3 - Limonlu kek

Vaveyla Yazarı: Kübraa .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 3 - Limonlu kek

Draven - 1 Hafta Önce
Gözlerimi bu dünyada açtığımdan beri hayatımda iyi dediğim bir şey olmamıştı; kardeşim Edward dışında. Şimdi ise gözlerimi tekinsiz ve karanlık bir ormanda açmıştım. Bu ormana nasıl geldiğimi ya da bundan önce neler yaşadığım hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Hİç rahat olmayan çamur yatağının içinden kalktım. "Neden bir çamurun üstünde yatmak isteyeyim?" diye düşünürken yoğun bir kan kokusu almıştım. Bu yoğun kokunun nereden geldiğine bakmak için etrafıma baktım. Gökyüzünün en uç köşelerinden buraya doğru gelen kuşların sesini, gök gürültüsü kadar şiddetli işitiyordum. Kulaklarıma şimşek çarpmış sesi gibi tırmaladı kulağımı, bunun olması normal değildi. Kan kokusu geçmeyince kanlı bölgeyi bulmak için kokuyu takip ettim.

Gittikçe yaklaştığım kan kokusu bende değişik bir açlığı tetiklemişti. Canım kan çekiyordu. Bunun olması hiç ama hiç normal değildi. Çamur ve çalıların arasında yürürken karşıda bir insan gövdesi görmüştüm. Hızlı adımlarla hareketsiz duran bedenin yanına doğru gittim. Sarı saçlı, uzun boylu ve Edward’a çok benzeyen bu adam da kimdi? Ağacın dibinde soluksuz bir uykuya dalmış gibiydi. Yanına çömeldiğimde elimle yüzündeki kanı sildim.

Ha siktir, bu Edward’dı. İçimde dinmek bilmeyen kan açlığım gözümü karartmıştı. Edward’ın hareketsiz bedeni beni gittikçe korkutuyordu. Bu hayatta tek korkacağım şey Edward’a bir şey olmasıydı.
"Edward, abicim kalkar mısın?" dedim.

Hiç tepki vermemişti. Nabzını kontrol etmeme gerek kalmadan cılız atan nabzını duymuştum. Nasıl bunu duyduğumu sonra düşünmeliydim. Çoğu yeri kanlıydı. Kendimi toplayarak yaralı olan yerlerine bakmak için birkaç kanlı bölgeyi kontrol ettim. Sağ ayak dirseğinin altı kanla kaplıydı. Pantolonunu yukarı doğru sıyırdığımda hiçbir yara izi ile karşılaşmadım. Bacağının üstünde de kan vardı ama yara izi yoktu. Bu da neydi böyle? Boyun bölgesindeki kanlı yerde de yara yoktu. Birisi benimle dalga geçiyor diye düşünmeden edemedim. Her yerin kanlı olması ama yara olmaması imkânsızdı. Nabzının düzgün bir ritimde atmaya
başladığını duyunca tuttuğum nefesi geri verdim.
Elimi kaldırıp yumruk haline getirdim ve uyanması için sert bir darbe indirdim yüzüne. Aldığı yumruk ile gözlerini bir hışımla açtı. Kafası dönmüş olmalı ki yattığı çamurlu yere geri düştü. Uyanmasının mutluluğuyla karnına bir yumruk daha attım. Derin bir nefes çekebilmiştim içime. O yatarken nefesimi tuttuğumun farkında değildim. İçimdeki ölüm korkusu bir anda uçup gitti.

Edward ayağa kalkınca onu sertçe çekip kocaman sarıldım. Yaşıyor olması ve kalbinin sesi beni kendime getirebilmişti. Her zaman ona sarılmazdım. O üstünü başını düzeltirken hızla kendine çekip sarıldım, beklenmiyormuş gibi ilk başta tepkisiz kaldı. Biraz bekledikten sonra o da bana karşılık verdi. Bu kadar sarılma yeterdi. Beni çekildikten sonra sorgulayıcı bir şekilde gözlerimin içine baktı. Bir şey bilmiyor olmalı ki o da bana aynı şekilde bakıyordu.

