3. bölüm / 6
Anka kuşunun varisi1 - YIKILAN KULE
Bölümler 6Şu an: 1 - YIKILAN KULE
Sabah güneşi, Daisy’nin odasının ince tül perdelerinden süzülüp odanın içine altın sarısı ışık huzmeleri yayarken, ev her zamanki gibi tatlı bir sabah hareketliliğiyle canlanmaya başladı. Birkaç dakika sonra, okul için hummalı bir hazırlık süreci başladı.
Daisy, dışarıdan bakıldığında tıpkı o eski, büyülü masallardaki deniz kızlarını andırıyordu. Uçsuz bucaksız denizleri hatırlatan derin mavi gözleri ve adeta kor gibi parıldayan ateş kızılı saçları vardı; bu yüzden insanların onu bir masal kahramanına benzetmesi son derece normaldi.
Yüzündeki kemikli ama minyon burnu, çehresine zarif ve karakteristik bir güzellik katıyordu. Yanaklarına ve burnunun üzerine hafifçe dağılmış ince çiller ise ona sıradan olmayan, tamamen kendine has, duru bir büyüleyicilik veriyordu.
Daisy okula gitmek için son hazırlıklarını tamamladı. Çantasına o günkü dersler için gerekli olan her şeyi özenle yerleştirdi. Her şeyin tam olduğundan emin olduktan sonra adımlarını kapıya doğru yöneltti. Evden çıkmadan evvel, son bir kez arkasına dönüp odasına baktı; zira bugün okulda oldukça önemli bir sunumu vardı ve geride hiçbir şey unutmak İstemiyordu.
Ahşap merdivenlerden aşağıya doğru inerken, mutfaktan yükselen o tanıdık, taze ve yoğun kahve kokusu burnuna doldu. Ciğerlerini bu sıcak kokuyla doldurarak derin bir nefes çekti içine ve teker teker merdiven basamaklarını indi.
Ablası Light, odasında
her sabahki klasik güzellik rutinini gerçekleştiriyordu. Yüzündeki bakım maskesi ve saçındaki koca saç sosisiyle (bigudi) bir yandan da kendini okula hazırlıyordu. Light, tıpkı ismi gibi güneş kadar parlak, altın rengi saçlara ve tıpkı kardeşi gibi masmavi, berrak gözlere sahipti; bu haliyle adeta Sindirella’yı andırıyordu. Gülümsediği an yanaklarında beliren derin gamzeler, onu çevresindeki herkesten ayıran çok özel bir hava katıyordu.
Light’ın pembe ve sarı renklerin ağırlıkta olduğu, adeta bir genç kız rüyasını andıran süslü bir odası vardı. Odanın başköşesinde duran makyaj masasının üstü, lüks ve pahalı makyaj ürünleriyle, rengârenk şişelerdeki birbirinden güzel parfümlerle dolup taşıyordu. Gardırobundan bahsetmeye bile gerek yoktu; kapakları açıldığında yine pembe ve sarı tonların yoğun olarak göze çarptığı, kat kat elbiselerle dolu koca bir kıyafet dolabı karşılıyordu insanı.
Light cilt bakımını bitirdikten sonra aynadan bakışlarını çekip kardeşine döndü. Gözlerindeki mahmurlukla, "Günaydın kardeşim," dedi. Sabahın getirdiği o tatlı ağırlık ve uykulu hâl hâlâ üzerindeydi.
Daisy ablasının bu uykulu hâlini süzerek, "Günaydın abla. Bakıyorum da hâlâ uyanamamışsın. İstersen sana güzel bir kahve getireyim, belki ayılırsın," dedi.
Ablası ona doğru döndü ve yüzünde minnettar bir ifadeyle, "Çok iyi olur ama acı olmasın kahve," diye ricada bulundu.
Daisy’nin aklına muzip, hatta biraz fena bir fikir gelmişti. Bu, ablasının geçen gün kendisine yaptığı o sinir bozucu şakanın intikamı olacaktı! Daisy o günü hâlâ unutamamıştı; sevgilisinin yanına gitmek için özenle hazırlanırken, ablası Light onun sevgilisinin huyunu sevmediği için buluşmanın gerçekleşmesini İstemiyordu.Buluşmanın gerçekleşmesini istemediği için haince bir plan yapmıştı.
