9. bölüm · ATEŞE YAKIN

7. BÖLÜM | PEK DE AFİLİ OLMAYAN BİR PLAN

Yagmur Canbay

Artık bir şeylerin yapılması gerektiği kesindi.

Artık hep birlikte konuşmaları lazımdı.

Bunun için şafak vaktini seçmişlerdi çünkü diyarların uyuması onları güvende hissettirecekti.

Tüm hâkimler buradaydı. Onlar özellikle çağırılmışlardı çünkü onlara düşen görev herkesinkinden daha mühim, aynı zamanda herkesinkinden daha ağırdı.

“Anlamak istemiyor musun sen? Bu adam sizin düşündüğünüz kadar saf bir adam değil, diyorum! Başka bir kadınla beraber olabilmek için kendi eşini öldürdüğünü tüm Gölge Diyarı biliyor. Belki de taşı saklayan kendisidir. Taş bunca sene kendini bilmez bir hırsızın ellerindeyken krallığı nasıl ayakta kaldı?
Gitmemiz gereken ilk yer Gölge Diyarı. Hatta tek adres Zevalis’in sarayı. Sonrası zaten basit. Benim için iş orada biter. Devamını da siz düşünürsünüz.” Gölgelerin Hâkimi Izar için bugün de tersinden kalkmış demek çok doğru olurdu fakat o bugün hiç uyumamıştı. Diğer hâkimlerin aksine o, oldukça emindi kendinden. Israrlıydı. Taşı kendi kralının akladığından adı kadar emindi, Izar.

Alvera oturduğu yerden parmaklarını çatırdatarak konuştu. “Bunu neden yapsın ki? Bana olası bir şeymiş gibi bile gelmiyor." Alvera, tüm hâkimler içerisinden en şansız olanıydı. Kendi babası da tıpkı onun gibi bir Göğün Hâkimiydi ve Gökyüzü’nün kralıydı. Babasına ihanet eden tek kişi, Diyarların Mirasçısı değildi. Bu bir nebze içini rahatlatsa da tamamıyla vicdan azabından kurtulmasına engel olamıyordu.

Babasını hayatındaki her şeyden daha çok seviyordu.

Ama artık bazı şeylerin değişmesi gerekliydi

Bu bir istek değil, gereksinimdi. Onlar buna mecburlardı.

“Bak-” Kazırganlar’ın sonuncusu kaldırdığı eliyle susturdu Izar Alec’i. Bir tartıştırmayı kaldırabilecek hâlde değildi.

“Izar yeter,” derken gözleri telaşla bakıyordu arkadaşlarına. Bu ânın gelmesini çok uzun bir zaman beklemişti. Peki şimdi neden ne yapacağını bilmiyordu? Belki de yarım asır boyunca düşlemişti olacakları. Neden?

“Anlamıyor musunuz gerçekten, Karal? Baban Gölge Kralı’nı koruyor oğlum. Kızı damgalayıp yollamış aramıza aklınca bize gözdağı veriyor.” Izar, aklının içinde ne var ne yok kusarcasına anlatıyordu ama anlaşılıyor gibi hissedemiyordu.

“Babam, Arzen’i savunacak adam değil. Ne yapıyorsa kendisi için yapıyor. Biz sadece ondan önce davranacağız.” Karal, koltuğunda gerildiğini hissederek kıpırdandı.

“Yaptığımız şey ne kadar mantıklı sizce? Ya tüm taşlar toplandığında umduğumuzdan çok daha kötü bir şeye sebep olursak? Bu taşlar o kadar güçlü ki… Bunu en iyi sen bilirsin Karal. Bir şey söylesene!” Ateşin Hâkimi Nevis Athena homurdanırcasına bir nefes vererek parmak uçlarından çıkan dumanları avcuna hapsetti ve devam etti,: “Yapmak istediğimiz o şeyi yapamayabiliriz. Her şeyi sonlandıralım derken, diyarları daha da güçlendirebiliriz. O zaman ne olacak?”

Diyarların Mirasçısı Karal, burnundan soluyordu. Herkes, her ne kadar ortaya konuşuyor gibi gözükse bile, aslında bütün oklar onun olduğu yöne dönüktü. Susmak istiyordu. Tüm her şeyi bırakıp yok olmayı öyle çok istiyordu ki…

Burada olmasının tek nedeni de bu değil miydi zaten?

Kazırgan halkını kurtarabilmesi için önce onların sonu olması gerekiyordu.

“Onu da o zaman düşünürüz, Nevis,” diye yanıtladı kızıl saçlarını parmaklarıyla tarayan Nevis’i. Saat gecenin bilmem ki kaçıydı. Hatta sabaha varmak üzerelerdi fakat Nevis’in saçları jilet gibi gözüküyordu.

