11. bölüm · ATEŞE YAKIN

9. BÖLÜM | SAKIN GÖZLERİNİ AÇMA

Yagmur Canbay

"Bu hiç iyi olmadı işte," dedi James burnunu kırıştırarak, her ne kadar belli etmemeye çalışıyor olsa da iğrendiğini gizleyemiyordu. "Arabayı durdur!"

Birkaç saniye içinde araba yavaşlayarak durdu. Öndeki kapıların sırayla açıldığını duyabiliyordum. Leo, yerinden kalkarak çıkardığı gömleğiyle iki büklüm duran benim yanıma geldiğinde gözlerimi sımsıkı yumarak kapattım, elindeki gömlekle yüzümü silerken Liya'nın omzumu tutan elleri, baskısını artırmıştı.

"O iyi mi?"

"Vera?" Kasır Kazırgan'ın kulağıma ilişen sesi, bir rüyadan uyanmam gerekiyormuş gibi hissettirmişti.

"Daha önce hiç kusan bir insan görmemiş gibi davranıyorsunuz!" Leo'nun sesinin iğreniyormuşçasına çıkmaması, biraz olsun rahatlamamı sağlamıştı.

"Bu kadar da yakından değil tabii," dedi Evander, sesi uzaklaştığı sırada.

"Sadece gözlerini açmayı dene."

Kasır'ın dediğini yaparak göz kapaklarımı kısık denebilecek kadar da olsa araladım ve yere, kustuğum yere, bir saniye bile bakmadan arabanın açık kapısından dışarı çıktım. Hiçbir şey düşünemiyordum; etraf bulanık, aklımsa karışıktı. Bu, aklımın bana oynadığı bir oyun olamazdı. Bu, bir halüsinasyondan çok daha gerçekti.

Onu hissetmiştim. Göğsüme yaptığı baskıyı, kanıma karışmak istercesine damarlarımı zorlayışını, boğazıma düğümlenişini...

Belki de gölgeler gerçekten üzerine çöküyordur.

Bu düşünceyi aklımdan söküp atabilecekmişim gibi saçlarımı tutup çekiştirdim. Elbisemin eteklerinde gözle görülür bir leke yoktu fakat botlarım, kusmuğuma bulanmıştı.

Kollarımı ani bir şekilde kavrayan kolları savuşturarak olduğum yere çöktüm.

"İyi misin?" diye sordu. Ben bu sorudan nefret ediyordum.

Başımı onaylar biçimde salladım. Ciğerlerimi havayla doldurmak için çabalıyordum ancak bir şeyler buna engel oluyordu sanki. Soluklanmamı bile istemiyorlardı.

Yavaş yavaş araladım gözlerimi. Hava karanlıktı fakat hâlâ zifir denecek evresine gelmemişti. Tam arkamdan bir müzik sesi geliyordu. Ritmi sürekli tekrar ediyordu. Tekrar, tekrar ve tekrar çınladı arabanın içinden gelen ses. Kopuz desen kopuz değil, flüt desen flüt değil. Kulağımın hiç de alışık olmadığı, tuhaf bir tınıydı bu.

Gitgide yaklaşan rahatsızlık verici müziğe döndüm yüzümü. Ses, Leo'nun elindeki her neyse ondan geliyordu. Hayatımda bundan daha kötü bir müzik zevkine sahip hiç kimse ile tanışmamıştım. Buna emindim.

"İğrenç," dedim yüzümü buruşturarak. "Midemi bulandırdı."

"Aman!" diye öne çıktı James. "Kapat çabuk şunu, zaten yeni düzeldi."

Kasır, Leo'ya dönerek soru sorarcasına yana yatırdı kafasını. Leo, onu anlamış olacak ki: "Izar arıyor," dedi hiç beklemeden.

