15. bölüm · ATEŞE YAKIN

13. BÖLÜM | CEHENNEM ÇUKURU

Yagmur Canbay

Birkaç ay önce bu sarayın kapılarından içeri sürüklenirken, o gecenin benim kıyametim olduğunu düşünüyordum.

Aşk beni bir uçuruma savurmuştu, savrulmuştum çünkü başka çarem yoktu.

Aşka çarem yoktu, bulamadım.

Kulaklarımda hep aynı ses yankılanıp durmuştu. O hücrenin soğukluğu kaburgalarımı sızlatırken duvarlar hep aynı cümleleri fısıldamıştı kulağıma. Ellerimi kulağıma kapatsam bile terk etmemişlerdi beni.

Onları bana fısıldayanın duvar olmadığını biliyordum. Ama bildiğim bir şey daha vardı ki: Kalbim atmaya devam ettiği sürece, kafamın içindeki o ses dönüp dolaşıp yine bana kendini hatırlatacaktı.

Onu her düşünmemde ya sol yanımda bir ağrı hissedecek ya boğazım alev alev yanacak ya da gözyaşlarım tekrar ve tekrar içime akacaktı.

Ben de seni özledim, Moryan. Ama bilmelisin, sana çok kızgınım.

Ve eğer beni geceleri uyutmayan bu hisler senin kapına uğramıyorsa, eğer ben bu yangında yalnız başımaysam… Eğer senin kalbin de en az Gölge Krallığı’nın ruhu kadar taştansa, belki de artık kimseden sır saklamamalıyım.

Kasır Kazırgan’ın ateş gibi parıldayan gözleri, ara ara benim boş bakışlarımla buluşuyordu. Hâlâ tek kelime etmemiş, konuşmaya yeltenmemişti bile. O da biliyordu. Nikolai’ın bildiğini, artık Alvera ve Kasır da biliyordu. Hatta eminim Alvera şu an herkese duyduklarını üçe beşe katlayarak benim sırrımı anlatıyordu.

Benden nefret ettiğine emin olduğum Nevis, biliyordu. Bütün gece boyunca dakikaları önemsemeden konuştuğum James, biliyordu. Bakışlarıyla bile bana güven veren Leo da biliyordu.

Belki de yarın tüm gölge halkı bilecekti. Ben bir hırsızdım. Bu krallığın duvarlarını çürüten boşluk, benim metal mataramın içinde hapisti. Benim ölmemi isteyeceklerdi. Herkesin önünde yok olmamı…

Ben bir suçluydum. Gölge’nin ruhu, benim ruhumun affedilmesine karşı çıkan en büyük günahımdı. Kendimi ben bile bağışlayamazken bir başkası hatalarımı nasıl yok sayardı?

Deri koltuğun sökülmeye yüz tutan işlemesiyle oynamayı bırakıp derin bir nefes aldım. Konuşmasını istiyordum. Bir an önce aklından geçen o lanet düşüncelerini kussun ve sonrasında ne olacaksa olsun istiyordum.

Ama hayır. Konuşmuyordu. Sadece periyodik aralıklarla gözlerime kaçamak bakışlar atıyor, sonra da bakışlarını geri kaçırıyordu o kadar. Bildiğini biliyordum. O da benim, bildiğini bildiğimi biliyordu. Bu yüzdendi belki de bu kadar ağıra alması.

“Ne söyleyeceksen söyle artık,” dedim tekdüze bir ses tonuyla. Sesimin üzgün ya da zayıf çıkmasını istemediğimden kendi içimde kırk kere ne söyleyeceğimin provasını yapmıştım.

Kasır’ın tek kaşı şaşkınlıkla kalkarken ağzından gülünç bir nefes verdi. Dirseğini bacaklarına dayayarak elinin ayasıyla gözlerini ovaladı. “Ne söylememi istersin?” diye sordu fakat bunu yaparken yüzüme hiç bakmamıştı. “Sana söyleyecek bir şeyim yok benim.”

Bana hâlâ “Vera,” demesi, sanki uzunca bir yolu durmaksızın koşmuşum ve şimdi de mola veriyormuşum gibi hissettirmişti.

Nikolai, ona bu hikâyenin ne kadarını anlatmıştı bilmiyordum fakat az önce edindiğim yeni bir bilgiye göre ona adımın aslında zannedilenden iki harf fazla olduğundan bahsetmemişti. Bunu aklımın bir köşesine yazdım.