Etrafına göz gezdirdiğinde ben de olduğumuz yeri incelemeye başladım. Karanlık bir ormanın içindeydik. Bir sürü koca koca ağaçlar ile doluydu. Yerler yaprak ve çamur birikintisi ile doluydu. Yanımdaki ağacın yanına bir karganın konduğunu gördüm, Edward’ın yanındaki ağaca da başka bir karga konmuştu. Kafamı Edward’a doğru çevirdim, iyi görünmüyordu. Yanına yaklaştığımda parmağını dudaklarına götürüp "sessiz ol" işareti yaptı. Baktığı yere doğru baktığımda iki çift gözün bizi izlediğini gördüm. Uzaktaki bir hayalet gibiydi. Ona baktığımızı görünce hızla olduğu yerden ayrıldı.

"Kim bakıyor, bir gidip bakalım," dedim.
İkimiz de onun olduğu yere koşmaya başladık. Yanımdan şimşek gibi geçen de kimdi? Doğru gördük mü diye bakmak için gözümü açıp kapattım.

"Neler oluyor lan?" dedim kafa karışıklığıyla.

Ona yetişmek için hızımı artırınca bana da aynısı oldu, sanki rüzgâr bizi uçurmuş gibiydi. Ama hayır, uçmuyordum, koşuyordum. Edward’ın yanına yetişince ellerini dizlerine yaslamış soluklanıyordu.

"Soluklanmanın zamanı değil, kaçan kişiyi bulmalıyız. Ne yapıyorsun Edward, kalk çabuk," dedim sinirle.

Kafasını kaldırıp umutsuzca bana baktı. "Abi, gözümün önünde toz bulutuna dönüşüp kayboldu," dedi. Bunu yapabilecek tek bir büyüydü. Bizi izleyen bir büyücüydü. "Elini şıklattı ve kayboldu."

Karanlık büyücülerden olmalıydı. Peki neden bizi izliyordu? İşte bunu öğrenmeliydik. Bizi buraya getiren kişide o olmalıydı. Başıma inanılmaz bir ağrı saplanmıştı. Bu da neydi böyle? Kafama beyzbol sopasıyla vuruyor gibiydi baş ağrım. Aynısının Edward’a da olduğunu gördüm. Baş ağrısının yanında bir de kan çıldırışım vardı. Aklıma gelen şeyle dönüp kaldım. Düşündüğüm şey olamazdı, değil mi? Hayır hayır, olamazdı, böyle bir şey olmamıştı.

Sinirle önümdeki ağaca yumruk atmaya başladım. Edward yanıma gelip beni durdurdu. "Abi ne oluyor bize?" Aslında o da biliyordu ama inanmak istemiyordu. Benden duymak istediği de böyle bir şeyin gerçek olmayacağıydı. Kafamı yana eğip umutsuzca ona baktım.

"Kan içenlerden mi olacağız? Ama şöyle düşün, kulaklarımız iyi duyacak, güçlü olacağız, daha yeni gördün, hızlı koşabiliyoruz. Yani bunları da unutmasak fena değil, kulağa çok da kötü gelmiyor. Tabi kan içmeyi saymıyorum," dedi komik bir şey varmış gibi sırıtması da yoktu. Sahte bir şekilde gülerek ona döndüm.

"Babam dediğin adam Arvus, sen vampir olunca sana alkış mı tutacak? Tabii ki de hayır, öldürecek bizi, anladın mı?" derken bağırarak anlatıyordum. Her şeyin kolay olabileceğini sanıyordu. Aslında babam onun her şeyin kolayını önüne koydu. Onu sevdi, gerçek yüzünü ona hiç göstermedi. Çünkü sevilmeyen hep ben olmuştum. Nefret edilen de öyle... Ama bu, kardeşimle aradaki bağı hiçbir zaman değiştirmedi. Yüzüne umursamaz bir tavır takınarak bana baktı.

"Tamam, babam sevinmeyecek bu duruma, biliyorum. Ama bizi öldürmez, yani o kadar değil," dedi. Hiçbir şey bilmiyordu. Ona anlatacağım şeyler ile Arvus’un gerçek yüzünü görmediğini anlayacaktı.

"Arvus’un vampir avcısı olduğunu biliyor muydun? Hayır, bilmiyorsun." Yüzündeki şaşırmış ve korkmuş ifadeye bakacak fırsat bilmiyordu.

