14. bölüm · ATEŞE YAKIN

12. BÖLÜM | MÜZİK KUTUSUNDA YALNIZLIK

Yagmur Canbay

110 yıl önce, bir kış gecesi

“Yani artık benimle kalmayacak mısın?” diye sordu Moryan, Meris’e dönerek. Gözyaşlarını, küçük ellerinin tersiyle yarım yamalak sildiğinde yaşlar, kızaran yüzünü sızım sızım sızlatıyordu. Konuşurken sürekli hıçkırıp duruyordu. Aslında dediklerinin anlaşılması zordu ama Meris, konuşmasa bile Moryan’ı anlayabilecek kadar uzun zaman geçirmişti onunla.

Meris, kırmızı elbisesinin eteğini elleriyle düzeltti. Konuşmadan önce derin bir nefes aldı. Moryan’la aynı boya gelebilmesi için dizlerinin üzerine çökmüştü. “Sanırım. Sanırım öyle olacak,” derken zorlukla yutkundu.

“Neden? Neden gidiyorsun? Neden!” boğazına kaçan tükürük, küçük çocuğun öksürmesine sebep olmuştu. O kadar ağlamıştı ki, bembeyaz olan teni, şimdi kıpkırmızı olmuştu. Özellikle yanakları, onlar alev alevdi. “Neden? Söyle!”

Meris, dizlerinin üzerinde yavaş yavaş giderek Moryan’a yaklaştı. İki elini de yanaklarına bastırarak, “Ama bunu konuşmuştuk,” dedi ve yanaklarına akan gözyaşını Moryan görmeden hemen sildi.

“Onu benden daha çok seviyorsun! O yüzden beni bırakıyorsun!” Küçük çocuk ne kadar bağırmaya çalışsa da öksürükler peşini bırakmıyordu. Meris giderse geceleri nasıl uyuyacaktı? Karanlıktan çok korkardı.

Eğer kimse ona masal anlatmazsa Moryan nasıl rüya görecekti?

“Hayır.” Meris başını iki yana salladı ve “Kimseyi senden çok sevmiyorum Moryan, gerçekten,” dedi bu gecenin bir an önce bitmesini dileyerek.

“Yalan söylüyorsun!” diye sitem etti Moryan.

Ses tonunu ilk seferki kadar sakin tutarak, “Söylemiyorum,” dedi Meris. Moryan’ı üzmeyi hiç ama hiç istemiyordu.

“Söylüyorsun işte! Beni sevseydin bırakıp gitmezdin ama gidiyorsun!” Moryan, Meris’i ittirerek kollarını göğsünde birleştirdi. Meris’i anlamamakta oldukça ısrarcıydı. Anlarsa, olgun bir çocuk olursa Meris hemen giderdi. Zaten Moryan çok güçlü, derdi. Dememeliydi işte. Biraz daha onunla kalmalıydı.

“Seni sevdiğimi biliyorsun,” diyerek başını yana eğdi Meris. Yaşların taşmayı beklediği gözlerini sıkıca yumdu. Bu odayı çok özleyecekti. Yalan değildi. Moryan ile öyle çok vakit geçirmişti ki bu kararı vermek onun için çok zor olmuştu. Onu bir başkasına emanet ederek işinden ayrılacaktı. Böylesi herkes için daha iyi olurdu.

Bazen de böyle olmalıydı. Olması gereken, herkes için iyi olan diye inandırmaya çalışırdı kendine insan. Herkes için iyi olanlar bazen en çok acıtanlardı. Karar vermek kolay değildi.

Moryan, “O zaman söz ver,” derken çenesini omzuna sürttü. Söz vermekle yemin etmenin aynı şey olduğunu sanıyordu. Meris, onu birkaç sefer ikisinin farklı anlamlar taşıdığı konusunda uyarsa da çocuk aklı bazen karışmaya devam ediyordu. “Beni sevdiğine söz ver!” derken yine hıçkırmıştı.

“Söz veriyorum, Moryan. En çok seni seviyorum.” Meris, bu hâldeyken onu uyarsa da yarına tekrar unutacağını bildiği için Moryan’ı düzeltmedi. Onun yerine dediklerine ayak uydurmuştu. Moryan’ın böyle ağlaması, zaten içini sızlatırken başka herhangi bir şeyden bahsetmesi olanaksızdı.

“Adımı tam söyle! Ya başka bir Moryan’ı seviyorsan?” Moryan arkasındaki yatağa oturup sürünerek yerleşmeye çalışırken küçük yıldızlarla kaplı yatak örtüsünü bozmuştu. Meris de yere oturup kolunu Moryan’ın yatağına yasladı. Midesi bulanmaya başlamıştı.

Başını öne eğerek gülümsedi, hemen ardından yeminine -sözüne- baştan başladı. “Söz veriyorum ki en çok Moryan Zevalis’i seviyorum,” diyerek küçük çocuğun ıslak yüzüne yapışan gür saçlarını gözünün önünden çekti.

Artık Moryan yedi yaşındaydı. Beyaz saçları gitgide grileşiyor, bukleleri sönüyordu. Çocukların büyümek zorunda olması, yetişkinler için başlı başına zor bir şeydi. Değişimlerini izlemekse kalplerini ısıtan bir duygu yüklüyordu omuzlarına.

Moryan, “Ben de en çok seni seviyorum, Meris,” derken utanarak başını öne eğdi ve gülümsedi. Şiddetli hıçkırıkları sönmüştü, yine de ara sıra boğazından kontrol edemediği iniltiler kaçıyordu. Başını odasının pencerelerine çevirdi. Odası güneş almasa bile perdeleri hep kapalıydı. Tıpkı babasının tembihlediği gibi.

Aklına gelince, “Ama anneme söyleme,” dedi. “Onu da seviyorum ama sen yine de söyleme.” Annesi zaten yanına gelmiyordu, hep bir işi vardı. Eğer Moryan’ın, Meris’i kendisinden çok sevdiğini duyarsa hiç gelmez, diye düşünmüştü. Bu düşünce minik kalbini endişelendirmiş, daha hızlı atmasına sebep olmuştu.

“Tamam,” dedi Meris gülümserken. Tekrar dizlerinin üzerinde durup çocuğa yaklaştı ve “Söylemem,” diye fısıldadı kulağına doğru. Moryan, kendini rahatlamış hissetti. Ne de olsa Meris, verdiği bütün sözleri tutardı.

Oturduğu yerden kalkarken Meris’in elini tuttu. Moryan yürümeye başladığında Meris de onunla birlikte ayağa kalkmıştı. Onu odasının girişinde, hemen kapısının yanında duran küçük kitaplığına götürdüğünü anlayınca içinde bir pişmanlık peyda oldu aniden. Moryan bir gün büyüyecekti. Ve o günler geldiğinde Meris’e çok kızacaktı. Gerçekler, herkes kadar çok acıtacaktı yüreğini. Ve en acısı ise Meris’i asla affetmeyecek oluşuydu. Anlattığı o masallar aklının sokaklarında savrulup zararsız gibi görünen şiddetli rüzgârlara karışıp kaybolduğunda, Moryan bir daha eski Moryan olmayacaktı.

“Gitmeden bana bir masal daha anlat, olur mu?” Meris’in yüzüne bakmadan sormuştu bu soruyu. Çünkü Meris, ona acelesi olduğunu ve hemen gitmesi gerektiğini söylerse tekrar ağlamaya başlayacaktı. Onun, kendisini tekrar ağlarken görmesini istemiyordu. Kendini zor tutuyordu.

