kullanıyor, daha erken varırız belki.

Sedef Abla: Dikkat edin.

Mesaja görüldü atıp telefonu kucağıma bıraktım. Muğla'dan çıkış tabelası görünmüştü. Yedi ya da altı saate Ankara'da olacaktık.

Ben ön koltukta, Pars'ın yanında oturuyordum. Selin ve Atalay arka koltukta sessizce oturuyorlardı. Arabanın içindeki sessizlik o kadar ağırdı ki kimsenin konuşmaya cesaret edemediğini hissediyordum.

Pars gözlerini yoldan ayırmıyordu. Direksiyonu iki eliyle sıkıca tutuyordu. Normalde sakin kullandığı arabayı şimdi daha hızlı sürüyordu. Yüzündeki gerginlik her halinden belli oluyordu. Ara sıra hız göstergesine bakıyor, sonra tekrar gözlerini yola çeviriyordu.

Ben ise telefonumu kucağımda tutmuş, ekranın başında bekliyordum.

Sanki telefonuma gelecek tek bir mesaj bütün bu korkuyu bitirecekmiş gibi.

Ama hiçbir şey gelmiyordu.

Başımı cama yasladım. Muğla'nın yolları geride kalırken dışarıdaki manzara da yavaş yavaş değişiyordu. Birkaç saat önce denize bakıp gülümsediğim şehirden şimdi sessizce uzaklaşıyorduk. Tatilin verdiği o hafiflikten eser kalmamıştı.

Dün geceyi düşündüm.

Pars'ın elimi tutuşunu, başımı omzuna yasladığım anı, bana baktığında gözlerinde gördüğüm o sıcaklığı.

Daha birkaç saat önce kendimi hayatımda ilk kez bu kadar huzurlu hissetmiştim.

Şimdi ise içimde yalnızca korku vardı.

Arka koltuktan Atalay'ın derin bir nefes aldığını duydum. Başımı hafifçe çevirip ona baktım. Camdan dışarı bakıyordu. Yüzündeki ifade, kahvaltıdaki halinden tamamen farklıydı. Normalde en ufak şeyde bile şaka yapan Atalay susmuştu.

Selin ise yanında oturuyor, ara sıra ona bakıyordu. Elini Atalay'ın kolunun üzerine koymuştu. İkisi de konuşmuyordu.

Telefonumu açıp Gül Abla'ya yazdığım mesajları tekrar okudum.

Rüya: Durumu nasıl?

Gül Abla: Hastanedeler, bana bir haber etmediler kızım. Sedef hanıma yaz istersen.

Sonra Sedef Abla'ya yazdığım mesajlara geçtim.

Rüya: Ekin nasıl?

Cevap hâlâ aynıydı.

Sedef Abla: Doktorlar bir şey demiyor. Öylece bekliyoruz. Siz ne yaptınız?

Rüya: Muğla'dan şimdi çıktık. Pars arabayı çok hızlı kullanıyor, daha erken varırız belki.

Sedef Abla: Dikkat edin.

Telefonu kapatıp kucağıma bıraktım.

Bir süre sonra Pars elini vitesin üzerinden çekip benim elimi buldu. Parmaklarımı hafifçe sıktı.

Başımı ona çevirdim.

"İyi olacak." dedi.

Sesindeki sakinliği duymaya çalışsam da gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu.

Başımı salladım. "İnşallah."

Sonra tekrar cama döndüm.

Yol uzadıkça zaman sanki daha yavaş ilerliyordu. Saatler geçiyor, tabelalarda Ankara'ya kalan kilometre azalıyordu ama içimdeki korku hiç azalmıyordu.

Arada bir telefonuma bakıyordum.
Her seferinde ekran bomboştu.

Bir süre sonra gözlerim yoruldu. Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. Ama uyuyamıyordum. Ekin'in yüzü aklımdan çıkmıyordu.

Bana karşı soğuk davranmıştı.

Beni kardeşi olarak görmek istememişti.

Belki hâlâ benden nefret ediyordu.

Ama bunların hiçbirinin önemi yoktu.

Çünkü o benim abimdi.

