2. bölüm · AYNI ÇATININ YABANCILARI
0,1
Oy vermeyi ve satır arası yorum bırakmayı unutmayın, sizi seviyorum.
Keyifli okumalar!!
BÖLÜM 1: TARÇINLI KURABİYE
Şarkı: Candan Erçetin - Gamsız Hayat.
Hadise - Yaz Günü
RÜYA
Ankara, 2026
29 Haziran.
Ankara'ya geleli bir gün olmuştu. Bir gün içerisinde, Atalay ve Sedef abla hariç hiç kimse ile samimiyet kuramamıştım.
Hepsi bana karşı bir kin besliyordu sanki. Öyle mesafeli davranıyorlarda ki bi an kendimi suçlu hissetmeye başlamıştım. Hepsine güzelce yaklaşmaya çalışsamda hepsi bir bahane bulup kaçıyordu. Bende daha fazla üstelemedim. Atalay ile takılmaya devam ettim.
Sabah kalktığımda beşten fazla mesaj ile bakıştım. Hepsi annemden gelen mesajlar.
Anne: Babanın yanına mı gittin?!
Anne: Geri döneceksin! Ben sana böyle mi öğrettim.
Anne: Her şeyden kolayca vazgeç diye mi büyüttüm seni?
Anne: Allah belanı versin.
Anne kişisi engellendi.
Uğraşmayacaktım. Engellemiştim.
Hayatımda artık bir anne yoktu. Olmasınıda istemiyordum. Telefonu komodinin üzerine bıraktım. Parmaklarım hâlâ hafifçe titriyordu. Ekranda annemin adı artık görünmeyecekti. Ne bir arama, ne de gecenin bir yarısı gelen uzun mesajlar. İçimde garip bir boşluk oluşmuştu. İnsan, canını en çok acıtan kişiyi bile hayatından çıkarınca hemen rahatlayamıyormuş. Sanki yıllardır sırtımda taşıdığım ağır bir çantayı yere bırakmıştım da omuzlarım hâlâ o yükü hissediyordu.
Perdeleri iki yana çekince sabah güneşi odanın içine doldu. Ankara'nın sabahları İstanbul'dan çok farklıydı. Hava daha serindi. Camı açar açmaz yüzüme kuru ve temiz bir rüzgâr çarptı. Bahçedeki lavantalar hafifçe sallanıyor, çimlerin üzerinde kalan çiğ taneleri güneş ışığında parlıyordu. Uzaklardan geçen bir aracın sesi dışında etraf oldukça sakindi. Bu sessizliğe alışmam zaman alacaktı ama rahatsız etmiyordu. Aksine, zihnimin içindeki gürültüyü bastırıyor gibiydi.
Dolabımı açıp uzun uzun kıyafetlerime baktım. Bugün ne giyeceğimi düşünmek bile gereksiz geliyordu. Sonunda açık mavi, bol kesim bir kot pantolon ile beyaz, ince kumaşlı bir gömlek seçtim. Saçlarımı yüksek bir at kuyruğu yapıp aynanın karşısına geçtim.
Aynadaki kız bana yabancı görünüyordu.
Gözlerimin altındaki morluklar hâlâ silinmemişti. Son birkaç ayın yorgunluğu yüzüme işlemişti. Dudaklarımı hafifçe birbirine bastırdım.
"Güçlü ol." Bunu aynadaki kıza söyledim.
Belki bana inanmazdı ama en azından denemiş olurdum.
Odamdan çıktığımda koridor sessizdi. Merdivenlerden aşağı inerken ev yavaş yavaş uyanıyordu. Alt kattan tabakların birbirine değen sesi geliyor, mutfaktan yayılan tereyağı kokusu bütün evi sarıyordu. Burnuma birkaç saniye sonra tarçının sıcak kokusu da karışınca istemsizce gülümsedim.
Atalay dün yalan söylememişti.
Gerçekten her sabah güzel kokular yükseliyordu bu evden.
Mutfaktan içeri girdiğimde Gül Hanım fırının kapağını açıyordu. Yüzüne vuran sıcak buharla birlikte mis gibi tarçın kokusu mutfağın her köşesine yayıldı. Tezgâhın üzerinde yuvarlak yuvarlak dizilmiş hamurların üzeri hafifçe çatlamış, kenarları altın rengini almaya başlamıştı. Küçük bir tencerede eritilmiş tereyağı duruyor, yanında tarçın ve esmer şekerin karıştırıldığı geniş bir tabak bekliyordu.
"Günaydın kızım." dedi Gül Hanım, elindeki bezle tepsiyi dikkatlice tezgâha bırakırken.
"Günaydın."
"Erken kalkmışsın."
"Alışkanlık."
Başımı hafifçe eğerek kurabiyelere baktım. Daha fırından yeni çıkmışlardı. Üzerlerinden ince ince duman yükseliyor, mutfağın camlarını hafifçe buğulandırıyordu.
"Merak ettin değil mi?"
Biraz utanarak gülümsedim. "Kokusu bütün koridora geliyor." dedim.
"Gelmez olur mu? Bu evin çocukları bu kokuyla büyüdü."
Söylediği cümle beni düşündürdü.
Bu evin çocukları. Ben de artık o cümlenin içinde miydim?
Gül Hanım küçük bir fırçayla kurabiyelerin üzerine incecik tereyağı sürmeye başladı. Ardından onları tarçın ve esmer şeker karışımına hafifçe dokunduruyor, tekrar tepsiye diziyordu. En son ortalarındaki minik çatlaklardan hafifçe görünen cevizli dolgu dikkatimi çekti.
"İçinde ne var?"
Gül Hanım göz kırptı.
"Tarif sorulmaz."
"Daha dün 'ne istersen sor' demiştiniz."
"O başka."
İkimiz de güldük.
Sonunda küçük bir tabağa iki kurabiye koyup bana uzattı.
"Ama sana küçük bir sır verebilirim." Merakla yüzüne baktım. "Kurabiyeyi fırından çıkar çıkmaz yeme."
"Neden?"
"On dakika bekle."
"Niye?"
"Çünkü o on dakikada içindeki tereyağı, tarçın ve ceviz birbirine karışıyor. İlk lokmada dışı hafif kıtır gelir. Sonra ortası yumuşacık olur. İnsanlar tarifi unutur ama o hissi unutmaz."
