ATEŞ 🔥 kitap kapağı

1. bölüm / 4

ATEŞ 🔥

1. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Sema Atik

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 1. Bölüm

Kırlangıçları görüyorum yine penceremden.
Gökyüzüne asılmış gibi değil de, sanki gökyüzü onların nefesiyle ayakta duruyor gibi
Birbirlerinden kopmadan, bir çizgi gibi süzülüyorlar. Her biri diğerinin yönünü biliyor; hiçbiri kimseyi geride bırakmıyor.
Ne tuhaf, diyorum içimden… Her sabah aynı saatte dönüyorlar bu pencereye, sanki beni kontrol eder gibi.
Sanki “biz hâlâ birlikteyiz” demek için geliyorlar.

Oysa ben, kimsesizliğe dem vurmuş bir kadındım
Bir uçuştan eksik, bir hikâyeden yarım kalandım
Onların gökyüzünde kurduğu düzeni, ben yeryüzünde kuramamıştım.
Birinin eksikliğini tamamlayamamanın ağırlığı vardı içimde — sessiz, ama kemiren bir sızı gibi.
Rüzgâr pencerenin önünde dönerken, o eski melodiyi getiriyor: ninnilerden arta kalan bir yankı, susturulmuş bir “anne” sesi gibi.
Her sabah o sesi duyar gibi oluyorum, ama açtığımda gözlerimi sadece kırlangıçların kanat çırpışı kalıyor.
Belki de Tanrı, kayıplarımızı unutmamamız için yaratmıştır bu kuşları — hep gökyüzünde, hep uzağımızda ama bir türlü gitmeyen.

Kahvemin buharına karışıyor düşüncelerim.
Kırlangıçlardan biri penceremin önüne konuyor, gözlerini bana çeviriyor.
Ne kadar sessiz ama bir o kadar anlayan bir bakış bu.
Sanki o da biliyor; birinin gelmemesi, aslında bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının sessiz ilanıdır.
Biliyor, çünkü her yıl dönüp geldiği yuvada bir boşluk kalmışsa eğer o da aynı acıyı taşır.
Benim gibi.
Yirmi altı yaşındayım.
Ama bazen ömrümün tam ortasında değil de kıyısında gibi hissediyorum kendimi.
Bir tarafım gökyüzünü izliyor hâlâ — umutla, inatla.
Diğer tarafım… o hep eksik olan tarafa dönük.
Belki de ben hâlâ o eksikliğin kanadıyım; uçamadığım bir gökyüzünün içinde savruluyorum.
Bugün daha mı çok hüzünlü bakıyorum gökyüzüne bilmiyorum .Açıkta kalan karnıma elimi koyuyorum yaramın şiş kabarık izine dokunuyorum . Kapatıyorum gözlerimi, içim kıpırdanıyor kalbim hızlanıyor, daha iyi nefes alıyorum . İçeride laptopumdan gelen ses daha da sürüklüyordu beni içimdeki karanlığa
Yaralı kuşum hazan güneşim
Güz ayazında kor ateşim
Bir sözün uçur göğüm gül açsın
Yad eller aldı bizi
diyordu. Ben kavuşacağım gün için yaşıyordum. Sadece bunun için nefes alıyordum.
Bulutlar içimdeki düşüncelerden bile griydi bugün belki ondandır bu melankolik havam . Hızlıca hazırlanıp çıkmak için ayrılıyorum penceremden beni izleyen kırlangıçlarımdan. Onlar gökyüzüne doğru süzülürken ben toprağın rutinine dönüyorum.