Meris, Moryan’ın bir masal istemesine memnun olmuştu. Bu, onun için yapabileceği son şey olabilirdi. Ayrıca masalın yarısına gelmeden zaten küçük gölgenin gözleri kapanacaktı. Böylece gitmesi daha kolay olacaktı. Eşyalarını saatler öncesinden toparlamış, neyi var neyi yoksa bir araya getirmişti. Artık kullanmayacağı tek tük eşyaları, yeni gelecek bir sonraki kadın için bırakmıştı. O da kullanmazsa o zaman çöpe gideceklerdi.

Ellerini çocuğun dağınık saçlarının arasına daldırdı ve onu kendine doğru çekti. Moryan, sanki bu ânı bekliyormuş gibi sarılıvermişti kadının eteğine. “Hangi masalı istiyorsun?” diye sordu Meris, gözlerini masal kitaplarında gezdirerek. Okumadığı kalmamıştı. Meris’in gece anlattığı masalları, ertesi gün mutlaka bir kez de Moryan okurdu. Bu artık bir alışkanlık hâline gelmişti.

Moryan geri çekildi. Bunu yaparken aynı anda omuzlarını kaldırıp indirmişti. “Bilmem, sen seç,” diye yanıtladı dadısının sorusunu. Aklında herhangi bir masal yoktu. Tek isteği Meris’ten son bir masal dinlemekti. Zaten sonrasında bir daha ona masal anlatmayacaktı kimse. Meris’in yerine gelen kişiyi de Meris’i sevdiği kadar sevebilir miydi Moryan? Meris’in yerine gelen kişi ona masal anlatır mıydı?

Belki anlatır, diye düşündü Moryan. Belki anlatır ama Meris’in anlattıkları kadar güzel olmaz.

Moryan’ın düşüncelerini tahtadan kapının üç kere tıklanış sesi böldü. Kapıyı çalan kişi içeriden gelecek yanıtı beklemeden açıp eşikten içeri girmişti. Moryan, aynı anda hem heyecanlanmış hem de içini bir karanlık kaplamıştı. Gelen babası, Kral Arzen’di. Babasıyla ne zaman konuşmaya başlasa en sonunda yeteri kadar iyi bir çocuk olamadığı hakkında sözler işitiyordu. Bu yüzden onun odasına gelip Meris ile geçirdiği son vakitlerini bölmesi, Moryan’ın hiç de hoşuna gitmemişti. Çok kısa bir süre onlara bakarak hemen sonra geldiği kapıdan geri çıkmasını diledi, Moryan.

Heyecanının sebebi ise annesiydi. Babası burada olduğuna göre annesini de yanında getirmiş olmalıydı. Belki yarın sabah onu annesi uyandırırdı. Birlikte yemek yemek için.
Yarın sabah Meris olmayacaktı. Moryan’ın duyguları bu sefer hüzne bulandı. Hissettiği her şey birbirine karışıyordu.

Arzen Zevalis’in bakışları dadı Meris’in üzerine fazla odaklanmadan oğluna döndü. Dişlerini sıktığı için kasılan çenesi ve çatık kaşları onu kızgın gösteriyordu. O, böyle baktığında Moryan konuşmaya cesaret edemezdi.

Arzen’in, Moryan’ın yüzüne baktığında fark ettiği ilk şey kızarmış gözleri oldu. Eğilerek Meris’in eteğine tünemiş oğluna yaklaştı ve son derece tekdüze bir sesle “Oğlum, neden ağladın?” diye sordu. Dadı Meris bu soruyu duyar duymaz gerginlikle yutkunmuştu. Çünkü Moryan’ın ağlaması için suçlanacak tek kişi kendisiydi.

“Ağlamadım,” dedi Moryan gıdıklanan alnını kaşırken.

Kral Arzen oğlunun başındaki elini tutarak onu sertçe kendine doğru çekti. Gözlerini kapatarak derin bir nefes alıp verdi. “Neden ağladın, Moryan?” diye sordu bir kez daha.

Hayır, bu kötüydü. Çok kötüydü hem de. Babası bu sefer oğlum dememişti. Adını söylemişti. Bu kızdığı anlamına gelirdi. Dolu gözlerini, babasının doğrudan onunkilere bakan gözlerinden kaçırdı ama sorusuna cevap veremedi. Boğazında yine açıklayamayacağı bir his oluşmaya başlamıştı.

Arzen, “Cevap ver! Yalan söylememeyi öğreneceksin!” derken Moryan’ı tuttuğu kolundan sarsmıştı. Moryan’ın gözleri artık dolu değildi. Akmaması için dua ettiği gözyaşları boynuna ulaşmak üzereydi.

Meris, ne yapacağını bilemeyerek elini çocuğun omzuna koydu. Onu geri çekmek için göğsünü tutacağı sırada Arzen’in onu sessizce uyaran bakışlarını görünce elini yavaşça geri çekti.

“Yalan değil.” Moryan sessizce ağlamaya çalıştığından konuştukları kulağa bir fısıltı gibi geliyordu. “Meris gidecek.” Derin bir nefes almaya çalıştı. Zorlukla nefesi içine çekerken küçük bedeni titremişti. Kitaplığının üstünde duran, annesinin Ateş Diyarı’ndan onun için getirdiği ama şekli bozulmasın diye hiçbir zaman yakmalarına izin vermediği kâğıttan kayık şeklindeki mumu ile bakışmayı keserek gözlerini kapattığında, “Onun için üzüldüm. Ama ağlamadım,” dedi. Sesinin titrememesi için konuşmadan önce boğazını temizlese de pek bir faydası olduğu söylenemezdi.

Arzen tek kaşını kaldırıp başını anladığının göstergesi olarak salladı. Moryan hâlâ onun yüzüne bakmıyordu. Arzen, “Meris gidiyor muymuş? Görünüşe göre sana bakacak yeni birilerini bulmam gerekecek,” derken doğrudan Meris’in en az bir ceylanınki kadar iri gözlerine bakıyordu. Demek Meris ona hiçbir şey söylemeden saraydan gidecekti.

Bunu ona nasıl yapabilirdi? Ne yani, yaşadıklarının hiç mi önemi yoktu?

Moryan, babasının söylediklerine aklı karışmış bir şekilde başını salladı. Meris’in gitmesinin sebebinin, babası ile ilgili olduğunu zannetmişti. Hem babası, daha önce gözlerinin önünde Boremius’u kovmuştu işten. Meris’i de hamile olduğu için kovabilirdi. Moryan’a bakamayacağını düşünmüş olabilirdi.

Madem onu kovan babası değildi, o hâlde Meris’in gitmesine gerek yoktu. Babası çıkar çıkmaz bunu Meris ile konuşacaktı.

“Peki neden bizimle kalmayı bırakıyorsun, Meris?” Arzen ayağa kalkarak eliyle üzerini düzeltti. “Moryan seni çok seviyor,” derken elini hafifçe kaldırarak oğlunu işaret etti. Aslında onu önemsediği falan yoktu. Sadece Meris’in böyle kaçar gibi gidişinin sebebini anlamlandırmaya çalışıyordu.

Meris yutkunarak, “Aslında,” demeye çalıştı ancak istemeden kekelemişti.

“Gitmesine gerek yok değil mi?” Moryan’ın gözyaşları akmaya devam etse de artık gülümsüyordu. “Ben de ona yardım ederim, bebeğin abisi olurum! Sen de hiç yorulmamış olursun, Meris!” derken kadının eteklerini çekiştirdi.

Meris gerilmişti. Her ne kadar Moryan’ı burada tek başına bırakmak istemiyor olsa da artık burada kalmaması gerektiğini de biliyordu. Yaptığı şey onu utandırıyordu, gün geçtikçe bu oğlan çocuğunun bile yüzüne bakamayacaktı.

Yine de olanların tek suçlusu kendisi değildi.