“Hayır,” diye lafa atıldı Izar. Sessiz kalamıyordu. Doğası buydu. Bundan kurtulmayı da hiç istememişti. “Her gün güzel kıyafetlerimizi giyerek kan ağlayanların gözünün içine bakarak gülemeyiz Karal. Bu pisliğe ‘Dur.’ diyeceğiz. Bu iş başladı. Gerçek anlamda bitmeden de bitmeyecek.”

Hafif bir gıcırtı sesiyle kapı açılırken tüm hâkimlerin dikkati hâlâ Karal’ın üzerindeydi. Gelenler Sasha ve Liya’ydı. Yeni uyandıklarını henüz kapının eşiğinde olmalarına rağmen herkes fark edebilmişti.

İçeri girdikleri esnada James’in onları izleyen gözlerine bakarak homurdandı Sasha. Bu dünyada haz etmediği tek kişi varsa, o da Yerin Hâkimi olan James’ti. Onun çocukça davrandığını düşünüyordu. Liya gibi değildi. Liya, ciddi olunması gereken konularda ciddi kalıyor, her şeyi şakaya vurmuyordu fakat aynısı James için söylenemezdi işte.

İçeri girdiklerini gören Izar, hafifçe James’in sırtına vurdu. Yer açmak için yana kaymasını söyledi gözleriyle, başını kendinden tarafa yatırmıştı. James, biraz daha Izar’a sokulduğunda kızlar da sırayla onların oturduğu deri koltuğa yerleştiler.

“Ee,” dedi Sasha buz gibi sesiyle. “Ne derdiniz var? Uyanmamıza yarım saat kaldı.” İşaret parmağını duvarda asılı duran analog saate dikmişti. Yapacakları işten en memnun olanları oydu. Yine de bu, şikâyet etmesine engel değildi.

“Hangi birini duymak istersin?” dedi Alvera gözlerini devirerek.

“Neticede hepsini duyacağım değil mi? Uzatmayın.” Odadaki hiç kimse Sasha’nın bu hâllerine uzak olmadığı için tepki veren yoktu.“Hadisenize!”

Karal, kimseye belli etmeden derince bir nefes alıp sıkıntıyla ağzından geri verdi. Öfkeleniyordu ama bu öfkesi odadakilere değil tahttakilereydi. Kendi öz babası dâhil. El birliğiyle diyarları mahvetmişlerdi. Topraklar ölüm kokar olmuştu. İnsanlar huzursuzdu.

İnsanlar sonsuz bir dünyaya ait değillerdi.

En başta bunun kabul edilmesi gerekirdi.

Karal bu durumu kanıksamak istemiyordu.

Bu yüzden oturuyordu bu koltukta. Bu yüzden sabahın bu saatinde buradaydı Izar, Sasha, Liya ve daha nicesi. Vazgeçemezdi işte. Yakışmazdı kendisine, yakışmazdı adına.

Olduğu yerde kıpırdanarak belinin çıtlamasına sebep oldu. “Anlatacağım; Elena ve Evander bir gelsin. Anlatacağım.”

“O kıza güvenmiyorsunuz değil mi?” Onlar gelene kadar konuyu değiştirmek istemişti Sasha. Bu soruyu onlara sormak için an kolluyordu resmen. O kızda hoşuna gitmeyen şeyler vardı. İnsanlar o damgayı alabilmek için ölümlerden dönerlerdi. Bağlılıklarını göstermek için canlarını hiçe sayarlardı. Oysaki Vera’nın bileğindeki o iz, hak edilmek için çaba harcanmış bir iz değildi. Vera onun için ne yapmış olabilirdi ki?

“Hayır.” Bunu söyleyenin James olması Sasha’yı şaşırtmıştı. “Ona ismini dahi söylemedik,” dedi Karal’ın gözlerine bakarken.

“Kimseye söylemiyorsunuz zaten de… O kız damgalanmanın ne demek olduğunu bile bilmiyor. Bayağı korkutmuştunuz onu. Kötü bir şey zannetmiş…” Göz ucuyla Liya’ya baktı çünkü bu âna bir tek o şahitlik etmişti. “Ağlıyordu.”

“Hayır, hayır,” dedi Izar başını iki yana sallarken. “Bu onu masum yapmaz. Duyguları işin içine katmayın.”

“Onu seviyorum ama…” diye sızlandı Liya. Vera’yı arkadaşı olarak görüyor, onunla vakit geçirmekten mutluluk duyuyordu. Bu yüzden ondan ufacık bile kuşku duyamıyordu.

“Ben de bunu kastediyordum.” Bu sefer başını yavaş bir şekilde aşağı yukarı salladı, Izar. Dudakları düz bir çizgi görünümünü alırken bir kaşı havalanmıştı. Bir şeyi kabullenmeye çalışıyormuşçasına bir hâli vardı.