Siyah bir pantolon siyah bir kazak giyiyorum . Üzerime kabanımı alıp botlarımı giyerken saçlarımı topluyorum. Bir zamanlar umutla ördüğüm saçlarıma ,aceleyle bir toka sıkıştırıyorum. Evin soğuk duvarları arkamda kalıyor. Özensiz koltuk takımım salonla bir olan mutfağım ve diğer kapının ardında olan yatağım . . Havanın soğun dan değil de boş bir evden çıkıp boş bir eve döneceğim için üşüyor içim. Kapıyı çekerken , sadece ardımda bir ev değil bir sesizliği de bırakıyorum. Damla damla düşüyor yağmur taneleri yüzüme. ellerim cebime de hızlı adımlarla ilerlerken kulaklığımda ki ses şarkının sözlerini içimde hala açık duran bir yarayı kaşır gibi ulaşıyor kulaklarıma.
Bir gün ölürsem
Ağlama hakkın bile kalmadı….
O an boğazıma düğümlenen kelimeler yağmura karışıyor. Gri bulutlardan süzülen her damla yüzüme değil de içime akıyor sanki . Yolun başından beni bekleyen servisin sesi geliyor. Kendini her sabah aynı koltuğa oturtan,aynı yorgunluğu giyen insanlar doluşuyor içine. Birinin gözlerinde bıkkınlık, birinin elinde umutla sıkılmış termos. Benim ise ellerim bomboş sadece kalbimin içinde taşıdığım sessizlik var ağır ama alışılmış . Arkamda ki sesle irkiliyorum.
: İşe giderken de kendini on yerinden bıçaklamayan bizden değildir kardeşim.
Anlamsızca bakıyorum ona
: Kulaklığındaki ses diyorum benim buraya kadar geliyor gel otur yanıma.
Buruk bir gülümsemeyle karşılıyorum iş arkadaşım Sude yi.
: Günaydın diyor bana dudakları kulaklarına varıncaya kadar gülümserken
Aynı şekil gülümseyemesem de bende karşılık veriyorum
: Günaydın güleç
İş yerinde ona taktığım lakaptı bu. Sude bana işten ayrıldıktan ve uyanıp yanıma gelene kadar olan o kısa süredeki her şeyi anlatmaya çalışırken iş yerine varıyoruz.
İş yerine geldiğimizde Sude ben Ömer ve Kenan mutfakta ki yerlerimizi alıyor hızla ve dikkatle kontrollerimizi yapıyorduk. Bir buçuk senedir bu işteydim. Önlem holding ‘te sadece müdürlere hizmet eden bir mutfakta çalışıyordum. Sude ve ben özel diyet ve ara öğünleri olan pek saygın müdürümüze ve onun yardımcılarına özenle hazırlanmış yiyeceklerini sunuyorduk. Ömer ve Kenan servisten sorumluydular. Pekte güllük gülistanlık olmayan hayatımda tek iyi ilerleyen şey işimdi.
Mutfakta sabahın ilk buharı yükseliyordu. Çaydanlıktan çıkan ses, sessizliğe alışmış dört kişilik dünyalarının en gürültülü haliydi. Tezgâha dizdiğim bardakların buğusuna bir süre baktım, sonra elimdeki bezle sildim. Her sabah aynı düzen, aynı sırayla; kahve fincanlarını sağa, çay bardaklarını sola dizerdim. Sude, diyette olan müdür yardımcısının kahvaltısını hazırlarken mırıldandı:
“Yine chia tohumlu yoğurt… Kadın her sabah aynı şeyi yiyor, ben yesem bıkarım.”
gülümsedim ama cevap vermedim.
Ellerimi yıkayıp dolaptan badem sütünü çıkarırken aynadaki yansımama takıldı gözlerim. Saçlarımı yine alelacele toplamıştım, alnıma düşen birkaç tel yağmurdan kalma nemle ağırlaşmıştı.
Sude bir tepsiye peynir tabaklarını dizerken döndü:
“Sen dün gece yine uyumadın, değil mi?”
“Uykum yoktu,” dedim kısa bir sessizlik oldu.
Bir daha sormadı Sude, çünkü cevabın altında nelerin yattığını az çok biliyordu.
