19. bölüm · Ateş Altında

18. Bölüm

İlkim 28

Yazarın anlatımıyla...

Törenden sonra

"Sizin bu dünya da kavuşamayacağınızı defalarca söylemiştim ama beni dinlemedin. Bak şehit oldun törenine bile gelmedi." Mavi konuşurken başını Koral'ın toprağına yaslamıştı.

Koral ve Mavi aynı yetimhane de beraber büyümüşlerdi. Kimseleri yokken birbirlerine kardeş olmuşlardı. Şu anda Mavi'nin kardeşi bir toprağın altında yatıyordu.

Koral'ın sesinin kesildiği anda kullandığı uçağı az daha düşüyordu, son anda kontrolünü sağlayabilmişti.

"Gerçi sende haklısın gönül bu lafını geçiremezdin." Mavi başını kaldırdı ve karşısında duran mezar taşına baktı. "Şimdi burada olsaydın kesin ne tepki verdin diye sorardın."

Koral senelerdir birisini karşılıksız bir şekilde seviyordu. Aslında bu sevginin başlarda karşılıklı olduğunu düşünmüştü fakat yanılmıştı. Bir gün o kapı suratına çarpıldığın da onun için bir eğlence olduğunu anlamıştı. Ne kadar kullanılmış olsa da kızdan asla vazgeçmemişti. Çekmecesinde onun için bir mektup saklıyordu ve o mektubun sadece o şehit olursa ona ulaşmasını ve bu haberin bir tek onun almasını istiyordu.

Mavi özel olarak törenden bir kaç saat önce kızın kapısına gitmişti. Kız Mavi'yi tanıdığı için ilk başta şaşırmıştı. Mavi mektubu ona uzattırken hiç bir şey söylememişti. Mektubu okuduğu zaman zaten her şeyi net bir şekilde anlayacağını biliyordu. Mektubu okuduktan sonda kızın gözünden bir kaç damla yaş süzülmüştü. "Benimle törene katılmak ister-" İçeriden gelen adam sesi ile lafı yarıda kesilmişti Mavi'nin. Kucağında ufak bir kız çocuğu tutan bir adam belirmişti kızın yanında. "İstersen gelebilirsin." diyerek lafını tamamlamıştı. Mavi kıza baktığında kızın başının önüne eğik olduğunu görünce yeterli cevabı alarak arkasını dönmüştü.

Mavi Koral'a bunu asla anlatamazdı. Ne kadar şu anda yanında olmasada onu bir şekilde, bir yerlerden dinlediğini biliyordu. "Ona yazdığın mektubu okuduğunda zaten her şeyi anlamıştı inanır mısın bilmem ama senin için gözünden bir kaç damla yaş düşmüştü." Gerçi Koral bunu da duysa üzülürdü. "Yanlış anlaşılır diye gelmek istemedi." Yalan söylemişti Mavi ama bunu kardeşi için yapmıştı.

"Merak etme kardeşim kanın yerde kalmayacak. Bu görevi senin için bitireceğiz." Mavi gözünden akan yaşı silerek ilerlemeye başlamıştı.

Günümüz

Timin Leskovi'e girmelerine yarım saat gibi bir şey kalmıştı. Tim konuşuyor da olsa eskisi gibi neşeli değil durgunlardı. Artık bir eksikleri, bir de artıları vardı Anka timinin. Kardeşlerinin yerine koymasalarda yeni bir kardeş olarak kabul etmişlerdi İzel'ide. İzel'de içinde bulundukları durumu bildiği için pek yanaşmıyordu onlara ama onlar İzel'i çoktan aralarına almışlardı.

"Yolumuz az kaldı plan ne komutanım?" diye sormuştu Mavi. Mert bir kaç saniye durakladı. "Her şeyi bir kenara bırakıyoruz ve plan hepsinin leşini çıkartmak." Mert'in dediğine timdekiler şaşırmıştı. "Ama albay bizden onların diri halini istemişti ab-" Miray tam abi diyecekken ciddi bir anda olduklarını hatırlayatak düzeltti kendini. "Komutanım." Mert derin bir nefes aldı ve sonra geri verdi. "O bizden birine zarar vermeden önceydi. Albayla konuştum 'Benim askerime bunu yapan her kimse dirisini istemem ama leşini isterim' dedi. Bu nedenle onların dirileri değil leşleri lazım bize." dedi Mert. "Peki o komutanım, onun da mı leşi lazım ize?" Mert Poyraz'ın sorusundan anlaması gerekeni anlamıştı. Mert Poyraz'la kısa bir süre bakıştıktan sonra önüne dönmüştü.