"Neyi arıyor?" diye sorduğumda, Kasır bana bakmadan Leo'nun elinde tuttuğu aleti alarak parmaklarıyla farklı yerlerine dokunmaya başladı. Müzik çoktan susmuştu. Ne yaptığını anlayamazken elinde tuttuğu aletten çok daha kulak tırmalayıcı bir ses yükselmeye başladı.

Dıt dıt dıııt.

Ses kesildiğinde elinde tuttuğu o şeyi kulağına götürerek, "Efendim, Izar?" dedi.

Elinde tuttuğu parlak cama doğru konuşmaya devam ediyordu. Evander hemen yanıma oturduğunda, "O delirmiş mi?" diye sordum hiç çekinmeden.

"Ne?" Kafası birden geriye doğru gittiğinde yüzündeki ifade en az benimki kadar şaşkındı.

Aklımı toparlayabilmek için soğuk havadan derin bir nefes çektim içime. "Delirmiş mi? Izar onu nasıl duyacak? Izar, Nevis'le gitmedi mi?" dedim.

"Izar burada değil zaten. Telefon sayesinde konuşuyorlar," dedi.

"Aptal!" James, Evander'ın kafasına vurup öbür yanıma oturdu ve kocaman bir kahkaha attı. "Telefonun ne olduğunu nereden anlayacak?" dediğinde cebinden tıpkı Kasır'ın elinde tuttuğu gibi bir alet çıkardı. "Telefon dediği şey, bu."

Elindeki telefon dene şeye sormadan uzandığımda garipsemesini beklemiştim fakat beni şaşırtarak telefonu elime bıraktı. Elimde tuttuğum alete dokunabilmek için bana daha fazla yaklaştığında, parmaklarıyla yüzeyine iki kere dokundu ve yüzüm aydınlandı. "Dokunduğum şeye 'ekran' deniyor."

Başımla ne derse onayladım.

Ekranda siyah, tüylerinin yumuşaklığını resminden bile hissedebildiğim bir kedi vardı. Gözleri bal rengindeydi. Uzandığı yerden kollarını bu fotoğrafı çeken kişiye doğru uzatmıştı.

"Kedi..." dedim geçenlerde malikânede gördüğüm küçük kediyi düşünürken. "Senin mi?"

Tek eli başına doğru giderken, "Sayılır," dedi. Kafasını kaşıdı. "Bir süre ben baktım."

Ona gülümseyerek başımı salladım ve devam etmesi için elini işaret ettim. Bilmek istiyordum. Tuhaftı.
Heyecanlanmam tuhaftı.

"Şu gördüğün kare kare baloncuklar da uygulamalar." Devam ederken tepkimi ölçmek için konuşurken gözlerime baktı, James. Duygularımın yüzümden rahatça okunduğundan öylesine emindim ki.

Uygulama.

Tekrar salladım başımı. Uygulamalardan birine tıkladığında, ekranda birdenbire alt alta bir sürü yazı belirdi. Telefonun sağ üst köşesinde duran büyütece dokundu ve altta çıkan harflere, az önce Kasır'ın telefona dokunduğu kadar hızlı bir biçimde dokunarak "Evander" yazdı ve bu ismin üzerine de tıkladı. Çok kısa bir sürenin sonunda Evander'ın cebinden de aynı ses yükselmeye başladı. Biri bunu kapatsındı!

"Kulağına götür," dedi James, elleriyle kulağını işaret ettiğinde. Dediğini yaparak telefonu Kasır'dan gördüğüm gibi kulağıma götürdüm. Yanımda duran Evander, yeşil uygulamaya tıkladı ve ekranındaki "Jazz" yazısı büyüdü. Geriye çekilerek üzerine oturduğumuz sertleşmiş, kuru toprağa uzandığınd kulağıma, "İyi geceler, Vera," diyen sesi ilişti.