O sırada Ömer kapıdan kafasını uzattı:
“Kızlar, kahveler hazır mı? Dominant asansörde”
“Hazır,” dedim, fincanları tepsiye dizerken. “Ama dikkat edin, geçen sefer döktünüz.”
Ömer gülüp göz kırptı.
“Senin elinden çıkan şeye kıyabilir miyim ben?
Kenan da arkasından girdi, elinde tepsiyle.
“Patronun çayı az şekerli, unutmamışsındır Çarem?”
başımı eğdim, “Unutmadım,” dedim sadece.
Her sabah aynı sesler, aynı kokular, aynı cümleler…Ama içim hâlâ eksik bir nefes gibiydi. Bir ara pencereye yaklaşıp dışarıya baktım. Yağmur hızlanmıştı. Camın kenarına konan bir kırlangıç birkaç saniye durdu, sonra uçup gitti. Gözlerimle arkasından baktım— gidişler hep sessizdi, tıpkı içimdeki kopuşlar gibi.
Sude omzuma dokundu.
“Hey, kahvaltıdan sonra mola verelim, olur mu? Sana yeni bir çay karışımı yaptım. Rahatlatıyor.”
Başımla onayladım onu
“Belki iyi gelir,” dedim ama sesim hem uzak hem yorgundu.
Kapıdan çıkarken Ömer’in sesi yankılandı:
“Kenan, acele et! Yoksa yine azar işiteceğiz!”
Sude gözlerini devirdi, “hep böyleler alışmışsındır artık” diye fısıldadı bana
Mutfağa sessizlik yeniden çöktü. Kalan tek ses, çaydanlığın içinden yükselen buhardı.
o sesi dinlerken, içimdeki yangının da aynı ritimde tütmeye devam ettiğini fark ettim.
Sanki her sabah, bir şey eksiliyordu; ama ne olduğunu kimse fark etmiyordu. Aynı koşuşturma gün boyu devam etti. Zaman, tabaklardaki bulaşık suyu gibi dönüp duruyordu; bir an parlıyor, sonra kendi bulanıklığında kayboluyordu. Hayatın telaşı içinde hepimiz biraz daha eksiliyorduk sanki. İş çıkışında Sude, Ömer ve Kenan’la birlikte soyunma odasından çıktık. Hepimizin yüzünde aynı yorgunluk, ama garip bir şekilde hâlâ neşe vardı.
Sude saçlarını çözüp gülerek söylendi:
“Bir gün bu mutfaktan çıkacağım, sahnede olacağım ben. Türkiye değil, dünya dinleyecek sesimi!”
Ömer kahkahalar arasında lafa karıştı:
“Ve ben o zaman senin menajerin olacağım! Ama önce senden borç isteyeceğim ve belki de dolandırırım seni “
Sude’nin kahkahası koridoru doldurdu. O an, yorgunluğum bile gülümsedi sanki.
Kenan önden gidip kapıyı açtı, bana geçmem için başıyla işaret etti. Ben geçince arkamdan sessizce kapıyı kapatıp Ömer’i dışarıda bıraktı. “Arkadaşlık böyle bir şey işte,” diye düşündüm. “Birbirine sinir olurken bile yan yana kalabilmek. ”Belki de en çok özendiğim şey buydu: kalabilmek. Kapının önünde kısa bir sessizlik oldu. Sude’nin sesi o sessizliği bozdu:
“E hadi, bugün cuma. İki gün tatil var. Biraz içmeye gidelim.”
Ömer hemen onayladı, kolunu Sude’nin omzuna atarak:
“Kızım sen alkoliksin. Her hafta kutlama bahanesi buluyorsun.”
“Senin suratına bakınca insanın içesi geliyor,” dedi Sude gülerek. Onların bu tatlı tartışması uzarken ben biraz geride kaldım. Servisin köşeden dönmesini bekliyordum. O an Kenan sessizce yanıma geldi.