"Poyraz ve Mert komutanım arada bir böyle bakışarak konuşurlar." diye fısıldamıştı Kaan İzel'in kulağına. Kaan geri önüne döndüğü zaman karşılaştığı bakışlarla yerine sinmişti. "Kaan rahat dur koçum." diye söylenmiştu Poyraz. Poyraz'ın dedikleri ile aynı anda ensesine bir sille yemişti Kaan. "Şu çenen bir dursun be kardeşim." diye mırıldanmıştı Hazar Kaan'ın kulağına doğru. Tam bununla eş değer olarak ağazına eli ile yalandan bir fermuğar kapatma hareketi yapmıştı sürekli yaptığı gibi. Fermuğarın anahtarını bu hareketi her yaptığında olduğu gibi rast gele fırlatmış. İzel ami bir hareket ile hayali fermuğar anahtarını tutmuş gibi yaptı. "İşte bu, benden bu time bir tane daha lazımdı oda geldi." dedi Kaan. İzel bununla eş değer olarak elinde sanki anahtar varmış gibi elini salladı ve kaşı ile ağazını işaret etti. Kaan ne demek istediğini anlayarak sırıtıp önüne dönmüştü.

"Eğer İzel'de senin gibiyde yandık biz." dedi Miray lafa atlayarak. Kaan o esnada elini İzel'e doğru uzatarak açıp kapattı. Bu 'Anahtarı versene.' anlamına geliyordu. "Cebinde kalsın biraz kafa dinleriz." dedi Hazar. Kaan kınayan bakışlarla Hazar'a baktı. "Sen nereliydin İzel?" diye sormuştu Miray. "Ankara komutanım." İzel'in kurduğu cümle ile Kaan gözlerini kocaman açarak İzel'e döndü. "Sıçtık." diye mırıldandı Hazar. "Lan gerçekten benden bir tane daha gelmiş time."

Kaan aslında bu şaklabanlıkları sırf timdekileri güldürmek için yapıyordu ve bunu başarıyordu da.

"Dişi kurt seni bana Allah gönderdi." Timdekilerin hepsi Kaan'ın bu tepkisine gülmüştü. "Ankara bebesine benziyordun zaten sende." diye Kaan'la uğraşmıştı İzel. "Bebe değiliz de Ankaralız." diye göğüsünü gere gere konuşmuştu.

Kaan'ın İzel'e Dişi kurt demesinin sebebi İzel'in ikinci adının Asena olmasıydı.

"Sizler nerelisiniz?" diye sormuştu İzel. Şu anda hem timdekileri kendisine ısındırmaya çalışıyordu. Gerçi bunu yapmasına pek gerek yoktu çünkü hepsi onu aralarına kabul etmişlerdi. "Şöyle hemen bahsedeyim ben sana Dişi kurt, Mert, Miray ve Poyraz komutanlarım Trabzonular, İrisa Diyarbakırlı, Hazar İzmirli, Mavi başkan İstanbullu zaten beni biliyor-" İzel Kaan'ın sözünü kesmişti burada. "Ve sende la bebesin." Bunu duyan Anka timi kahkahalara boğulmuştu.

Mavi'nin bir anda gülen yüzü solmuştu. Diğerlerine belli etmemişti ama aklına Koral gelmişti ve gülüşü solmuştu.

"Neyse şamatayı kesin hepiniz iyi dinlenin bu defa bize dinlenmek yok." Mert'in dediklerinden sonra hepsi bir anda ciddileştiler ve araç tekrardan sesizliğe gömüldü.

Bukuroshe'nin anlatımıyla...

Neredeyse iki gün olacaktı burada olalı. İki gündür aynı pozisyonda duruyordum. Artık zincira bağlı olan bileklerimi hissetmiyordum. İki gündür bana ne su vermişlerdi ne de iki lokma yemek. Gerçi buraya uğramıyorlardı bile şu anda uğraştıkları şey benim yarattığım yıkım olmalıydı.