“Beni buraya her ne söylemek için çağırdıysan onu söyle,” dedim kollarımı göğüs hizamda birleştirdiğimde. Bu benim konuşma biçimim değildi. Sanki burada oturan ve bunca sırrı saklayan ben değilmişim gibiydi. Sanki bu vücut, bir başkasına aitti. Ben de onun suçunu üstlenmiş, hikâyenin talihsiz karakteriydim.

Kasır, başını iki yana sallarken alt dudağını dişledi. “Sen anlat demiştim ya, Vera. Bana anlatmak istediğin bir şey yok sanırım,” dedi sorgulayıcı bir ses tonuyla.

Elbette var, diyerek her şeyi anlatamazdım. Bu yüzden tek kaşımı kaldırarak ona bakmakla yetindim. Nefes alışverişlerim hâlâ duyulur derecede hızlıydı. Yine de bu, suçlu olduğum anlamına gelmiyordu.

Diyarların Mirasçısı’nın benimle yalnız konuşmak istemesi ve benim ne olduğunu bile anlayamamam da beni korkutmuş olamaz mıydı?

“Ben de öyle tahmin etmiştim.” Kasır ayağa kalkarak oturduğum koltuğa doğru yürümeye başladığında, yüzüme bakmamasına rağmen onu seyretmeye devam ettim. Yargılayıcı bir şekilde değil de sanki sessizliğim ve konuşmam onun için aynı şeyi ifade edecekmiş gibi bir hâli vardı.

“Ne söylemek istediğini tam olarak anlayamadım,” diyerek koltuğun, onun oturduğu tarafına doğru döndüm yüzümü.

Gerçekten benden ne bekliyordu, bilmiyordum. Onu çözemiyordum. Yüzüme gülüyordu ama bir yandan da sözleriyle ayağımı denk almamı söylüyordu.

Belki de yanılmıştım. Babasına sandığımdan daha fazla benziyordu.

Ondan hiç beklemediğim bir anda, “Nikolai’a güvenmiyorum,” dediğinde sertçe yutkundum. “O… Bilmiyorum, Vera. Bilmiyorum ama eminim söylediklerine kendisi bile inanamıyordur,” diye devam etti. Alnındaki çizgiler onu öyle tekinsiz gösteriyordu ki elimle düzeltme dürtüme engel olmam gerekmişti.

Söylediklerine tepki vermedim. Muhtemelen bu sarayda güvenmemesi gereken ilk kişiydim. Nikolai bile bana oranla daha çok güven vermeliydi. Ben damgalanmıştım. Bunun ne olduğunu şimdilerde bile tam olarak çözememiştim fakat anladığım kadarıyla bu karanlığın simgesiydi. Ekibine katılmam için onunla konuşan III. Kazırgan’ken bana nasıl güvenebilirdi ki?

Aslında Nikolai’a güvenmediğini söylemesi, bana güvendiği anlamını da taşımıyordu.

“Nasıl yani?” diye sordum başımı sorgular biçimde sağa yatırarak. “Muhafızla ne konuştunuz?”

Kasır, koltuğun sırtına yaslanırken parmaklarını çatırdattı. “Seni daha önce kaybolan Gölge Prensi’yle görmüş. Hem de sarayda!” Söyledikleri imkânsız bir şeymiş gibi, küçümsercesine güldü. “Buna kim inanır? Sen bir insansın, o ise Gölge Prensi,” diyerek başını iki yana salladığında ona bu cümleleri kurduğuna inanamıyormuşum gibi bakıyordum.

Yalnızca bir saat önce Nikolai, insanlığıma laf ederken onu söyledikleri konusunda uyaran Kazırgan, bunları söylemezdi.

“Anladım,” dedim devam etmesini beklemeden. “Yani bana diyorsun ki: Sen bir insansın. Değersizsin. Ama o bir gölge üstüne üstlük de babası Gölgelerin Kralı. Bu yüzden sen ve o bir araya gelemezsiniz çünkü bu, Krallığın gösterişini bozar. Öyle mi Diyarların Mirasçısı?”

Odaya girdiğim andan beri içimde tutmaya çalıştığım yaşlar, gözlerime dolarken bile onların yanaklarımdan süzülmesine müsaade etmedim. Artık bazı şeyler beni çok yoruyordu. Buna insan olmak da dâhildi.

