3. bölüm / 4
ARAF2. Bölüm
Bölümler 4Şu an: 2. Bölüm
- 1 Giriş718 kelime
- 2 1.Bölüm1.126 kelime
- 3 2. Bölüm1.752 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3. Bölüm1.119 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Akşam eve döndüğümde hava çoktan kararmıştı. Gün boyunca aralıklarla yağan yağmur, eve vardığım saatlerde iyice hızlanmıştı. Apartmanın girişine geldiğimde birkaç saniye kapının önünde durup dışarı baktım. Sokak lambalarının altında yağmur damlaları ince çizgiler gibi aşağıya süzülüyor, kaldırımda biriken sular arabaların geçişiyle iki yana dağılıyordu. İnsanlar ellerindeki şemsiyelere rağmen acele ediyor, başlarını öne eğip bir an önce sıcak bir yere ulaşmaya çalışıyordu. Montumun omuzları ıslanmıştı ve saçlarımın uçlarından birkaç damla su düşüyordu. Anahtarı çıkarıp kapıyı açtığımda evin sıcaklığı yüzüme vurdu. İçeri girer girmez ayakkabılarımı çıkardım ve montumu kapının yanındaki askılığa astım. Ev sessizdi. Annem muhtemelen odasındaydı ve ben de günün geri kalanını kimseyle konuşmadan geçirmek için bu sessizliği fırsat olarak gördüm.
Çantamı salondaki koltuğun üzerine bıraktım ve önce mutfağa geçtim. Buzdolabını açıp içeride ne olduğuna baktım. Annemin daha önce hazırladığı yemeği gördüğümde başka bir şey düşünmeden onu çıkardım. Mikrodalgada ısıtırken telefonum masanın üzerinde titreşti. Ekrana baktığımda grup sohbetinden onlarca bildirim olduğunu gördüm. Mert yine bir şeyler planlamaya çalışıyordu. Kaan ona başka bir yer öneriyor, Melis fotoğraf gönderiyor, Burak arada bir kısa cevaplar yazıyordu. Mesajların hepsini okumadım. Telefonu masaya bırakıp yemeğimi hazırladım ve sessizce oturdum. Günün yorgunluğu üzerime çökmüştü. Sabah erkenden kalkmış, metroda yarım saatten fazla yolculuk yapmış, derslere girmiş ve gün boyunca onlarca insanın arasında bulunmuştum. Eve geldiğimde yalnız kalmak istemem garip değildi. Bazen bütün gün konuşmak insanın içindeki sessizliği daha da büyütüyordu.
Yemeğimi bitirdikten sonra tabağı mutfağa götürüp lavaboya bıraktım. Salona dönerken çantamın açık kaldığını fark ettim. Fermuarını kapatmak için elimi içine attığımda parmaklarım Polaroid fotoğrafa değdi. Fotoğrafı çıkarıp birkaç saniye elimde tuttum. Kampüsün arka tarafında çektiğim görüntü hâlâ aynıydı. Ağaç dalları, gri gökyüzü ve uzakta kalan bina. Fotoğrafın herhangi bir özelliği yoktu. Yine de onu çöpe atmak istemedim. Masanın üzerine bıraktım ve koltuğa oturdum. Bir süre dışarıdaki yağmuru dinledim. Sonra farkında olmadan gün içinde olanları düşünmeye başladım. Dersleri, arkadaşlarla yaptığımız kısa konuşmaları, kütüphanede geçirdiğim zamanı ve kampüsün arka tarafında karşılaştığım çocuğu hatırladım. Tuna'nın yüzü birkaç saniyeliğine zihnimde belirdi. Onunla konuştuğumuz şeyleri düşündüğümde aslında ortada hatırlamaya değer hiçbir şey olmadığını fark ettim. Birkaç cümle söylemiş sonra gitmişti. Buna rağmen adını hatırlıyordum. Bunun üzerinde fazla durmadım. Fotoğrafı kitabımın arasına koydum ve odama geçtim.
Gece yatağa uzandığımda yağmur hâlâ devam ediyordu. Pencereden gelen ses o kadar düzenliydi ki bir süre sonra düşüncelerimin arasına karışmaya başladı. Telefonumu komodinin üzerine bırakıp tavana baktım. Ertesi gün yapacaklarımı düşündüm. İlk ders, ardından kütüphane, öğleden sonra Defne'yle kahve. Her şey normaldi. Gözlerimi kapattığımda günün görüntüleri yavaş yavaş silinmeye başladı. Tam uykuya dalacakken aklıma yine o isim geldi. Tuna. Nedenini bilmiyordum. Belki de yeni tanıştığım için zihnimde kalmıştı. İnsan bazen hayatına giren insanları hiçbir neden olmadan birkaç gün hatırlayabiliyordu. Sonra onlar da diğer yüzlerin arasına karışıp gidiyordu. Bunun da böyle olacağını düşündüm. Birkaç gün sonra onu hatırlamayacağımı sandım.