Kurabiyeye baktım. Küçücük bir tatlıydı. Ama anlattığı şey sadece bir tarif değildi. Sanki bir anıyı tarif ediyordu. Tam ilk lokmayı alacakken mutfağın kapısı açıldı.
Atalay, saçları darmadağın hâlde esneyerek içeri girdi.
"Ben kokuyu ta odamdan aldım."
"Şaşırmadım." dedi Gül Hanım.
Atalay beni görünce sırıttı. "Günaydın, küçük kardeş."
"Günaydın."
Kurabiyeyi elimde görünce dramatik bir ifadeyle göğsünü tuttu. "İhanet..." dedi.
Şaşkınca kaşımı kaldırdım. "Neye?"
"Bensiz başlamışsın."
"Bir tane al." dedim.
"Olmaz." dedi.
"Neden?"
"Sen kendin teklif ettin. Artık vicdan azabı çekmeden üç tane yiyebilirim."
İstemeden güldüm. Gerçekten ilginç biriydi.
Atalay tabağı eline alıp ilk kurabiyeyi ağzına attığı anda gözlerini kapattı. "İşte..." diye fısıldadı.
"Ne işte?"
"Mutluluğun tadı."
Gül Hanım başını iki yana salladı. "Bu çocuk yirmi iki yaşına geldi ama hâlâ kurabiyeyle kandırılıyor." dedi sızlanarak.
"Kurabiye küçümsenecek bir şey değil."
Mutfakta kısa süreli bir kahkaha yükseldi.
Ben de onlara katıldım.
"Günaydın." dedi Ekin uykulu sesle mutfağa girip bir su bardağı alıp kendine kahve yapmaya koyuldu. Gözlerimi ayırmadan onu izledim.
Sabahları kahve ile başlıyordu.
"Ee bugün ne yapıyoruz?" dedi Atalay.
"Bilmem," dedim gözlerimi Atalay'a çevirdim.
"Bugün bir yere gitmeyin. Pars gelecek." dedi Okan mutfağa girerek.
Pars'ta kimdi? Pars abim olamazdı, olsaydı Atalay anlatırdı.
"Lanet olası velet!" dedi Atalay.
"Senden büyük?" dedi Emir içeriye girerek.
"Hepiniz sırayla mı uyanıyorsunuz, arkadaş!" dedi Atalay isyan ederek. Ben gülerken gözlerim diğer üçüne kaydı.
Okan sarı saçlarını karıştırken bir nefes vererek kendine çay doldurdu. "Yediremedi en küçük olmayı," dedi Okan.
"Bu arada en küçük ben değilim, Rüya!" dedi beni gösterek.
"On sekiz olabilirim, ama küçük değilim." dedim gözlerimi devirerek. "Hem Pars kim?" dedim.
"Annem'in oğlu. Üvey kardeşimiz yani." dedi Ekin. "Yirmi üç yaşında. Biraz egoist birisi ama seversin." Ve devam etti. "Ama o seni sever mi bilemiyorum."
"Kes sesini aptal." dedi Atalay.
"Korumacı abi," dedi Emir gülerek.
"Küçük işte, ne beklersin." dedi Okan.
Atalay oflarken bana baktı. Tek kelime etmedim, dudaklarımı bir birine bastırarak elime aldığım kurabiyeyi tabağa bıraktım. Mutfaktan çıkarken arkamı dönüp bakmadım. Odama çıktım.
Kapıyı usulca kapattım. Koridordaki sesler bir anda boğuklaşırken odamın sessizliği üzerime örtülen ince bir battaniye gibi çöktü. Kimse arkamdan seslenmemişti. Belki fark etmemişlerdi, belki de fark etmişlerdi ama önemsememişlerdi. Hangisinin daha çok canımı acıttığını ben de bilmiyordum.
Yatağın üzerine oturup birkaç saniye tavana baktım. Odanın beyaz tavanında sabah güneşinin yansıması dolaşıyor, perdelerin arasından süzülen ışık duvarda ince ince hareket ediyordu. İçimde biriken o tanıdık his yeniden kendini göstermeye başlamıştı. Daha bir gün olmuştu ama insanların cümlelerinden, bakışlarından ve birbirlerine olan yakınlıklarından kendimi dışarıda kalmış gibi hissediyordum. Belki de sorun onlarda değildi. Belki yıllardır ait olamadığım için, artık ait olabileceğim yerlere bile inanamıyordum.
Komodinin üzerinde duran telefonumu elime aldım. Parmaklarım alışkanlıkla müzik uygulamasını açtı. Birkaç saniye sonra Candan Erçetin'in Gamsız Hayat şarkısı odanın sessizliğine usul usul karıştı. Şarkının ilk notaları duyulduğunda istemsizce gözlerimi kapattım. Bazı şarkılar insanı eğlendirmek için değil, içindeki yükü sessizce omzundan almak için vardı sanki. Bu da onlardan biriydi.
Masamın çekmecesini açıp siyah deri kaplı eskiz defterimi çıkardım. Defterin köşeleri yıllardır taşınmaktan hafifçe yıpranmıştı. Kapağının iç kısmına, lise birinci sınıfta kendi el yazımla küçük bir cümle yazmıştım.
"Konuşamadığım her şeyi buraya çizeceğim."
Parmağımla o yazının üzerinden geçtim. Mürekkep biraz solmuştu ama harfler hâlâ yerindeydi.
Kalem kutumu açınca kurşun kalemlerin birbirine çarpan ince sesi duyuldu. Her birinin ucu özenle açılmıştı. Silgim bile neredeyse hiç kirlenmemiş görünüyordu. Annem, odamı dağıttığım için bana ne kadar kızmış olursa olsun, çizim yaparken kullandığım malzemelere dokunmazdı. Belki de hayatım boyunca gerçekten bana ait olduğunu hissettiğim tek şey bu defterdi.