Bakışlarını, kendimi anlatmaya çalışırken ne zaman havaya kaldırdığımı anlayamadığım ellerimden alarak gözlerime odaklandığında, “Hayır,” dedi. “Hiç de bile. Ben bunu değil senin için herhangi bir insan için bile söylemezdim, Vera,” derken sesinde çaresiz bir vurgu vardı.

“Herhangi bir insan için söylemezdin, ha?” diye sorarken istemsizce gülümsedim.

“Hayır.” Başını arkaya yatırarak sesli bir nefes alıp verdi. “Ben seni bir gölgeden küçük gördüğüm için değil, Moryan’ın bir insanı küçük göreceğini düşündüğüm için inanmadım,” dediğinde kalbimde bir sızı hissettim ama sebebi onu yanlış anlamam değil, prensin ismini kullanmasıydı.

Gölge Prensi, derken bunu hissedememiştim. Bahsi geçen prens sanki bambaşka biriydi. Çünkü o, Moryan’dı benim için. Sadece Moryan. Ve şuna emindim ki: o bile sadece Moryan olmayı dilerdi.

“Öyle biri miydi?” diye sordum. Belli ki onunla daha önce konuşmuştu. Dışarıdan bakarak kimse, kimseye teşhis koyamazdı.

Moryan’ı daha önce hiç başka bir ağızdan dinlememiştim. Ravena’nın ondan uzak durmam konusundaki uyarıları haricinde elbette. O yüzden içimi acı bir heyecan basmıştı. Bir yandan anlatmasını istiyordum ama diğer yandan da konuşmasını hiç ama hiç istemiyordum.

“Aslında onu pek tanıyamadım. O, kendi hâlinde biriydi. Böyleleri bilirsin. Konuşkan değil ama susup oturan biri de değil.” Gözlerini kısarak söylediklerini tarttı. Ben, onunla birlikteyken neredeyse hiç susmazdı. Bu yüzden bana anlattığı Gölge Prensi kimliğine yabancı kalıyordum. Onu hiç üzerinde pelerinler, takım elbiselerle görememiştim. Zaten bana kendini açmadan evvel onun Gölge Prensi olduğundan da bir haberdim.

Başımı sallayarak onu onayladım. “Babası tarafından öldürülmesi o kadar acı ki.” Söylediğime inanmıyor olsam da tüylerimin nasıl diken diken olduğunu görebiliyordum. Düşüncesi bile insanın içini ürpertiyordu.

Kazırgan’ın oturduğu yerden gerildiğini hissedebiliyordum. Sağ eliyle önce kirli sakallarını kaşıdıktan sonra elini boynuna sürdüğünde, “Ne?” diye sordu ve eli kucağına düştü. “Öyle bir dedikodu duymadım,” diye devam ederken yüzündeki şaşkınlığı okuyabiliyordum.

Ne diyeceğimi bilememiştim. Konuşmalı mıydım? Bundan bile emin değildim. Kasır Kazırgan’la Moryan Zevalis hakkında konuşmak gerçeklik algımın sınırlarını bir hayli zorlamıştı. “Öyle düşünen insanlar da var,” dedim ve başımı söylediklerime onu da inandırmaya çalışmak için salladım.

“Yani…” Konuşurken onunla göz teması kuramamıştım. “Bu olabilir, ne de olsa Arzen Zevalis-”

“Ne de olsa Arzen Zevalis kendi eşini öldürüp ardından hemen bir başkası ile evlenen bir canavar,” diye söylendi ağzından çıkan kelimelerin vahşetine zıt bir sakinlikle.

Bunu hiç düşünmeden söylemesi içimi rahatlatmıştı. Yoksa bir süre daha bunu en yumuşak nasıl söyleyebilirim, diye düşünmeye devam edecektim. Bakışlarımı tekrar ona döndürdüğümde kaşlarının arasındaki derin çizgiyi görebiliyordum. Bu söyledikleri, aslında içten içe onu rahatsız ediyordu. “Onun tahtta olmasına neden hâlâ izin veriyorsunuz? Krallığının ne sarayına ne ruhuna ne de vârisine sahip çıkabiliyor.” Ona sorgulayıcı bir bakış attığımda, yutkunmasıyla âdemelması inip kalkmıştı.