Ve şu an hastanede yaşam mücadelesi veriyor olma ihtimali, aramızdaki bütün kırgınlıkları bir anda anlamsızlaştırmıştı.

Gözlerim dolduğunda yüzümü cama çevirdim. Selin görmesin diye gözyaşımı hızlıca sildim.

Arka koltuktan Selin'in sessizce nefes aldığını duydum.

Kimsenin iyi olmadığını biliyordum.
Hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.

Ekin.

Saatler sonra Ankara'ya yaklaştığımızı gösteren tabelaları gördüğümüzde içimde garip bir sıkışma oldu. Şehrin tanıdık görüntüleri yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Binalar çoğalıyor, yollar kalabalıklaşıyor, akşamın ışıkları camlara yansıyordu.

Ankara'ya dönmüştük.

Ama bu kez eve gitmek istemiyordum. Tek istediğim hastaneye ulaşmaktı.

Telefonum yeniden titredi. Ekranı açarken kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.

Mesaj Sedef Abla'dandı.

Sedef Abla: Rüya, doktor çıktı.

Rüya: Durumu nasıl?

Sedef Abla: Normal odaya alacaklar ama bir kaç gün uyutacaklar.

Okuduğum mesaj ile gözlerim doldu. Uyutacaklar. Bir kaç gün boyunca.

"Normal odaya almışlar." dedim.

"Durumu iyi mi?" dedi Atalay.

"Bir kaç gün uyutacaklarmış." dedim umutsuz bir sesle. Atalay sırtını tekrardan koltuğa yaslarken dudaklarımı bir birine bastırdım.

On beş dakika sonra hastanenin önünde durduğumuzda arabadan inerek Sedef ablayı aradım.

"Kaçıncı kat?" dedim.

"5. Kat, 5001 numaralı oda." dedi. Telefonu kapatırken hızla asansöre ilerledik.

Asansörün kapıları kapanırken hepimiz birkaç saniyeliğine aynı yerde donup kalmış gibiydik. İçerisi dar ve havasızdı. Tavanın beyaz ışığı yüzlerimize vuruyor, kimsenin yüzündeki endişeyi saklamasına izin vermiyordu. Ben gözlerimi asansörün kat göstergesine dikmiş, rakamların birer birer değişmesini izliyordum.

Beşinci kat.

Kapılar açıldığı anda ilk ben çıktım. Koridorun sessizliği yüzüme çarptı. Hastanelerin kendine özgü o soğuk kokusu her yere sinmişti. Antiseptik kokusu, uzaktan gelen ayak sesleri, hemşirelerin hızlı ama sessiz adımları... Her şey fazlasıyla sakindi. Oysa benim içimde saatlerdir kopan fırtınanın yanında buradaki sessizlik neredeyse gerçek dışı kalıyordu.

5001 numaralı odayı bulmak için koridora baktım. Kapıların üzerindeki numaraları takip ederken kalbim yeniden hızlanmaya başladı. Birkaç adım sonra odanın önünde durduk.

Kapının yanında küçük bir bekleme alanı vardı. Birkaç sandalye, duvara yaslanmış bir sehpa ve üzerinde yarım kalmış birkaç bardak çay. Orada oturan insanların yüzlerine baktığımda kim olduklarını sormama bile gerek kalmadı. Hepsinin gözlerinde aynı yorgunluk vardı.

Sedef Abla'yı gördüğüm anda adımlarım hızlandı.

Beni görünce ayağa kalktı. Yüzü her zamankinden daha solgun görünüyordu. Gözlerinin altındaki morluklar saatlerdir burada beklediğini anlatıyordu. Yanına gidip sarıldığımda kollarımın onun etrafında sıkıca kapandığını hissettim.

"Nasıl?" diye sordum. Sesim titriyordu.

Sedef Abla saçlarımı okşarken derin bir nefes aldı. "Doktorlar şimdilik iyi olduğunu söyledi kızım. Birkaç gün gözlem altında tutacaklar. Uyandırmayacaklar ama değerleri iyi."

"İyi..." diye fısıldadım.

Bu kelimeyi söylerken bile içimdeki korkunun tamamen geçmediğini biliyordum.

Başımı çevirip odanın kapısına baktım.

O kapının arkasında Ekin vardı.