Gülümsememe engel olamazken ben de ona, "İyi geceler, Evander!" dedim ve telefonu James'e uzattım. Ortada duran kırmızı uygulamaya dokunduğunda, ekranda yine bir sürü isim vardı. Alttaki oka bastığında ekran tekrardan ilk açıldığı zamandaki görünümüne büründü. Bu sefer üzerinde kamera şekli olan başka bir uygulamaya bastığında, karşıya çevirip kıs kıs gülerek karşı tarafımızda sohbete dalmış; Liya, Leo ve Kasır'a dönerek aleti ciddi bir şekilde duran Kasır'a odaklayarak alttaki yuvarlağa defalarca kez bastı. Elinde sımsıkı tuttuğu metal bardaktaki, içinden buharlar yükselen içeceğini içerken Leo, James'i hiç umursamamıştı. Öyle ki, Liya bile dönüp bu tarafa hiç bakmamıştı. Kasır'ın hayatı boyunca, muhtemelen, hiç bu denli fazla fotoğrafı olmamıştır, diye düşündüm. Öte yandan bu fotoğraflar James'in o kadar hoşuna gitmişti ki birazdan gülmekten ağlamamasını umuyordum.

"Sen ne yapıyorsun yine?" buraya doğru gelen Kasır'ın sesini hiç umursamadan telefonunu yan çevirdi. Yine bir şeylere tıkladığında artık ekranda kendisi vardı. Kolunu biraz kaldırdığında, ekranda ben de vardım! Ha bir de Evander vardı ama o telefona bakmıyordu. Bizim kullandığımız fotoğraf makinelerinden tek farkı, fotoğrafı siz çekseniz de kendinizi görebilmenizdi.

"Pşşt, buraya bak!" James, Evander'ın kolunu hafif denecek şekilde sarstı.

"Biz de mi fotoğraf çekeceğiz?" diye sordum isteksizce. Hasta gibi görünüyordum. Kesinlikle, bir hasta gibi görünüyordum.

"Evet," diye yanıtladı James beni. "Buraya bak."

Kameraya doğru hafifçe gülümsedim. James'in gülümsemesi benimkinin aksine oldukça büyüktü. James'in dürtüşüyle birlikte bu tarafa dönen Evander'ın ise dili dışarıdaydı. Ayakta duran Kasır, ne yaptığımızı sorgular biçimde bize doğru geliyordu.

İki ya da üç kere çektikten sonra James uygulamadan çektiğimiz fotoğraflara bakmaya başladı. "Şansına küs mirasçı. Son fotoğrafta sadece pantolonun çıkmış."

"Sil onu."

"Asla!"

"Ne diyormuş, Izar?" diye sordu Evan, Kasır'a.

"Niye durdunuz, diye soruyor. Dönelim mi biz de, dedi. Ben gereği yok, dedi," diye yanıtladı avcının sorusunu.

Evander, anladığı belli olacak şekilde iç çekti

"Bu aletleri onlara sen mi verdin?" diye sordum konuşmalarını böldüğümde.

"Sana da verebilirim," dedi mirasçı.

"Öyle bir şey mi istedim?"

"Hayır, benim içimden geldi." Omzunu silkti.

"Nereden buldun bu..." Birkaç saniye duraksadım ve devam ettim. "Telefonları?"

"İnsanların Dünyası'ndan."

"Nereden nereden?" Aklım her zaman olduğu gibi yeniden karışmaya başlamıştı.

"İnsanların Dünyası." Öne sendeleyerek kısık bir nefesle gülümsedi. "Orası; sadece insanlar, hayvanlar ve de birçok bitkinin yuvasıdır. Orası, buradan çok farklı. Nasıl desem?" Gözleri birkaç saniyeliğine yerdeki küçük çimenlere daldı. "Ateş Krallığı'nı düşün, krallığın bir vârisi var. Ama orada bu durum değişebilir. İnsanlar seçebilir kralını. Başına tacı onlar koyabilir."

Mirasçının söyledikleri kulağa öyle güzel geliyordu ki... Kim istemezdi böyle bir hayatta yaşamayı? Gerçek gelmiyordu. Ölüler Diyarı kadar imkânsızdı sanki. Tıpkı küçükken inandığımız o masallar kadar yalandı.