“Sen yine gelmeyeceksin, değil mi?” dedi. Sesinde ne sitem vardı ne ısrar. Sadece alışılmış bir bilme hali.
“Yok,” dedim, “gelmem. Böyle iyi.” Bir süre sustu.
Sonra sigara paketini elinde çevirip bana döndü.
“Bir gün anlatacak mısın?”
Başımı kaldırdım, Buz mavisi gözlerinle bakıştım.
Elini jean pantolonunun cebine sokmuş, duvara yaslanmıştı. Boyu neredeyse tavana değecek kadar uzun geliyordu o an. Bakışlarıysa bir duvar kadar sabit ve çözülmezdi.
“Neyi anlatmam lazım?” dedim.
Cebinden elini çıkardı, sigara paketine baktı, sonra bana.
“Seni uykularından bile eden bu üzüntüyü “
Sözleri, yağmurun kaldırım taşlarına düşen son damlası gibi içime işledi. O an cevap vermedim. Çünkü bazen anlatmak, yeniden yaşamak demekti. Ben ise artık hiçbir şeyi yeniden yaşamak istemiyordum. Servis gelmişti sırayla hepimiz bindik. Hava her zamanki gibi kararmaya başlamıştı. Şehrin ışıkları yağmurun altında titrek yansımalarla parlıyordu. Sude’yle Ömer’in kahkahaları arkamda kalırken, ben ve Kenan sesizliğimizi koruyorduk. Pek konuşmazdık zaten ama bazen konuşunca da böyle mahfeden konuşmalarımız vardı. Servisten inerken arkadaşlarıma iyi eğlenceler dileyip karakol yoluna yöneldim. Karakolun önü tenha olurdu bu saatte, nöbet değişimi zamanı. Kapıdan girerken görevli polis beni görünce başıyla selam verdi. Artık ismimi sormuyordu kimse — herkes ezberlemişti yüzümü, sessizliğimi, çaresizce sorduğum aynı soruyu.
> “Bir gelişme var mı?”
Bugün de aynı cevabı aldım.
Polisin sesi yumuşaktı, ama gözleri ezberlenmiş bir üzülmeyi taşıyordu.
> “Maalesef, Çarem Hanım… hâlâ bir iz yok. Dosya açık ama elimizde yeni bir şey yok.”
Sadece başımı salladım. Zaten başka ne diyebilirdim ki? Her seferinde bir mucize umuduyla girip, aynı çaresizlikle çıkıyordum o kapıdan. Ama gitmemek de elimden gelmiyordu — sanki bir gün, orada biri “bulduk” dese, yeniden nefes alabilecektim. Dışarı çıktığımda hava soğumuştu. Rüzgâr denizden doğru sert esiyordu. Adımlarım kendiliğinden aynı yola saptı. Sahile vardığımda, dalgaların sesi şehir gürültüsünü bastırıyordu. Banklar arasında en köşedekine yürüdüm; tam bir yıldır, her akşam aynı yere oturuyordum. Bir ritüel gibi, bir yasın sessiz duası gibi. Kıyıda bir sokak sanatçısı vardı bu kez. Eline eski bir gitar almış, sesi rüzgâra karışıyordu.
“Talihim yok bahtım kara
Böyle hayat batsın yere
Sinesine vura vura
Ölen var mı benim gibi yok diyordu şarkısında.
İlk akorla birlikte gözlerim doldu; ikinci mısrada yanaklarımdan süzülen sıcaklıkla rüzgârın soğukluğu karıştı birbirine. Ellerimi kucağımda birleştirdim. Parmaklarımı istemsizce sardı kucağımı. Orası… hep acıyordu. Bir yara gibi değil artık — sanki orada hiç iyileşmemesi gereken bir hatıra vardı. Deniz karanlıktı ama bakmaya devam ettim. Belki dalgalar onu bana geri getirir diye belki de sadece içimdeki boşluğu biraz daha büyütmek için. Sokak sanatçısının sesi yükseldi ve ben fark ettim — gözyaşlarım sessizce değil, titreyerek akıyordu. Her damlada, bir ismi, bir hatırayı, bir “keşke”yi bırakıyordum denize. Bir yıldır aynı saatte, aynı bankta oturuyordum , içimdeki yara taze kalıyordu. Adını bile anmadığım o geçmiş, her akşam beni buluyor, dizlerimin dibine oturuyordu. Ben yalnızca sustum. Rüzgâr konuştu, dalgalar dinledi. Ve ben yine o sessiz yarayı tuttum. Sanki bir gün iyileşirse, onu da kaybedecekmişim gibi.