Birkaç gün önce aynı evin içinde bana bakmamaya çalışan, konuştuğumda yüzünü başka tarafa çeviren adam şimdi bir hastane yatağında yatıyordu. Ne kadar kırılmış olursam olayım, onu o halde görme düşüncesi boğazıma bir yumru gibi oturmuştu.

Sedef Abla elimden tuttu. "Girmek ister misin?"

Bir an cevap veremedim.

İstiyordum. Ama korkuyordum da.

Ekin'i ilk kez gerçekten savunmasız görecektim. Karşımda dik duran, mesafesini belli eden, bana her bakışında aramızdaki sınırı hatırlatan adam olmayacaktı. Yatağın üzerinde hareketsiz yatıyor olacaktı.

Başımı hafifçe salladım.

Kapı açıldığında içeriden gelen cihaz sesleri koridora yayıldı. İçeri adımımı attığım anda gözlerim doğrudan yatağa gitti.

Ekin oradaydı.

Beyaz çarşafların altında hareketsiz yatıyordu. Yüzü normalden daha solgundu. Saçları dağılmış, gözleri kapalıydı. Kolunda serum vardı. Göğsünün düzenli şekilde yükselip alçaldığını gördüğümde fark etmeden nefesimi bıraktım.

Yaşıyordu.

Bunu görmek bile gözlerimin dolmasına yetmişti.

Bir süre kapının yanında öylece kaldım. Arkadan Pars'ın geldiğini hissettim. Omzuma hafifçe dokundu ama hiçbir şey söylemedi. Söylemesine de gerek yoktu.

Yavaşça yatağın yanına ilerledim.

Ekin'in yüzüne baktıkça içimdeki bütün öfkenin yerini başka bir şey alıyordu. Kırgınlıklarım hâlâ oradaydı. Bana söyledikleri, beni istemeyişi, aynı evin içinde hissettirdiği o yalnızlık hâlâ canımı yakıyordu. Ama şu an bunların hiçbirini düşünemiyordum.

Sadece karşımdaki kişinin iyi olmasını istiyordum.

Yatağın kenarındaki sandalyeye oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirip birkaç saniye sessizce onu izledim.

"Ben geldim." diye fısıldadım.

Sesim odanın sessizliğinde kayboldu.
Ekin cevap vermedi. Zaten verecek durumda değildi.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimde tuttuğum bütün korku bir anda gözyaşlarıma dönüştü. Başımı eğip elimle gözlerimi sildim.

"Sen beni sevmiyor olabilirsin." dedim, sesim titreyerek. "Hatta belki eve döndüğümüzde yine benimle konuşmak istemeyeceksin."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Ama yine de abimsin." dedim.

Bu cümleyi söylerken boğazım düğümlendi.

İlk kez bu kelimeyi söylerken içimde öfke değil, yalnızca korku vardı.

Abim.

Belki hiçbir zaman gerçek anlamda kardeşim gibi görmeyecekti beni. Belki aramızdaki bağ onun için hiçbir zaman benim istediğim kadar güçlü olmayacaktı.

Ama ben onun başına bir şey gelmesini istemiyordum.

Elimi yatağın kenarına bıraktım. Parmaklarım çarşafın üzerinde hareketsiz dururken gözlerimi yeniden ona çevirdim.

"Ne olur iyi ol."

Sözler ağzımdan çıkarken gözyaşım yanağımdan süzüldü.

Arkamda bir hareket hissettim. Başımı çevirdiğimde Pars'ın kapının yanında durduğunu gördüm. Selin ve Atalay da onun arkasındaydı. Üçünün de yüzündeki ifade sessizdi.

Atalay'ın gözleri Ekin'deydi.
Kardeşine bakıyordu.

Yüzündeki korkuyu ilk kez bu kadar açık görüyordum. Her zaman şaka yapan, ortamı dağıtan, bir şekilde herkesi güldürmeyi başaran Atalay'dan eser yoktu. Ellerini cebine sokmuş, başını hafifçe öne eğmişti.

Selin onun yanında sessizce duruyor, koluna hafifçe dokunuyordu.

Pars ise yalnızca bana bakıyordu.