Daisy hızla buluşma için hazırlanmışken apartmanından aşağıya indiği sırada, ablası başından aşağıya buz gibi bir kova su dökmüştü! Daisy o günkü randevusunu iptal etmek zorunda kalmış, üstelik erkek arkadaşına karşı da rezil olmuştu.
İşte şimdi, Daisy o günün intikamını alacaktı. Yüzünde sinsi bir sırıtışla mutfağa girdi ve ablası için ılık bir kahve hazırladı. Kahvenin üstünü bolca kremşanti ve çikolata soslarıyla, süslemeleriyle donattı. Kahve bardağını eline aldı ve kendi kendine, "İşte şimdi ödeşme vakti," diye mırıldandı.
Elinde bardakla sırıtarak ablasının odasına doğru yürüdü. Light içeride hâlâ aynanın karşısında hazırlanmaya devam ediyordu. Daisy’nin elinde bardakla odaya girdiğini görünce aynadaki yansımasından ona gülümsedi ve "Teşekkür ederim Daisy," dedi.
Daisy, yüzündeki o yaramaz ve ele avuca sığmaz gülümsemeyle ablasına doğru yaklaştı. Tam yanına geldiği anda, elindeki kahveyi bilerek ve isteyerek Light’ın üzerine doğru döktü! Kahve neyse ki çok sıcak değildi, ılık olduğu için Light’ın teni yanmadı ama üzerindeki o özenle seçilmiş kıyafet tek bir saniyede berbat bir hale gelmişti.
Light, kıyafetine dökülen kremşantili kahveyi görünce odada çınlayan koca bir çığlık attı. Daisy ise intikamını almanın verdiği hafiflikle yüksek sesle kahkahalar atmaya başladı.
Odadan yükselen bu büyük çığlık sesini duyan anneleri Ophelia, endişeyle koşarak odaya girdi. Kızının üstündeki ve yerdeki kahve lekelerini görünce şaşkınlıkla ve kızgınlıkla Daisy’ye baktı. Daisy, annesinden okkalı bir azar işitmeden hemen önce, kıvrak bir hamleyle Ophelia’nın yanına yaklaştı ve yanağına hızlıca bir öpücük kondurdu.
Anneciğim, ben okula geç kaldım! Light’ın üstü çok kötü olmuş, bence başka bir şey giysin," diyerek hızla odadan fırladı ve evden ayrıldı. Arkasından ablası öfkeyle, "Seninle işim bitmedi Daisy!" diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Daisy sırt çantasını omzuna takıp kendini evden dışarıya attı. Okul saatinin gelmesiyle birlikte sokaklar, caddeler her yer kalabalıktı. Daisy kalabalığı umarsamayarak kulaklığını kulağına taktı ve TARKAN şarkılarından en sevdiğini açı verdi. Gökyüzünde süzülen kuşlar, yolda yeni açılmış çiçekler ve çocukların kaldırımda koşuşması daisy’ye garip bir huzur veriyordu. Kaldırımların kenarlarında açan renkli çiçekler ve sabahın o temiz, serin havası içini rahatlatıyordu. Derin bir nefes alarak etrafına bakındı ve iç çekti.
Tam o sırada sokakta el ele tutuşarak yürüyen, neşeyle gülüşen sevgilileri gördü. Onları görmesiyle birlikte birden bire içini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı. Nedenini kendisinin de bilmediği bu sıkıntı dalgası göğsüne oturdu ama üzerinde fazla durmamaya çalışarak yoluna devam etti.
Okula varmasına az bir mesafe kalmıştı. İçindeki o tuhaf huzursuzluk bir türlü geçmek bilmiyordu. Kendi kendine, "Bugün ne zamandır görmediğim Suzy ve Hope görücektim huzursuzluk hissini başka bir zamana erteleyebilirim" diye düşündü, kendini rahatlatmaya çalışarak.