Dadı Meris, yutarcasına aldığı nefesini boğulacağı hissiyle sesli bir şekilde verdi. Başını yere eğerek Moryan’la göz göze geldiğinde ona, yapabildiği en büyük gülümsemesini gösterdi. Mutlu gibi davranırsa Moryan da mutlu olur zannediyordu. Fakat Moryan, babası ve Meris arasındaki gerilimi hissetmişti. Yine de aklı, bu kötülüğü düşünmeye yetmiyordu. Eğer yetseydi muhtemelen en çok annesini severdi.

Arzen, oğlunun sorduğu soruya kulak asmadan Meris’e bakmaya devam etti. İçine bir korku peyda olmuştu. Kimse bilmemeli, diye düşündü. Hiç kimse.
Tahtımın ikinci bir vârise ihtiyacı yok.

Gölge Kralı, beyninin içindeki sese cevap olarak başını iki yana salladı. Meris’e bir adım daha yaklaşarak kulağına doğru eğildiğinde kadının nefesini tuttuğunu fark etmişti. Moryan’ın sesini duymaması için fısıldayarak konuştu. “O, uyuduktan sonra odama gel,” diye çok net bir şekilde emretti. Meris başını sallasa da Arzen Zevalis, bunu görebilecek kadar bile yüzüne bakmadan odayı terk etmişti.

Moryan, sonunda kralın odadan çıkmasıyla rahatça bir nefes verebilmişti. Terleyen avuç içini, üzerine giydiği su yeşili pijamasının ipeksi kumaşına sürdüğünde başını kaldırıp Meris’e baktı.

Meris ağlıyordu.

Bir süre hareketsizce bekledi. Meris’in gözlerinden yaşlar akıyor, sonra gözleri tekrar doluyor, yaşlar yine ve yine dökülüyordu. Ağzı hafif bir şekilde açık kalmış, bakışları artık kapalı olan kapıya dönmüştü. Başını öne eğdi.

Çocuğun bunu gördüğünü fark eden kadın, elini tutması için Moryan’a uzattı. Kendilerine uzanan eller bazen çocuklara güven verirdi. Küçük gölge, sanki bu ânı bekliyormuş gibi hemen tutmuştu elini.

Birlikte kapının hemen karşısına konumlandırılmış yatağa doğru yürüdüler. Artık Moryan’ın büyümesiyle eski küçük yatağı gitmiş, yerine çok daha büyük yeni bir yatak gelmişti. Moryan bu yatak daha geniş olsa da eski yatağını özlüyordu. Çünkü eski yatağının başlığındaki ahşap oyması ufak hayvanları çok seviyordu. Bazı geceler bir kâbustan uyandığında yaktığı lambanın ışığı, yatağın başlığına vurduğu zaman hayvanların parıldaması onu hep sakinleştiriyordu.

Yerine monte edilen yatağın da oymaları vardı. Ama bu oymalar yalnızca dalga dalga ilerleyen şeritlerden ibaretti. Büyükler için olan her şey, sanki daha sade olmalıymış gibi yapılmıştı. Bazen büyükleri anlayamıyordu.

Yatağa önce Moryan yerleşti. Ama başını yastığa koymak yerine bağdaş kurarak oturmuştu. Kollarını açarak sırtını esnettiği esnada esnemeye başlamıştı. Ellerini hemen ağzına kapattı. Bir hanımefendinin yanında böyle esnemek doğru olmazdı.

Onun uzanmadığını gören Meris ise bacakları aşağı sarkacak şekilde yatağın bir ucuna oturdu. Moryan’a uyuması için ısrar etmeyecekti, Kral Arzen’in yanına gitmek istemiyordu. Çocuk ne kadar geç uykuya dalarsa onun için o kadar iyiydi. Pişmanlığını bir kere daha bütün hücrelerinde hissetti.

Diğer yandan Moryan’ın içi tatlı bir heyecanla dolmuştu, artık yalnız oyun oynamasına gerek kalmayacaktı çünkü Meris, burada kalmaya karar vermişti. Bakışlarını kitaplığının üzerinde duran kapağı kapalı müzik kutusundan masal kitaplarına çevirirken başını okşayan yumuşak elleri hissetti.

“Uykun yok mu?” diye sordu Meris, sorduğu kişinin bambaşka şeyler düşündüğünü bilmeden.

Düşüncelerinin sesinden Meris’i duyamayan çocuğun ağzından bir, “Ha?” sesi çıktı.

Meris, “Uykun, dedim. Var mı?” diye tekrar sordu. Olmasın istiyordu. Hatta Moryan’ın bu gece uyumamasını dilemeye başlamıştı şimdi.

“Meris,” dedi Moryan, başını yastığa bırakırken. Uykusu yoktu. Sadece Meris’e bir şey söylemek istiyordu ama söylese mi yoksa söylemese mi daha iyi, onu bilmiyordu. Ama adını seslenmişti bir kere. Ona söyleyebilecek başka bir şeyi de yoktu.

“Efendim?” Meris, ne söyleyeceği konusunda meraklanmıştı.

Moryan, kadının kırmızı elbiseyle sarılı karnını göstererek, “Bebek,” dedi çekimser bir şekilde. “Adı Nikolai olsun mu? Tıpkı şu hikâyedeki gibi.”

Günümüz, Velora

Etrafımda bilmediğim çok büyük bir oyun dönüyordu. Aslında en başından beri bunun farkındaydım. Her zaman farkındaydım. Mesela yedi sene önce hayatımın başrolünde Moryan vardı. Onunla ilgili gerçekleri öğrendiğimde böyle düşünmüştüm. Tek arkadaşım, yaşadığım diyarın kralının oğluydu, tabii ki onun yanındayken kendimi geri planda hissediyordum, bu ister istemez oluyordu.

Birkaç gün öncesine kadarsa başrol, Karanlığın İmparatoru’ydu. Kesinlikle. Onun, o nerede olursa olsun peşinden giden tahtı; başında olmadığında bile bir yanılsamayla orada göreceğiniz kapkara ama yansımalı bir tacı vardı. Kalbi değil, aklı devredeydi her zaman. Onun yanındayken benim nabzım önemli değildi, III. Kazırgan sahnede oynarken ne haddimeydi nefes almak?

Fakat şimdi bu hikâyenin başrolünü anlıyordum. O kişi şüphesiz Kasır Kazırgan’dı. Suskunluğunun sebebi göz boyamaktı.

James ile konuşurken Liya’ya verdiğim sözü tamamıyla unutmuştum. Ona birkaç dakika sonra yanına geleceğimi söylemiştim fakat gün doğmuştu ve ben gitmemiştim.

Nasıl olduğunu hâlâ anlayamıyordum. Tek bildiğim, buna çok ihtiyacım olduğunu anlamıştım. Öyle ki, James ile sabahın erken saatlerine kadar oturduğumuz yeri bile değiştirmeden saatler boyunca konuşmuştuk.
Saat ilerledikçe her şeyi daha açık bir şekilde anlatmaya başlamıştı. Meğerse James, sabah onunla konuşmuş. Ona hislerinden bahsetmiş. Onu sevdiğini söylemiş.

O ise bunu bir daha asla dile getirmemesini, eğer birinin yanında bunu söylerse onu kendi elleriyle öldüreceğini söylemiş. Korkmuş olmalı ki, James bütün bunları bana anlatırken bile bu kişinin adından bahsetmemişti.