Kalemi parmaklarımın arasına alıp boş sayfanın ortasında birkaç deneme çizgisi attım. İncecik çizgiler beyaz kâğıdın üzerinde kıvrılarak ilerledi. İlk başta ne çizeceğimi bilmiyordum. Sonra elim düşünmeden hareket etmeye başladı. Önce uzun dallar oluştu. Ardından o dalların üzerine küçük lavanta çiçekleri eklendi. Çiçeklerin arasından geçen rüzgârı bile belli edecek kadar ince gölgelendirmeler yapıyor, kurşun kalemi bastırıp kaldırarak derinlik vermeye çalışıyordum.
Şarkının nakaratı başladığında çizim de yavaş yavaş şekillenmişti. Lavantaların arasına eski bir ahşap salıncak ekledim. Salıncağın iplerini hafif eğik çizdim; sanki biraz önce biri sallanmış da yeni durmuş gibiydi. Uzak tarafa küçük bir ev silueti yerleştirdim. Çatısından yükselen duman, bacanın etrafında dağılarak gökyüzüne karışıyordu. Evin camlarından birine de incecik bir ışık yansıması ekledim. İnsan olmayınca bile yaşanıyormuş hissi veren evleri hep sevmişimdir.
Çizerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum. Kalem, parmaklarımın bir uzvu gibi hareket ediyor; aklıma gelen her duygu çizgilere dönüşüyordu. Resimlerim hiçbir zaman rengârenk olmadı. Siyah, gri ve beyaz bana hep daha samimi gelmişti. Çünkü hayatın en büyük duyguları bazen tek bir gölgede saklı olabiliyordu.
Şarkı ikinci kez çalmaya başladığında defterin sağ alt köşesine her zaman yaptığım gibi küçücük bir imza attım.
P.
Ne soyadımı yazardım ne de ismimi. Sadece tek bir harf. Çünkü bana göre bir çizimi kimin yaptığı değil, ne hissettirdiği önemliydi.
Defteri biraz uzaklaştırıp çizime baktım. Lavantaların arasındaki boş salıncak dikkatimi çekti. Aslında oraya oturan birini çizebilirdim. Hatta çocukluğumdan kalan bir anıyı bile ekleyebilirdim.
Yapmadım. Boş bıraktım.
Bazı boşluklar doldurulmak için değil, hissedilmek içindi.
🪡🧵
Ait olduğum yeri bulamıyordum. Bulsam da oraya aitmiş gibi hissedemiyordum. Her zaman bir şey oluyordu ve ben hep şüphe duyuyordum. Her şüphe duyduğum da içimdeki küçük Rüya üzülüyordu, sanki biri tarafından ihanet uğramış gibi. Sessiz ağlardı, kimse duymasın isterdi. Bense onu hep susturmaya çalışırdım. "Ağlama." derdim küçük olan Rüya'ya.
Benim hissetmediğim günler ağlardı. Susmazdı.
Sonra rahat bıraktım. İçimdeki küçük Rüya'nın ağlamasına izin verdim. Çünkü insan bazen kendi kalbine bile susturulması gereken bir çocuk gibi davranıyordu. Onu yıllarca susturmaya çalışmıştım, her gözyaşını elimin tersiyle silmiş, her kırıldığımda "geçer" diyerek kendimi kandırmıştım. Meğer geçmesini beklemek yerine biraz olsun hissetmem gerekiyormuş.
Defterin üzerine düşen bir damla gözyaşı, çizdiğim lavantaların hemen yanına denk geldi. Elimi hızlıca uzatıp sayfayı kapatmak istedim ama sonra vazgeçtim. Kurşun kalemin çizgileri damlanın altında hafifçe dağıldı ve lavantaların bir kısmı bulanıklaştı. Normalde çizimimin bozulmasına tahammül edemezdim, aynı yeri defalarca silip yeniden çizerdim. Fakat bu kez silmedim. Bıraktım öylece kalsın.
Belki bazı şeylerin kusurlu kalması gerekiyordu.
Telefonumdan şarkıyı değiştirdim. Birkaç saniye sonra Hadise'nin Yaz Günü şarkısı odanın içinde yükselmeye başladı. Candan Erçetin'in ağır ve düşünceli havasından sonra müziğin enerjisi odanın atmosferini bir anda değiştirmişti. Pencerenin açık olmasından dolayı şarkının sesi zaman zaman dışarıdaki kuş seslerine karışıyor, perdeler ritme ayak uyduruyormuş gibi hafifçe hareket ediyordu. Başımı kaldırıp pencereye baktım ve ilk kez sabahın ağırlığının biraz olsun üzerimden kalktığını hissettim.
Kalemi tekrar elime aldım.
Bu kez çizim yapmak istemiyordum.
Ayağa kalkıp pencerenin önüne gittim. Aşağıdaki bahçeye baktığımda dün gördüğüm lavantalar yine aynı yerdeydi. Güneş yükseldikçe mor çiçeklerin rengi daha belirgin hâle geliyor, bahçenin taş yolları ışığın altında neredeyse beyaz görünüyordu. Süs havuzundaki su, güneş ışığını parçalayıp duvarlara küçük yansımalar bırakıyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey düşünmeden o görüntüyü izledim.
Tam o sırada bahçenin diğer tarafında hareket eden birini gördüm.
Bir erkekti.
Bahçenin taş yolunda yürüyordu. Üzerinde koyu renk bir tişört ve açık renk bir pantolon vardı. Ellerinden biri cebindeydi, diğer eliyle telefonunu tutuyordu. Uzaktan yüzünü seçemiyordum ama yürüyüşündeki rahatlık, buraya yabancı olmadığını açıkça gösteriyordu. Bahçenin ortasına geldiğinde durup başını kaldırdı.
Refleksle geri çekildim.
Kalbim bir anda hızlandı.
Beni görmüş olabilir miydi?
Perdenin arkasına geçip birkaç saniye bekledim. Sonra merakımı yenemeyip yeniden baktım. Bahçede kimse yoktu. Yalnızca az önce yürüdüğü taş yol ve güneşin altında sallanan lavantalar vardı.
Telefonum çaldığında irkildim.
Ekranda Atalay'ın adı yazıyordu.
Aramayı açtım. "Neredesin?"
"Odada."
"İyi. Aşağı gelsene."
"Niye?"
"Çünkü dışarı çıkıyoruz."
Kaşlarımı çattım. "Sen kimsin de bana emir veriyorsun?"