Ama buna inanmak istiyordum. Küçükken inandığımız masallar kadar hem de.

Ben orada olamasam bile, orada olan insanlar için gülümsedim.

"Neden sadece insanların o dünya? Hani hayvanlar ve bitkiler de var demiştin?" diye sordum anlamaya çalışarak. Hayvanlar var. Bitkiler de var. Ama oraya "İnsanların Dünyası" diyordu. Burada ise bir flora veya fauna, bir insana oranla çok daha fazla değer görüyordu.

"Orası da mahvolmak üzere." Kasır, iki kaşını birden onaylamaz bir bakışla kaldırırken derin bir nefes bıraktı havaya. Diz kapaklarından destek alarak ayağa kalkıp tekrar arabaya doğru yöneliğinde kafasıyla Liya'nın yanında oturan Leo'ya bir işaret verdi ve ön taraftaki yolcu koltuğuna oturdu. Gelen işaretle birlikte Leo'ysa, zaman kaybetmeden sürücü koltuğuna yerleşmişti. İki yanımda oturan James ve Evander'ı hiç beklemeden arabaya doğru ilerledim.

Onu tanıyalı çok az bir zaman oluyordu ama artık anlamıştım ki, onunla sadece o da istiyorsa iletişim kurabilirdiniz. Sohbetin neresinde olursanız olun eğer kendi söyleyecekleri bitmişse tıpkı az önce de yaptığı gibi kalkıp gidebiliyordu.

Arabaya bindiğimde fark etmiştim, araba temizlenmişti. Temizleyenin Leo olduğunu biliyordum fakat ona teşekkür edemiyordum. Bundan utanıyordum.

Diğerleri geldiğinde, araba hiç durmaksızın yol almaya başlamıştı. Yolculuğa ara verdiğimiz çamlık alan, yerini sakin bir ırmak kenarına bırakmıştı. Hava henüz aydınlanmaya yakın bile değildi belki de. Yine de görebiliyordum. Liya eliyle heyecanlı bir şekilde pencereyi işaret ettiğinde, önünden geçmeden önce su içen küçük geyiği görebilmiştim.

Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalıyordu sanki. Öylesine geçiyordu zaman. Hiç kimse ağzını açmıyor, konuşmuyordu. Evander ve James'in birbirleri ile kaş göz yaparak konuştuklarını yakalamamış gibi davrandım. Birkaç dakika önce de görmüştüm onları fakat yine görmemiş gibi davranmıştım. Görsem de pek bir şey ifade etmezdi onlar için. Her ne anlatmaya çalışıyorlarsa birbirlerine, bunu anlayamazdım. Muhtemelen hiçbir zaman.

Bakışlarımı tekrar tarafımdaki pencereye çevirdiğimde kocaman bir katedralin hemen dibinden geçiyorduk. Bir çift evleniyordu. Fauna ya da flora değillerdi. Gerçi bazen floraların, flora olduklarını anlayamıyordum. Her ikisi de öyle mutlu görünüyordu ki; kadının gülme çizgileri içe göçmüş, adamın gözlerinin etrafındaki çizgiler belirginleşmişti. Rüzgâr, güzel kadının duvağını nedime olduğunu düşündüğüm diğer bir kadının yüzüne uçuruyordu. Uzun zamandır daha güzel bir şey görmemiştim. Sanırım.

🕯

"Vera..."

"Kimsin sen?" Gözlerimi açmaya çalışsam bile olmuyordu. Ne kadar zorlasam da göz kapaklarımı oynatamıyordum. Sesin sahibi bana cevap vermiyordu. "Kimsin, söyle?!"

"Ssshhh, sessiz ol. Sessiz ol, Vera." Bir erkek sesi. Olgun bir erkek sesiydi, bu. Paslanmış gibi cızırdıyordu kulağımda ama tanımıyordum. Tanıyordum ama hatırlamıyordum sanki.