"Sen nereden biliyorsun? Yani eee o zaman biz sıçtık abi!"
Şimdi beni anlamaya başlıyordu.
"Maalesef ki öyle. Ama bunu Arvus’a belli etmezsek anlayamaz. Senden istediğim olabildiğince sakla kendini. Zaten Hogwarts mektubunun gelmesi de yakın. Hogwarts’ta asla öğrencilerden beslenmek yok."

Konuşurken bir yandan ormanda yürüyorduk. Ne zamandır buradayız bilmiyordum. Haber alamadılarsa bizden, evde bir sorgulama bizi bekliyor demektir. Yürüyerek gitmemiz zaman alacaktı, hızlı koşabiliyorsak bunu kullanmalıydık.
"Hadi o zaman gaza basalım," dedim.
"İşte bu! Benim abim budur!" dedi gülerek.

Yürüyüşümüzü doğaüstü güçlerle hızlandırarak hızla koşmaya başladık. Edward ile bilmeden bir yarışa başlamıştık. Ne zaman o öne geçerse ben daha çok hızlanıyordum. Yaklaştığımızı gösteren araba sesleriydi. Kulaklarım öncekine göre 100 kat daha iyi duyuyordu. Yolun ortasında normalin ötesinde iki adam görmeleri hiç iyi olmazdı. Kendimi yavaşlattım ve normal yürümeme devam ettim. Edward da aynı benim gibi yürümeye başladı.

"Şimdi eve gittiğimizde her şey normalmiş gibi davranıyoruz," dedim.
"Tamam abi."
Benim için lanetli olan, karanlığıyla insanın içindeki her iyiliği ve sevgiyi sömüren o eve gelmiştik. Kapıdaki babamın uşakları bizi görünce kapıyı açtılar. Kapıdan içeri girdiğimizde her zaman gördüğüm, "Ben buradayım" diyen simsiyah rengiyle, dışarıdan başka bir insanın gözüyle muhteşem denilecek güzellikte olan ama bizim hapishanemiz olan malikâneye dönmüştük.

"Bazen düşünüyorum da, babamızı bizden sır gibi sakladığı bodrum katında ne olabilir diye. Sen oraya hiç girmiş miydin?" dedi.

Bunu neden merak ediyordu bilmiyorum ama merak etmemeliydi. Benim nasıl cehennemim ise o oda, onun da cehennemi olurdu. Evde olan bitenlerden haberi yoktu Edward’ın. "Babam" dediği adam beni bodrum katına götürüp öldüresiyle dövüyordu ama Edward bunu bilmiyordu. Bilmemesi de gerekiyordu, yoksa o deliyi kimse tutamazdı. Sadece bu da değildi çünkü sadece bunlarla bitmiyordu.

"Biliyorsun ki babam merak etmenden çok hoşlanmaz. Hem gitmeyin diyorsa gitmeyeceğiz ve araştırmayacağız da."

Malikânenin kapısına gelmiştik. Kapıyı çaldıktan birkaç saniye sonra kapıyı evin hizmetçisi Arina abla açtı. Arina bizim evin hizmetçilerinden en yaşlısıydı. 50 yaşında olmasına rağmen 40’lı yaşlarındaymış gibiydi. Bu evde kardeşimden sonra en çok onu severdim. Beni büyütmüştü.

"Evlatlarım gelmiş, neredeydiniz siz? Arvus Bey çok sinirlendi," dedi Arina abla.
"Keşke içeri bir girseydik anne," dedim.

Ona "anne" dememin sebebi, çocukluğumdan beri beni yetiştirmesiydi. Bana annelik ve ablalık yapmıştı. Öz annemin babamla birlikteliği kaza ile olmuş ve o kaza ile olan birlikteliğinde bana hamile kalmış. Lizy, yani annemin karnındayken birçok kez beni öldürmeye çalışmış. İlaçlarla, bıçak saplayarak ve daha sayamadığım birçok yöntemi denemiş. Ama ben ne kadar dayanıklıysam, hepsinde de küçük yaralar ile kurtulmuşum. Lizy benim ölmeyeceğimi anlayınca doğurmaya karar vermiş.

Ama sadece doğurmaya karar vermiş, annelik yapmaya değil. Ben doğduktan sonra beni Arina’ya bakması için vermişler. O zamandan beri annemi her yıl bir kere görürüm, o da malikânede Arvus’un düzenlediği etkinlikte. Aslında anne sevgisinin eksikliğini hissetmiyordum. Arina bana bu sevgiyi her zaman hissettirmişti çünkü. Ben de bu dünyaya kaza sonucu gelmiştim.