“Izar haklı,” dedi Alvera saçlarıyla oynamayı nihayet bıraktığında. “Tedbirli olmak zorundayız. Bu iki günde heveslendiğimiz bir şey değil. Yakalanırsak büyük patlarız. Geri dönüşü olan, affedilir şeyler yapmayacağız, Karal.”

“Zaten sizin aksinizi savunmuyorum. Ben de sizinle aynı fikirdeyim.” Diyarların Mirasçısı’nı huzursuz etmediği söylenemezdi bu durumun. Tıpkı Izar’ın söylediği gibi göz dağı veriyordu babası ona. Ondan bu sırrı saklayabilmiş olmayı diliyordu. Saklayamamışsa, kendisi dâhil, bu odadaki herkes ölmeyi dilerdi. Sadece omlar değil, gelecek nesillerde hapsolurdu bu dünyada.

Tak,

Tak,

Tak.

Kapı art arda tam üç kez tıklandığında odadaki tüm gözler kapıya dönmüştü. Zaten herkes biliyordu gelenlerin kim olduğunu. İçeriden bir yanıt gelmesini beklemeden açmıştı kapıyı çoktan, avcı Evander. Kız kardeşinin içeri geçmesi için ona öncelik tanıyarak kenara çekildi. Elena içeri girdiğinde yüzünde; mahcupluk ve de minnettarlık duygularının karışımını dışa vuran bir ifade vardı. O da tıpkı ardından kapıyı örten Evander gibi resmî kıyafetler giymişti. Zor durumda kalmadıkları sürece kullanmayı tercih etmedikleri kılıçları bilenmiş, kemerlerine geçirdikleri kının içerisinde sabit bir şekilde bekliyordu.

İçerideki koltuklar tıkış tıkış olduğu için koltukların tam ortasındaki büyük sehpanın önüne, Karal’ın göz radarına da girecek şekilde yere oturdular. Bu sırada Sasha, cam sehpanın üzerinde duran siyah bir şişenin içinden bardağına likör dolduruyordu. Kısa süren bir sessizlik boyunca odada duyulan tek ses, bardağın içindeki buzun bardağa çarparken çıkardığı çatırdama sesleriydi.

Dalgaların Hâkimi Leo, artık zamanının geldiğine karar vererek yanında getirdiği haritaları uzanarak Karal’ın çalışma masasına bıraktı. Haritaları Izar ile birlikte hazırlamışlardı. Aynı haritalar elbette Diyarların Mirasçısı’nın elinde birçok farklı kopyasıyla beraber vardı fakat Leo ve Izar, gidecekleri yerleri daire içine alarak onlara numaralar vermiş, üstelik gidecekleri numaralı şehirlerde de ilk önce nerelere bakabileceklerini onlara hatırlatan bir sıralama yapmışlardı.

Karal elini sanki üzerinde bir toz varmış da onu savururmuş gibi en üstteki haritada gezdirdi. Haritaların pürüzlü dokusunu hissederken dağılan kâğıt kokusunu duyabiliyordu. En üstte tıpkı tahmin ettiği gibi Gölge Diyarı vardı. Gölge Sarayı, özellikle görünür kılınmak isteniyormuş gibi kırmızı mürekkepli bir kalemle daire içine alınmış, üstüne üstlük bir de çevresine oklar çizilmişti. Izar, Zevalis’in sarayını arama konusunda inatçıydı ve eğer Karal onu biraz olsun tanıyor ise, Izar bu fikirden asla ama asla vazgeçmezdi. Karal, sıkıntılı dolu nefeslerinden birin, daha istemediği kadar sesli bir şekilde verirken elinde tuttuğu Gölge Diyarı haritasını herkesin daha rahat görebilmesi adın adiğerlerine doğru döndürdü.
“Vazgeçmeyeceksin, değil mi?” bakışları doğrudan Izar’ın gözlerindeydi ancak Izar, önünde birleştirdiği ellerine diktiği bakışlarını bir türlü yukarıya kaldırmıyordu.