Ben zaten sonumun bu olacağını çok iyi biliyordum ama bu sonun kardeşim dediğim iki kişi tarafından olacağını hiç tahmin etmemiştim. Herkesten beklerdim ama Lira ve Sara'dan asla bunu beklemezdim. Senelerdir aynı evde yaşıyorduk, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Benim ölmemi bu kadar mı istiyorlardı? İyi ama neden bunu istiyorlardı? Her şeyi geçmiştim bir kadın bir kadına bunh yapar mıydı? Gerçi her zaman en sağlam darbeyi kardeş dediğin indirirdi o yüzden saşırmamalıydım. Dost gerçekten de nereden canını yakacağını bilirmiş. Şu anda hiç bir şey canımı yakmıyordu ama onların bu darbesi canımı çok yakıyordu.

Ölmekten aslankorkmuyordum. Bu benim için bir ceza değil ödül gibiydi. Eğer şimdi ölürsem hasteretiyle büyüdüğüm, hasretiyle yanıp tutuştuğum anneme kavuşabilirdim. Gerçi annem de beni bu şekilde kabul edermiydi bilmiyorum. Annem hep insanlara hayat vermemi istemişti ama ben tam tersini yapıp insanların hayatını almıştım. Her aldığım can da aklıma annem gelmişti. Bazen kadarinden ne kadar çabalarsan çabala kaçamazsın buda benim kaderimmiş. Ne kadar istemesemde buna mecbur bırakıldım.

Şu anda kollarımın ve bacaklarımın bağlı olduğu zincirlerin anahtarları bende vardı bunu hiç birisi bilmiyormardı fakat çok denememe rağmen yetişememiştim.

Açlık umrumda bile değildi ama şu anda susuzluktan ölecektim. Açlıkla baş edebilirdim ama susuzluk çok zordu.

Şu anda resmen yaşattığımı yaşıyordum. Ben insanlara bunun bin kat daha beterini yapmıştım fakat ben iki günlük susuzluğa bile dayanamıyordum şu anda.

Arben'in çektiği saçlarımın diplerinin ağrısı hâlâ devam ediyordu. İt herif bütün gücüyle asılmıştı saçlarıma.

"Ben onları bekliyordum ama ya onlar beni bulmaya dahi yeltenmezlerse?" diye kendi kendime sormuştum. Belki de Koral'ın ölümünün suçlusu olarak görüyorlardı beni. Belki de onlar beni arıyordur öldürmek için.

Yere bakarak düşüncelere dalmışken bedenimde bir titreşim hissetmiştim. Telefonumu sakladığım yerden geliyordu bu titreşim. Gerçi ne işime yararki, telefonu oradan çıkartmam.

Yazarın anlatımıyla...

"Açmıyor telefonu." Mert söylenerek telefonu yanında duran koltuğun üzerine fırlatmıştı.

Leskovi'e daha yeni gelmişler di ve onlar için ayarlanan otele gider gitmez hepsi bir odada toplanmışlardı.

Mert Bukuroshe ile konuşmak için ona ulaşmaya çalışıyordu fakat telefon çalmasına rağmen cecal verrmiyordu. "Belki müsait değildir şu anda." diye mantıklı bir neden öne sürmüştü Miray. Mert az önce telefonu attığı tekli koltuktan fırlattığı telefonu alarak oturdu.

Mert gergindi çünkü bir an önce görevi bitirip kardeşinin kanının aktıldığı bu topraklarda durmak istemiyordu. Görev hiç hızlı bitmeyecekti ama buralardan gitmeleri çok yakındı.

İrisa bilgisayarını her ihtimale karşı açıp ayarlamakarını yapıyordu. Tahminleri üzerine zaten Mert birazdan Bukuroshe'nin konumunu bulmasını isteyecekti.

Miray karşısında oturan Poyraz'a kaş göz hareketi ile dışarıyı gösterdi. Poyraz bu hareketlerden anlaması gerekeni anlamıştı. Miray ayaklandığı zaman bütün gözler ona dönmüştü. "Nereye gidiyorsun?" diye sormuştu Mert ifadesiz bir sesle. "Hiç öyle biraz hava alıcan çok havasız burası, baydı beni." dedi Miray. "Tek başına gidemezsin otur oturduğun yere." Mert'in sözleriyle Poyraz'da ayaklandı. "Ben giderim onunla sende bu kadar gerilme elbet ağımıza düşer." dedi Poyraz.

İkisi birden odadan çıktıklarında otelin bahçe kısmına doğru yürüdüler. "Abim fazla gergin." diyerek aralarındaki sesizliği bozmuştu Miray. "Ona güvenmekte hata mı yaptım diye düşünüyor." Miray derin bir nefes vermişti. "Ya onun da bir parmağı varsa Koral'ın şehit oluşunda?" diye sordu Miray kafasını yarım bir şekilde Poyraz'a çevirerek. "Bilmiyorum. Oladabilir, olmayadabilir." diye söylerken oda Miray'ın ona yaptığı gibi yarım bir sekilde döndürdü kafasını.