Malikânenin içine girdikten sonra merdivene doğru yürümeye başladık. Dışarı kadar içi de karanlık olan bu evi yukarıdaki ihtişamlı ve büyük olan avize aydınlatıyordu. Merdivenin başına geldiğimizde Edward’ı kolundan tutup bana doğru çevirdim. Sorgulayıcı gözlerle bana bakan Edward’a:
"Bugün olanları unutursun. Önceden nasılsan şimdi de öyle olacaksın ve kan açlığını kontrol etmelisin. Duygularını da kontrol edeceksin, asla bir açık vermeyeceksin. Salondan çıktıktan sonra bahçede buluşuruz," dedim sakin bir tonda.

Başı ile onayladıktan sonra merdivenleri çıkmaya başladık. Merdivenlerden çıkarken gözüme birkaç şey ilişmişti. Tablolar... Ama sıradan tablo değillerdi. Sıra sıra dizilmiş vahşet ve kan temalı bu tablolar evde bir misafirimizin olduğunu gösteriyordu. Arvus eve misafir geldiğinde koleksiyonundaki bu korku tablolarını çıkartırdı. Edward da tabloları görmüş olacak ki, "Bu adam bazen beni korkutuyor," dedi. Misafirlerine psikopat olduğunu göstermek için bu tabloları onların görebileceği yerlere koyardı.

Ortak salona yaklaşmıştık. İçeriden konuşma sesleri yükseliyordu. "Bu kadar hararetli ne konuşuyorlardı?" diye düşünmeden edemedim. Tablolara bakmayı bıraktıktan sonra ortak salonun kapısını yavaşça açtım. İçeride babamın iş ortağı Marcel vardı. İkisi de vampir ve kurt adam avcısıydı; ve bir şirket açmışlardı. İlk açtıklarında bu kadar büyük değildi şirketleri ama şimdi dünyanın her yerinde adamları ve şubeleri vardı. Kavga ederek konuşmaları şirket ile alakalıydı. Arvus’un gözleri dönmüş bir şekilde vazoları aşağı fırlatıyordu; Marcel de sakinleştirmeye çalışıyor ama bir işe yaramıyordu.

"Nasıl basabiliyorlar? Kaç tane insan öldü ya da ne kadar masrafımız var biliyor musun?" dedi sinirle. Kim nereyi basmıştı? Bağırarak konuştukları için olanları tam anlayamıyordum.

"Arvus, adamlara hissettirmeden içeriye sızmışlar. Yani sürü olarak gelmişler," dedi Marcel. Bizim geldiğimizi daha fark etmemişlerdi. Edward şaşkınlık ve merakla olanları izliyordu.

Arvus sinirle kapıya doğru vazo attı. Vazo attığı yer bizim durduğumuz yerdi. Arvus’un attığı vazo ayağımın altında kırılınca geri çekilmek zorunda kalmıştım. Arvus vazoyu attığı için kapıda dikildiğimizi de görmüştü. Marcel da kapıya doğru baktığında bizi gördü. Bizi gördükleri an susmuşlardı.

"Siz ne zamandır buradasınız?" dedi Arvus.
"Daha yeni geldik baba. Da şubelere baskın dedin, ne olmuş?" dedi Edward.

"Edward, baban bugün çok sinirli. Başka zaman sorarsın. Hizmetçilerden birisini çağır da gelsin burayı toplasın. Siz de üstünüzü falan değiştirin, çamur olmuş her yeriniz," dedi Marcel. Sesindeki heyecan bariz bir şekilde anlaşılıyordu.

"Tamam, biz dışarıdayız, sonra konuşuruz Marcel," dedim. Marcel babamın iş ortağıydı ama benim de abim gibidir. O "sonra konuşuruz" dediyse hep bir bildiği vardır.

"Edward hadi gel abicim, gidelim biz," dedim. Edward istemeye istemeye odadan çıktı. Salondan çıktıktan sonra odalarımıza çekildik.
Gardırobun kapağını açtıktan sonra içinden İspanyol paça siyah kot, üstüme de siyah dar bluz aldım ve yatağa koydum. Askılık tarafından siyah deri ceket aldım ve onları da yatağa attım. Kıyafetleri giyerken aklım bugün yaşadıklarımızdaydı. Benim için bu durum kolay olsa da Edward için korkuyordum. O hep kafasının dikine giden bir çocuktu ve şimdi kan içmeye başlarsa onu durdurabilir miyim, emin değildim.