Daisy tam bu düşüncelere dalmışken, omzundaki çantanın içinden gelen bir sesle irkildi. Telefonu çalıyordu. Çantasını açıp ekrana baktığında en yakın okul arkadaşı Suzy’nin aradığını gördü. Suzy, Daisy’nin yakın arkadaşı arıyordu; bu yaz tatili boyunca bir kez buluşmuşlar, onun dışındaki zamanlarda ise sürekli telefonda uzun uzun konuşmuşlardı. Daisy heyecanla ve yüzünde beliren tebessümle telefonu açtı.
"Alo, nasılsın Daisy? Okula geldin mi, neredesin?" dedi Suzy, sesindeki bariz heyecanla. Daisy arkadaşının bu enerjik hâline hafifçe güldü.
"Gelmek üzereyim, birazdan orada olurum. Sen gittin mi, oralar nasıl?" dedi Daisy.
Konuşurken bir yandan da gözleri istemeden ileride duran sevgilisi Cas’e kaydı. Fakat Cas yalnız değildi. Yanındaki o kız da kimdi öyle? Daisy, onları öyle yan yana görünce için için sinirlenmeye, kıskançlık krizine girmeye başladı. Suratını asıp somurtarak önüne döndü. O sırada telefondan gelen sesle, Suzy ile konuştuğunu tamamen unuttuğunu fark etti.
"Daisy? Orada mısın? Beni duyuyor musun?" diyerek sesleniyordu Suzy.
"Aa, evet... Bir şeye dalmıştım, pardon," dedi Daisy, dalgın ve sıkıntılı bir ses tonuyla.
"Suzy, ben şimdi kapatıyorum, okulda görüşürüz," diyerek telefonu sonlandırdı. Kapıda boş yere soru yağmuruna tutulmak istemiyordu.
Tam o sırada sert bir rüzgâr esti ve Daisy’nin saçlarını arkaya doğru uçurdu. Bugün saçlarına hafif su dalgası yaparak şekil vermişti; rüzgâr estikçe dalgalı kızıl saçları etrafa savruluyordu. Daisy, saçlarının rüzgarda uçuşması hissini normalde çok severdi ama şu an aklı başka yerdeydi. Nihayet okul kapısına gelmişti. Sakin ama hızlı, kararlı adımlarla sevgilisi Cas’in yanına doğru yürüdü.
Oraya yaklaştıkça gördüğü manzara canını daha da sıktı; Cas o yabancı kızla resmen kol kolaydı, hatta uzaktan bakınca birbirlerine sarılıyor gibi görünüyorlardı. Daisy adımlarını hızlandırıp doğrudan Cas’in yanına gitti, tam arkasında durdu ve elini uzatıp kolunu Cas’in omzuna attı. Cas ani bir hareketle arkasını döndü ve Daisy’yi karşısında görünce, sanki suçüstü yakalanmış gibi bir panikle yanındaki kızdan hemen ayrıldı.
"Merhaba Cas," dedi Daisy, ardından da hiçbir şey olmamış gibi uzanıp ona sarıldı. Ancak Cas, bu sıcak sarılmaya hiçbir şekilde karşılık vermedi, odun gibi durdu. Daisy bu soğuk tavır karşısında garipsedi; onun neden böyle mesafeli davrandığına anlam veremeyerek yavaşça geri çekildi. O sırada Cas, boğazını temizleyerek konuşmaya başladı.
"Daisy... Sana da merhaba. Kusura bakma ama seni bırakıp bir yere gitmem gerekiyor," dedi ve arkasını dönüp hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Yanındaki o yabancı kız ise Daisy’ye kibirli bir bakış fırlattı ve hiçbir şey söylemeden Cas’in arkasından gitti.
Daisy kalakalmıştı, ne olduğunu, ne bittiğini zerre kadar anlamamıştı. Ama içi paramparça olmuş, fena halde kırılmıştı. Cas’e karşı öfkeyle kaşlarını çattı ve sinirli adımlarla koridoru geçip sınıfına doğru gitti.
Sınıfa girdiğinde, arkadaşları Suzy ve Hope koşarak yanına geldiler ve Daisy’ye sımsıkı sarıldılar. Daisy onların bu samimi ilgisi karşısında burukça gülmeye başladı.