Ara ara, sevdiğim gizemli yalancıdan bahsederken bu kişinin Arzen Zevalis’in oğlu olan Moryan Zevalis olduğunu söylememiştim. Bu son derece düşüncesizce olurdu. Fakat söylesem bile sabah olana dek bunu hafızasında saklayabileceğinden şüpheliydim. Yerin Hâkimi James, dün gece resmen aşkından sarhoştu. Bana bu kadar kişi nasıl bir araya toplandıklarından tutun da Kasır Kazırgan’ın nasıl yaratıldığına kadar aklımın sınırlarının ötesinde olan şeylerden bahsetmişti.

IV. Kazırgan yaratılmıştı çünkü III. Kazırgan yeterince iyi bir lider olamamıştı.

Yaratılmak. Tuhaftı. Yani onun bir annesi yoktu. Aslında mantıken bir babası da yoktu. Ama vardı işte. Ondan önceki Kazırgan onun babası oluyordu, değil mi?

Diyarlar kurban olarak onu seçmişti.

Birbirimize bir gecede öğrenmemiz gerekenden çok daha fazla yük yüklemiştik. Ne tuhaftı ki bunu sadece sohbet ederek yapmıştık.

Ve şimdi, Gölge Sarayı’nın ne amaçla kullanıldığından tam olarak emin olamadığım bir salonunda oturuyordum. Liya hâlâ uykuda olduğundan odaya girip onu rahatsız etmek istememiştim. Elena ise tıpkı diğerleri gibi nöbetine devam ediyordu. Ben bile bıraksalar on beş saat uyuyacak hâldeyken kim bilir onlar şu anda nasıl dayanıyorlardı?

Üstelik, ortada bunu yapmaları için hiçbir sebep yokken Izar ve Leo bir güç yarışına girmişlerdi. “Sen buna şınav mı diyorsun?” diyerek bir kahkaha atmıştı Izar, yerde yüz üstü bir şekilde avuçlarından destek alarak duran Leo’ya. Yani her şeyi o başlatmıştı. Leo, efendi bir şekilde sporunu yapıyordu.

Sabahın bu saatinde neden spor yaptığını sormuştum Leo’ya. Sanırım yarım saat oluyordu. Soluk soluğa bana doğru dönmüştü ve alnından akan teri, elinin tersiyle silerek diğerlerine yetişebilmek için olduğunu söylemişti.

Karanlığın İmparatoru, Leo’nun yetersiz olduğunu söylemişti bir keresinde. Yargılanmadan önce onun elindeki tüm dosyaları tek tek incelerken sıra Leo’ya gelmişti.

“Leo Nivana. Dalgaların Hâkimi. Fazla toy bir çocuk. Savaşmayı bilmez. Naziktir. Her şeye ve herkese karşı naziktir. Onun yerinde olsaydım Leo’yu almazdım.”

Elbette ben, ona katılmıyordum. Naziklik, zayıflık olarak görülmemeliydi. Dünyayı yöneten bir adamın böyle düşünmesi ne acıydı. Belki de diyarlar, kendilerine bir mirasçı yaratmakta haklıydılar. Çünkü Karanlığın İmparatoru, iyi ve kötüyü ayıramıyordu.

“Sen bir dakika asıl, on beş pul!” diye meydan okudu Izar.

Leo gözlerini devirerek alaycı bir şekilde güldü. “Yapamayacağımı mı zannediyorsun? Cidden mi?” diye sordu avuç içleri ile yerden destek alarak ayağa kalktığında. Kendisi de Izar gibi şakayı devam ettirmeye çalışsa da bir yandan alındığı belliydi.

Salonun tam da James ve benim oturduğumuz kanepenin karşısında kalan, önü boş duvarına doğru yürüdü. Izar, o duvara yaslanmıştı ve Leo’ya meydan okumanın verdiği cesaretle alık alık sırıtıyordu. Birbirleriyle uğraşarak adını sayamadığım bir sürü hareket yapmışlardı fakat hâlâ Sporun Kralı’nı seçememişlerdi.

Eliyle terden dağılmış olan duman grisi saçlarını şöyle bir düzeltti Izar. Avuç içlerinden yayılan sis, onu sanki yanıyormuş gibi göstermişti. “Hadi bakalım,” dedi iki elini birbirine sürterken. Bu hareketiyle sisler birbirine karışarak koyulaşmış ve bir buluta benzemişti. “Ceplerini yokla çünkü elli dokuz saniye bile olursa o pulları sen vereceksin!”

“Kabul edildi,” dedi Leo. Söylediğine şaşırmıştım çünkü Izar’ı pek ciddiye aldığını düşünmüyordum.

Gölge Diyarı’na geldikten sonra beni en çok şaşırtan şeylerden biri de bu olmuştu. Onları seçen de diyarlardı. Tıpkı Kazırganlar gibi. Fakat hâkimler, Kazırganlar’ın aksine yeterince güçlü olabilmek için çalışmalıydılar. Kazırganlar gibi ilahi bir güce sahip değillerdi.

Önünde durdukları duvarın üzerine baktığımda, “Gerçekten ona asılmayacaksınız, değil mi?” diye sordum çünkü oradaki asılabilecekleri tek şey, ince ve siyah bir gaz borusuydu. Sarayın başka herhangi bir yerinde bunu görmek pek mümkün değildi. Estetik kaygılar sebebiyle gizlenmişlerdi. Fakat bu odanın kapısını yüzyıllardır açan olmadığı da gözler önündeydi.

Izar sırtı bana dönükken arkasına bakmaya gerek duymadan, “Evet, gerçekten ona asılacağız!” dedi. Ellerini iki tarafından bel boşluğuna yerleştirerek sabırsızlıkla Leo’nun boruya asılmasını bekliyordu.

Bunu söyleyen Leo olsaydı ona asıldığı an, borunun ikiye ayrılacağından bahsederdim. Kalın bir boru değildi. Ayrıca, asıldığı gibi duvarla bir olmasını gerektirecek düzeyde duvara yakındı.

Ama hiçbir şey söylemedim. Ne de olsa Izar’a bir şey söylemekle bahsi geçen borunun döşendiği bin yıllık sarayın duvarına konuşmak aynı şeydi!

“İki dakika o boruyu patlatmadan asılın, ben 25 pul vereceğim.” Uzandığı yerden onları gaza getirmeye çalışan James’e öfkeli bir bakış attım. Ben artık durmalarını dilerken o, her şeyi daha çok kızıştırıyordu.

Duyduğum bir “tık” sesi ile bakışlarımı odanın etrafında gezdirdim. Kimseden ses çıkmadığını fark ettiğimde, “Gel,” diye seslendim kapının ardındaki kişiye. Leo ve Izar’ın dikkati de böylece dağılmıştı.

Keşke başka bir şey dileseydim.
Eski ahşap kapı, rahatsız edici bir gıcırtıyla açılırken Kasır Kazırgan salona girdi. Yorulmuşa benziyordu. Kapının kulpuna dokunduktan sonra ellerini birbirine sürterek tozları silkeledi. Tıpkı düşündüğüm gibi, muhtemelen bu oda yıllardır kullanılmıyordu. Zaten buradaki mobilyalar alt kattakilere göre çok daha eskiydi.

Kazırgan, elini üzerindeki tozlardan rengi griye dönmeye başlamış boruya atan Leo’ya uzun uzun bakarak ne olduğunu anlamaya çalışırken onlara gülerek baktım.

“Elin değmişken temizlesen iyi olur, Dalganın Hâkimi,” dedi Kazırgan, çaprazımızda duran tekli koltuğa kendini bıraktığında. “Belli ki bu salonda fazla vakit geçireceğiz.” Gözleri salonun duvarlarında ve tavanında gezindi. Leo sesini çıkarmadan başıyla onaylayıp zaten açık olan kapıdan çıkarken Kazırgan devam etti: “Değil mi Izar?”

