6. bölüm / 6
Anka kuşunun varisi4.bölüm
Bölümler 6Şu an: 4.bölüm
8Kendimi ilk defa bu kadar aşağılanmış hissediyordum. Babası tarafından her türlü şiddete maruz kalan, ama bu acımasızlığa rağmen büyüdüğü halde ruhundaki o esareti atamayıp hâlâ şiddet gören zavallının tekiydim. Edward'ın yakalanmaması konusunda onu uyarmamdan birkaç saat geçtikten sonra, asıl benim yakalanmamın ne kadar büyük bir salaklık olduğunu düşünmeden edemiyordum.
Zaten kendimi bildim bileli bu dünyaya ait hissetmemiştim; aslında öz anne ve babam tarafından da hiç sevilmiyordum. Aşık olduğum kızı koruyamadım, damarlarında ölüm taşıyan kan emici bir canavardım. "Peki, ben hangi amaçla bu lanetli dünyaya gelmiştim?" diye soruyor, ama cevabını bir türlü bulamıyordum.
Arvus, seni öldürmem için bana bir sebep daha verir misin? Üçüncü sebebi duymak istiyorum," derken, bir yandan da boğazıma düğümlenmiş kanlar arasında zorlukla nefes alıp vermeye çalışıyordum.
Bu sefer Arvus, kendi elleriyle yaptığı minik tahta silahlarını doğrudan üzerimde deniyordu. Üzerime sivri uçlu oklar fırlatıyor, hedef tahtasındaki sayılar çizilmiş gibi tam sayının olduğu kısma isabet ettirmeye çalışıyordu. Yani beni kelimenin tam anlamıyla canlı bir dart tahtası gibi kullanıyordu.
Ayağa kalkmaya çalışırken, yoğun sarhoşluğun etkisiyle kontrolünü kaybedip kıçının üstüne düştü. Onu ilk defa bu kadar aciz ve dengesiz görüyordum. Çok sarhoştu ve bana söyleyeceği şeylerin yaratacağı öfkeden hiç korkmuyor gibiydi.Her an bir şeyi itiraf edecekmiş gibi tekinsizce bakıyordu. Gözlerinde birden fazla karmaşık duyguyu aynı anda görebiliyordum.
Onu ilk defa bu kadar savunmasız görüyordum."Draven, biliyor musun... Ben seni gördüğümde çok... mutlu olmuştum ama... Sen bebekken, sonra onu... öğrendim. Çok kırılmıştım annenle konuşurken. diyerek konuşmasına devam etmesi için ses çıkarmadım.
"Annen... O adamla... Hayır, hayır bunu söylememeliyim," dedi kendi kendine. Söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştım."Evet, devam et," dedim, sesimdeki sabırsızlığı gizlemeye çalışarak."Devam mı edeyim? Yorulmadın mı, dayak yemeye?" dedi alaycı bir şekilde gülerek."Ooo, tamam, tamam... Hemen sinirlenme," dedi. Neden aniden bu kadar içtiğini anlayamıyordum. 48 yaşındaki bir adama bu kadar içmek iyi gelmez diye biliyordum ama neyse...
"Arvus şu ipleri çözersen herşeyi unuturum ve senden intikam almam" dedim. Onun bu sarhoşluğundan yararlanmanın tam zamanıydı."Draven, sana bir şey diyeceğim. Ben senin ba..." derken konuşmasını yarıda kesen şey, Edward'ın aniden odaya dalması oldu.
Edward telaşlı bir şekilde etrafa bakıyordu. Beni o hâlde görünce derin ve rahatlamış bir nefes aldı."Abi... Çok korktum. Bu adamın seni öldürdüğünü sandım," dedi, nefes nefese kalmıştı. Kardeşimin beni arayıp bulacağını zaten biliyordum. Tek bir sıkıntı vardı; o da Arvus bana tam o hayati sırrı söylemeye çalışırken Edward'ın içeri girmesiydi.
Edward'ın o odaya girmesiyle Arvus, sarhoş haliyle yalpalar çizerek kaçmaya çalıştı. Edward onu sertçe tutup koltuğa oturttu ve sakinleştirmeye çalıştı. Ama çabaları işe yaramamıştı, çünkü adamın vücudu çoktan mine çiçeği zehrinin acısıyla dolmuştu.
"Edward, işe yaramaz. Vücudunda mine çiçeği var. Hem beni daha çözmedin, oturmaktan belim ağrıdı," dedim acıyla kıvranarak. Edward hızla yanıma geldi ve bağları tek tek keserek beni serbest bıraktı.