"Gözümü açamıyorum! Gözlerime ne yaptın?" diye sordum. Bağırmak için direndikçe sesimin mideme kadar bastırıldığını hissediyordum. Hayalî bir el; sesimi bastırıyor, gözlerime görünmez bir bandaj çekiyordu. "Sesim..." diye fısıldadım açamadığım sol gözümden kirpiklerimi ıslatan bir damla yaş aktığında.

"Söyledim sana." Kalın ve sert parmaklar saçlarımda gezinmeye başladı. "Gölgeler..." Sesin sahibi, bir kere öksürdü ve ardından iki kere daha da sesli öksürdü. Son öksürüğü, neredeyse bir kahkahaya benziyordu. Ama durumunu iyi toparlamış, çıkardığı "mmm" sesi ile kendini susturmuştu. "...Üzerine çöküyor."

"Neden?" Boğazımda erimeye devam eden bir mum varmış gibi acıyla yutkundum. Sesimi bulamıyordum. Fısıldamam gerekiyordu bu yüzden. "Benden ne istiyorlar?"

"Onları kabul et."

"Onları istemiyorum."

"Hayır hayır hayır." Kabullenmek istemeyen sesiyle benden uzaklaştığını duyabiliyordum. "Lütfen onları kabul et. Lütfen, Vera." Bir kahkaha daha. Bir tane daha. Tekrar bir kahkaha daha. Şimdi bir tane daha.

Ama susmuyordu.

Ve bir tane daha.

Neye gülüyordu?

Sesimin daha güçlü çıkabilmesi umuduyla boğazımı, acısını hiç umursamadan temizlemeye çalıştım. İşe yaradığı söylenemezdi ama bunu yapmak, kendimi bir nebze de olsa daha iyi hissetmeme sebep olur, diye ummuştum.

"Gülmeyi kes ve aç gözlerimi!" diye emrettim ona oturduğum yerden kalkarak. O, o kadar akıl karıştırıcı birisiydi ki şu âna kadar oturduğumun farkında bile değildim. "Beni duyuyor musun? Gözlerimi aç!" Olduğum yerde el yordamıyla yürümeye çalışıyordum. Körebe oynuyorduk sanki. Ebe ben seçilmiştim. Ama ebeleyemiyordum.

"A-" Zihni durmuş gibi birkaç saniyeliğine duraksadı. "Hayır. Vera, hayır! Sen... sen gözlerini aç..."

"Nasıl? Onları kıpırdatamıyorum," dedim.

"Gözlerini açmak için gözlerine ihtiyacın yok," dedi tok bir sesle. Kafamı karıştırmaya çalışıyordu ve bunu çok iyi bir şekilde yapıyordu.

"Ne istiyorsun?"

"Vera Vera Vera Vera..." diye sayıkladı inişli çıkışlı tınısıyla. "Tanıdığın tek yalancının aynada gördüğün küçük kız olduğunu mu zannettin sen?"
Ve bir kahkaha daha.

Cevap vermedim. Bir yerlere çarpmamak için ileri doğru uzattığım elim; soğuk, pürüzlü bir şeye çarptığında yavaşça yere oturdum. Oturdum ve tüm bu saçmalığın sona ermesini bekledim.

"Hayır, yalancı... hayır! Sen bana küsemezsin. Kötü olan onlar... kötü olan biz değiliz." Yan tarafıma bir ağırlık bırakıldığını hissetmeme rağmen dönüp de o tarafa bakmadım. Neyden bahsediyordu? Günlerdir zihnimde dolaşan bu ses, bana ne anlatıyordu?

Gölgeler üzerine çöküyor. Dikkat et.
Ve bir de yalancı var, değil mi?

"Biz kimiz?" diye sordum anlamaya çalışarak. Bizim aynı tarafta olduğumuzu söylüyordu. Ve de iyi olanın b iz olduğunu. Fakat öyleyse, iyi olan bizsek kötü olanlar kimlerdi?