Sabah alarm çalmadan birkaç dakika önce uyandım. Odam karanlıktı. Perdelerin arasından içeri giren ışık, havanın hâlâ kapalı olduğunu belli ediyordu. Telefonuma baktığımda alarmın çalmasına üç dakika kaldığını gördüm. Yataktan kalkıp perdeyi açtım. Gece boyunca yağan yağmur yüzünden sokak tamamen ıslaktı. Kaldırımlarda su birikintileri oluşmuştu ve insanların çoğu şemsiyeyle yürüyordu. Hazırlanırken dün akşamki düşüncelerimin artık geride kaldığını hissettim. Saçlarımı düzeltip gümüş kolyemi taktım. Çantamı hazırlarken kitabımın arasındaki Polaroid fotoğrafı gördüm. Bir an durdum. Sonra fotoğrafı tekrar çantama koydum. Neden sakladığımı bilmiyordum ama atmak için de bir sebep görmüyordum.
Metroya indiğimde her zamanki kalabalık vardı. Kulaklığımı takıp müziği açtım. Vagonun camına yaslanarak dışarı baktım. Tünelin karanlığında kendi yansımamı görüyordum. Bazen insan kendi yüzüne uzun süre baktığında tanıdığı birine değil de yabancı birine bakıyormuş gibi hissediyordu. Ben de birkaç saniye öyle hissettim. Sonra tren istasyona girdi ve görüntüm kayboldu. Kampüse vardığımda yağmur hafiflemişti. Girişte Defne'yi gördüm. Elindeki kahve bardağını bana doğru kaldırdı. Yanına gittiğimde birlikte binaya girdik. İlk ders başlamadan önce biraz konuştuğumuzda konu dün akşama geldi.
"Dün eve gidince ne yaptın?" diye sordu.
"Hiçbir şey. Evdeydim."
"İyi."
"Sen?"
"Ben de aynı."
Bir süre yan yana yürüdük. Sonra Defne bana bakıp hafifçe gülümsedi.Günün ilk yarısı oldukça sıradan geçti. Derslerden birinde not yetiştirmeye çalışırken birkaç kez geride kaldım. Defne'nin defterine bakıp eksik kalan yerleri tamamladım. Mert öğle arasında yanımıza uğradı ama birkaç dakika sonra başka bir arkadaşının yanına gitti. Kaan ve Melis kantinde oturuyordu. Burak kütüphaneye geçmişti. Eylül ise dersten sonra eve gideceğini söyledi. Herkesin kendi işi vardı ve gün boyunca yalnızca kısa sürelerle bir araya geldik. Öğle saatlerine doğru yağmur tamamen durmuştu. Kampüsün havası da biraz değişmişti. Islak toprak kokusu her yerdeydi. Ağaçlardan düşen damlalar güneşin zayıf ışığında parlıyordu.
Öğle arasında Defne'yle kampüsün arka tarafındaki banklardan birine oturduk. Yağmur durmuştu ama hava hâlâ kapalıydı. Ağaçların yapraklarından düşen son damlalar toprağa karışıyor, kampüsün taş yollarında küçük su birikintileri oluşturuyordu. Defne kahvesini iki eliyle tutmuş, telefonunda bir şeyler okuyordu. Ben ise karşıdaki fakülte binasına bakıyordum. Kalabalığın arasında tanıdık birini gördüğümde önce emin olamadım. Birkaç saniye boyunca gözlerimi kısıp ona baktım. Sonra yürüyüşünü fark ettim ve bunun dün karşılaştığım çocuk olduğunu anladım. Tuna yanında iki kişiyle birlikte binadan çıkıyordu. Üzerinde yine koyu renk bir sweatshirt vardı ve saçları her zamanki gibi biraz dağınıktı. Elinde kahverengi bir dosya taşıyordu. Yanındaki kişilerden biriyle kısa bir şey konuştu, sonra diğerlerinden ayrılıp bizim bulunduğumuz tarafa doğru yürümeye başladı. Defne de onu fark etmişti ama bu kez hiçbir şey sormadı. Tuna yaklaştığında önce Defne'ye başıyla selam verdi, sonra gözlerini bana çevirdi. Elindeki dosyayı bana uzattı. "Solin?" dedi. Başımı salladım. "Bu sana aitmiş." Dosyayı aldığımda üzerinde kendi adımı gördüm. Birkaç saniye şaşkınlıkla dosyaya baktım. "Benim bundan haberim yoktu." Tuna omuzlarını hafifçe kaldırdı ve dosyayı sekreterlikte bulduğunu, bana ulaştırmasını istediklerini söyledi.