"Abi, babam sana ne yapmış böyle, inanamıyorum!" dedi korku ve şaşkınlıkla dolu bir sesle. Ardından kolumdaki demirleri tek tek kırdı. Bileklerimi ovup nihayet hareket ettirebildikten sonra ayağa kalktım.
"Edward, oda mine çiçeği kokusuyla dolu. Biraz daha burada durursak bayılabiliriz. Arvus'u bu odadan çıkarmalıyız, onu başka bir yere kapatacağız," dedim. Konuşurken bir yandan da Edward'ın benim için getirdiği taze kan torbasını iştahla içiyordum. Kaç gündür susuz kalmıştım ve boğazım kuruluktan çatlıyordu; ama şimdi bu torbadaki yoğun kanı içtikçe iliklerime kadar yenilendiğimi, gücümün geri geldiğini hissediyordum. Boğazımdan geçen her damlayla hücrelerim canlanıyor gibiydi. Kan torbasını bitirip hızla yere fırlattım ve bu kasvetli, ölüm kokan odadan uzaklaşıp dışarı çıktım. Evin bodrum katında olduğum için tam olarak dışarı çıkmış sayılmazdım. Hızlanarak, iki saniyede üst kattaki çimenlerin üzerine geldim. İçime derin, temiz bir soluk çektikten sonra yanıma Edward ve arkadaşları geldi. Edward, Arvus'u çimenlerin üstüne fırlatmıştı.
Kendime geldikten sonra keyifle Arvus'a baktım.
"Şimdi de sen benim elimdesin Arvus. Seninle çok güzel ilgileneceğim," dedim, sesimdeki intikam arzusu buz gibiydi. Ardından yanıma tükürdüm. Edward'ın yanındaki arkadaşlarına bakınca, hiçbirini tanımadığımı fark ettim. Aile içi meselelerimizi dışarıdaki kimseye belli etmezdik.
Edward'ı kolundan tutup onlardan uzağa götürdüm. Gözlerimden çıkan öfke alevlerini görüyor olacak ki, korkarak yüzüme baktı.
"Edward, yanında getirdiğin bu kişiler de kim? Benim vampir olduğumu söyledin mi? Hem onu da geçtim, özel bir meseleye onları neden dahil ediyorsun?" dedim sinirle.
"Abi, onlar da vampir. Yeni tanıştım onlarla. Seni ararken karşıma çıktılar. Hem düşündüğün gibi yabancı değiller," dedi. Bu konuda bu kadar rahat olmamalıydı. Sıkıntıyla ofladım.
"Onları buradan gönder. Seninle bir işimiz var. Tek başına dön, tamam mı?" dedim.
"Tamam abi," dedi. Arkadaşlarından ricada bulunup onları yanından uzaklaştırdı. Onlar gittikten sonra, ben de bayılmış gibi hareketsiz yatan Arvus'un yanına gittim.
"Kalk hadi Arvus," dedim, onu dürterek.
"Draven... Oğlum, bir şey diyeceğim sana..." Onun bana "oğlum" demesiyle, arkama bakarak Edward'ın geldiğini ve ona söylediğini sandım. Ama arkamda kimse yoktu; babam doğrudan bana "oğlum" demişti. En son Arvus'un ağzından bu kelimeyi ne zaman duyduğumu hatırlamıyordum. Dediğini yapmak için yanına gittim ve diz çökerken çimenlerin üzerine oturdum.
Kulağımı ağzına iyice yaklaştırdım. Kafasını zorlukla kaldırıp konuşmaya başladı. Duyduklarımla adeta sarsılmıştım. "Bu yaptığından sonra benden kurtulamayacaktın Arvus..." diye geçirdim içimden.
***
Arvus'un söylediklerinden sonra, sihirli çadırın içine odamdaki gerekli olan eşyaların hepsini hızlıca koymuştum. Şimdi de kıyafetleri yerleştiriyordum. Onlar benim yanıma gelmeden benim onları bulmam gerekiyordu, yoksa işler iyice sarpa saracaktı. Bütün hazırlıkları yaptıktan sonra odadan hızla çıktım. Edward gelene kadar hiçbir yere gidemezdim. Malikanenin bahçesine inip kapıda Edward'ı gördüm. Tam zamanında gelmişti. Uzakta olsa bile benim buradan dediklerimi duyabilirdi. "Edward, bahçenin arkasına gel, önemli," dedim dudaklarımı kıpırdatarak.
"Tamam abi," dediğini duydum. Ardından hızla yanıma geldi.