Gecenin sessizliği üzerime sinmişti. Tuz kokusu hâlâ tenimdeydi; denizin sesi kulaklarımda yankılanıyordu sanki. Evin kapısını açtığımda duvarlardaki sessizlik beni karşıladı. Üzerimi değiştirip ılık bir duşun buharına sığındım. Belki uykusuzluğuma iyi gelir diye aldığım papatya çayımı yapıp tekli koltuğuma geçtim. Dışarısını izlerken Beyoğlu sokakları sanki bana inat hep kalabalıktı. Beyoğlu hiç susmuyordu. Sanki bana inat, herkes bir yere yetişiyor, ben olduğum yerde sayıyordum. Böyle geçen bir hafta sonundan sonra tekrardan iş günü başlamıştı. Sabah gözlerimi aynı koltukta açtım. Alarm çoktan susmuştu. Yine geç kalmadan, alıştığım hızla hazırlanmaya başladım. Siyah kumaş pantolon, acı kahve boğazlı kazak, , siyah kabanım ve kahve botlarım la aynaya baktım. Yeşil gözlerimden yorgunluk akıyordu. Omuzlarıma dökülen kumral saçlarımı aceleyle toka tutturdum. Ve yine çıktım evden — her gün olduğu gibi, her şeye rağmen. İşe geldiğimizde Ömer’in hafta sonu hastalandığını ve işe gelemeyeceğini öğrendik. Hemen organize olup günün nasıl ilerleyeceğini planladık.
Kenan, eliyle saçını karıştırarak söylendi:
— Bugün büyük toplantı var. Sürekli girip çıkamam, tek seferde götürmemiz lazım.
Sude endişeyle araya girdi.
— Ben çıkmak istemiyorum mutfaktan. Son toplantıda çayı genel müdürün üstüne devirmiştim, hatırlıyor musunuz?
Kenan’la göz göze geldik ve gülmemek için kendimizi zor tuttuk.
Sude ikimizin de omzuna hafifçe vurdu.
— Geçin dalganızı siz pislikler!
Kahkahalarımız kısa sürdü. Sonra herkes kendi görevine döndü. Kenan bugün tek başına gerçekten çok yoruluyordu. Arada bir göz göze geliyorduk; o buz mavisi gözlerinde bana söyleyemediği bir şey vardı sanki. Ama ben her defasında gözlerimi kaçırıyordum. Sude de, ben de, bir robot gibi işleri yetiştirmeye çalışıyorduk.
Kenan nefes nefese mutfağa girdiğinde ses tonu sertti.
— Çok kalabalıklar bu sefer! Bütün ortaklar, asistanlar, genel müdürler… Ortalık ana baba günü gibi. Servise geçelim artık! Tepsilere çay, kahve, kanepeler, taze soslar, kuru yemişler dizdik. ! Bu benim şirkette mutfak ve asansör dışına ilk çıkışımdı. Derin bir nefes alıp Kenan’la birlikte toplantı odasına girdik.