"Bu görevin abimin istediği gibi kısa sürede bitmeyeceğini düşünüyorum." diyerek önlerinde duran çimenlerin üzerine oturmuştu Miray. "Kızım manyak mısın pistir oralar kalk şuradan." diye çıkışmıştı Poyraz. "Takıntılı mısın oğlum sen geç otur şuraya ciddi bir şey konuşuyoruz değil mi şurada." Poyraz Miray'ın çenesini daha fazla çekmemek için kendisini zorlayarak Miray'ın yanına oturmuştu.

"Babamlardan sonra o günü 48. defa yaşadık." İkiside gözleri dalmış bir şekilde yere bakıyorlardı. "O günü hatırlıyor musun?" diye sormuştu Miray. Mert bu konuları pek konuşmazdı çünkü kendinden ziyada onun için değerli olan insanların o güne geri dönmesini istemezdi. Poyraz Miray'ın sorusuna hafifçe başını salladı. "Sen?" Miray Poyraz'ın yüzüne bakarak burukça gülümsedi ve Poyraz bundan anlaması gerekeni anlamıştı. İkiside bir süre sesiz bir şekilde yeri izlediler. Hem Koral'ı füşünüyorlardı hemde o gün beyinlerinde canlanıyordu.

Miray birden hızlı bir hareket ile başını Poyraz'a çevirdi. "Ya Bukuroshe'nin bize yardım ettiğini öğrendilerse ve biz Bukuroshe'ye bu yüzden ulaşamıyorsak." diye tek nefeste konuşmuştu. Poyraz'da kaşlarını çatarak Miray'a dönmüştü. "Bunu tim ile konuşmalıyız." İkiside anından ayağa kalkarak geldikleri yolu geri gitmeye başladılar.

Odaya bir anda girdiklerinde bütün gözler ikisinin üzerindeydi. "İrisa Bukuroshe'nin konumunu bulmamız gerekiyor." diye daha soluklanmadan konuştu. "Ne oluyor?" diye soran kişi Mert olmuştu. "Abi, Bukuroshe'nin bize yardım ettiğini öğrendilerse ve bu nedenle senin aramalarına cevap veremiyor olabilir." Mert bazı şeyleri kafasında tartmıştı. "Böyle bir şey düşünmek için erken değil mi?" diye sormuştu Hazar. "Belkide geç bile olmuştur." diye yanıt verdi Miray. "İlk önce bundan emin olmalıyız." demişti Miray. "Diyelim ki dediğiniz gibi oldu komutanım. Sizce telefonu veya onun konumunu bulabileceğimiz herhangi bir şey üzerinde bırakmamışlardır ki." dedi Mavi. "Ya bizi tuzağa çekmeye çalışıyorlarsa." diye mırıldandı Kaan. "Ya ortada öyle bir şey yoksa ve şu anda ölüm ile burun burunaysa?" diye solumuştu Miray. "Biz, bize yardım etmeye çalışan insanları ne zaman yüz üstü bıraktık da şimdi bırakalım bu ne olursa olsun." diye sert bir tonda konuşmuştu Miray. "Kendisi bunu göze alarak yaptı." diye konuştu Poyraz. Miray'ın Poyraz'a karşı olan bakışları herkesi ürkütecek cinstendi ama Poyraz gram ürkmemişti. "Bizim amacımız insanları yaşatmak komutanım ölmelerine izin vermek değil." Miray'ın sesi Poyraz'a karşı o an biz gibi çıkmıştı.

"Komutanım bir telefon frekansı buldum hemde sizi kaçırdıkları depoda görünüyor." dedi İrisa. "Tuzak." demişti Hazar. "Şirketin kamera sistemine erişir misin ." dedi Miray.