“Diyarlar neyi emrediyorsa o olur, Vera. Biliyorum bu söylediklerim sana çok saçma geliyor ama işin özü bu. Sen başında taç gördüğün bütün adamları çok güçlü zannediyorsun ama değiller.” Elini kalbinin üzerine koydu. “Ben kimim, Vera? IV. Kazırgan. Diyarların Mirasçısı. Bu büyük unvanlar yalnızca halkın gözünü boyamakla sınırlı. Söylesene, şu âna kadar ne yapabildim diyarlar için? Karanlığın İmparatoru ne kadar da yüce geliyor kulağa…” Ellerini abartılı bir şekilde havaya kaldırdı. “Ne yapabiliyoruz, Vera?”

“Bilmiyorum,” dedim onun aksine sakin bir ses tonuyla. O kadar üstü kapalı konuşuyordu ki anlamam zaten pek mümkün değildi.

“Kralını diyarlar kendisi seçer,” dedi tok bir sesle. “Baş Kazırgan hiçbir zaman kontrolü başkasına bırakmayacak, Vera. O hâlâ burada,” derken işaret parmağını iki kere şakaklarına vurmuştu. “O iki asırdır burada ve hep burada olacak.”

Yüzüne anlamsız bir şekilde baktım. Bana deli olduğunu kanıtlamaya çalışıyormuş gibi gözüküyordu ama esasında ben de sesler duymuyor muydum?

GÖLGELER ÜZERİNE ÇÖKÜYOR…

GÖZLERİNİ AÇ…

YALANCI…

VERA VERA VERA VERA…

Sıklıkla duyduğum bu sesi, onu duyduğum andan sonra hemen unutuyordum. Bu sesi bana fısıldayan biri vardı. Benim kuruntum falan değildi, ben de deli değildim. Onun dokunuşunu, nefesini hissedebiliyordum. Ama sesini aklımda tutamıyordum.

Kendini belli etmiyordu.

Yani o, Kasır Kazırgan’la da konuşuyor olamaz mıydı?

Hem de en güzelinden olurdu. Tanrım, bu adamın ilahî güçleri vardı. Damarlarında akan kan, benimkiyle bir değildi.

“Sana fısıldıyorlar mı yani? O sesler… Yani sen…”

“Belki de bilmemelisin, Vera. Bundan

başkalarına bahsetmek bana iyi gelmiyor.” Yüzünü buruşturdu. “Sonra geri kalan günlerimi bunu bir başkasına söylemenin verdiği yükle geçirmek zorunda kalıyorum.” Başını hüzün ve acı karışımı bir ifade ile iki yana salladı. “O histen nefret ediyorum.”

“Sana yemin ederim,” dedim aniden. “Eğer bana bunu anlatırsan…”

Sözümü keserek, “Hayır hayır,” dediğinde sağ elini kaldırarak olumsuz manada salladı.

“Eğer bana bunu anlatırsan,” diye cümleme baştan başladım. “Kimseye ilerideki yöneticilerinin bir akıl hastası olduğundan bahsetmem.” Sanki bir anlığına konuştuğum kişinin Kasır Kazırgan olduğu aklımdan çıkmıştı. Neredeyse karşımda Nesta oturuyormuş gibi rahat hissediyordum.

“Beynimde duyduğum o seslerin bir düş olduğunu düşünseydim inan ki bunu sana anlatmazdım.” Başını öne eğerek sıcak bir şekilde gülümsedi ve devam etti: “Ayrıca ben normal biri değilim, Vera. İşitsel halüsinasyonlar bana pek uğramaz.”

“Neden anlatmıyorsun öyleyse?” diye sordum. Ona ne fısıldadıklarını merak ediyordum. Ona fısıldayanlar da benimle konuşanlar kadar…

O sesin sahibi hakkında söyleyecek bir cümle bulamıyordum sanırım. Laf hokkabazı gibi bir şeyler olabilirdi belki. Sanırım bu hitap onun tuhaf karakterine kesinlikle uyardı.

Bana aynı tarafta olduğumuzu tekrarlayan o sesini nasıl oluyordu da hatırlayamıyordum?

“Kâbuslarına falan girer. Sonra seninle mi uğraşacağız?”