Şimdi onu götüreceğim yerde hayvan kanı ile beslenmeye alışacaktı. Kıyafetleri üstüme giydikten sonra aynanın karşısına geçip ellerimle saçlarımı şekillendirdim. Aynadan kendime baktığımda yüzüm çok solgun görünüyordu. Vampirliğin etkisidir diye düşündüm. Hazırlandıktan sonra odada daha fazla beklemek istemedim. Ne kadar süre mi kaldığını bilmiyordum. Hızlı olmazsak yarını göremeyecektik.

Ben odadan çıktığımda Edward’ın da benimle aynı anda çıktığını gördüm. Beni görünce yüzü yaramaz bir çocuk misali hareketlendi.
"Abilerin kralı, bu yakışıklılık nedir?" dedi. Gülmeden edemedim bu haline. Sanki her zaman vampir oluyormuş gibi normal davranması insanı deli ederdi. Aslında normal olmasını söyleyen bendim.

"Edward, bu mutluluğun sebebi nedir, merak ettim?" dedim.
"Aaağğ abi, bugün bizim günümüz, sevinmeyip de ne yapayım?" dedi sahte bir gülümsemeyle. Aslında içi içini yiyor ve bu durumdan korkuyordu. Onun bu kötü olaylar karşısında kendini korumak için eğlenceye vururdu olayları; ama onun içini bir ben bilirdim. Bazı geceler gizli gizli ağladığını da görürdüm. Kendisini böyle korurdu ve buna inanırdı yani.

"E beni hangi kan bankasına götüreceksin?" dedi. O hâlâ olayın ciddiyetini kavramış değildi.

"İnsan kanından beslenmeyeceğiz Edward. Hayvan kanı; mesela sincap. Emin ol acı değildir tadı," dedim gülerek.

"Öf abi, bir kere de disiplini bırak ya! Yeni tatlar, yeni kadınlar çok güzel olmaz mıydı?"
Malikâneden dışarı çıkmıştık. Hava çoktan kararmıştı; bu bizim için iyi bir şeydi çünkü kararmıştı hava ve dışarı çıkamazdı vampirler, sadece bir şey duymuştum: Büyücülerin "Gündüz Yüzüğü" yani vampir yüzüğü diye adlandırdığı bu yüzük, gündüz dışarı çıkmamızı sağlar. Bunu yarın tanıdığım bir büyücüye yaptıracaktım.

"Ben seninle aynı şeyi düşünmüyorum," dedim.
Ormanın içerisine girmemize az kalmıştı. Her yerde sincap, tavşan olmayabilirdi ama artık kulaklarımız iyi duyduğu için o sesleri takip edecektik.

"Edward, şimdi kulaklarını çok iyi aç ve hayvan seslerini dinle. Ardından o yöne doğru koş; hızlı ama sessiz ol, hayvan kaçmasın."

O hayvan kanlarını içtikten sonra yeniden doğmuş gibiydik. Hayatımda hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim. Ve artık duygularımı ve arzularımı daha belirgin hissediyordum. Kan içme arzum durdurulmaz bir noktaya gelmişti; ne kadar kendimi dizginlemeye çalışsam da olmuyordu. Arvus’a olan nefretim harlanmıştı. Artık o küçük, zavallı çocuk değildim. Eskisinden daha umursamaz ve daha güçlüydüm. Önceden kardeşime zarar gelmesin diye susmuştum ama şimdi konuşma vaktiydi.

"E beni hangi kan bankasına götüreceksin?" diyişini ve umursamaz tavırlarını geride bırakmıştı.

Belki acemi bir vampir olabilirdim ama gittikçe bu konuda daha iyisi olabileceğimi biliyordum. Vampir günlüklerini okumanın faydalarını şimdi görüyordum. Orada da kendini nasıl dizginleyeceğini ve dizginlemediğinde ne kadar kötü sonuçlar doğurduğunu anlatıyordu. Daha bir çok şey öğrenmiştim orada ve o kitap bana bırakılmıştı sanki; gelecekte ne olduğumu görmüş gibiydi o kişi. Gerçek hayattan yazılmış bir kitaptı. Arvus’un bağırma sesi ile kafamın içinde kurguladığım düşüncelerden ayrılmıştım.