Telefonun diğer ucundan kahkaha sesi geldi."Ben senin abinim."
"Bir günlük."
"Bir günlük de olsa abinim."
Gözlerimi devirdim.
"Ben gelmek istemiyorum."
"İsteyip istemediğini sormadım zaten."
"Atalay."
"Rüya."
"Başım ağrıyor." Kısa bir sessizlik oldu.
"Gerçekten mi?" Sesindeki ciddiyetle biraz duraksadım.
"Evet." dedim.
"Tamam. O zaman sana kahve getiriyorum."
Telefon kapandı.
Yatağın üzerine oturup birkaç saniye boş boş ekrana baktım. İnsanların benim için bir şey yapmasına hâlâ alışamamıştım. Hele bunu karşılık beklemeden yapmalarına hiç alışamamıştım. Atalay'ın birkaç dakika önce mutfakta söyledikleri aklıma geldi. Herkes sırayla beni korumaya çalışıyor gibi görünüyordu ama ben onların yanında kendimi hâlâ misafir gibi hissediyordum.
Telefonumu masaya bırakıp aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı düzelttim, yüzümü yıkadım ve gözlerimin altındaki hafif kızarıklığı kapatmak için biraz kapatıcı sürdüm. Fazlasını yapmadım. Bugün dışarı çıkacak olsam bile kendimi olduğumdan farklı göstermeye niyetim yoktu. Son birkaç yılda öğrendiğim en önemli şeylerden biri, insanların görmek istediği kişiye dönüşmenin insanı kendi yüzünden bile uzaklaştırdığıydı.
Kapıya yönelip tam çıkacakken masanın üzerinde duran eskiz defterini gördüm. Bir an durdum. Defteri kapatıp çekmecesine koydum ve anahtarını çevirdim. Sonra anahtarı avucumda birkaç saniye tuttum. Sanki içimde sakladığım her şeyi de o küçük çekmecenin içine kilitlemiş gibiydim.
Kapıyı açtığımda koridordan Atalay'ın sesi geldi.
"Rüya!"
"Geliyorum."
Merdivenlerden inerken evin içindeki hareketlilik artmıştı. Alt kattan konuşma sesleri geliyor, mutfaktan tabakların ve bardakların birbirine değen sesleri duyuluyordu. Salonun büyük pencerelerinden içeri giren öğle güneşi, zemindeki mermerlerin üzerinde parlak çizgiler oluşturuyordu. Evin soğuk ve mesafeli havası sabahkinden biraz farklıydı; sanki herkes yavaş yavaş güne alışıyordu.
Atalay salonun ortasında beni bekliyordu.
Elinde karton bir kahve bardağı vardı. "Bunu senin için aldım." Bardağı uzattığında şaşkınca baktım.
"Ben kahve istemedim."
"Başın ağrıyordu."
"Sen gerçekten garip birisin."
"Güzel. Bunu iltifat olarak kabul ediyorum."
Kahveyi elinden aldım.
Bardağın sıcaklığı avucuma yayıldı. Üzerinde ismim yazıyordu.
Rüya.
Birkaç saniye sadece o isme baktım.
Birinin benim için kahve alması değildi mesele.
Birinin benim adımı bilerek, isteyerek bardağın üzerine yazdırmasıydı.
Küçücük bir şeydi.
Ama bugünlerde küçücük şeyler bile içimde kocaman yerlere dokunuyordu.
"Teşekkür ederim." dedim.
Atalay omuz silkti. "Bir şey değil."
Tam o sırada dış kapının açılma sesi duyuldu.
Salondaki konuşmalar kesildi. Atalay'ın yüzündeki ifade değişti. Başını kapıya çevirdi.
Ben de istemsizce onun baktığı yere döndüm.
Kapının önünde biri durmuştu. Öylece durdu, gözlerini evin içinde gezdirdi.
"Lanet olası şeytan." dedi Atalay fısıldayarak. Okan ve diğerleri ayağa kalkarak yanımıza geldiler. "Pars," dedi Ekin rahat bir sesle.
Ekin ve Emir, Pars'a sarılırken şaşkınlıkla onları izledim.
Kumral saçları anlına düşüyordu, kahverengi gözleri ilk beni gördü. Öylece baktı. Sonra salona çevirdi. Sedef abla iç çekti. "Oğlum." dedi Pars'a sarılarak.
Ne mutlu, sıcak aile ortamı!
İçimden güldüm, neye güldüğümü bilmiyordum.
"Of, gel." dedi Atalay gözlerini devirerek salona geçti. Atalay'ın yanına otururken diğerleri de salona geçirerek kendi aralarında konuşmaya başladılar.
"Ne yani salyangozların o sırtındaki şey evler değil miymiş?" dedi Atalay hayal kırıklığı ile elini kalbine götürdü. "Tüm çocukluğum yalanmış!"
"Salak mısın?" dedim kıkırdayak.
"Peki, kaplumbağaların sırtındaki evleri mi?" dedi ciddi bir sesle.
"Hayır tabii ki de, onlar kabukları!" dedim gülerek.
"Atalay, sen bunları bilmiyor muydun?" diye sordum, sesimdeki alayı saklamaya çalışmadan.
"Hayır tabii ki de. Canım Ailem çizgi filmindeki konuşan Mıncır da mı yalan?" dedi son derece ciddi bir ifadeyle.
Kahkahayı bastım. Elimi ağzıma kapatsam da nafileydi. Gülüşüm salona yayılırken Atalay da sanki dünyanın en komik şeyini söylemiş gibi kendi kendine gülmeye başladı.
"Bir dakika." dedi Emir, koltuğun arkasına yaslanarak. "Sen gerçekten çizgi filmdeki her şeyi gerçek mi sanıyordun?"
"Çocukken."
"Çocukken?" Ekin kahvesinden bir yudum aldı. "Sen hâlâ çocuk gibisin."
Atalay ona ters ters baktı. "Sen de hâlâ sevimsizsin."
"İkiniz de susun." dedi Okan, elindeki telefonu bırakmadan.
Sesinde öyle bir ciddiyet vardı ki salondaki gülüşler bir anda kesildi.
Ben gözlerimi yere indirdim.