Izar, “Ben ne alaka?” diyerek James ve benim tam ortamıza oturdu. Kasır, ona gözünü ayırmadan bakıyor olsa da Izar hiç oralı olmuyordu. O, ortamıza otururken ben biraz daha köşeye çekilmiştim. Başımı uzatarak James’e baktığımdaysa o, şeklini hiç bozmadan uzanmaya devam ediyordu.

“Izar?” dedi Mirasçı. Izar’ın dahil hepimizin gözleri ona dönerken Izar oflarcasına bir nefes verdi. Bu daha da keyiflenmeme sebep olmuştu. “Acaba, diyorum. Sen de kapıya bir el mi atsan? Çok tozlu da, o yüzden.”

“James ne güne duruyor?” Izar, kolunu yüzüne koyarak gözlerini kapattı. Aslında büyüyle her şey hallolabilirdi. Neden bu kadar zahmete girmelerini istediğini ben de anlayamamıştım. Belki de onların dikkatini dağıtmaya çalışıyordu.

James, kanepeden sarkan bacağıyla Izar’ın dizine bir tekme attı ve yalnızca, “Ben yorgunum, tamam mı?” demekle yetindi.

Izar, “Ben mi yordum sanki seni? Bana mı yoruldun. Kalk hadi!” diye üstelemeye devam ederek James’i ve aynı zamanda tüm koltuğu sallarken, kanepenin köşesinden kalkıp Kasır’ın oturduğu koltuğun yanındaki tekli koltuğa geçtim. Koltuk bile toz kokuyordu. Az önce oturduğum kanepeye ilk yaslandığımda da bu kokuyu almıştım fakat bir süre sonra alıştığım için hissetmemeye başlamış olmalıydım. Neyse ki toza alerjim yoktu.

Bugün kilere inip bakacaktık. Nikolai’nin gizli kapıyı açık etmesiyle tünel artık Kazırgan’ın önceliği olmuştu. Yani Gölge Sarayı’nda sandığımdan daha çok vakit geçireceğimiz anlamına geliyordu bu. Buradan eli boş bir şekilde dönecek olması Diyarların Mirasçısı’nın, diyarların gözündeki “iyi yönetici” figürü için oldukça zedeleyici olacaktı. Çünkü bir sarayı boşalttırmış, Gölge Diyarı’nın diğer diyarların gözünde küçük düşmesine sebep olmuştu. Bu geri dönüşü olan bir hareket değildi. Gölge Kralı Arzen Zevalis’i yalancı konumuna koymaktı. Yine de ona üzülecek değildim.

Tahtta olması gereken en başından beri o değildi. O, bir katildi. Benim günler boyunca kaldığım o hücrede ömrünün sonuna dek kalmayı hak eden adamdı.

Uzun süren bir sessizliğin ardından Izar salondan ayrıldı. Izar dışarı çıkar çıkmaz yanımdaki hareketlenmeyi fark ederek soluma döndüm. Kasır Kazırgan, bir süre cebinden çıkardığı telefonuna odaklandıktan sonra onu kulağına götürdü.

Telefon çalarken dönüp bir kez bana baktı, birkaç saniye de olsa beni heyecanlandırmaya yetmişti. Sonunda rahatsız edici ses kesildi. Telefonun diğer ucundaki her kimse aramayı cevaplandırmış ya da reddetmiş olmalıydı.

Mirasçı, “Evander, girişte durumlar nasıl?” diye sorarken Leo, elindeki bir koli kâğıt havluyla içeri girmişti. Onun hemen ardından Izar’ın da geldiğini görsem de tekrar Kasır ve Evander’ın konuşmasını dinlemeye döndüm.

Evander’ın sesini kısık da olsa duyabiliyordum, gerçekten de uyumaya ihtiyacı vardı. “Giriş, durum… tamam,” dediği an, bunu anlamıştım.

Kasır’ın kaşları şaşkınlıkla kalkarken yutkundu. “Evander, her şey yolunda mı?” diye sordu. Baş parmağıyla biraz daha oynamaya devam ederse kesin kanatacaktı.

“Yol. Evet, tamam,” dedi Evander.

“Sen,” Kasır oturduğu koltukta dikleşerek gözlerini sabır dilercesine yumdu. “Sen bir şey mi içtin?” Diye sordu fakat bu, tamamıyla sorulmak için sorulmuş bir soruydu. Resmen Evander’ı azarlıyordu. Aslında haksız da sayılmazdı.

Evan, “İçmek… evet. Anlaşıldı!” derken James’in kıkırtılarını duyabiliyordum. Ne var ki eliyle başını sıvazlayan Kazırgan onun kadar rahat değildi.

“Izar’ı göndereceğim, tamam mı?” diye sordu Kasır, Evander’a. Izar, “Hayır hayır!” diye söylenirken ona ters bir bakış attı ve “Nöbet değişin, sen biraz dinlen,” diye devam etti.

Evander, “Evet, Izar. Nöbet, evet…” derken Kasır telefonu yüzüne kapatıp telefonu yanına bıraktı. Muhtemelen Evander, telefonun suratına kapandığının farkında bile değildi.

Izar elindeki bezi sallayarak Kasır’ın karşısına dikildiğinde gülerek ona baktım. “Ben kapı siliyorum! Beni nöbetle uğraştırma, ne olur.”

James ayıplarcasına bir “Cık” sesi çıkardı. “Diyarların Mirasçısı’nın sözünün üstüne söz söylenmez.” Başını onaylamaz biçimde iki yana salladı.

“James,” diye uyardı onu, Diyarların Mirasçısı. Çok bir faydası olduğu söylenemezdi. James hâlâ Izar’a gülmekle meşguldü. Bence Kasır’ın yüz ifadesi çok daha komikti. “Hadi Izar,” derken elini kapıya doğru salladı.

Izar sonunda omuzlarını alçaltarak pes etti ve gitmeden önce de elindeki bezi James’in suratına fırlattı. Nasıl isabet ettirdi bilinmez, bez tam da James’in ağzına girmişti.

Nasıl oluyordu da bir hâkim için kapı silmek bir sarayı korumaya göre daha cazip geliyordu?

Kalkarak bezi James’in ağzından alırken, “Tadı nasıl?” diye sordum.
Dudaklarını, kolunun tersiyle silerken, “Toz ve su. Bir de tuz,” diyerek yanıtladı beni. Son cümleyi söylerken yüzünü tiksintiyle buruşturmuştu.

Gülümseyerek geri çekildiğimde ona burnumu kırıştırarak baktım. Ben tek kanatlı salon kapısına doğru yürürken Kasır Kazırgan, boş gözlerle tavana bakıyordu. Bir şey düşünüyor gibi değildi de yorulmuş gibiydi. Beden olarak değil, zihnen yorulmuş gibi bakıyordu tavana. Belki de yaptığı ona saçma gelmeye başlamıştı şimdiden. Evet, Evander’ın bu hâli bizi güldürmüştü fakat bu Kazırgan için gerçekten de büyük bir sorundu. Elena da muhtemelen Evander’dan hallice orada dikiliyordu.

Her insan hata yapabilirdi. Her fauna, her flora. Herkes hata yapabilirdi. Fakat bir Kazırgan asla hata yapamazdı. Hatasının sonucu yok olmak olurdu.

Zihnen ve bedenen.

Leo’ya yardım etmek için onun olduğu tarafa döndüğümde ayağımda bir ıslaklık hissettim. Karşıma döndüğümde ise her şey daha korkunçtu. Duvar, Ateş Diyarı haritasına benzer bir şekilde ton değiştirmişti.

Leo duvarı yıkıyordu.

Hayır, yıkmak demiyorum. Yıkamak. Bir Dalga Hâkimi’nden boru silmesini isterseniz sonucu bu oluyordu demek.