"Biz iyi olanlarız," dedi yabancı verdiği nefesiyle yarım ağız gülerken. Kafamı karıştırmayı seviyordu. Besbelli. Onun gibi birisini yıllar önce tanımıştım. O da bir laf cambazıydı fakat onu tanırdım. Lafı kırk tur etrafında çevirse bile ben yine de onu anlardım.

"Onlar peki?" diye sordum başımı onun tam tersi yöne yatırarak. "Kötü olanlar yani. Farkımız ne ki onlardan?"

"Onlar kaybedecek, biz kazanacağız," dedi.

"Neden?"

"Öyle olmak zorunda çünkü." Kulağıma daha da yaklaşarak fısıldadı. Boynuma değen nefesi titrememe sebep olduğunda yüzümü buruşturmamayı başaramamıştım. "İyiler kaybedecek değil ya?"

"Ama bazen..." Ağzıma kapanan eller dudaklarımı öyle bir kapatmıştı ki; burnum tıkalı olsaydı birkaç dakika sürmeden, hemen şuracıkta ölebilirdim.

"Uyanma vakti, Vera. Hoşça kal."

🕯

Gözlerimi araladığımda artık arabada değildim. Bembeyaz bir yatağın içinde uzanıyordum. Seyirde olmadığımızı algılamam birkaç saniyemi alırken yavaşça doğruldum. Bir elimle yataktan destek alırken üzerine yattığım omzumu dairesel hareketlerle esnettim. Kaskatı kesilmiş sol yanımın kıpkırmızı gözüktüğüne yemin edebilirdim.

"Neredeyiz?" Yeni uyanmamın da etkisiyle sesim bir hayli kısık ve cızırtılı duyuluyordu. Kendi sesimi neredeyse ben bile duyamazken cevap bekliyordum. Herhangi birinden bir cevap bekledim çünkü ne zaman uyuduğumu fark etmemişken şimdi hiç tanımadığım bir yerde yalnız başıma duruyordum.

"İyi görünmüyorsun." Lacivert saçları rastgele bir şekilde topuz yapılmış Alvera, elinde tuttuğu su dolu bir bardakla yavaşça yattığım yatağa yaklaştı. Yanıma gelip durduğunda bana uzattığı suyu üç yudumda bitirerek yanımda duran komodinin üzerine bıraktın. Ben gözlerimi ovalarken yarım yamalak da olsa Alvera'nın mutsuz olduğunu sezebiliyordum. Sanki bir şeyler ters gitmiş gibiydi.

"Bir sorun mu var?" diye sordum bileğimdeki girdabı ovalarken.

"Yok, hayır. Senin var mı?" sesi endişeden ne kadar uzak olabilirse o kadar uzaktı. Bu rahatlamama neden oluyordu.

"Sadece bir kâbus gördüm. O kadar." Bileğimi ovalamayı kesip hiçbir şey yokmuş gibi omuzlarımı silktim. Elbette onlara gördüğüm ya da bildiğim hiçbir şeyden bahsetmeyecektim. Madem onlar benden bu kadar şüphe duyuyorlardı, benim bunu aşmaları için bir çaba göstermem mi gerekiyordu?

Bilmiyordum.

"Anladım," dedi kendini yatağın bir ucuna aniden bıraktığı sırada. "Kâbus Diyarı'ndan geçerken uyursan genelde kâbus görürsün." Muzip bir şekilde dudaklarını kıvırdı.

Şaşkınlığımı gizleyemeyerek, "Ne yani?" dedim aniden. Biz Kâbus Diyarı'ndan mı geçtik?"

Burnundan gülerek bir "Eh" sesi çıkardı. "Günaydın, Vera." Yorganın sökülmüş küçük bir ipini daha da sökerek kopardı ve işaret parmağına dolamaya başladı. "Gölge Diyarı'ndayız."