"Ne oldu abi?" dedi. Elimii omzuna atıp hızla kendime çektim ve ona sıkıca sarıldım. Ona son kez sarılmanın verdiği korkuyla, adeta doya doya sarıldım. Edward bu beklenmedik duygu patlaması karşısında donakalmıştı. Bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalı ki, göğsünde hızlı hızlı atan kalp sesiyle korkuyordu.
"Abi, korkutma beni. Ölüyor muyum da böyle sarılıyorsun?" dedi sesi titreyerek. Sarılmayı bıraktıktan sonra rahatlamış gibi derin bir "oh" çekti.. Onu daha fazla bekletmeden konuya giriş yaptım.
"Arvus peşime adam takmış, yani vampir avcıları peşimde." Edward duyduklarıyla donup kalmıştı, hiçbir tepki vermeden öylece kalakaldı. Konuşmaya devam ettim: "Ama benim bir avantajım var. Onlar beni değil, de ben onları bulursam kazanırım. Nasıl mı? İşte onu ben de bilmiyorum," dedim çaresiz bir şekilde. Bir insanı öldürmek istemiyordum ama buna mecburdum.
Şu an tek istediğim şey, kan akıtmak ve kan içmekti. Kendimi bu vahşi düşünceye kaptırmış, tekinsiz bir hayal kurmuş şekilde buluyordum. Kendimi bu konuda durdurmalıydım. Olmuyor, böyle günüm gecem bitmek bilmez bir çileye dönüştü. Ne yapacağımı da bilmiyordum. Edward sinirle ofladı.
"Abi, sen daha yeni bana sarılarak vedalaştın. İnanamıyorum sana, seninle gelmeyeceğimi düşündüren ne?" dedi sinirle. "Aptallık edip Edward'ı da yanıma alırsam, onun da vampir olduğunu onlara belli ederdim. Bu riske giremezdim."
"Edward, onlar senin vampir olduğunu bilmiyor. Seni de götürürsem anlarlar. Hem öyle zor bir şey değil, 2-3 tane adam öldüreceğim sadece." Sanki çok kolay bir şeymiş gibi anlatıyordum ama asla öyle bir şey değildi. Hava kararmadan yola çıkmalıydım ama nasıl... Evet, aklıma gelen şeye Edward ne kadar kızacak olsa da bunu yapmalıydım.
Edward başını malikanenin duvarına yaslamış, kara kara düşünüyordu. Yavaş adımlarla yanına gittim ve ne olduğunu anlamadan hızla boynunu kırdım. Normal bir insan olsaydı şimdiye ölmüştü; neyse ki vampirdi de sadece geçici olarak bayıltabilmiştim. Hızlıca, kimseye görünmeden onu odasına bıraktım. Ona bir not bırakmalıydım, yoksa peşime düşerdi. Dolabından çıkardığım kağıt ve kalemle yazmaya başladım:
"Edward, ben Draven. Ben peşimdeki adamları temizlemeye gidiyorum. İşim bittikten sonra gelirim. Yanıma ışınlanma cihazını da aldım ama bugünlerde biraz sıkıntılıydı, yani bozulma ihtimali çok yüksek. Bir hafta boyunca gelemezsem sıkıntı etme, sen okula hazırlan ve Darel'i bir odaya kapat. Mine çiçeği vücudundan tamamen çıkana kadar bekle. Ne yapacağınu biliyorsun. Kendine iyi bak... Draven..."
Notu dörde katlayıp elinin içine sıkıştırdım. Hiç beklemeden malikaneden çıktım. Otoparkta beni bekleyen siyah Porsche'nin içine bindim. Kapıdaki adamlar kapıyı açtıktan sonra malikaneden ayrıldım. Adamların yerini bulmuştum, uzakta değildi. Önümde uzanan bomboş asfalta heyecanla baktım. Kimse yokken hızlı araba sürmenin hiçbir zararı yoktu. Sonuçta artık kilometrelerce önümdeki arabaların sesini bile duyabiliyordum.
