9. bölüm · Arka Koridor

8. Bölüm

beril .

Okulun koridorunda yürürken elim hâlâ çantamın içindeki fotoğrafın üzerindeydi.
Saçma geliyordu.
Bir fotoğrafın bu kadar ağır hissettirmesi saçmaydı.
Ama mesele fotoğraf değildi.
Üzerindeki tarihti.
Ve o tarihte benim İzmir’de olmamamdı.
“Bana bir şey mi söyleyecektin?”
Eren’in sesi düşüncelerimi böldü.
Ne zamandır yanımda yürüdüğünü fark etmemiştim.
Başımı kaldırıp ona baktım.
Her zamanki gibi sakindi.
Ama onu artık tanıyordum.
Ne kadar sakin görünürse görünsün, bir şey olduğunda sağ elinin başparmağını işaret parmağıyla ovuştururdu.
Şimdi yine aynı hareketi yapıyordu.
“Fotoğrafı düşünüyorum.”
“Kimin düşünmediğini söyle.”
İstemsizce güldüm.
“Komik değildi.”
“Biliyorum.”
“Kendin güldün.”
“Sinirden.”
Koridorun sonuna geldiğimizde diğerleri bizi bekliyordu.
Can sıraya oturmuş ayağını sallıyordu.
Bizi görünce ayağa kalktı.
“Tamam.”
“Eren’le romantik yürüyüşünüz bittiyse önemli bir şey söyleyeceğim.”
“Git başımdan.” dedim.
“Bak.”
Can iki elini kaldırdı.
“Ben hiçbir şey demedim.”
“Bakışın dedi.”
Mira gözlerini devirdi.
“Siz kavga etmeyi bırakabilir misiniz?”
“Eğleniyoruz.” dedi Can.
“Eğlenmiyoruz.” dedim.
“Eren eğleniyor.”
Hepimiz Eren’e döndük.
Eren omuz silkti.
“Ben izliyorum.”
Can kahkaha attı.
“Bu çocuk tam felaket ya.”
Bora sonunda söze girdi.
“Şakalaşmayı bitirdiyseniz konuşalım.”
Bir anda herkes ciddileşti.
Can bile.
Bora telefonunu masanın üzerine bıraktı.
“Dün çektiğimiz fotoğrafları kurtarmaya çalıştım.”
“Hani silinmişti?” dedim.
“Evet.”
“Ama…”
Telefonunu çevirdi.
“Ekran kaydında bir saniyelik görüntü kalmış.”
Hepimiz telefona eğildik.
Gerçekten de yalnızca bir saniyelik görüntü vardı.
Koridor.
Duvar.
Gazete kupürleri.
Sonra görüntü bozuluyordu.
Ama tam bozulmadan önce…
Defne nefesini tuttu.
“Dur.”
Bora videoyu durdurdu.
“Ekranı büyüt.”
Can telefonu eline aldı.
Yakınlaştırdı.
Pikseller dağıldı.
Ama yine de seçiliyordu.
Gazete kupürlerinin arasında daha önce fark etmediğimiz başka bir fotoğraf vardı.
Sekiz kişi.
Biz.
Yine biz.
Bu kez ayaktaydık.
Ve…
Hepimiz kameraya bakmıyorduk.
Sadece bir kişi bakıyordu.
Ben.
“Bu…” dedim.
“Bu fotoğrafı hatırlamıyorum.”
“Hatırlayamazsın.” dedi Mira.
“Hepimiz ilk defa görüyoruz.”
“Hayır.”
Eren ilk kez araya girdi.
“Hepimiz ilk defa görmüyoruz.”
Ona döndük.
Kaşları çatılmıştı.
“Ne demek o?”
“Fotoğraf tanıdık geliyor.”
Kalbim sıkıştı.
“Nereden?”
“Bilmiyorum.”
“Hatırlamıyorum.”
“Ama…”
Başını iki yana salladı.
“Sanki daha önce görmüştüm.”
Sessizlik oldu.
Can bile konuşmuyordu.
Tam o sırada zil çaldı.
Sınıfa girmek zorundaydık.
İlk ders tarih.
Hayatımda ilk defa tarihten bu kadar korkuyordum.

Öğretmen sınıfa girer girmez yoklamayı açtı.
Bizse kendi aramızda bakışıyorduk.
Kimsenin aklı derste değildi.
Kalem elimdeydi ama defterime tek kelime yazmamıştım.
Arka sıradan sandalye sesi geldi.
İstemsizce döndüm.
Az önce gördüğümüz çocuk yine oradaydı.
Bu sefer emindim.
Çünkü beni izliyordu.
Doğrudan.
Gözlerini hiç kırpmadan.
Bir an nefesim kesildi.
“Eren…”
Kısık sesle konuştum.
“Hı?”
“Arkaya bak.”
Bakmadı.
“Sakın dönme.” dedi.
“Neden?”
“Çünkü o zaman onun baktığını anlayacak.”
İçim ürperdi.
“Sen de mi gördün?”
“Evet.”
“Ne zamandır?”
“Derse girdiğimizden beri.”
“Niye söylemedin?”
“Sana bakıyordu.”
Bu cümle mideme yumruk gibi oturdu.
Öğretmenin sesi uzaktan geliyordu.
“…Osmanlı Devleti…”
Hiçbirimiz dinlemiyorduk.
Can önümde oturuyordu.
Yavaşça arkasını döndü.
“Dönüp bakmayın.”
“Ben baktım.”
“Eee?”
“Yok.”
“Nasıl yok?”
“Yer boş.”
Dayanamadım.
Arkamı döndüm.
Gerçekten boştu.
Sandalye vardı.
Çanta yoktu.
Çocuk yoktu.
Hiç kimse yoktu.
Bir saniye önce oradaydı.
Buna emindim.
Eren bana baktı.
“Gördün mü?”
Başımı salladım.
“Yok.”
“Ben de artık göremiyorum.”
Tam o sırada…
Sınıfın kapısı yavaşça açıldı.
Müdür yardımcısı içeri girdi.
Öğretmene bir kâğıt uzattı.
Öğretmen okudukça yüzünün rengi değişti.
Sınıf sessizleşti.
“Arkadaşlar.”
Sesi ilk kez bu kadar ciddiydi.
“Bugünkü son iki ders iptal edildi.”
Can hemen sordu.
“Neden hocam?”
Öğretmen cevap vermedi.
Camdan dışarı baktı.
Sonra yavaşça bize döndü.
“Okulun bodrum katında…”
Durdu.
“…bir öğrenciye ait eski eşyalar bulundu.”
İçimde kötü bir his oluştu.
“Kimmiş?”
diye sordu Defne.
Öğretmen elindeki kâğıda baktı.
Dudakları titredi.
“Sevda Yel.”
Sınıf buz kesti.
Ben ise nefes almayı unuttum.
Çünkü…
Sevda dün kamerada bize bakmıştı.
Ve şimdi…
Sanki hiç yaşamamış biri gibi adı yeniden okulun içinde yankılanıyordu.