Okan'ın bana karşı tavrını anlamakta zorlanıyordum. Dün beni havalimanından alırken de böyleydi. Ne kaba davranmıştı ne de doğrudan kötü bir şey söylemişti. Ama aramızda görünmez bir duvar vardı. Bana baktığında sanki karşısında yanlışlıkla evine girmiş bir yabancı görüyordu. Bazen insanın yüzüne söylenen sözlerden çok, söylenmeyenler canını yakıyordu.
Atalay koltuğa biraz daha yayıldı.
"Bu arada bugün ne yapacağız?"
"Sen ne yapmak istiyorsun?" diye sordu Emir.
"Rüya'yı gezdireceğim."
Okan'ın bakışları telefonundan ayrılıp bana döndü.
"Daha dün geldi."
"Evet?"
"Biraz evde kalsın."
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Neden?"
Okan omuzlarını geriye yasladı. "Çünkü buraya alışması gerekiyor."
"Ben evde oturarak alışamam ki."
Sözümün ardından kısa bir sessizlik oldu.
Ekin bana baktı. "Her şeye karışmana gerek yok."
Cümlesi o kadar düz ve soğuktu ki ne diyeceğimi bilemedim.
Atalay hemen araya girdi.
"Bir şey sordu sadece."
"Sen de her şeyi büyütmesen?" dedi Ekin.
Atalay'ın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. "Ben büyütmüyorum."
"Bence büyütüyorsun."
Emir ikisine bakıp başını iki yana salladı. "Daha sabahın ilk saatlerinden kavga etmeye başladınız."
Ben elimdeki kahve bardağına baktım.
Birkaç dakika önce burada kahkaha atıyordum. Şimdi ise yine o yabancılık hissi göğsümün ortasına yerleşmişti.
Sanki ne zaman rahatlasam birileri bana bu evdeki yerimi hatırlatıyordu.
Misafirdim.
Belki onların gözünde bundan fazlası değildim.
Kahvemden küçük bir yudum aldım. Soğumaya başlamıştı. Kahvenin acı tadı dilimin üzerinde kalırken gözlerimi salonun büyük pencerelerine çevirdim. Dışarıda güneş iyice yükselmişti. Bahçedeki lavantaların üzerine düşen ışıklar, mor çiçeklerin arasında küçük parıltılar oluşturuyordu. Sabahki serinlik yerini sıcak bir yaz havasına bırakıyordu. Pencerenin hafif aralığından içeri giren rüzgâr perdeleri hareket ettiriyor, kumaşın gölgesi duvarın üzerinde usulca sallanıyordu.
"Ben odama çıkacağım." dedim.
Atalay hemen bana döndü. "Neden?"
"Biraz dinlenmek istiyorum."
"Daha yeni geldin."
"Evet."
Atalay bir şey söylemek için ağzını açtı fakat vazgeçti.
"Tamam." dedi.
Ayağa kalktım.
Tam merdivenlere yönelmiştim ki arkamdan Pars'ın sesi geldi.
"Rüya."
Durup ona baktım.
İlk defa doğrudan benimle konuşuyordu.
"Efendim?"
Gözlerini birkaç saniye üzerimde tuttu. Bakışlarında diğerlerinden farklı bir şey vardı. Soğuk değildi, ama sıcak da değildi. Daha çok beni anlamaya çalışıyormuş gibi dikkatliydi.
"Çizim mi yapıyorsun?i
"Evet, sen nereden-"
"Ellerin. Boya."
Ellerimi kaldırıp baktım. Harbiden de boyalıydı ellerim, sağ baş parmağımda kurşun kalemin gri boyası duruyordu. Ellerimi saklamaya çalışırken iç çektim.
Başını hafifçe salladı. "Saklamaya çalışma, gördüm artık."
Sonra başka hiçbir şey söylemedi. Ben de merdivenlere yöneldim.
Odamın kapısını kapattığım anda sırtımı kapıya yasladım. Salondaki sesler birkaç saniye daha kulağımda yankılandı. Sonra yavaş yavaş uzaklaştılar. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım.
Bu evde herkesin bir yeri vardı.
Okan'ın yeri belliydi.
Ekin'in, Emir'in, Atalay'ın ve Pars'ın da.
Sedef ablanın, babamın, Gül Hanım'ın bile.
Ben ise sanki henüz yerleştirilmemiş bir eşya gibiydim.
Nereye konulacağımı kimse bilmiyordu. Belki ben de bilmiyordum.
Masama doğru ilerledim. Çekmecenin anahtarını cebimden çıkardım. Birkaç saniye anahtarı avucumun içinde çevirdim. Sonra çekmeceyi açtım.
Eskiz defterim hâlâ oradaydı.
Sabah çizdiğim lavantalar gözlerimin önüne geldi.
Parmağımı sayfanın kenarında gezdirdim. Gözyaşımın dağıttığı bölüm hâlâ hafifçe bulanıktı. Çizimi kapatıp defteri yeniden çekmeceye koydum.
Kimse görmeyecekti bu çizimlerimi. Burası benim küçük sırrımdı.
Çekmeceyi kilitledikten sonra yatağıma uzandım. Telefonumu elime aldım ve ekranı açtım. Birkaç bildirim vardı. Selin'den üç mesaj gelmişti.
Selin: Yaşıyor musun?
Selin: Bana cevap vermezsen Ankara'ya gelip seni kaçıracağım.
Selin: Ciddiyim Rüya.
Gülümsedim. Parmaklarım klavyenin üzerinde hareket etmeye başladı.
Rüya: Yaşıyorum.
Cevap birkaç saniye içinde geldi.
Selin: Oh be.
Selin: Seni merak ettim.
Rüya: Ben de seni.
Selin: Ev nasıl?
Ekrana baktım.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Rüya: Büyük.
Selin: Aile?
Bir süre hiçbir şey yazmadım.
Rüya: Karışık.
Selin: Abilerin?
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Rüya: Dört tane fazla.
Selin: Hahahaha.
Selin: Hangisi yakışıklı?
Gözlerimi devirdim.
Rüya: Senin derdin bu mu?
Selin: Kızım dört tane erkek var evde. Ben olsam gözlem yapardım.
Rüya: Salaksın.