“Hayır,” dedi Gölgelerin Hâkimi sesini olabildiğince sabit tutarak. “Eğer dert ettiğiniz şey buraya olan uzaklığıysa sorunlarınız tamamıyla gereksiz. Bakın…” derin bir nefes alıp oturduğu yerde dikleşti.
Konuşurken herkesin gözlerine teker teker bakabilmek istiyordu. “Karzen’den çıkıp tüm diyarları dolaşırken şu anda bizim bulunduğumuz konumda…” Ayağa kalkarak c şeklindeki masanın üzerinden haritalara uzandı. Uzanırken Karal’ın gözlerine bakarak izin istemişti âdeta. “… yani Kazırgan Malikânesi’nde bulunan bir insan mantıken ilk önce…” Elinde tuttuğu Karzen’in, Kazırgan’ın başdiyarı, haritasını masaya gelişigüzel bir biçimde bıraktı. Harita yavaş yavaş süzülürken o çoktan elindeki diğer haritayı düzeltip açmıştı. “Kâbus veya Ateş Diyarına gidecektir.” Yanında duran Karal, onu onaylamak için sessizce salladı başını. “Siz de bu yüzden ilk önce buralardan başlanması gerektiğini düşünüyorsunuz. Ama yanlış.” Izar bunu kabullenmek istemiyormuşçasına başını iki yana sallaya sallaya arkasındaki kitaplıkta katlı bir şekilde öylece duran Kazırgan Dünya Haritası’nı aldı ve zarar vermemek için olabildiğince acele etmeden açtı. Harita o kadar eskiydi ki, elinizde tutarken bile, hiç farkına varmadan birkaç parçaya bölünmesine sebep olabilirdiniz.
“Atıyorum, biz de öyle yaptık. Kâbus Diyarı zaten bizi zorlayacak. Oraya bir kez girdik mi, mümkün değil bir hafta çıkamayacağız.” Odadaki herkesin gözleri Izar’ın elinde tuttuğu haritada, kulağı ise otoriter sesindeydi.
“Önce batıya doğru gider, Ateş Diyarı’nı aradan çıkarırız derseniz daha kötü. Ateş’i ara, Dalga’ya gel, Kâbus’u gez dolaş derken ne kadar zamanınızın gideceğinin farkında mısınız? Bu sürede istese Kazırgan bulamaz mı taşı? Ben bize zaman kazandırmaya çalışıyorum. İhtimali yüksek olan yere gidelim ilk önce, diyorum. Ha, baktık orada yok önce güneye Dalga Diyarı’na, sonra oradan batıya doğru Ateş, en sona da Kâbus Diyarı ve Gökyüzü kalacak. Emin olun, zamandan yana sıkıntı değil bu.”

“Gölge Sarayı’nı aramak ne kadar doğru olur?” diye sordu Liya, Izar’dan çekinmesine rağmen. “Sanki onu suçluyormuşuz gibi…”

Onu onaylamak için konuşmaya başladı Karal: “Doğru söylüyor. Izar, kabullenmek istemiyorsun ama benim bir kralın sarayına girip de arama yapmamı sağlayabilecek bir gücüm yok. Ben ne yaparsam yapayım, onların gözünde Kazırganlar’ı temsil ediyorum. Savaş başlatmak şu an için istediğim bir şey değil.”

Şu an için.

Izar bıkkınlıkla elinde tuttuklarını masaya bırakarak Evander ve Elena’nın yanına oturarak dirseğini diz kapağına yasladı. Elbette önemsiyorlardı onun fikrini, yalnızca her şeyi düşünmek zorundalardı. Özellikle de Karal. Onun hata yapmak gibi bir lüksü yoktu. Bıkamazdı, kızamazdı, yorulamazdı. Çünkü başarısında onu hunharca alkışlayanların elleri, yaptığı en ufak hatada onu eleştiren parmaklara dönüşecekti. Bazen aklından bu gerçeği silmek istiyordu. En sonundaysa hep aynı kelimeyi tekrarlıyordu: Keşke.

Evander, elini Izar’ın omzuna atarak onu teselli etmeye çalıştı varlığıyla. Bu kadar ısrar ettiği bir konuda kabul görmemenin ona kötü hissettireceğini herkes kadar iyi biliyordu. “O zaman ilk önce…” cümleyi yarım bırakarak bir soru sormuştu aslında, kraliyet avcısı Evander.

“Batıya,” dedi Karal elinde döndürdüğü ince kalemi mürekkep dolu şişeye batırırken. “Ateşin Diyarı’na.” Kalemden damlayan mürekkebi umursamadan haritada Izar ve Leo’nun sondan bir önceye koyduğu Ateş Diyarı’nın haritasını yazması kolaylaşsın diye biraz yana yatırdı. Ardından eskimiş parşömen kâğıdının en tepesine “1” yazdı.

Karal bakışlarını tekrardan onlarla buluşturduğunda, “Peki Vera?” dedi Alvera soru sorar gibi bir ses tonuyla “O ne olacak?”

“Bilmeyecek,” dedi Sasha son derece umursamaz bir tavır takınarak.

Elena dik duran omuzlarını ovuşturup duruyordu. “Neyi bilmeyecek?” diye sordu. Kıstığı gözleriyle tüm herkesi sırayla gezdi bakışları.

“Planımızı, amacımızı bilmeyecek,” dedi Nevis omuzlarını silktiğinde.

“Ve adımı,” diye ekledi Karal. “Adımı da bilmeyecek.”