“Kâbus gördüğüm hiçbir gece benimle uğraşmadın ama değil mi?” diye sorarken oturduğum yerden kayarak gerindim. Ona Nikolai’ın söylediklerini unutturmuş gibiydim. Ayrıca sadece ona değil, kendime de unutturmuştum. Kalbim, kapıda Kasır Kazırgan’ın adımı seslendiği ilk âna oranla daha sakin pompalıyordu kanını.

“Hayır,” dedi tam da ondan beklediğim şekilde, tek düze bir sesle. “Uğraşmadım ama bazı şeyleri bilmemelisin. Çünkü bazı şeyleri bilmek risklidir. Yanlış anlara şahit olmak, olmaman gereken bir yerde bulunmak gibidir bu da. O yüzden bilme, Vera.”

Belki de haklıydı. Biz farklıydık. Öylece bir koltukta oturup birbirimize tuhaflıklarımızdan bahsedemezdik.

Herhangi bir sorun olmadığı sürece yüz yüze bakamazdık. Bu böyleydi ve böyle olmaya devam edecekti.

“Sanırım senin yerinde ben olsaydım…” Yüzüme, sanki gülünç bir şey söylemişim gibi bir sıcaklık ile baktığında, “Hayır, yani sadece öyle düşününce… Zaten bir Kazırgan olmak istemezdim ama demek istediğim; bunu ben de kimseye söylemezdim sanırım.” Başımı sağa sola salladım.

Doğrudan gözlerimin içine bakarken alnı huzursuzlukla kırışmıştı. “Neden?” diye sordu, eliyle koltuğun koluna vurarak tuttuğu ritmi keserek. “Bir Kazırgan olmayı neden istemezdin?”

“Sadece adım var, dememiş miydin sen?” dedim sorgularcasına. “Ayrıca hayatım boyunca süs bebeği gibi bir malikânede yaşayıp sonra da o malikânenin koridoruna heykel olmak istemezdim,” dedim uzun tırnağımla oynayarak. Heykel, demişken…

Kazırgan heykellerimi biliyordu. En iyisi bu konu hakkında hiç konuşmamaktı. Aklına bile getirmemekti.

“Süs bebeği, ha?” ağzından kısa, mırıltıya benzer bir kahkaha kaçtı. “Sonra da koridora heykel.” Alnına düşen saçlarını gözünün önünden çekti. Odanın yetersiz aydınlatması yüzünden saçları katran kadar kara görünüyordu.

“Hayır. Yani…” Nasıl devam edeceğimi bilemeyerek sıkıntıyla dolu bir nefes verdim. Bunu kastetmemiştim ama aslında dışarıdan böyle göründüğü de bir gerçekti.

Devam edemeyeceğimi anlamıştı.

Oturduğu yerden kalkarak bana biraz daha yaklaştığında ılık nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Aramızda neredeyse bir karış kalmıştı. “Kazırgan ne demek biliyor musun, Vera?” diye sorduğunda afallamış bir şekilde ona bakmaya devam ettim. Bilmiyordum.

“Bilmiyorum,” dedim uzatmadan. O, bana böyle bakmaya devam ederken boğazımdan titrek bir nefes kaçmıştı.

“Cehennem çukuru demek, Kazırgan. Çukura kendin düşersen belki yaşarsın,” dedi kafasını yana eğip omuz silktiğinde. “Ama eğer itilirsen… İşte o zaman yanarsın.”

Geriye çekilip üzerimdeki gölgesi kaybolduğunda ayağa kalkarak kapıya doğru ilerledi. Kapının tokmağına dokunduğu an başını çevirip bir kez daha bana baktığında, beklemeden ayağa kalktım. “Yemekte görüşürüz, Vera.”

Ben de aynı onun gibi, “Yemekte görüşürüz,” dedim sadece. Aklım, allak bullak olmuştu. Ama sanırım bunun üzerine başka bir vakit düşünecektim.

꩜BÖLÜM SONU꩜

BÖLÜM HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

SİZCE KARAL, HER ŞEYE BAŞ KAZIRGAN KARAR VERİR DERKEN NEYİ KASTEDİYOR?

SİZCE BUNDAN SONRAKİ BÖLÜMLERDE VELORA’YI NELER BEKLİYOR?

YORUMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİ. BİR SONRAKİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE, HOŞÇA KALIN!