"Ahahah kızlar, boğuluyorum, bırakın!" dedi gülerek. Suzy ve Hope hemen geri çekilip ona nefes alacak alan bıraktılar.
"Aa pardon, seni çok özlemişiz Daisy!" diyerek iç çekti Hope, gözleri parıldayarak.
"Ben de sizi çok özledim," dedi Daisy yüzündeki tebessümle. Kısa bir hasret giderme konuşmasından sonra sırasına doğru yürüyüp yerine yerleşti.
Tam o sırada gözü kapıya doğru kaydı; içeriye Cas giriyordu. Fakat Cas’in hemen arkasından o yanındaki kız da sınıfa adım atınca Daisy’nin yüzü anında düştü. Bu kızla olan aşırı samimiyetini hâlâ anlamış değildi ve bu durum canını çok sıkıyordu.
Suzy ve Hope da kapıya bakmış, kaşlarını çatmış bir vaziyette Cas ve yanındaki kıza dik dik bakıyorlardı. Daisy ise dışarıya karşı "umursamıyormuş gibi" yapıp önüne döndü ama içten içe kendini yiyordu, kıskançlık alevleri içini kavuruyordu.
Cas, adımlarını Daisy’nin sırasına doğru yöneltmiş geliyordu ki tam o esnada sınıfın kapısından içeriye öğretmenleri Bayan Clark girdi. Cas, Daisy’nin yanına ulaşamadan mecburen yönünü değiştirip kendi yerine oturdu. Hoca elindeki evrakları masaya koydu, tahtanın önüne geçti ve sınıfa dönerek konuşmaya başladı.
"Merhaba gençler. Tatiliniz güzel geçmiştir umarım. Artık 12. sınıfsınız, derslerinize çok daha fazla dikkat etmeli ve odaklanmalısınız," dedi net bir ses tonuyla.
Daisy, Bayan Clark’ı ders anlatımı ve vizyonu yüzünden bayağı severdi. Bayan Clark, elli yaşlarında olmasına rağmen saçları oldukça bakımlı, sağlıklı ve cildi yaşına göre son derece pürüzsüz, hoş duran bir kadındı.
Omuzlarına dökülen kahverengi saçlarını zarif bir hareketle arkaya doğru savurarak öğretmen kürsüsüne oturdu. Masaya oturduğunda çantasından bir şey almak için eğildi ama o sırada masanın kenarında duran su bardağına eli çarptı. Normal fizik kurallarına göre o bardağın saniyeler içinde yere düşüp tuzla buz olması gerekiyordu.
Ama inanılmaz bir şey oldu. Yaklaşık 1 saniyelik bir zaman dilimi boyunca, bardak havada tamamen asılı kaldı! Daisy büyük bir şaşkınlıkla gözlerini açtı. Sınıfta bu tuhaflığı fark eden tek kişi kendisi gibi görünüyordu. Bayan Clark hızlı bir refleksle, havada duran bardağı aniden eliyle yakaladı. Daisy şok içinde etrafına bakarken, hocasıyla göz göze geldi.
Daisy kaşlarını çatmış, "Az önce ben ne gördüm?" der gibi anlamaya çalışarak Bayan Clark’a bakıyordu. Bayan Clark ise Daisy’ye son derece sakin, gizemli bir gülümsemeyle karşılık verdi ve hiçbir şey olmamış gibi önüne döndü. Daisy, şaşkınlıktan kalbi hızla çarparken kendi kendine yanlış gördüğünü, gözlerinin ona bir oyun oynadığını düşünerek kafasını salladı ve önüne döndü.
Sonunda o bitmek bilmeyen ders bitmişti. Daisy derin bir nefes alarak, "Sonunda bitti" diye geçirdi içinden. Sınıftan dışarıya çıkacağı esnada, arkasından birinin elini koluna doğru attığını, onu hafifçe tuttuğunu hissetti. İrkilerek arkasına döndüğünde karşısında Cas’i buldu.
"Daisy, biraz konuşabilir miyiz?" dedi Cas. Sesindeki o mesafeli soğukluğu Daisy anında hissetmişti. Tam dudaklarını açıp "Tamam, konuşalım" diyecekken, Hope ve Suzy bir anda yanlarında bitti.