Dediklerini algılamaya çalışırken yavaşlayan saat beni susturmuştu. Harika, diye düşündüm.

Başladığım yerdeyim.

🕯

111 yıl önce, bir yaz akşamı

Tik tak. Tik tak.

Saat bir o yana bir bu yana çarpıyordu sarkacını. Küçük çocuğun sabrı tükenmek bilmiyordu. Büyük salondaki koltuğa yüzüstü bir biçimde yayılmış, çenesini iki elinin arasına yerleştirmişti. "Bekle," demişti babası. Üçüncü gün geldiğinde, akşam saat sekizde geri döneceğiz. Sabırlı ol, oğlum."

Saat sekiz buçuk olmuştu ama annesi de babası da gelmemişti.

"Moryan," diye seslendi dadısı. "Uyuma vakti!" Sesinde heyecanlı bir tını vardı. Otuzlarında gibi görünen bu kadın, Moryan'ı sanki kendi oğluymuş gibi seviyor, onun geleceği için çok endişeleniyordu. Ailesi evde olmadığı zaman Moryan'ın yatağında çikolatalı kek yemesine izin veriyor, yaptığı yaramazlıkları olabildiğince Gölge Kralı'ndan saklıyordu.

Moryan ve annesi için üzülüyordu. Arzen Zevalis, ikisini de hak etmiyordu.

"Olmaz!" diye bağırdı Moryan. "Annemle babam daha gelmedi, olmaz!" dedi.

"Ama uyumayan gölgeler hiç büyüyemez!" dedi dadı Meris kollarını göğsünde birleştirdiğinde.

"Ben büyürüm! Ben prensim!" Küçük gölge, aniden ayağa kalkarak ellerini belinde birleştirdi ve kaşlarını yüzünün masumluğunun el verdiği en olağan biçimde çattı. "Uyumayacağım işte!"

Meris'in kalbi sızladı. Onun büyüdüğünü görmeyi istiyordu. Her kral, krallığı için bir erkek bir vâris isterdi bu dünyada. Arzen Zevalis, yerini kimseye bırakmak istemiyordu. Bu yüzden oğlu doğduğunda odasına kapanıp kara kara ne yapacağını planlamıştı.

"Peki o zaman güçlü prens," diyerek oğlanın önünde eğildi kadın. "Belki sana masal okurum?" dedi. Kabul eder mi etmez mi öğrenmek için soru sorar gibi konuşmuştu. "Sen de dinlersin."

Moryan alnına dökülen küçük, beyaz saç tutamlarını tek eliyle yüzünden çekti ve alnını kaşıyarak bir süre düşündü. Dadısıyla gitme fikri ona oldukça cazip bir fikir gibi gelmişti. Ama hayır. Olmazdı. Babası bekle demişti. Sekizde geleceğim, demişti.
Moryan zaten sekize kadar beklemişti. Daha da beklemesine gerek var mıydı?
Onunla odasına gitmeye karar verdi. Hem gözleri de kapanmaya başlamıştı zaten. Babası kızacak değildi ya? Geç kalan kendisiydi.

"Tamam ama şu hayvanların konuştuklarından olmasın, ona göre." Moryan yine sesini kalınlaştırmayı becerememişti.

"Sen nasıl istiyorsan öyle küçük prens." Moryan'ı gülümsetebilmek adına karşısında minik bir reverans yaptı.

Ağır ağır başını sallayınca Meris genişçe gülümsedi ve Ellerini çocuğa uzattı. Tereddüt etse bile tuttu elini Moryan. Meris'in elleri de annesinin elleri kadar sıcaktı. Hızlı adımlarla merdiveni çıktıktan sonra odaya nihayet geldiler. Meris, kitaplıktan Moryan'ın sevdiği gibi bir Öykü kitabı kaptı. Yatağa doğru döndüğünde, Moryan çoktan yatağa uzanıp ince örtüyü üzerine çekmişti.