Selin: En yakışıklısını söyle.
İstemeden güldüm.
Tam cevap yazacakken kapım çaldı. Telefonu hemen yatağın üzerine bıraktım.
"Kim?"
"Ben."
Atalay.
"Gel."
Kapı aralandı. Atalay kafasını içeri uzattı. "Hazır mısın?"
"Neye?"
"Çıkıyoruz."
"Ben çıkmak istemiyorum."
"Biliyorum."
"Biliyorsan neden soruyorsun?"
"Çünkü sen hayır dedikçe ben daha çok istiyorum."
Gözlerimi devirdim.
Atalay kapıyı tamamen açıp içeri girdi. Odaya kısa bir bakış attı. Masanın üzerinde duran kalem kutusunu, yatağın üzerindeki birkaç kitabı ve pencerenin önündeki küçük saksıyı gördü. Birkaç saniye sonra bakışlarını bana çevirdi.
"Güzel oda."
"Teşekkürler."
"Biraz boş."
"Yeni geldim."
"Doğru."
Odanın ortasında birkaç saniye sessizce durdu. Sonra ellerini cebine soktu.
"Rüya."
"Efendim?"
"Sabahki şeye takılma."
Neyi kastettiğini anlamıştım. "Takılmadım." dedim.
"Takıldın." dedi.
"Hayır."
"Yalan söylüyorsun."
Başımı kaldırıp ona baktım. Atalay'ın yüzündeki gülümseme bu kez yoktu. Gözleri ciddi görünüyordu.
"Ekin bazen saçma konuşuyor. Okan zaten doğuştan böyle. Emir de kendini fazla ciddiye alıyor."
"Beni sevmiyorlar."
Bunu söylerken sesim düşündüğümden daha küçük çıkmıştı.
Atalay birkaç saniye sustu. "Onların seni sevip sevmemesiyle senin değerin aynı şey değil." dedi.
Gözlerimi kaçırdım. "Biliyorum."
"Bilmiyorsun."
Cevap vermedim.
Atalay yatağın kenarına oturdu. "O üç salağı boşversene? Gel biz beraber, tarçınlı kurabiye yapıp dışarıya parka gidelim." dedi
"Gül abla yapsın ama, sen şimdi beceremezsin." demem ile Atalay gözlerini kısarak baktı. "Hain!" dedi dramatik bir şekilde. "Sen hazırlan, ben seni çağırırım küçük kardeş." demesi ile elini saçlarıma götürerek karıştırıp odadan koşarak çıktı.
Arkasından gülerken ayağa kalkıp dolaba yöneldim.
Dolabımın karşısında birkaç dakika ne giyeceğimi düşündükten sonra elim beyaz, ince kumaşlı bluzuma gitti. Üzerindeki lacivert çiçek desenleri ve geniş, dökümlü kolları hoşuma gidiyordu. Ön kısmındaki bağcıkları belimin üzerinde küçük bir düğüm olacak şekilde bağladım; kumaşın hafifliği yazın sıcaklığını hissettirmeden üzerimde zarif duruyordu.
Altına açık mavi, yüksek belli ve yırtık detaylı kot şortumu giydim. Şortun paçalarının salaş ve hafif püsküllü olması kombinin fazla özenilmiş görünmesini engelliyordu. Ayağıma beyaz spor ayakkabılarımı geçirdim. Hem rahat hem de gün boyunca yürümeye uygun bir şeyler giymek istiyordum.
Aksesuar olarak iki farklı altın renkli kolyeyi üst üste taktım. Birinin ucunda küçük bir kiraz figürü, diğerinde ise yıldız şeklinde bir kolye vardı. Boynumda ince ince birbirine karışmaları hoşuma gidiyordu. Son olarak kahverengi camlı, kalın çerçeveli güneş gözlüğümü aldım ve saçlarımı açık bırakarak omuzlarımın üzerine düşmesine izin verdim.
Aynanın karşısına geçip kendime baktım.
Beyaz ve lacivertin açık mavi kotla oluşturduğu görüntü tam bir yaz havası veriyordu. Bluzun hareket ettikçe sallanan kolları, şortun rahat kesimi ve spor ayakkabılarım sayesinde kendimi olduğumdan daha özgür hissediyordum. Güneş gözlüğünü saçlarımın üzerine yerleştirip dudaklarımı hafifçe kıvırdım.
"Fena değil, Rüya." dedim aynadaki yansımama.
Sonra çantamı alıp odadan çıktım.
(Rüya'nın kombini balımm)
🪡🧵
"Şort çok kısa." dedi Atalay.
"Olayı bu?" dedim.
"Aman! Siz kızlar işte." dedi alayla.
"Ne var mış bizde?" dedim koluna vurarak. "Hem ne bekliyordun bu yaz havasında boğazıma kadar kazak giymemi mi?" dedim.
"Olabilir." dedi.
"Sen giy." dedim.
Yol boyunca ikimizde sessiz kaldık. Ne o konuştu ne de ben. Ara sıra şakalaştık, ara sıra yine sustuk. Park yürüme mesafesinde, yakındı.
Bir banka oturduğumuzda gözlerimi parkta oynayan çocuklara çevirdim. Bazıları küçük havuzun başında dans ediyor bazıları ise suyu kendilerine atıyorlardı. Diğer tarafta ise kaydırak sırası bekleniyor, diğer tarafta ise salıncak kavgası vardı.
"Açım." dedi Atalay.
"Şaşırmadım." dedim.
"Çok konuşma küçük," dedi.
"Pars nasıl biri?" diye sordum.
"Pis şam şeytanı, egoist." dedi tiksinir sesle. "Bazen iyi olabiliyor ama tabii işine gelirse." Devam etti. "Sadık birisi ama birisi onu aldatırsa oda aldatır."
Kaşlarımı kaldırarak onu dinlemeye devam ettim. Atalay, parkın karşısındaki küçük büfeye bakarken yüzünü buruşturdu. Haziran güneşi tepede olmasına rağmen ağaçların gölgeleri bankların üzerine serin lekeler bırakıyordu. Çocukların kahkahaları, bisiklet tekerleklerinin taş zeminde çıkardığı seslere ve uzaktan gelen dondurma arabasının müziğine karışıyordu. Hava sıcak olsa da hafif bir rüzgâr vardı. Saçlarımın birkaç tutamı yüzüme doğru savrulunca elimle kulağımın arkasına sıkıştırdım.