Cas’e ters bir bakış fırlatarak, "Sonra söyleyeceğini söylersin bizim bir işimiz var!" dediler sertçe. Aynı anda Daisy’yi de kollarından tutup yanlarına aldılar ve Cas’in yanından hızla uzaklaştırdılar. Cas, kaşlarını çatmış öfkeli bir şekilde arkalarından bakakaldı. Daisy ise neye uğradığını şaşırarak şaşkınlıkla kızlara baktı.
"Kızlar neler oluyor? Cas ile konuşacaktım," dedi merakla ve biraz da sitemle.
Hope ve Suzy suçlu suçlu birbirlerine baktılar. Suzy durumu toparlamak adına yapmacık bir gülümsemeyle, havadaki o kötü, gergin enerjiyi yok etmek istercesine konuştu:
"Hıı, bir şey yok canım... Okulu beraber gezelim diyecektim. Biz yokken buralarda bir şeyler değişti mi diye bakalım dedik."
Daisy kızların bu şüpheli hâllerini süzerek, "Kesinlikle başka bir şey var bu kızlarda ama neyse" diye düşündü içinden. Cas ile yüzleşmekten kaçtığı için de içten içe rahatlamıştı.
"Peki tamam, zaten bugün hiç konuşasım yoktu Cas ile. Bahçeye çıkalım ilk," diyerek kızları arkasında bıraktı ve koridordan okul bahçesine doğru çıktı.
"Bizi beklesene Daisy!" diye arkasından seslendi Suzy, adımlarını hızlandırarak.
Daisy dışarıya çıktığı an, ciğerlerini dolduran o temiz ve serin havayı derin bir nefesle içine çekti. Rüzgârın saçlarını çılgınca uçurmasını bu kez yüzünde kocaman bir gülümsemeyle karşıladı.
Okul bahçesi, ders saati yaklaştığı için oldukça sakindi; etrafta kendileri dışında sadece dört beş kişi dolanıyordu. Hope ve Suzy yanına geldiğinde, bahçenin tenhasındaki yeşil çimenlerin üzerine birlikte oturdular.
Kızlar yan yana oturmuş, havadan sudan konuşurken, gökyüzünden aniden acı bir çığlık koptu. Küçük bir kuş, kanatları cansızca çırpınarak tam Daisy’nin yanına, çimenlerin üzerine düştü. Kuşun aniden gökten düşüşüyle kızlar korkuyla geri çekildiler. Daisy, çömelip kuşa doğru yaklaştığında, zavallı hayvanın hiçbir yaşam belirtisi göstermediğini, tamamen hareketsiz kaldığını gördü.
"Sizce kuş ölmüş müdür?" diye sordu Suzy, sesindeki bariz korkuyla.
Daisy, kalbini sıkıştıran bir merhamet ve korkuyla kuşu narince avuçlarının arasına aldı. İçinden, kuşun ölmemesi için adeta yalvarırcasına dua etmeye başladı. O an, zihninin derinliklerinden, daha önce hiç duymadığı ama çok tanıdık gelen bir kelime fısıldandı. Daisy’nin daha önceki hayvanlar için söylediği, hafızasının kuytu köşelerinde saklanan gizemli bir sözdü bu.
Bu sözü, bilincinin dışından geliyormuş gibi, kuşun üzerine doğru içinden birkaç defa tekrar etti. Daisy aslında bu kelimenin ne anlama geldiğini, hangi dilden olduğunu bile bilmiyordu; ama sanki geçmişte birisi bu kelimeyi onun ruhuna fısıldamış, öğretmiş gibiydi. Kimin öğrettiğini bir türlü hatırlayamıyordu.
Daisy, içinden sözü son kez tekrarladıktan sonra, elindeki kuşu yavaşça çimenlerin ortasına bıraktı ve geriye çekilip beklemeye başladı. Daha birkaç saniye bile geçmemişti ki, mucizevi bir şekilde kuşun göğsü kabardı, canlanarak hareket etmeye başladı.