Meris, oğlanı rahatsız etmemek adına vücudunun bir kısmı yatağın dışında kalacak bir pozisyonda uzandı yatağa. Moryan, başını omzuna yaslarken kitabın ilk sayfasını açtı.

Hikâye kitabı resimlerle doluydu. İlk sayfada bir çocuk vardı yanında da bir sürü kurşun asker. Sepet oyuncaklarla dolmuş taşmıştı.

"Günlerden birinde..." diye söze başlamıştı Meris. "...Güzel, beyaz saçlı bir çocuk varmış. O bir prensmiş ve doğum günü geldiğinde bir sürü güzel oyuncağı olurmuş." Moryan heyecanlı bir şekilde Meris'in kollarını sıktı ve küçük dişlerini göstererek gülümsedi. Masal kahramanlarının yerinde olduğunu hayal etmeye bayılıyordu ve Meris ise bunu bildiğinden anlattığı her masalda onu, bir masal kahramanının yerine koyuyordu.

"Yine bir doğum günü gelmiş. Prensin tam tamına yirmi beş tane kurşun askeri olmuş."

"Ne?" diyerek doğruldu Moryan. "Bu çok fazla."

"Ama aralarından bir askerin ayağı yokmuş çünkü askerlerin her biri eritilmiş kaşıklardan yapılmış ve sona kalan askerin bacağına kurşun yetmemiş."

"Zaten bir sürü askeri varmış. Prens hiç üzülmemiştir," dedi Moryan.

"Devamını dinle," diye uyardı Meris. Ve anlatmaya devam etti. "Tek bacağı olan asker, şato şeklindeki bir masanın üzerinde kâğıttan bir balerin görmüş."

"Ve ona âşık olmuş değil mi?" diye bir tahmin yürüttü Moryan.

"Evet, ona âşık olmuş," diyerek onayladı Meris. "Balerin; tüllü eteği içinde, tıpkı bir flamingo gibi durarak parmak uçlarında dans ediyormuş. Kurşun asker, balerinin havada duran bacağını göremediğinden onun da kendisi gibi olduğunu zannetmiş. Aşkı böyle doğmuş." Bir nefes alarak soluklandı ve sayfayı çevirdi. Sayfadaki resimde bir korkuluk ve bacaksız kurşun askerin konuşmaları resmedilmişti.

"Gece yarısı olmuş, tüm oyuncaklar canlanmış. Bahçedeki korkuluk, askerin balerine attığı hayran bakışları fark etmiş ve onu uyarmak istemiş. Fakat asker onu dinlememiş."

"Niye dinlesin ki? O balerine âşık." Moryan'ın kafası allak bullak olmuştu.

Meris bu tepkiye yalnızca hafifçe gülümseyerek karşılık verdi ve sayfayı tekrar çevirdi. "Sabah olduğunda kurşun asker bir pencerenin yanına konulmuş ve pencerenin açılmasıyla birlikte pencereden sokağın ortasına düşüvermiş. Sokakta onu bulan çocuklar ona kâğıttan bir gemi yapmış ve lağıma bırakmışlar. Kurşun asker, bu durumda bile balerini düşünmeye devam etmiş."

Meris uzun süren sessizlikten şüphe duyunca göz ucuyla soluna baktı. Moryan çoktan uyumuş, hatta belki de rüya bile görmeye başlamıştı. Meris, Moryan'ın başını öptü. Hikâyenin geri kalanına yarın devam edecekti. Ne de olsa anne ve babası yarın da gelmeyecekti, Moryan beklese bile.

Meris yataktan kalkarak kitabı Moryan'ın başucuna bıraktı. Işıkları söndürmeden önce küçük çocuğun yüzüne son bir kez baktı. Göğsü inip kalkıyordu, sanırım bu yeterliydi.

Yazar notu: Bir bölüm daha bitti. Ateşe yakın hakkındaki yorumlarınızı görmeyi çok isterim. Hoşça kalın!🤍🕯