Ellerini yukarı kaldırmış, boruya oluk oluk su fışkırtırken sular bir yandan duvarı sırılsıklam etmiş, aynı zamanda zeminde bir su birikintisi oluşturmuştu.

Tanrım, şimdi bunu kim temizleyecekti? Biraz daha bunu yapmaya devam ederse odayı su bile basabilirdi.

Bu odanın kapısını kilitleyip hiç açmamalıydık, o kadar oda vardı. Herkes birkaç gün tozla idare edebilirdi. Diyarların Mirasçısı’lık yapmanın âlemi yoktu.

“Dur!” dedim elimi Leo’nun omzuna atarken. “Sonra nasıl kuruyacak? Hiç mi düşünmüyordunuz bir şey yaparken?” diye sordum elimle biriken suyu gösterirken.

Hâlâ sular fışkırtan elini kapının önüne doğrulttu. “Bir sürü bezimiz ve silecek başka yumuşak şeyimiz var.” Başımı gösterdiği tarafa çevirdiğimde, “silecek yumuşak şey”den kastının kâğıt havlu olduğunu anlamıştım. Kapının ona bakan tarafında durduğum için suların bir kısmı üzerime akıyordu ama bunu sorun etmedim. Aksine iyi hissettirmişti. Tıpkı Liya’nın fotosentez yaptığı zaman hissettirdiği gibiydi.
Elimdeki bezi ne yapacağımı bilmediğim için yere bıraktım. Madem öyleydi, bütün işi kendi halledebilirdi. Değil mi? Bir Dalga Hâkimi olsaydım belki ben de boru silmek istemezdim. Ne de olsa seçilmiş bir kişiydim. Ellerimden su püskürtüp sonra silmek daha havalıydı. Ya da suyu tekrardan içime çekerdim. Ne de olsa onu geri toplayabilmem gerekiyor, ona hâkim olan benim.

Ama Leo, tozlu suyu içine çeker miydi, onu bilemem. Belki hasta olurdu. Mikrop kapmak gibi bir şeydi belki bu onun için.

Hâkimler hakkında bir kitap okumadığıma çok pişmandım.

“Peki,” dedim geri çekildiğimde. “Sen güzel güzel duvarları yıka.” Kollarımı göğsümde birleştirerek onu izlemeye başladım.

“Burayı böyle bırakmayı düşünmüyorsundur umarım.” Kasır endişeden uzak bir şekilde konuştuğunda arkama döndüm. Su, onun ayak ucuna kadar ulaşmıştı ve Kasır’ın oturduğu yer ile Leo’nun durduğu yer arasında en az üç metre mesafe vardı.

“Düşünmüyorum,” dedi Leo, en az Kasır’ınki kadar sakin bir ses tonuyla. “Sileceğim hepsini.”

“Silerek olmaz, şu hâle bak!” dedi Kasır, ayağa kalkıp sulara basmadan James’in oturduğu koltuğa geçmeye çalışıyordu. İstese büyüsüyle bu sarayı baştan aşağı temizleyebilecekken neden Leo ve Izar’dan bunu yapmalarını istemişti ki? Daha önce yanımda hiç büyü kullanmamıştı. Yolculuk hariç. James bu gece konuşurken ben uyuduktan sonra Kasır’ın büyüsüyle hızlı bir şekilde Gölge Krallığı’na ulaştığımızı ağzından kaçırmıştı. Ayrıca o zaman bile ben görememiştim. Uyuduğum zaman yapmıştı bunu. Belki de bana sandığımdan çok daha az güveniyordu. III. Kazırgan’ı büyü yaparken birçok insan görmüştür fakat Kasır’ı bir kere bile görememiştim.

“Muhafız Nikolai Volkov, hizmetinizdeyim efendim.”

Kahretsin.

Arkam dönük olsa da birdenbire içim korkuyla dolmuştu. Onu görmek istemiyordum, sesini duymak istemiyordum.

Beni görmesini istemiyordum, bu beni korkutuyordu.

Nikolai aç gözlü biriydi. Beni Kazırgan’a satmaması imkânsızdı. Taşın bende olduğunu öğrenen Kasır’ın yüz ifadesi aklımın ucundan geçtiğinde kaşlarımı istemeden çatmıştım.

Başımı James ve Kasır’ın oturduğu koltuğa çevirdiğimde Onların yüz ifadesinin de benimkinden farksız olduğunu fark etmiştim. Kalp ritmim değişirse ya da nefes alışverişim, onlar bunu hissedebiliyorlardı. İlk defa toplu bir şekilde yemek yediğimizde Izar beni bununla ilgili uyarmıştı. Onunki tamamen güç gösterisiydi, bunu şimdilerde anlayabiliyordum ama amacına ulaşmadığı da söylenemezdi.

“Hoş geldin, Nikolai.” Kazırgan’ın sesi oldukça otoriter ancak biraz da şüpheciydi. Yani Nikolai’ı burada gördüğüne şaşımış gibi bir yüz ifadesi vardı. “Hâlâ burada olduğunu bilmiyordum, kusura bakma,” dedi ve kısa bir öksürükten sonra, “Lütfen,” diye ekledi.

Başımı yerden kaldırmadan salonun içinde adımlayarak tekli koltuğa oturdum. Zemindeki sular nasıl olduysa çekilmiş, ahşap parkeler pırıl pırıl olmuştu. Bunu Leo’nun bir numarası olduğuna emindim fakat Nikolai için kendini bu zahmete soktuğuna değmeyeceğine de emindim.

“Suç benim, asıl siz kusura bakmayın efendim.” Nikolai başını öne eğerken bakışları benim ifadesiz tutmaya çalıştığım bakışlarımla kesiştiğinde, bana diğerlerinin fark etmemiş olmasını dilediğim bir şekilde gülümsedi. Biliyordum. Beni hatırladığını biliyordum. Bir şekilde beni anımsamamasını istemiştim fakat bunun ne kadar mümkün olmadığını da biliyordum.

“Lütfen,” dedi Kasır. “Böyle buyur.” Benim otuduğum koltuğun hemen yanındaki koltuğu işaret ettiğinde Nikolai, o cümlesini bitirmeden bu tarafa doğru yürümeye başlamıştı. Öte yandan Leo durduğu yeri hiç değişmemiş. Kasır’dan gelecek emri bekliyormuş gibi hazırda bekliyordu. Onun sadıklığına hayranlık duyuyordum.

Nikolai, yanımda duran koltuğa yerleşirken dönüp ona bakmadım. Aradan çok zaman geçmişti. Artık Moryan aramızda değildi. Moryan yanımda yokken benim, onun gözünde hiçbir değerim olamazdı. Moryan varsa ben vardım. Yoksa ben kimdim?

Moryan’ın yokluğu gün geçtikçe içimde büyüyordu. Sanki kalbimde onun için örülmüş duvarlarla çevrili bir ev vardı. O ev, yıllardır boştu. Hayaletlerle dolmuştu ama sahibi hiç gelmemişti. Eşyaları çürümeye başlamıştı. Ev boşalmış, boşluk genişlemişti.

Kalbim ağrıyordu. O evin sahibi hâlâ gelmemişti.

Kazırgan boğazını temizledi ve U şeklinde sırayla her birimizi Nikolai’a tanıttı. “Nikolai, Yerin Hâkimi James Remus. Görüp görebileceğin en sadık dosttur.” James muzırlıkla gülümsedi. Kasır’ın eli beni gösterdiğinde, “Vera Son,” dedi soy adımı söylemeden önce duraksayarak. “Sonradan aramıza katılsa da kendisi çok yeteneklidir.” Gülümseyerek başını hafifçe salladı.
Bu tamamen yalandı. Diyarların Mirasçısı beni hiçbir vasfı olmayan bir insan kızı olarak tanıtmak istemiyordu o kadar.