Dosyayı açtığımda içinden Güzel Sanatlar Fakültesiyle ilgili birkaç belge çıktı. Ders kayıtları, bölümle ilgili bazı evraklar ve geçen hafta teslim etmem gereken bir form vardı. Formun en üst köşesinde benim adım yazıyordu ve son teslim tarihi de bugün görünüyordu. Bir an gerçekten şaşırdım çünkü o formu sabah çantamda bulamayınca kaybettiğimi düşünmüştüm. Tuna'nın dosyayı bana ulaştırması olmasaydı akşam eve gidip tekrar arayacak, muhtemelen ertesi gün sekreterliğe gidip yenisini çıkarmaya çalışacaktım. Ona teşekkür ettim. O da yalnızca başını salladı. Aramızda birkaç saniye sessizlik oldu. Dün karşılaşmamızdan sonra bugün yeniden karşıma çıkması garip bir tesadüf gibi geliyordu ama bunun üzerinde fazla durmadım.
Başını hafifçe salladı. "Fotoğraf mı okuyorsun?" diye sorduğunda istemeden gülümsedim. "Fotoğraf da var ama bölüm daha geniş." Birkaç saniye düşündü. "Güzel." Sonra dosyayı işaret ederek, "Kaybetmeseydin daha iyi olurdu," dedi. Gülerek başımı salladım. Tuna'nın yüzünde çok hafif bir gülümseme oluştu. Ardından fakülte binasına doğru baktı ve gitmesi gerektiğini söyledi. Ben de tekrar teşekkür ettim. O uzaklaşırken birkaç saniye arkasından baktım ama sonra kendimi toparlayıp dosyayı çantama koydum.
Defne dosyayı işaret etti. "Ne bu?" diye sordu. "Benim evraklarmış." Dosyayı açıp ona gösterdim. Defne sayfalara hızlıca baktı ve sonra bana uzattı. "Bunu gerçekten kaybetmiş miydin?" diye sordu. Başımı salladım. "Sabah bulamamıştım." Bir süre önce yaşadığım paniği hatırlayınca güldüm. "Ben de eve gidince anneme söyleyecektim." Defne başını salladı. Sonra Tuna'nın gittiği tarafa baktı. "Tesadüf oldu." Sesi öylesine çıkmıştı. Ben de "Evet," dedim. Konuşmayı başka bir yere çekmek için derslerden bahsetmeye başladım. Defne de konuyu uzatmadı. Birkaç dakika sonra birlikte fakülteye geri döndük. Günün geri kalanında Tuna'yı bir daha görmedim. Onunla ilgili düşündüğüm şeyin ne olduğunu ben de bilmiyordum. Sadece ikinci kez karşılaşmıştık ve ikincisinde de konuşmamız birkaç dakikadan fazla sürmemişti.
Akşam eve döndüğümde annem mutfakta yemek hazırlıyordu. Kapıyı açtığımı duyunca başını mutfaktan çıkarıp bana baktı. "Geldin mi?" diye sordu. Çantamı çıkarırken "Geldim," dedim. Mutfağa geçip yanına oturdum ve günümün nasıl geçtiğini anlatmaya başladım. Derslerden, teslim etmem gereken formu nasıl kaybettiğimden ve son anda geri aldığımdan bahsettim. Annem bir yandan yemek hazırlıyor, bir yandan beni dinliyordu. Sonunda "Sen bu eşyalarını biraz daha dikkatli taşısan keşke," dedi. Gülerek başımı salladım. "Biliyorum." Akşam yemeğini birlikte yedik. Sonrasında mutfakta biraz oturup çay içtik. Annem televizyonu açmak yerine benimle konuşmayı tercih etti. Bir ara evde hiçbir atıştırmalık kalmadığını fark ettik. Annem "Film izlerken ne yiyeceğiz?" diye sorunca güldüm. "Markete gidelim." Üzerime hırkamı alıp onunla birlikte dışarı çıktım. Hava serinlemişti ama yağmur tamamen durmuştu. Mahallenin köşesindeki markete kadar yürürken annem çocukken yaptığım bazı şeyleri anlattı ve ben de aynı hikâyeleri daha önce defalarca dinlemiş olmama rağmen onu bölmeden dinledim. Markete girdiğimizde alışveriş sepetini ben aldım ve doğrudan atıştırmalıkların olduğu bölüme yöneldim. Birkaç paket cips, çikolata, patlamış mısır ve sevdiğim birkaç abur cuburu sepete koydum. Annem de kendi sevdiği bisküvilerden aldı.