Bakışlarımız kesiştiğinde gözlerindeki o sakin ifade yeniden ortaya çıktı. Sanki burada olduğunu, ne olursa olsun yanımda kalacağını sessizce anlatıyordu.

Başımı tekrar Ekin'e çevirdim.

Odanın içindeki cihazların düzenli sesleri devam ederken ilk kez zamanın bu kadar ağır ilerlediğini hissettim.

Dün gece Muğla'da denizin karşısında otururken geleceği düşünmek bana korkutucu gelmemişti.

Şimdi ise geleceğin ne kadar kolay değişebileceğini anlamıştım.

Bir gece.

Bir telefon.

Bir kaza.

Ve bütün hayatımızın yönü bir anda değişebilirdi.

Parmaklarımı yatağın kenarında biraz daha sıktım. Ekin gözlerini açana kadar buradan gitmek istemiyordum. Ne kadar zamandır ilk kez birinin beni istemesini beklemiyordum.

Sadece onun uyanmasını bekliyordum.

Keşke gözlerini açtığında ilk gördüğü kişi ben olsam.

"Yanında kim kalacak?" diye sordum.

"Ben kalırım kızım." dedi Sedef abla. Kafamı iki yana salladım.

Ben kalmak istemiyordum. Beni sevmese bile abim olduğu gerçeğini kimse değiştiremezdi. Ben kalacaktım. Ben bakacaktım ona.

Belki günlerce uykusuz kalabilirim ama umrumda dahi değildi. Şuan tek isteğim Ekin'in yanında kalmak istememdi. "Ben kalacağım." dedim. Para ile göz göze geldiğimizde gözlerimi Sedef ablaya çevirdim.

"Son eve git kızım, dinle, ben kalırım." dedi. Kafamı bir kez daha iki yana salladım.

"Ben kalacağım, Abimin yanında." Sedef abla ağzını açmak istedi ama kafamı hafif eğerek; "Lütfen," dedim. Sedef abla kafasını aşağı yukarı sallarken içeriye Doktor girdi. Ayağa kalkarken Parsla bir kez daha göz göze geldik.

"Doktor," dedi Atalay.

"Şuan kritik bir durum yok. Ama olanabilir, yanında kim kalacak hastanın?" dedi.

"Ben." dedim öne çıkarak. Doktor bana bakarken kafasını salladı. "Neyi oluyorsunuz?" dediğinde dudaklarım titredi.

"Kardeşi."

Yabancı bir kelime.

"Tamam, refakatçi hariç diğerlerini dışarı alalım."

Herkes yavaşça odadan çıkarken gözlerim Pars'ın gözlerinde kaldı. Kapının önünde bir an durdu. Sanki bana bir şey söylemek istiyor ama doktorun söyledikleri yüzünden susuyordu. Ben de yalnızca başımı hafifçe salladım. Burada kalmam gerektiğini biliyordu. O da bunu sorgulamadı.

Kapı kapandığında odada yalnızca cihazların düzenli sesleri ve Ekin'in ağır nefes alışları kaldı. Birkaç saniye boyunca olduğum yerde durdum. Az önce "kardeşi" kelimesini söylerken içimde oluşan tuhaflığı hâlâ üzerimden atamamıştım. Bu kelimeyi söylemek kolay değildi. Çünkü onun için ben belki yalnızca hayatına sonradan girmiş biriydim. Ama benim için durum çok daha farklıydı.

Yavaşça sandalyeye oturdum. Ekin'in yüzüne baktım. Gözleri hâlâ kapalıydı. Serumun damlaları düzenli aralıklarla ilerliyor, monitördeki sayılar değişmeden duruyordu. Odanın loş ışığında yüzü olduğundan daha sakin görünüyordu. Sanki birazdan gözlerini açacak, bana her zamanki soğuk bakışlarından birini atacak ve burada ne işim olduğunu soracaktı.

Keşke öyle olsaydı.

Çantamı sandalyenin yanına bıraktım ve ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadan onu izledim. Sonra dayanamayarak ayağa kalktım ve yatağın yanına biraz daha yaklaştım.

"Bak, ben geldim." diye fısıldadım. "Sen beni görmüyorsun ama ben buradayım."