Küçük hayvan ayaklarının üzerinde dikildiği gibi, yanındaki Daisy’ye doğru döndü ve minnettar bir tavırla başını Daisy’nin eline yasladı. Daisy, yaşadığı bu inanılmaz olay karşısında ne kadar şaşkın olsa da, yüzünde sıcacık, şefkatli bir gülümseme belirdi. Kuş, saniyeler sonra kanatlarını özgürce açarak hızla gökyüzünün maviliklerinde kayboldu.
Hope ve Suzy, gördükleri bu büyüleyici manzara karşısında adeta dillerini yutmuşlardı. Ağızları açık bir şekilde, donakalmış gözlerle Daisy’ye bakıyorlardı. Daisy, arkadaşlarının bu şoke olmuş, komik haline bakıp dayanamayarak güldü.
"Daisy, bize söylemek istediğin bir şey var mı aşkım?" diye sordu Suzy, sesindeki o gizemli şüpheyi bastırmaya çalışarak.
Daisy, derin ve yorgun bir iç çekti. Bakışlarını çimenlere indirerek, "Bir şey söylemem için benim de bir şeyler bilmem gerekiyor kızlar," diye itiraf etti. "Çocukluğumdan gelen bir şey, biliyorsunuz; hayvanları her zaman çok severim. Ama onlara nasıl bu kadar iyi geliyorum, bunu işte ben de bilmiyorum.
Sadece geçmişteki tılsımlı bir sözü hatırlıyorum, ama o sözü bana öğreten kişiyi, o yüzü bir türlü hatırlayamıyorum. Neyse, boş verelim şimdi bunları..." diyerek konuyu değiştirmek istedi. Bakışlarını kızlara çevirip merakla sordu: "Eee, sizin konuştuğunuz birileri yok mu bu aralar?"
Hope, arkadaşının bu sorusu üzerine acı bir tebessümle güldü. "Biliyorsun, ben en son sevgili yaptığımda ne olduğunu..." dedi.
Daisy, o günü hatırlamasıyla birlikte içindeki kasveti bir kenara bırakıp neşeyle gülmeye başladı. Gittikleri o son partide, Hope heyecandan hoşlandığı çocuğun üzerine kusmuştu. Bu da yetmiyormuş gibi, yaşadığı panikle çocuğun yanlışlıkla üstüne, garsonun elindeki içeceği dökmüştü. Çocuk o gecenin korkusu ve şokuyla Hope’u bir daha asla aramamıştı.
Suzy, o anı hatırlayarak büyük bir kahkaha patlattı. "Kızım, sen onu öpmeye çalışınca çocuk nasıl korkmuştu ama!" diyerek Hope ile dalga geçti.
Hope, yanakları kızararak, "Ama çok kaçırmıştım içkiyi o gün," dedi, kendisi de durumun komikliğine dayanamayıp gülerken.
Daisy, gülüşmelerin ardından bakışlarını Suzy’ye çevirdi. Suzy’nin, onların bu neşeli kahkahalarına rağmen gözlerinde hüzünlü bir bulut olduğunu fark etti. Suzy, bakışların üzerinde toplandığını hissedince derin bir nefes alıp Daisy’ye baktı.
"Yani, yakışıklı bir çocuk var ama bu sıralar kimseyle tanışmak, konuşmak istemiyorum," dedi. Ses tonundaki o gizlenemeyen, derinden gelen kırgınlığı kızlar anında sezmişti.
"Bir şey mi oldu, sesin biraz kötü geliyor?" dedi Hope, endişeyle Suzy’ye doğru yaklaşarak.
Daisy, Suzy’nin gözlerinin içine baktı. Arkadaşının bir şeyler anlatmak istediğini ama bunu kelimelere dökmekte zorlandığını, adeta kendini sıktığını fark etti. Daisy, Suzy’nin titreyen elini şefkatle avuçlarının içine aldı. "Ne olduysa anlat lütfen, ne olursa olsun her zaman senin yanındayız, biliyorsun," dedi, sesindeki sonsuz güvenle.
Suzy, arkadaşının bu sıcak dokunuşuyla daha fazla dayanamadı. Eğdiği başını yavaşça kaldırdı. Gözleri dolmuştu ve ellerini sıkmaktan parmak boğumları morarmış, bembeyaz kesilmişti. Göz yaşları gözünün kenarında birikirken, titreyen bir sesle konuştu:
"Anlatacağım... Ama sakin durun, lütfen sakin olun..."