"Özlemişim arabamıı" iç çekerek. Sağ ayağım gaz pedalına doğru kararlılıkla bastı. Porsche'nin arkasındaki boxer motor anında gürledi. Egzozdan gelen o yırtıcı ses, boş yolda yankılanınca daha da hırslanıp gaza daha çok yüklendim. Araba adeta delice ileriye doğru fırladı. Altımdaki makineyle tek bir vücut gibi akıp gidiyordum. Tam bu olayın hazzına dalmışken, birkaç metre ileride bir hayvan sesi duydum. Arabayı yavaş yavaş eski hızına, yani yavaş haline getirdim. Ardından zifiri karanlık olan ormanın içine baktım. Hayvan sesi gitgide artıyordu. "Önüme bir hayvan çıkar ve ona zarar gelme korkusuyla biraz daha yavaşladım." Tam beklemediğim anda ortaya çıkan bir tilki ile karşılaştım. Ürkmüş gözlerle arabanın farlarına bakan tilki öylece duruyordu önümde; sanki bana bir şey anlatmak ister gibi bir bana, bir de yola bakıyordu. Arabayı durdurup arabadan indim. Tilkinin korkması gerekirken korkmamıştı; hatta yanıma gelmiş, yeşili andıran gözleriyle bana bakıyordu. Ne yapacağımı bilmeden başını okşadım ve yan tarafa gitmesi için yönlendirmeye çalıştım ama bir türlü gitmiyordu. En iyisi arabaya binip yoluma bakmaktı. Islak ıslak gözlerle bakan tilkiyi orada bıraktıktan sonra arabaya bindim. Tilki yine önüme geçmeden gaza bastım. Dikiz aynasında tilkinin hâlâ oradan arabanın gidişini izlediğini görebiliyordum. Bu hayvandan ne anlam çıkaracağımı bilmiyordum ve bilmek de istemiyordum. Karanlık ve ıssız yolda hızla ilerliyordum, bir yere yetişmek ister gibi...
Kaderi ile tanışacağını bilmeden sürmeye devam etti Draven...
***
Yaklaşık bir saat süren yolculukta 16 tüp kan bitirmiştim. Ve daha fazlasını istiyordum ama bitirmiştim. Oraya gittiğinde onları öldürecektim, bunu biliyordum. Kafam çok karışmıştı; ben onları öldürmezsem onlar beni öldürecekti. Bunun başka bir yolu yoktu. Ellerimin morardığını fark edene kadar direksiyonu sıktığımın farkında değildim. Daha fazla morarmaması için elimi rahat bıraktım. Kafamın içinde bitmek bilmeyen seslerden kurtulmak, Edward'ı da alıp birkaç günlüğüne bu sesleri susturacak bir yere gitmek istiyordum.
Avcıların evinin birkaç metre uzağındaydım. Onlar beni görmeden ben onların işini bitirmeliydim. Arabayı bir ağacın altına park ettikten sonra arabadan indim. Etrafı kontrol edip evlerinin arka kapısını kırıp içeri girdim. Nerede olduklarını duyabiliyordum. Evlerinin altındaki avcı silahlarının olduğu odadaydılar. Merdivenlerden inerken duvardaki tablolar gözümden kaçmamıştı. Evimizdeki tablolara oldukça çok benzeyen bu tablolar, aynı sanatkardan çıkmış gibiydiler. Aynı vahşeti anlatıyordu hepsi de. Gözlerimi tablodan kaçırıp avımın peşine düştüm.
Sessiz, sessiz merdivenlerden indikten sonra odada olan adamların kapısını kırarak girdim. Onlar da beni bekliyorlardı. Benim için işaret fişekleri, silahlarla bekletmeden ateş açtılar. Mermiler vücudundaki bir yere yaralamadan, elim ile tuttum ve toz haline getirdim. Karşımda korkudan altına sıçacak gibi bakan adamlara ağır adımlarla yaklaştım. En yaşlı duranı, diğerlerine göre daha korkusuzdu; bu halimden cesaretlenmiş olacak ki eli arkasındaki silaha uzandı. Silahı yakalamadan ben bir hamle yaptım. Hızlı, hızlı atan kalbini tek seferde yerinden çıkardım. Elimde duran kalp ile içimde bazı duygular öne çıktı; kan ve vahşet... Ne kadar bu içimdeki duyguları gizlemeye çalışsam da eninde sonunda bu durum ile karşılaşacaktım. Yeni bir insanı öldürecektim. Arkadaşlarını gözlerimin önünde öldürdüğüm için içlerindeki korku ve öfkeyi okuyabiliyordum. Boynumu aşağı yukarı kaldırıp kütlettikten sonra karşımda duran iki adama döndüm.
"Şimdi kimden başlayayım?" dedim psikopatça. İki adam da birbirine korku dolu bakışlar attı. Orta yaşlı ve diğerlerine göre daha kaşlı olan adam, yanındaki adamı işaret ederek, "Ben bir şey yapmayacaktım. Babanla görüştü, ben kabul etmedim ama zorlandım," derken, yüzüme bakmaya bile aciz olan bu pislik, arkadaşını satıyordu.
Devamı gelicek...
Bölüm etkileşimi