Oda doluydu; insanlar beşer altışar gruplar hâlinde ayakta sohbet ediyordu. Masaya yöneldik, servisleri hızlıca açtık. Her şey gayet iyi gidiyordu .Son tabağı yerine koyup arkamı döndüm. Ama adım atamadım. Sanki ayaklarım yere çivilenmişti. Bir anda içimde bir hançer dönmeye başladı; nefesim kesildi. Keşke dünyanın bütün katmanları ayrılsaydı şuan ben en dibine girip kaybolsaydım. İçimde yıllardır biriken ne kadar keder varsa bugün tam da şuan gözlerimden dökülmek üzereydi. Elimdeki tepsi avuçlarımın arasından kayıp yere düştü. Metal sesi odadaki uğultuyu kesti. Herkes bana bakıyordu ama benim gözlerim onun kara gölgeli gözlerinden başka bir şey görmüyordu.
1821 gün sonra ...Kara gözleriyle bana bakıyordu. Olduğu yerden yavaşça doğruldu. Ben daha hareket edemeden, o bana
doğru geliyordu burnuma ciğerlerime dolan o tanıdık koku sanki bütün odaya yayılmıştı — ağır yasemin kokusu. Zaman büküldü sanki; sesler uğuldadı, başım döndü.. Beş yıl... beş yıldır bu gözlerle bir daha karşılaşmam sanmıştım. Karşıma dikildiğinde onunda en az benim kadar şaşkın olduğunu görebiliyordum. Gözleri utanmadan üzerimde geziyordu. Buğulanan gözlerimden yaşlar birbiri ardından akmaya başladı. Hemen çıkmalıydım bu oda dan . Sendeleyerek adım attım, koşarcasına çıktım odadan. Tuvalete kendimi zor attım.
Ellerimi lavaboya koydum. Hıçkırıklarım sessizliği delip geçti. Gözyaşlarım yüzümde birbirleriyle yarışıyordu sanki . Şimdi içimde yıllardır susturduğum her acı, sonunda ses bulmuştu.
Tuvalette yere çökmüştüm. Karnımdaki yaraya dokunarak sakinleşmeye çalışıyordum. Nefesim kesik kesikti. Acımı susturmaya uğraşıyordum.
Tam o sırada kapı çaldı. Sesimi zor toparlayıp,
“Dolu…” diyebildim.

Karşıdan gelen ses beni delip geçti.
“Çarem, çık dışarı.”
İsmimi hâlâ bir şiir gibi söylemesine mi yanayım, yoksa hâlâ benimle konuşacak kadar yüzsüz oluşuna mı, bilemedim. Sesi, içimde yıllardır susturduğum öfkeyi körükledi. Hızla ayağa kalktım, kapıyı açtım. Ve oradaydı. Bir doksan boyuyla, esmer teniyle, kara gözleriyle karşımdaydı. Nefesim göğüs kafesime sığmıyordu. Öfkeden beynim yanıyordu.
Ateş Keskin...Benim bütün dünyamı yıkan, beni ezip geçen, güneşimi çalan bana bu dünyada sadece karanlığı bırakan adam. Tam karşımdaydı.
“Çarem…” dedi, sesi pamuk gibi yumuşaktı.
Ama bu yumuşaklık öfkemi daha da büyüttü.
“Ne çaremi Ateş? Sen… sen nasıl karşıma çıkıp benimle konuşabiliyorsun!”
Ateş ellerini uzatıp kollarıma dokunmak istedi. Kendimi hızla geri çektim.
“Sakın! Sakın bana dokunma!”
Yüzümün kıpkırmızı olduğuna emindim. Ellerini hızlıca geri çekip yüzüne dünyanın en tuhaf şeyi oluyormuşçasına taktığı şaşkınlık beni daha da öfkelendiriyordu.
“Çarem, bir sakin ol… konuşacağız,” dedi.
Delirmek üzereydim. Ellerim yumruk olmuştu, üzerine yürüdüm.
Göğsüne vurmaya başladım. Gözyaşlarım yağmur gibi akıyordu.
“Hangi hakla! Hangi hakla karşımda duruyorsun sen!”