"Draven!" diye bağıran ses, boğazını yırtarcasına bağırıyordu.

Bağırma sebebini çok iyi biliyordum. Ama bu kadar hızlı kulağıma ulaşacağını bilmiyordum. Yüzümdeki zafer gülüşünü silip ofise doğru adımladım. Ofis kapısını açmışken üstüme gelen vazodan son anda kurtuldum. Vampirliğin diğer bir etkisi de reflekslerdi. Öncekine göre daha hızlı ve daha iyi reflekslere sahiptik. Elimdeki vazoyu olduğu yere geri koydum.

"Şubelerimizin yarısından fazlası satılmış, bir de benim imzamla! Nasıl oluyor bu Draven?"

Deliye dönmüş bir vaziyette her şeyi deviriyordu. Her şey istediğim gibi olmuştu. Sevdiklerime zarar gelirse bu dünyayı onun başına yıkarım demiştim; başladım dünyasını başına yıkmaya.

"Draven sana diyorum! Sen benim arkamdan iş mi çeviriyorsun? Sen kimsin? Herhalde sen o bodrum katını unuttun. Orayı sana hatırlatma zamanı gelmiş," deyip çekmeceye uzanacağı sırada yanına gidip elini ters çevirdim.

Şaşkın ve ürkek gözlerle bana bakıyordu. Korkma sırası ondaydı.
"Sen..." dedi korkuyla.
"Evet ben. Eee... şimdi ne yapıyoruz? Baba, seni mi bodruma kapatsak?" dedim keyifle.
"Bana bir daha sakın 'baba' deme, sen benim oğlum değilsin!" dedi hırlayarak.

Yüzümü düşürmeden gözlerinin içine baktım. Benden niye bu kadar nefret ediyordu, hiçbir zaman anlamamıştım. Bozuntuya vermeden konuşmaya devam ettim:
"Evet, şimdi ne yapmayı planlıyorsun cici baba?"

Karşımda moraran yüzünü görmek aşırı zevk vericiydi.
"Şerefsiz, kaltak yüzündeki o gülüşü parçalayacağım. Ve bu bir palavra değil; bir gün bir kadına âşık olduğunda, o kadının işini bitireceğim ve bunu zevk ile yapacağım!"

Şimdi sırıtan tarafta oydu. Bunu yapar mıydı? Hayır, ama deneyebilirdi. Eskiden hoşlandığım bir kızı tehdit etmişti. Ama öldürmemişti. Şimdi de bunu deneyemez diyemiyordum ama böyle bir şey olmayacaktı.

"Arvus bunu deneyemezsin demiyeceğim, ama asla başaramayacaksın," dedim sahte bir gülümseme ile.

Ardından hiç beklemediğim bir anda yüzüme sert bir tokat yapıştırdı. Ben ne olduğunu anlamadan, kolumdan derimin içine yayılan sıvı ile...
***
Gözlerimi yavaş yavaş açtığımda nerede olduğuma baktım. Burası Arvus’un ben küçükken kapattığı bodrumdu; ama burada fark etmediğim başka bir detay daha vardı. Aslında burası vampirler içindi, yani vampir işkence odasıydı.

Yukarıda havalandırma mekanizması vardı ama bu havalandırmak için değil, zehirlemek için tasarlanmıştı. Yani oradan hava yerine mine çiçeğinin zehri yayılıyordu odaya. Bunu nereden anladım derseniz, benim şu an zehirlenmemin tek sebebi bu olmalıydı. Başım dönüyor ve her an bilincim kapanacak gibi oluyordu.

Alanım daralması ayrı bir dert, kollarımın mine çiçeği özüne batırılmış gümüş demirlerle bağlanması ayrı bir dertti. Bileklerim demirin her temasında yanıyordu. Ona bunun bedelini çok ağır ödetecektim.

Kapının tıklatılmasının ardından içeriye Arvus girdi. Elindeki tahtadan yapılmış bıçaktı. Biliyordu benim vampir olduğumu, hem de en başından beri. Alaycı gözlerle beni izliyordu.
"Ooo uyanmışız, beni çok bekletmemişsin cici oğlum!" "Cici oğlum" kelimesini tiksinerek söylemişti.