Kasır, ben tam yutkunurken, “Gördüğüm en güzel heykelleri yapıyor,” dediğinde safra sıvımın tadını ağzımda hissettim.

Heykellerimi nereden görmüştü?

Tepkisini kontrol etmek amacıyla başımı çok yavaş bir şekilde Nikolai’a döndürdüğümde bana bakarken alnının kırıştığını görebilmiştim. Kızgın görünmüyordu ama yine de bakışları olması gerekenden fazla ciddiydi. Fark ettirmeden bakışlarımı kaçırırken ardı ardına yutkundum. Salonun ortasına kusmama ramak kalmıştı ve bunu yaparsam salonun her yerini tertemiz yapan Leo’nun bana atacağı bakışları hayal edebiliyordum. Gerçi, kendi pencerem yerine Leo’nun penceresinden bakarsam belki o kadar da kızmazdı bana. Leo Nivana kolay sinirlenecek bir adam değildi asla. Ayrıca daha önce arabaya kustuğumda temizleyen de oydu. Bunun için hâlâ minnettardım.

“Ve Dalgaların Hâkimi Leo Nivana. Genç ekibimin en başarılı hâkimlerinden biridir,” dedi Kasır. Bu konuşmayı neredeyse tamamıyla unutmuştum. “Muhafız Nikolai.” Kasır, bildiğimizi bilmesine rağmen yine de Nikolai’ı bize tanıtmıştı.

Nikolai can sıkıcı derecede sıcak bir şekilde gülümsedi ve “Memnun oldum,” dedi. “Hepiniz ile.”

Oturduğum koltukta gevşemeye çalışarak arkama yaslandığımda yanımda bir karaltı durduğunu fark ederek bir çığlık attım. Sol elim istemsiz bir biçimde göğsümü tutarken yutkundum. Leo, ne zaman oraya konulduğunu anlayamadığım bir koltukta oturuyordu. Bu koltuğu oraya getirebilen tek şey sihir olmalıydı. Aksi iddia edilemezdi çünkü öyle olsaydı bunu görürdüm.

Leo tam da ondan beklenen bir sakinlikle gözlerime bakarken eliyle sırtımı sıvazlıyordu. “Sadece benim, Vera. Sadece benim.” Başını yana eğdi. “Daha iyi misin?”

“Evet,” derken sesim çatlamıştı. “İyiyim. Kusura bakmayın,” dedim mahcup bir şekilde.

“İnsanlar…” dedi muhafız Nikolai. Dudakları düz bir çizgi şekline bürünürken tek kaşını kaldırıp indirmişti.

“Neyi varmış insanların?” diye sorduğumda Leo’nun elinin omzumdaki baskıyı artırdığını hissettim. Sanırım bu dur, demekti. “Gölgeler kadar havalı değil mi?” diye sordum umursamadan.

Nikolai’ın gözleri önce destek arar gibi James ve Kasır’a baksa da aradığını onlar da bulamadığında geri bana döndü. “Aslında ben demek istedim ki…”

“Aslı önemli değil, herkes sözlerine dikkat etsin.” Kazırgan’ın sesini duyar duymaz konuşmayı bırakmıştı genç muhafız. Leo, omzumda duran elini indirdiğinde arkamı dönüp ona gülümsedim. Onun da gülümsediğini görmek, beni memnun etmişti.

“Tabii ki öyle,” derken önünde birleştirdiği elleri birbirine dolanmıştı. “Ben, çok üzgünüm. Vera.” Dönüp bana bakmasa da Vera, derken dudaklarını nasıl sıktığını görmüştüm. İsmimi daha yüksek, daha vurgulu bir şekilde söylemişti. Diğerlerinin de bunu fark ettiğini biliyordum. Anlaşılmayacak gibi söylememişti. Ama Diyarların Mirasçısı bunun için kafa yorar mıydı, bilmiyordum.

“Güzel,” dedim buna ne diyeceğimi bilemeyerek. Sorun değil, diyemezdim. Seni affediyorum Gölge Muhafızı, gibi hüzünlü bir konuşma yapacak hâlim de yoktu. Laf ağzımdan böyle çıkıvermişti.

Nikolai, Kazırgan’a doğruları anlatacak korkum artık rafa kalkmıştı. Kasır Kazırgan, benim hakkımda kimsenin bilmediği bir şey biliyordu. Ona okumadığımı, çalıştığımı söylemiştim. Ama hiçbir zaman heykel yapmayı sevdiğimi ya da bir akademide bunun üzerine gerekli eğitimleri aldığımı söylememiştim. Aslında yeni bir işte çalışmaya başladığımdan beri, Nesta dışında birine bunu anlattığımı hatırlamıyordum bile.

“Eğer isterseniz.” Konuşmasıyla beraber gözlerimiz muhafıza geri çevrildi. “Şimdi size kileri gösterebilirim. Anahtarlarım yanımda.” Elini siyah kumaş pantolonunun cebine daldırdığında birkaç anahtarın birbirine çarpma sesini duyabilmiştim.

“Bekle, Nikolai,” dedi kasır elini havaya kaldırıp muhafızı durdururken. “Birkaç kişi daha gelecek bizimle. Önceden saati konuştuk, planımızı yaptık,” diye açıkladı Nikolai’a.

Nikolai’ın yanakları ateş gibi kızarırken sırtını daha da dikleştirdi. “Tabii,” dedi parmaklarını tek tek çatırdatırken. “Elbette bir planınız vardır, efendim. Patavatsızlık ettim,” dediğinde James’in dudakları yukarı kıvrılacak gibi olsa da dişini alt dudağına bastırarak durumu toparlamaya çalıştığı gözümden kaçmamıştı.

Sıkıntıyla dolu bir nefes vererek arkama yaslandım. Gece James’le konuşurken, aslında onlara bağlanmam gerekenden daha fazla bağlandığımı fark etmiştim. Izar’ın zıtlığına, Sasha’nın egosuna, Kasır’ın ciddiyetine, Liya’nın dostluğuna… Hepsine alışmıştım.

Ama bir gün bütün bunların sona ermesi gerekecekti. Nikolai öterse o bir gün, bugün olurdu. Kasır, beni muhafıza tanıtırken heykellerimden bahsetmişti. Eğer adımı biliyorsa bugüne kadar neden saklamıştı diğerlerinden? Neden boşalttırdı bütün sarayı? Yani bu demek oluyordu ki: bildiği şeyler kadar bilmediği şeyler de vardı. Ama her şeyi öğrenmesine de çok az kalmıştı.

O az zaman dolduğunda ben tekrar evime dönecektim. Kasır Kazırgan sadece gözler önünde, göstermelik bir otoritesi olan biriydi. Merhametli olduğunu biliyordum. Canımı bağışlarsa evime geri dönerdim. Masum olduğum zaten çok önceden kanıtlandığı için muhtemelen artık bu ve başka herhangi bir konuda rahatsız edilmezdim.

Belki Nesta’ya olanlardan bahsederdim. Başımdan geçen her şeyi deli gibi soracağına öyle emindim ki. Özellikle Kasır Kazırgan hakkında. Ona hak vermemem mümkün olamazdı. Ne de olsa ben, Kazırgan’da Diyarlarının Mirasçısı’nın ismini bilen on bir kişiden bir tanesiydim.

Bir anlığına içinde bulunduğum salon, öylesine gerçek dışı hissettirmişti ki farkına bile varmadan gülümsedim. Buradaydım. Çaprazımda IV. Kazırgan ve bir Yerin Hâkimi; bir yanımda Dalga Hâkimi, ki bence bu en havalı olanıydı, ve diğer yanımda her şeyin mahvolduğu gün suçumuza ortak olan bir muhafızla birlikteydim.