Eve döndüğümüzde salonu birlikte hazırladık. Annem koltuğun üzerine battaniyeleri bıraktı, ben de mutfaktan tabak ve bardakları getirdim. Televizyonun karşısındaki küçük masayı atıştırmalıklarla doldurduk. Bir süre hangi filmi izleyeceğimize karar veremedik. Annem eski filmlerden birini açmak istiyordu, ben ise daha önce izlemediğimiz bir şey bulmaya çalışıyordum. Sonunda ikimizin de daha önce izlemediği bir filmde karar kıldık. Işıkları kapattık ve yalnızca televizyonun ışığı salona yayıldı. Filmin ilk yarısında sürekli konuşmadık. Bazen film hakkında kısa yorumlar yaptık, bazen de aynı sahneye aynı anda gülüp birbirimize baktık. Annem bazı sahnelerde tahmin yürütüyor, ben de özellikle yanlış çıkmasını bekliyordum. Film ilerledikçe dışarıdaki dünyanın sesi tamamen kayboldu. Yağmurun yerine gecenin sessizliği vardı. Annem yanımda otururken kendimi uzun zamandır hissetmediğim kadar rahat hissettim.
Filmin ortalarına doğru annem mutfağa gidip çay koydu. Ben de televizyonun karşısında tek başıma kalınca telefonumu elime aldım. Bildirimler arasında Defne'nin gönderdiği birkaç mesaj vardı. Grup sohbetinde yine hafta sonu için plan yapıyorlardı. Birkaçına bakıp telefonu kapattım. Sonra istemeden gün içinde olanları düşündüm. Güzel Sanatlar Fakültesinin evraklarını, dosyayı ve Tuna'yı hatırladım. Onunla ilgili özel bir şey düşünmüyordum. En azından kendime bunu söylüyordum. Sadece bugün ikinci kez karşılaşmıştık ve bu yüzden zihnimde biraz daha fazla yer etmişti. Telefonun ekranını tekrar açtım. Defne'nin mesajına cevap verdim. Sonra telefonumu masaya bıraktım. Annem çaylarla birlikte salona döndü ve benim neden dalıp gittiğimi sormadı. Bazen annemin bunu yapmasını seviyordum. Bir şey fark ettiğinde hemen soru sormak yerine insanın kendi kendine anlatmasını beklerdi. Çayımızı içerken film devam etti. Ben de düşüncelerimi bir kenara bırakıp yeniden ekrana döndüm.
Film bittiğinde saat gece yarısını geçmişti. Annem esneyip battaniyeyi üzerinden aldı ve yarın erken kalkacağını söyleyerek odasına geçti. Ben salonda birkaç dakika daha kaldım. Masanın üzerinde açılmış cips paketleri, yarısı yenmiş çikolatalar ve boş çay bardakları vardı. Televizyonun ekranını kapattığımda salon bir anda karanlığa gömüldü. Mutfakta kalanları topladım ve masayı temizledim. Sonra odama geçip üzerimi değiştirdim. Çantamı açarken bugün aldığım dosya yeniden elime geldi. Güzel Sanatlar Fakültesiyle ilgili belgeleri masanın üzerine çıkardım. Formu dosyanın içine yerleştirip ertesi gün götürmek üzere çantamın ön gözüne koydum. Polaroid fotoğraf da hâlâ kitabımın arasındaydı. Onu çıkarıp masanın üzerine bıraktım. Birkaç saniye fotoğrafa baktım. O günün görüntüsünde yalnızca ağaçlar ve gri gökyüzü vardı. Dün tanıştığım birinin hayatımın sıradan bir gününde ikinci kez karşıma çıkacağını bilmiyordum. Bunun bir anlamı olup olmadığını da düşünmedim. Sadece hayatın bazen birbirinden bağımsız şeyleri aynı noktada buluşturduğunu düşündüm. Fotoğrafı tekrar kitabın arasına koydum. Yatağa uzandığımda annemle geçirdiğim akşamın sıcaklığı hâlâ üzerimdeydi. Gözlerimi kapattım. Sonra yavaş yavaş uykuya daldım.
Bölüm etkileşimi