"Senin ve köpeklerinin işini en yakın zamanda bitireceğim Arvus, işte o zaman bana yalvaracaksın!"
"Bak şimdi cici babana nasıl böyle laflar söylersin, kırıldım," dedi sesindeki sahte hüzünle. "Eee o zaman seni daha çok meraklandırmayayım, başlayalım," dedi.

Ardından karşımdaki perdeyi yavaşça indirdi. Her indirilişinde derime vuran güneş ile yanıyordum. Perdeyi tamamen açtığında üzerime vuran güneş ile vücudum alev almaya başladı. Katlanılmaz bir acıydı bu. Derim eriyor, ardından etimi de eritiyordu. Bu güneş, babamın yani Arvus’un karşısında mum gibi eriyordum ve o bu vahşeti gösteri gibi zevkle izliyordu. Acıdan çığlık atıyordum. Elimdeki demiri bir sağa bir sola savurmaya çalışıyordum ama demirden kurtulamıyordum.

Acıdan bilincimin kapanacağı sırada Arvus perdeyi geri kapattı. Vücudumun üstündeki yanık izlerinden derimi göremiyordum. İçerisi kızartılmış et kokuyordu çünkü kızartmıştı beni; babam etimi güneşin altında bırakarak kızarmasını zevkle izledi.

"Draven sen çok güçlü bir çocuksun, bununla da bilincin kapanmaz, daha yapacağım şeyler bitmedi!" Psikopatmış gibi kahkaha atıyordu.

Kalbimde onun için yer yoktu, ne yapsa ona kırılmıyordum yani; ama yine de baba yani, belki de biraz daha iyi olabilirdi. Ama karşımdaki baba değil de bir psikopattı. Elindeki tahta bıçağı bana doğru yaklaştırdı, hiç beklemeden bıçağı karnıma soktu. Acıyla inledim. Tahta bıçağın bir ucu dahi kalbime girerse ölürdüm. Arvus benim işimi bitirmeden Edward’ın beni bulması gerekiyordu.

Bıçağı soktuğu yerden geri çıkarttı.
"Hıh, beni bağlayınca gücün yetiyor, elimi çözsene! Korkaklık etme Arvus!" dedim tiksintiyle.

Komik bir şey söylemişim gibi gülmeye başladı. "Draven, Draven, hep salaktın, hiç değişmedin. Maalesef vampir olan birisiyle teke tek dövüşmeyeceğini biliyorum. Bu salaklığın yüzünden annen seni hiç sevmedi!"

Gözlerimi vahşi bir hayvan gibi gözlerine diktim. Beni annemden vurmasıyla kas katı kesilmiştim.
"Annen seni hiç sevmedi... Annen seni hiç sevmedi..."

Kafamın içinde tekrar eden bu ses, vücudumun güneşin altında yanmasından daha çok acı vericiydi. Nefes alışlarım hızlanıyordu. Sinirden gözüm dönmüştü. Şerefsiz nereden vuracağını biliyordu. İçimdeki biriken öfkeyle "ARVUSS!" diye kükredim resmen. Bağırmam ile yer sarsılmıştı. Havalandırmanın içinden gelen mine çiçeği ile uzun bir uykuya dalıverdim.

Uyandığımdan beri odaya kimse gelmemişti. Şimdiye kadar Edward’ın beni bulması gerekiyordu. Edward’a bir şey olduysa burayı onun mezarı yapardım. Oda epeyce karanlıktı; vücudumdaki yanık izlerinin geçip geçmediğini göremiyordum ama ağrı da hissetmiyordum. Dünkü olaylardan sonra Edward ve kendime "Gün Işığı Yüzüğü" yaptırmalıydım. Uzaktan gelen adım sesleri ile düşüncelerimden sıyrıldım. Bu sefer iki kişiydi gelenler.

Kapı açıldığında bütün umudum suya düşmüştü. Gelenin Edward olacağını düşünmüştüm. Ama sonra annemi görünce bir duraksadım. Arvus onu buraya neden getirmişti? Kesin bir planı vardı.

Annem elindeki kek ile yanıma yaklaştı. Gözlerindeki acıma duygusuyla başımı yere eğdim. Annemin karşısında böyle durmak istemezdim.