Bugünü, yarını merak ederek geçirirsem yarın, bugün için pişmanlık duyardım. Bu yüzden her şeyi aklımdan kovmaya çalıştım. Düşünmek istemiyordum. Ben, yaşamak istiyordum.

James, “Vera,” diye sayıklarken aynı anda bir parmak şıklatması kulaklarımda çınlamaya başlamıştı. “Biliyorum uykusuzsun ama gitmemiz gerek.”

Gözlerimi ani bir sıçramayla açtım, onların kapalı olduğunun farkında bile değildim. Uyumuyordum fakat nasıl olduysa ne Kasır’ın ne Leo’nun ne de Nikolai’ın salondan ayrıldığını fark edebilmiştim. Karşımdaki analog saat, en son baktığım zamankinden sadece on dakika ilerideydi.

“Neredeler?” diye sordum başımı öne doğru hareket ettirip kapıya bakmaya çalıştığımda. Kimsecikler görememiştim.

“Kasır’ın odasına gittiler,” dedi ben yerimden kalkarken.

“Hemen kendisine burada oda mı seçti yani?” diye sordum alay edercesine. Bu bana, ben Diyarların Mirasçısı’yım, diye bağırmak gibi gelmişti.

“Karanlığın İmparatoru’nun tüm saraylarda bir odası var. Mirasçısı da oraya yerleşti hemen,” dedi bana göz kırparak. Eliyle kapıyı gösterdiğinde önden ilk adımı ben attım.
“Bunu bilmiyordum, neden Kasır’ın odasındalar peki?” diye sordum bu sefer de.

“Muhafızı maaşa bağlayacak herhalde. Ne bileyim?” James, elini ceplerine attı. “Zaten bu ayağımıza nereden dolandıysa…” Başını yana döndürürken bıkkınlıkla ofladı. “Hiç sevmedim şu piçi.”

Salondan çıkarken Nikolai hakkında hiç yorum yapmadım. Bunun yerine konuyu değiştirmeyi seçtim. “Leo o kadar suyu nasıl yok etti öyle?” diye sordum Gölge Sarayı’nın kasvetli koridorlarından birinde yürümeye başladığımızda. İçeriye en ufak bir güneş ışığı sızmıyordu fakat adım adım konulmuş büyük şamdanlar içeriyi loş bir şekilde aydınlatırken, aynı zamanda göze de hitap ediyorlardı.

“Şimdi sen onu öyle ellerinden sular taşarken görünce sadece bunu yapabildiğini zannettin muhtemelen,” dedi James arkamdan gelip bana yetiştiğinde. “Ama hâkimler hükmeder. Adı üstünde, o şeyin hâkimi olursun.” Konuşurken onu dikkatle dinlemeye devam ettim, beden dilini fazlasıyla aktif kullanıyordu. Elleri hiç aşağı inmiyor, sürekli hareket ediyordu.

“Daha açık olmam gerekirse, suyu var edebildiği gibi yok da edebilir. Leo’yu herkes fazla hafife alıyor ama o, bir denizi bile kurutabilir. Tabii onu daha önce hiçbir denizi kuruturken görmedim ve umarım bunu yapmasına da gerek kalmaz.” Yüzünü buruşturdu. “Yine de ona güveniyorum.”

Kaşlarımı yukarı kaldırarak başımı salladım. “Evet,” diyerek onayladım James’i. “Leo’ya ben de güveniyorum. Suyu yok ettiğini fark etmedim bile.”

James’in yüzünde hayranlık dolu bir ifade belirdi. Uçsuz bucaksız gibi gözüken koridorun bittiği yerden sola döndüğümüzde Leo, Nevis ve Sasha aynı kapının önünde bekliyorlardı. Sasha, kollarını göğsünün hemen altında birleştirerek duvara yaslanmış, birer pençeye benzeyen uzun tırnaklarını inceliyordu. Altın sarısı saçlarıyla uyumlu bir madalyon sarkıyordu boynundan. Dikkatimi ilk çeken de bu olmuştu.

Kapının hemen karşısında hazırda bekleyen Leo, Nevis’e heyecanlı bir şekilde ne olduğunu buradan duyamadığım bir şeyler anlatıyordu. Onların yanına doğru ilerlerken Nevis’in kısık gözleri James ve bana döndü ancak hiç tepki vermeden, sadece bize bakarak Leo’nun anlattıklarını dinlemeye devam etti. Genç hâkim ona ne anlatıyordu, bilmiyordum. Fakat her neyse, Nevis’in parmak uçlarından çıkan mavi kıvılcımlar, uçuşarak havaya saçılıyordu.

Birkaç saniye içinde yanlarına ulaştığımızda Ateşin Hâkimi Nevis, yüzüme bakmadı. Sadece James’in yüzüne bakarak, “Ne haber?” diye sordu. Belki yüzüme bakar diye beklediysem de hayır, yapmadı.

“İyiyim. Gayet iyiyim.” James ağırlığını bir ayağından ötekine vererek kollarını bel boşluğunda birleştirdi. Sessizce onları izlerken gözlerim, Leo’nunkilerle buluştuğunda bana üzgün bir şekilde baktığını gördüm. Neden bana sormamışlardı? Nasıl olduğumu merak etmeyebilirlerdi ama James’e sorup benimle hiç konuşmak biraz da olsa art niyet taşımaz mıydı?

Sanırım Liya’yı görmeliydim. O, benimle konuşurdu. Nasıl hissettiğimi önemserdi.

Düşüncelerimin yüzüme yansımaması için kendimi hazırladım. Elim boynuma giderken kapının açıldığını duymuştum.

“Vera?” Kasır Kazırgan’ın kadifemsi sesiyle söylediği adımı duymak kalbimin hızlanmasına sebep olmuştu. Dizginleyemediğim bir korkuyla usul usul arkamı döndüğümde Kasır karşımda duruyordu. Yüz ifadesinden bir şeyler anlamak zordu.

Hemen arkasında duran Alvera’nın da yüzü onunkinden pek farklı değildi. Anlaşılan Alvera da Kasır ve Nikolai ile birlikte içerideydi.

Nefesimi tutmuş, Kazırgan’ın bana söyleyeceklerini beklerken Nikolai, üzerine demirlerle KAZIRGAN adının işlendiği kapının eşiğinde göründü. Bakışları masum olsa da durdaklar seğiriyordu.

Her şeyi anlatmıştı.

Diğerlerinin bana ne şekilde baktığını göremesem de az çok tahmin edebiliyordum. Bundan sonra bana hiç güvenmeyeceklerdi. Korkarım ki her şey burada bitecekti.

Kasır, sol eliyle, sağ elinin bileğini ovalarken, “Bana söylemek istediğin bir şey var mı?” diye sorduğunda boğazım zehirle dolmuş gibi yutkunamadım. Yine de “Yok” kelimesini ağzımdan çıkaracak gücü kendimde bulabilmeyi çok istedim.

“Ne hakkında?” diye sordum ona bir adım yaklaşırken. Sanki dudaklarım benden bağımsız hareket ediyorlardı.

Kazırgan, soruma cevap vermeden bileğimi kavrayarak beni çalışma odasına doğru çekti. Eşikten geçerken Nikolai, bir adım öne çıkarak bana boş gözlerle baktığında başımı çevirdim. Umarım bunu yaptığına değmiştir. Çünkü hayatım buna değmeyebilirdi.

🕯Bölüm hakkında yorumlarınızı merak ediyorum. Oy ve yorumlarınızı bekliyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşça kalın!