Kendi söylediğim cümleye acı bir şekilde gülümsedim. Normalde onunla konuşmak bile bu kadar zor gelmezdi. Ama şimdi karşımdaki sessizlik her kelimeyi ağırlaştırıyordu.

Sandalyeyi yatağa biraz daha yaklaştırıp tekrar oturdum. Elimi uzatıp onun eline dokunmak istedim. Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra parmaklarımı elinin üzerine bıraktım. Eli sıcaktı. Bu sıcaklık içimdeki düğümü biraz olsun gevşetti.

"Ben senden nefret etmiyorum." dedim. Gözlerim doldu.

"Belki bazen bana yaptıkların yüzünden çok kızıyorum. Hatta bazen seni hiç tanımamış olmayı bile diliyorum. Ama sonra..." Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Sonra seni böyle görünce hiçbirini düşünemiyorum."

Başımı yatağın kenarına doğru eğdim. "Ben sadece abim olmanı istedim." Bu kez sesim tamamen kırıldı.

Gözyaşlarımı silmek için boşta kalan elimle yüzümü kapattım. Ağlamak istemiyordum. Özellikle de şimdi. Güçlü durmam gerektiğini düşünüyordum ama insanın sevdiği birinin başında güçlü kalması sandığım kadar kolay değildi.

Bir süre sonra kapının ardından hafif bir hareket duydum. Başımı kaldırdığımda camdaki küçük bölmeden Pars'ın bana baktığını gördüm. İçeri girmiyordu. Sadece orada duruyordu.

Göz göze geldiğimizde yüzündeki ifade değişti.

Ben ona küçük bir gülümseme vermeye çalıştım. Muhtemelen başarılı olamadım. Çünkü Pars'ın kaşları hafifçe çatıldı.

Elimi Ekin'in elinden çekmeden ona başımı salladım. İyiyim demek istedim.

Pars da aynı şekilde başını salladı. Sonra kapının önünden uzaklaştı. İçimde küçük bir sıcaklık kaldı.

Beni yalnız bırakmıştı ama gerçekten yalnız değildim.

Tekrar Ekin'e döndüm. Başımı sandalyenin arkasına yasladım ve gözlerimi kapattım. Hastanenin koridorundan ara sıra ayak sesleri geliyordu. Bir hemşirenin konuşması, uzaklardan açılıp kapanan bir kapının sesi, cihazların düzenli uyarıları. Hepsi birbirine karışıyordu.

Telefonumu çıkarıp saate baktım.

Gece olmuştu.

Muğla'dan çıkalı saatler geçmişti. Dün gece aynı saatlerde denizin kenarında Pars'ın omzuna yaslanmış, hayatımın ilk kez bu kadar güzel bir yere doğru gittiğini düşünmüştüm.

Şimdi ise aynı günün içinde hayatımın bambaşka bir tarafında oturuyordum.

Telefon ekranında Pars'tan gelen mesajı gördüm.

Pars: Yanındayım. Bir şeye ihtiyacın olursa kapının önündeyim.

Mesaja bakarken istemsizce gülümsedim.

Rüya: Teşekkür ederim.

Birkaç saniye sonra yeniden mesaj geldi.

Pars: Uyuyabilirsen uyu. Ben buradayım.

Telefonu göğsüme doğru bastırdım.

Sonra Ekin'e baktım. "Bak," diye fısıldadım. "Sen uyanana kadar ben buradayım."

Elini biraz daha sıkı tuttum. "Sonra istersen yine benden nefret et." Boğazım düğümlendi. "Ama önce gözlerini aç."

Başımı yatağın kenarına yasladım. Gözlerim ağırlaşmaya başladığında Ekin'in elini bırakmadım.

Bu gece Muğla'daki gibi huzurlu bir uykuya dalmayacaktım.

Ama ilk kez birinin yanında değil, birinin başında sabaha kadar beklemenin ne demek olduğunu öğreniyordum.

İçimden geçen tek dilek vardı.
Sabah olduğunda Ekin'in gözlerini açması.

BÖLÜM SONU.

Sence ekin uyandığında
başında Rüya'yı görünce ilk
ne diyecek?

Instagram: mmelo0s
Tiktok: kirazhs