"Bir dakika," dedim. "Sen bana Pars'ın karakter analizini mi yapıyorsun, yoksa ilişki danışmanlığı mı veriyorsun?"
Atalay başını bana çevirdi. "İkisi de olabilir."
"Senin ilişkilerinin çok iyi gittiğini düşünmüyorum."
"Benim ilişkilerim gayet iyi gidiyor."
"Kaç gün sürüyor?"
Bir an sustu. "Bu konu hakkında konuşmayacağım."
Kahkahayı bastım. Atalay bana ters ters baksa da dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklayamadı. Birkaç saniye sonra ayağa kalktı.
"Sen burada otur. Ben yiyecek alacağım."
"Ne alacaksın?"
"Her şey."
"Her şey ne?"
"Her şey işte."
"Çok açıklayıcı."
"Sen de fazla soru soruyorsun."
Elini saçlarıma doğru uzattığında refleksle geri çekildim. "Sakın."
"Tamam, tamam."
Gülerek büfeye doğru yürümeye başladı. Onu izlerken istemsizce gülümsedim. Atalay'ın yanında kendimi garip bir şekilde rahat hissediyordum. Belki de bunun sebebi benden hiçbir şey beklememesiydi. Onun yanında sürekli doğru davranmaya, kendimi kanıtlamaya veya bir yerlere aitmişim gibi görünmeye çalışmıyordum.
Bankın arkasındaki büyük ağacın gövdesine yaslandım. Güneş gözlüğümü gözlerime indirdim ve parkı izlemeye devam ettim. Küçük bir kız çocuğu elindeki pembe balonu kaçırınca peşinden koşmaya başladı. Balon, rüzgârın etkisiyle birkaç metre ilerideki ağacın dallarına takıldı. Kızın ağlamaya başlamasıyla babası yanına gelip onu kucağına aldı. Birkaç saniye sonra çocuk tekrar gülmeye başladı.
Gözlerimi onlardan ayırdım.
Bazı insanların ağladığında hemen sarılabileceği biri vardı.
Benimse ağlamamam öğretilmişti.
Telefonum çantamın içinde titreşince düşüncelerimden sıyrıldım. Ekranda Selin'in adı vardı.
Selin: Fotoğraf at.
Kaşlarımı çattım.
Rüya: Neden?
Selin: Ankara'dasın. Kanıt istiyorum.
Rüya: Şu an Atalay'la parktayım.
Birkaç saniye sonra mesaj geldi.
Selin: ATALAY KİM?
Gülümseyerek telefonu kapattım. Tam çantama koyacakken Atalay elinde poşetlerle yanıma geldi.
"Ne gülüyorsun?"
"Hiç."
"Kesin arkamdan konuşuyorsun."
"Senin hakkında konuşacak kadar boş vaktim yok."
"Çok kırıcı."
Poşetleri bankın üzerine bıraktı. İçinden iki tane soğuk içecek, patates kızartması, tost ve dondurma çıkardı. Ona bakakaldım.
"Sen gerçekten her şey demişsin."
"Ben açım."
"Bunların hepsini sen mi yiyeceksin?"
"Sen de yiyeceksin."
"Ben istemiyorum."
"İsteyeceksin."
Bir patatesi alıp ağzına attı. "Bak, çok güzel."
Gözlerimi devirdim ama ben de bir tane aldım.
"Güzelmiş."
"Ben sana demiştim."
Bir süre sessizce yemek yedik. Parkın hareketliliği çevremizde devam ederken ikimizin arasındaki sessizlik garip gelmiyordu. Atalay bazen bir şey söylüyor, ben cevap veriyor, sonra yeniden çevreyi izliyorduk.
"Rüya."
"Efendim?"
"Ankara'yı sevecek misin?"
Sorusu beklemediğim bir yerden geldi. Elimdeki patatesi tabağa bıraktım. Gözlerimi parkın ilerisindeki ağaçlara çevirdim.
"Bilmiyorum."
"İstanbul'u seviyor muydun?"
"Seviyordum."
"Annen yüzünden mi?"
Elim bir an durdu. Atalay hemen bakışlarını kaçırdı. "Cevap vermek zorunda değilsin."
"Hayır." Derin bir nefes aldım. "Annem yüzünden değildi. Orada kendimi bildim bileli yaşamıştım. Sokaklarını, kokusunu, gürültüsünü biliyordum. İnsan bazen bir yeri sevdiği için değil, orada çok fazla anısı olduğu için özlüyor."
Atalay başını salladı. "Anladım."
"Sen Ankara'yı seviyor musun?"
"Ben burada doğdum. Sevmemek ayıp olur."Kısa bir durakladı. "Sen de alışırsın." dedi gülümseyerek.
"Umarım."
Atalay cevap vermedi. Birkaç saniye sonra ayağının ucuyla yerdeki küçük taşı itti.
"Bir şey soracağım."
"Bilmem."
"Daha sormadım."
"Cevabım yine bilmem."
Güldü. "Seninle anlaşmak kolay."
"Bence de."
"Bugün neden bu kadar dalgınsın?"
Omuz silktim. "Yeni bir ev, yeni insanlar... Biraz fazla geldi."
"Ekin, Okan ve Emir'i kafana takma."
"Takmıyorum."
"Takıyorsun." dedi inatla.
"Sen de bunu söylemeyi çok seviyorsun." dedim.
"Çünkü yüzünden belli." dedi.
Başımı eğdim. Parmaklarımın arasında tuttuğum peçeteyi buruşturdum. "Beni sevmiyorlar."
Atalay bu kez itiraz etmedi. Derin bir iç çekerek bana döndü. "Şimdilik." dedi sakin bir sesle.
"Şimdilik mi?"
"Belki zamanla değişir."
"Değişmezse?"
Atalay bana döndü. "O zaman da değişmez. Herkes seni sevmek zorunda değil."
Sözleri basit olmasına rağmen içimde bir yere dokundu.
"Sen seviyorsun ama."