Öğretmenin elindeki kâğıt hafifçe titriyordu. Bunu sadece ben fark etmedim; Eren de dikkatle ona bakıyordu. Sınıfta alışık olmadığımız bir sessizlik vardı. Can bile tek kelime etmiyordu. Birkaç saniye önce kendi arasında konuşan sınıf, sanki aynı anda nefesini tutmuştu.
“Sevda Yel…” diye tekrar etti öğretmen, bu kez sesi daha alçaktı. “Bu isim size bir şey ifade etmiyor olabilir ama okul yönetimi olarak bazı bölümlerin geçici olarak kullanıma kapatılmasına karar verildi. Özellikle bodrum katına hiçbir öğrencinin inmesini istemiyoruz.”
Can hemen araya girecek gibi oldu ama Bora dirseğiyle hafifçe koluna vurunca sustu. Ben ise öğretmenin söylediği tek bir kelimeye takılıp kalmıştım.
Bodrum katı.
Koridorda gördüğümüz gazete kupürlerinden birinde de aynı yer yazıyordu.
“2024… Alper Göksoy okulun bodrum katında ölü bulundu.”
Tesadüf değildi.
Artık buna inanacak kadar saf değildim.
Zil çaldığında öğretmen sınıftan ilk çıkan kişi oldu. Arkasından kapıyı kapatırken yüzündeki gergin ifade gözümden kaçmadı. Sanki bize söylemediği başka şeyler de vardı.
Can sandalyesini geriye doğru itti.
“Tamam, artık kimse bana ‘tesadüf’ demesin.”
“Evet,” dedim. “Çünkü bu kadarı tesadüf olamaz.”
Mira çantasını omzuna geçirirken kısa bir süre düşündü. Sonra bize döndü.
“Öğretmenin korktuğunu gördünüz mü?”
Defne başını salladı.
“Gördüm. Sanki Sevda’nın adını söylemek bile istemedi.”
Eren o ana kadar sessizdi. Camdan okul bahçesine bakıyordu. Sonunda derin bir nefes alıp bize döndü.
“Çünkü biliyor.”
“Neyi?” diye sordum.
“Bence sadece Sevda’yı değil… bizi de biliyor.”
Bu cümle sınıfın içinde yankılanmış gibi hissettirdi. Hiçbirimiz hemen cevap veremedik. Çünkü içten içe aynı ihtimali düşünüyorduk.
Can sessizliği bozdu.
“Tamam. Diyelim ki öğretmen biliyor. Peki neden hiçbir şey anlatmıyor?”
“Bilmiyorum.” dedim. “Belki anlatamıyordur.”
“Ya da…” dedi Bora.
“…anlatırsa başına bir şey geleceğini biliyordur.”
Bir an hepimiz birbirimize baktık.
Bu düşünce ürkütücüydü.
Ama imkânsız değildi.
Tam o sırada sınıf kapısı yavaşça aralandı.
Kapının önünde okulun hizmetlisi duruyordu.
“Ada Kara sen misin?” diye sordu.
İçimde yine aynı his oluştu.
“Evet”
Adam kısa bir an yüzlerimize baktı. Sonra cebinden eski görünümlü, sararmış bir zarf çıkardı.
“Bunu müdür odasının kapısının önünde bulduk.”
Zarfı bana uzattı.
“Üzerinde senin adın yazıyor.”
Kalbim hızlandı.
Titreyen parmaklarla zarfı elime aldım.
Gerçekten de üzerinde tek bir cümle vardı.
Ada Kara’ya.
Ne gönderen adı vardı…
Ne tarih…
Ne de pul.
Sadece ismim.
Eren yanıma yaklaştı.
“Aç.”
“Ya içinde…”
“Sadece aç.”
Derin bir nefes alıp zarfı yavaşça açtım.
İçinden tek bir fotoğraf çıktı.
Ama bu, daha önce gördüğümüz fotoğraflara benzemiyordu.
Bu kez fotoğrafta sadece tek kişi vardı.
Ben.
Üzerimde okul forması vardı.
Arkamdaki bina Meşe Koleji’ydi.
Ve fotoğrafın altına siyah kalemle tek bir cümle yazılmıştı.
“Tekrar hoş geldin.”
O an elimdeki fotoğraf yere düştü.
Çünkü ben…
Bu fotoğrafın çekildiği günü hiç yaşamamıştım.