Hıçkırıklarım koridorun sessizliğini yırtıyordu. Boğazımda yıllardır yutkunarak bastırdığım bütün acılarım, bütün çığlıklarım bugün bu koridorda çınlıyordu.
Ateş, ellerimi tuttu.
“Yapma, ne olur yapma…” dedi.
Sesi öyle yumuşaktı ki, sesine öyle hasrettim ki bir an gözlerimi kapatıp sadece konuşsun istedim. Ona dair her şeyi özlemişim. Ellerimi ellerinden hızlıca çektim. Ellerimle burnumu, gözyaşlarımı sildim. İşaret parmağımı ona doğrulttum:
“Git buradan. Sakın karşıma çıkma. Sakın!”
Arkamı dönüp gidecektim bir daha görmeyecektim onu yıllar önce nasıl olduysa yine aynısı olacaktı hiç karşılaşmamışız, biz hiç var olmamışız gibi. Ama ellerini belimde hissettim. Sıcaklığı, kokusu, parmakları…
Parmakları tam yaramın üzerindeydi.
Nefesim kesiliyor ateş yapma çek oradan elini. Hakkın yok o yaraya dokunmaya. Zar zor çıkan sesimle
“Ateş… çek elini…” diyebildim
“Bırak…”
Başımın üstüne denk gelen burnu kokumu çekiyordu içine. Uzun, güçlü kolları sarıyordu etine dolgun bedenimi. Parmakları tam yaramın üzerinde sıkıca beni kendi bedenine bastırıyordu.
“Seni buldum Çarem. Bırakamam,” diye fısıldadı.
Sanki açtığı yaralar, bana bıraktı karanlık yetmezmiş gibi konuşuyordu. Konuşuyordu ve bana dokunuyordu. Ellerine tiksinerek dokundum bırakmasını istedim bana dokunması yasaktı onun haddi değildi bana dokunmak , benimle konuşmak, kokumu içine çekmek,
Artık tutamadım kendimi. Ellerini hızlıca çektim bedenimden
“Bırak diyorum!” diyerek çığlık attım.
Ellerini çekti. Ona doğru döndüm, hıçkırıklarla bağırmaya başladım:

“Sen beni bıraktın aşağılık herif. Beni karın olduğum gecenin sabahı yatakta tek başıma bıraktın! Ne bir açıklama ne bir telefon ne bir adres, ne bir mesaj! Hiçbir şey bırakmadan gittin! Ben seni Karadeniz’in soğuğunda, yağmurun altında yalınayak aradım Ateş!
Sesim tüm koridorda yankılanıyordu. Sanki sustuğum, sesiz ce ağladığım tüm acılarım bugün yerini bulmuş zamanın tam da şuan olduğuna kadar vermiş gibi çıkıyorlardı ağızımdan. Çığlık oluyorlardı. Gözyaşı oluyorlardı. Görmesini istedikleri kişiye karşı gösteriyorlardı kendilerini.
Neredeydin sen!”
Artık sesim kısılmıştı. Hıçkırıklarım konuşmamı bölüyordu. Bacaklarım titredi, bedenim taşıyamadı beni. Dizlerimin üstüne düştüm. Ellerimle yere vurarak içimdeki acıya bir teselli aradım.
“Sen neredeydin Ateş!”
O da benimle birlikte çöktü.
Ellerimle karnımdaki yaramı sardım ona sığındım
Ağlamaktan tükenmiştim. Etrafımız kalabalıklaşmıştı, insanlar toplanıyordu. Ne olduğunu anlamadan Ateş’in ellerini yeniden belimde hissettim. Son hatırladığım şey,
“KİMSESİZ BIRAKTIN BENİ” dediğimdi.
Ne tuhaf değil mi insanoğlu kendini evrenin en güçlü varlığı sanıyor ama… Tek bir kokuyla tek bir sesle tek bir adla yerle bir olabiliyor. Ateş keskin benim bu dünyadaki yenilgimdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

501okunma 87beğeni 20yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18