"Ben seni daha bir gündür tanıyorum."
"Yine de."
"Evet." dedi. "Yine de."
Gözlerimi kaçırıp gülümsedim.
Tam o sırada parkın girişinden gelen bir araba dikkatimizi çekti. Araba kaldırımın kenarında durduğunda içinden iki kişi indi. Atalay'ın bakışları bir anda oraya kaydı.
"Ne oldu?" diye sordum.
"Hiç."
Ama ses tonundan hiç olmadığı belliydi.
Birkaç saniye sonra telefonunu cebinden çıkardı. Ekrana baktı ve yüzünü buruşturdu.
"Ne var?"
"Pars."
Başımı kaldırdım. "Ne olmuş?"
"Geliyormuş."
"Buraya mı?"
"Evet."
"Sen neden suratını ekşittin?" dedim merakla.
"Çünkü Pars geliyor." dedi yüzünü bir kez daha buruşturdu.
"Bu açıklama olmadı."
Bir süre sonra ayağa kalktık. Atalay poşetleri toplarken ben güneş gözlüğümü saçlarımın üzerine çıkardım. Parkın girişine doğru baktığımda, az önce duran arabadan birinin indiğini gördüm.
Uzaktan bile dikkat çekiyordu.
Üzerinde siyah, kısa kollu bir tişört ve açık renkli bir pantolon vardı. Uzun boyluydu. Saçları kumraldı ve alnına doğru hafifçe düşüyordu. Güneş ışığı yüzünün bir tarafını aydınlatırken diğer tarafı gölgede kalıyordu. Ellerinden biri cebindeydi. Yürüyüşünde acele etmeyen, bulunduğu yere zaten ait olduğunu bilen insanların rahatlığı vardı.
Atalay yanımda homurdandı. "Şeytan geliyor." dedi rahatsızca.
"Abartıyorsun."
"Hiç abartmıyorum."
Adam birkaç adım daha yaklaştığında yüzünü daha net görebildim. Keskin yüz hatları, koyu kahverengi gözleri ve insanı uzun süre bakmaya zorlayan garip bir ifadesi vardı. Gözleri önce Atalay'a, ardından bana kaydı.
Bakışlarımız kesişti.
Nedense geri çekilmedim.
O ise bakışlarını kaçırmadan yanımıza kadar geldi.
"Selam."
Atalay kollarını göğsünde birleştirdi. "Hoş geldin." dedi samimiyetsizce
"Ne kadar da samimi."
"Senin için özel hazırladım."
Pars hafifçe güldü. Sonra gözlerini bana çevirdi "Sen Rüya'sın." dedi. Sarı saçlarım rüzgarda uçuşurken elimde kulağımın arkasına koydum.
Soru değildi. "Evet."
"Pars."
"Biliyorum."
Kaşının biri hafifçe kalktı. "Hakkımda çok şey anlatmışlar demek."
Atalay araya girdi. "Çok değil. Gereken kadar."
Pars ona baktı. "Yani beni kötülemişsin."
"Gerçekleri söylemişim."
"Aranmızdaki sevgi gözlerimi yaşartıyor."
İstemeden güldüm. Pars'ın bakışları yeniden bana döndü. Bu kez yüzünde çok belli olmayan bir gülümseme vardı.
"Gülüyorsun."
"Komik söyledin."
"Bunu ilk kez duyuyorum."
"Şanslısın."
Atalay ikimizin arasına bakıp kaşlarını çattı "Birbirinizi tanımadan anlaşmaya başlamayın."
Pars gözlerini devirdi. "Kıskandın mı?"
"Ne kıskanacağım?"
"Bilmiyorum."
Atalay gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Başladık yine."
Ben ikisine bakarken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Pars bunu fark etmiş olacak ki bana dönüp hafifçe başını eğdi.
"Sen hep böyle misin?"
"Nasıl?"
"Gülmemek için kendini zorlayan."
Sustum bir şey demedim. Benim yerime Atalay konuştu. Atalay poşeti elime tutuşturdu. "Bunu sen taşı."
"Niye ben?"
"Çünkü Pars geldi ve benim sinirlerim bozuldu."
"Çocuk gibisin." dedim.
"Ben yirmi iki yaşında bir çocuğum."
Pars arkasından seslendi. "Yirmi iki yaşında değil, beş yaşında."
Atalay arkasını döndü. "Sen sus!"
Ben kahkahamı bu kez tutamadım.
Üçümüz parkın çıkışına doğru yürümeye başladık. Güneş hâlâ tepemizdeydi. Taş kaldırımların üzerine düşen ağaç gölgeleri ayaklarımızın altında parçalanıyor, rüzgâr saçlarımı yüzüme doğru savuruyordu. Birkaç dakika önce yalnızca Atalay'la geçireceğimi düşündüğüm gün, şimdi hiç tanımadığım biriyle bambaşka bir hâle dönüşmüştü.
Pars yanımda yürürken bir süre sessiz kaldı.
Sonra bana bakmadan konuştu. "Bu evde ilk günün nasıl geçti?" dedi.
"Fena değildi."
"Yalan."
Adımlarım yavaşladı. "Ne?"
"Yüzünden belli."
Atalay'ın az önce söylediği cümlenin aynısını kurmuştu.
Kaşlarımı çattım. "Herkes neden yüzümden ne hissettiğimi anlıyor?"
Pars ilk kez doğrudan bana baktı. "Çünkü saklamayı beceremiyorsun." dedi.
Cevap veremedim. Bir süre sonra Atalay önden yürürken Pars biraz geride kaldı. Gözlerini üzerimden çekmeden son bir cümle söyledi.
"Alışırsın, Rüya."
Nedense bu iki kelime, o gün duyduğum diğer bütün cümlelerden daha fazla aklımda kaldı.
Babam: Atalay ile parktan geldikten sonra odama gel. Bir şey konuşmam lazım.
BÖLÜM SONU
Instagram: mmelo0s
Tiktok: kirazhs
İnst ve tiktok hesabımlarımda öne çıkanlarımda
whatsapp kanalımız bulunuyor.
Oraya da beklerim! Özel tarçınlı kurabiyenin tarifini veririm (kitaba özel tarif)
kendinize iyi bakın. 🪡🧵