"Draven, bak annen de geldi. Kadıncağız dayanamadı, sana en sevdiğin kekten yaptı; limonlu kek," dedi sırıtarak.

Annem sinirle Arvus’a döndü. "Arvus, bana söz vermiştin, sadece ona doğru yolu anlatacaktın. Sen ne yaptın Arvus?" dedi. O da biliyordu elbette, bildiği halde beni kurtarmaya çalışmamıştı.

"Lizy yapma tatlım, hem oğlun çok güçlü, hâlâ hayatta," dedi.

"Beni Draven ile yalnız bırak Arvus," dedi annem. Sinirlenmiş miydi benim için? İlk defa babama kızıyordu. Gülümsemeden edemedim.

"Oğlum bak, kek yaptım, sen çok açsındır. Birkaç lokma ye benim için," dedi. O yüzündeki sıcak gülümsemeyi ilk defa görüyordum.

"Sen... benim için mi yaptın?" Konuşurken sesim titremişti.
"Evet, ben yaptım. Hadi bir lokma da olsa ye," dedi.

Yememeliydim ama kendimi de durduramıyordum. Annem ilk defa yapmıştı bana kek. Ya da ben hatırlamıyordum. İçinde zehir bile olsa yerdim o keki...
"Sen bana yedirebilir misin, ellerim bağlı?" dedim.
"Tabii ki de," dedi gülümseyerek.

Şu anki duruma inanmakta zorlanıyordum. Rüyada maydım yoksa karabasanda mıydım, bilmiyordum. Kestiği küçük kek parçasını ağzıma doğru uzatınca ağzımı açtım. Kekin ilk lokmasını ısırmıştım. Yedikçe ağzımın içine yayılan his ile duraksadım. Ağzımı yakan şey mine çiçeğiydi. Ağzımdaki lokmayı tükürmeden yuttum. "Zehir olsa bile yerdim" demiştim. Benim kandırdığı için ona kızmamıştım. Bu benim hatamdı, hep onun tuzaklarına bile bile düşüyordum.

Gözlerimi onun gözüne diktim. Bu sefer ben ona acıyarak bakıyordum. Arvus’un köpeği olduğu için ona acıyordum. Benim bakışlarımı görünce yüzü düştü ya da bana öyle geldi.

"Beğenmedin mi, ne oldu Drew" dedi.
"Neden yaptın bunu? Sana inanmıştım, neden yaptın anne?" dedim sitemle. "O keki yemeden önce küçük bir çocuk gibi sevinmiştim. Benimle beraber o küçük çocuğu da öldürdün anne!"

Sanki ne yaptığını bilmiyormuş gibi şaşkın şaşkın bakıyordu.

"Ne yaptım, anlamıyorum, hiçbir şey!" dedi. Ama ona inanmıyordum.

"Keki de alıp gider misin anne?" dedim. Daha çok aynı ortamda bulunmak istemiyordum.

"Nasıl istersen," deyip keki de alıp çıktı. Çıktıktan sonra dışarıda Arvus ile olan konuşmalarını duyabiliyordum.

"Yemiş, demek ki yedikten sonra nasıl bir tepki verdi?" Arvus’un bu kadar basit oyunları ile benim kalbimin kırılacağını düşünmesi çok aptalcaydı.

"Arvus ne yapmaya çalışıyorsun bilmiyorum ama sakın ona zarar vereyim deme," dedi.
"Gidiyorum Arvus," dedi ve gitti.

Suzy gittikten sonra Arvus, leş kokan ve farelerle dolu, benim durduğum konteynere girdi. Kaç saattir kan içmiyordum ve bu beni daha çok vahşileştiriyordu.
"Yine ben geldim. Başlayalım..."
Gün ışığından nefret edeceğimi hiç düşünmezdim. Vücudumdaki yanıklar iyileşiyordu ve yeniden yaralanıyordu.
"Draven, sıkılmaya başlıyorum..."
💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫
DEVAMI EN YAKIN ZAMANDA GELİCEK İYİ OKUMALARRR💗💗

Bölümdeki karakterlerr

Draven Valemontt ( ana karakter )

Dreven'ın kardeşi edward

Edward'ın babasıı

Draven ve edward'ın annesi

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 10beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.