Daisy ve Hope, içlerindeki o ani korkuyla başlarını onaylar şekilde sallayarak pür dikkat Suzy’ye kesildiler.
Suzy, yutkunarak o korkunç gerçeği fısıldadı: "Alex... Bir hafta önce beni kaçırdı."
Daisy, duyduğu bu korkunç kelimeyle şok içinde elini ağzına götürdü, nefesi kesilmişti. Hope ise hiçbir tepki vermeden, adeta donakalmış bir şekilde, çatık kaşlarıyla Suzy’ye bakıyordu.
Suzy, arkadaşının bu donuk halini görünce korkarak, "Hope, iyi misin?" diye sordu.
"Kaçırdı mı?!" diye bir anda feryat etti Hope, içindeki çığlığı daha fazla bastıramayarak.
Suzy, panikle elini uzatıp Hope’un ağzını kapattı. Çevrenin dikkatini çekmek istemiyordu. "Hope, anlatabilmem için sakin olmalısın," diyerek onu teskin etmeye çalıştı. Daisy ise duyduklarının ağırlığıyla ancak birkaç saniye sonra kendine gelebilmişti.
Suzy, derin bir nefes alıp o kabus dolu anları anlatmaya devam etti: "Ben okul çıkışı biraz yürümek istemiştim. Ben yürürken yanıma geldi ve benimle konuşmak istediğini söyledi. Ben ondan bir gün önce ayrılmıştım zaten ve onunla kesinlikle konuşmak istemiyordum. Ama yolda çok ısrar edince, sırf peşimi bıraksın diye kabul ettim. Beni tenha bir yere doğru götürdü... O sırada, arkamdan birisi aniden ağzıma kimyasal kokulu bir bez dayadı ve gerisi karanlık... Bayılmışım. Uyandığımda, şehrin uzağında, terk edilmiş eski bir evdeydik. Duvarları dökülen o binada, karşımda bir sandalyede oturuyordu. Benim ise sadece ellerimi bağlamıştı..." Konuşurken Suzy’nin sesi tir tir titriyor, o anı yeniden yaşıyor gibi oluyordu.
Derin bir nefes alıp, göz yaşlarını silerek konuşmasını sürdürdü: "Beni neden kaçırdığını sordum öfkeyle. İlk başta cevap vermedi, sustu. Dördüncü soruşumda bana döndü ve aynen şunu söyledi: ‘Seni aldatmadım Suzy, senden ayrılmak istemiyorum. Bana geri dönersen seni serbest bırakırım.’ Şok olmuştum, onun bu kadar takıntılı, psikopat bir manyak olduğunu gerçekten bilmiyordum.
Ona, ‘Senden nefret ediyorum!’ diye bağırdığımda adeta sinir krizi geçirdi. Onu istemediğimi tekrar haykırdıktan sonra, belindeki silahı çıkarıp bana doğrulttu... Sonra hiçbir şey olmamış gibi sakinleşip, kendini tamamen masummuş gibi anlatmaya başladı... Ama beni kaçırmadan önce, beni günlerdir takip ettiğini hissetmiştim zaten. Bu yüzden o gün canlı konumumu gizlice annem ve babamla paylaşmıştım..."
Suzy’nin titreyen dudaklarından dökülen bu sözlerin ardından bahçedeki sessizlik adeta kurşun gibi ağırlaştı. "Akıllı saatimde de aynı canlı konum paylaşımını yapmıştım," diye devam etti Suzy, gözlerindeki o dehşet anının izleriyle. "Telefonumu elimden almıştı ama şansıma akıllı saatimi fark etmedi. Korktuğum o en kötü olayı yaşamama fırsat kalmadan, konumumu takip eden babam polislerle birlikte sabaha karşı evi bastı. Alex'i yaka paça gözaltına aldılar ve mahkeme kararıyla akıl hastanesine götürdüler. Doktorlar birkaç yıl orada tedavi göreceğini söylemiş. Ben... İşin aslı, o parmaklıklar ardındaki halini bir kez olsun yakından görmek, yüzüne bakmak istedim ama o cesareti kendimde bir türlü bulamadım. O kabus günden beri de doğru dürüst kimseyle konuşmuyorum zaten."