Miray'ın aklında şu anda kırk tane tilki dolaşıyordu ama Miray bir tanesinin kuyruğunu tutmuştu. "Hepimizi tanıyorlar ama İzel'i tanımıyorlar." diye mırıldanmıştı Miray. "İzel hazırlan şirkete sızacaksın." dedi Miray. Herkes şaşkın bir şekilde Miray'a bakıyordu. "Saçmakama istersen sen oraya girdin başına neler geldiğini gördük sen bir kayıp daha mı vermek istiyorsun? Böyle bir risk nasıl alabilirsin Miray!" diye bağırmıştı Poyraz. "Salak mısın sen? Ben böyle bir şey ister miyim?" diye Miray'da bağırdı. "Yeter!" diye bağıran bu defa Mert olmuştu. "Komutanım," diyerek Mert'e döndü Miray. "Biz şirketin çevresinde olacağız aynı zamanda da buradan eğer kameralara sızabilirsek kontrolü sağlayabiliriz. O biz yardım etmeye çalıştı biz onu şu anda yüz üstü bırakamayız." diye konuştu Miray. "Daha onun yakalandığına dair net bir bilgi yok elimizde." dedi Mert.

"Kameralara erişmeyi başardım." dedi İrisa. "Geçmiş kayıtları da görebiliyor musun?" diye konuyla konuşmuştu İzel ilk defa. "Sisteme girdiğim için ulaşabilirim." dedi İrisa. "Sizin burada olmadığınız günlerin kayıtlarına bak illaki bunun ile ilgili bir şey konuşmuşlardır." İzel'in söyledimleri ile İrisa Mert'e bakmıştı onay almak için, Mert başını onay veren bir şekilde hareket ettirmişti. İrisa Arben'in odasındaki kameranın geçmiş kayıtlarına baktı.

Odadaki herkes sesiz bir şekilde Arben'in odasındaki kayıtların sesini dinliyordu. Mutlaka buradan bir telefon konuşmasını veya bu konuyla ilgili konusacaklardı.

Bir süre hızlandırılmış bir şekilde kayıtları izlemişlerdi. Çoktan iki saate yakın bir süre geçmişti. O esnada Mert'de ara ara Bukuroshe'yi aramaya devam ediyordu.

Miray kayıtta odaya giren iki kız görmüştü. "Normal hıza alırmısın canım." dedi Miray. İrisa Miray'ın dediğini yaparak kaydın hızını normale almıştı.

"Efendim izninizle size bir kaç şey göstermek istiyoruz." diyordu kayıtta odaya giren kızlardan biri. "Ne göstereceksiniz?" diye önündeki dosyaları kapatmıştı adam. Kızlardan birisi çantasından bir bellek çıkartıp Arben'e vermişti. "Bu ney?" diye sormuştu adam sert bir ses ile. "Bu belleğin içerisinde sizin bir numaralı ajanınızın telefon görüşmelerinin sesleri, mesajlaşmaları ve son olarak görüşme yaptığı bir kaç resim var. "Siz Bukuroshe'nin telefonuna mı eriştiniz?" Arben'in sesinde şaşkınlık vardı. Kızlardan ses çıkmamıştı. Arben belleği açtığında odaya yayılan ses Bukuroshe ve Mert'in telefon konuşmasıydı.

Miray ve Mert'in bakışları birbirini bulmuştu. Miray gözlerini Mert'in gözlerinden çekerek Poyraz'ın gözlerine kenetlemişti. Poyraz daha fazla dayanamayarak Miray'dan bakışlarını kaçırdı.

"Şimdi ne olacak?" diye sormuştu Kaan. "Biz geride kimseyi bırakmayız o yüzden bizde ona yardım edeceğiz." dedi Mert. "Konumunun gösterdiği depoda değildir herhalde nerede olduğunu nasıl bulacağız?" diye sordu Mavi. "Onu orada tek bırakmamışlardır illaki koruma dikmişlerdir kapısına telefonda onlardan birisinin cebinde olabilir." diye kafa atlamıştı İrisa. "İrisa ve Mavi siz burada kalın kalanınız benimle gelsin hepinizinde kulaklıkları açık olsun." dedi Mert. Mert ve diğerleri masanın üzerinde duran silahlarını bellerine takarak kapıya doğru ilerledi. "İrisa çevrede o alanı gören herhangi bir kamera var mı diye bak." demişti Poyraz çıkmadan önce.

Arabaya bindiklerinde Mert sürücü koltuğunda, Miray ve İzel sıkışarak sürücü koltuğunun yanındaki koltukta, diğerleri de arka koltukta oturuyorlardı. "Poyraz sendeki konumu açıp bana versene." demişti Mert. Poyraz konuşmadan telefonundan ona daha önce atılan konumu açarak Mert'e vermişti.

Yol boyunca sadece Miray ve Mert konum ile ilgili konuşuyorlardı onun haricinde hiç birisi konuşmuyordu.