Suzy içindeki bu ağır yükü nihayet boşaltmanın verdiği bitkinlikle sözlerini bitirdiğinde, bakışlarını arkadaşlarına çevirdi. Daisy ve Hope, duydukları bu kan dondurucu gerçek karşısında kelimenin tam anlamıyla şoke olmuşlardı.
Hope’un hüzün dolu sesi, bahçedeki esintiye karıştı. "İnanamıyorum... Çok üzgünüm Suzy, ben senin gibi yakın bir dostumun böyle bir felaket yaşadığını nasıl duymadım, nasıl fark edemedim?"
Daisy’nin şaşkınlığı ise saniyeler içinde yerini yakıcı bir öfkeye bırakmıştı. Dişlerini sıkarak, "Gerçekten çok üzgünüm. Neler yaşamışsın böyle... Seni arayıp sormadığım için kendime kızıyorum şu an. Belki arasaydım, bir şekilde yanında olurdum, bu yükü tek başına omuzlamazdın," dedi sinirle.
Daisy, içindeki suçluluk ve şefkat hissiyle Suzy’nin yanına doğru kaydı ve ona sımsıkı, sarmalayıcı bir şekilde sarıldı. Hope da hiç gecikmeden diğer taraftan uzanıp bu sevgi çemberine dahil oldu. Üç arkadaş, birbirlerinden ayrılmak istemezcesine, o heybetli ve yaşlı ağacın gölgesinde dakikalardır öylece kenetlenmiş halde oturdular.
Okulun keskin ve gürültülü zili çaldığında, zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini ancak fark edebildiler. Çimenlerin o huzurlu sıcaklığından kalkmayı hiçbiri istemiyordu ama kaçınılmaz olarak derslere dönmeleri gerekiyordu.
İlk hareketlenen, içindeki kararlılığı toparlayan Daisy oldu. "Hadi kalkalım," diyerek iki arkadaşının da ellerinden tuttu ve onları güçlü bir hareketle ayağa kaldırdı. Suzy’nin gözlerinin içine bakarak, "Şimdi daha iyisin değil mi, Suzy?" diye sordu.
Suzy, arkadaşlarından aldığı bu güçle hafifçe gülümsedi. "Evet," dedi. Üç genç kız, adeta dünyaya meydan okurcasına kol kola girerek okul binasının kapısına doğru adımladılar. Kaderin, onları bir gün derin bir labirentin tam ortasında yapayalnız bırakacağını ve yollarını tamamen ayıracağını nereden bilebilirlerdi ki...
Daisy için günün geri kalanı tam bir köşe kapmacaya dönüşmüştü. Gün boyunca Cas’ten köşe bucak kaçmış, onunla hiçbir şekilde göz göze gelmek ya da konuşmak istememişti. Ancak bu kaçışın okul sınırları içinde bir yere kadar sürebileceğini o da iyi biliyordu. Öğleden sonra, kafasındaki karmaşayı toparlamak adına tek başına lavaboya doğru yöneldi. Koridorun o tenhalığında ilerlerken, karşı taraftan hızla gelen Cas’i fark edemedi. Cas, kararlı ve büyük adımlarla Daisy’ye doğru yürüdü ve saniyeler içinde onun kolunu sıkıca kavradı.
Daisy, tenine değen o ani ve sert dokunuşla irkilerek büyük bir korku yaşadı. Kafasını hızla arkaya çevirdiğinde Cas’in o soğuk, kararlı çehresiyle karşılaştı. Panikle etrafına bakındı ama koridor tamamen boştu; sığınacak ya da kaçacak hiçbir yer kalmamıştı.
"Daisy, seninle bir şey konuşmalıyım. Benden kaçmayı bırak da artık şu meseleyi burada halledelim," dedi Cas, sesindeki o mesafeli tonu koruyarak.
Daisy, gururundan ödün vermeyerek buz gibi, mesafeli bir ses tonuyla, "Tamam, ama kısa sürsün," diye kestirip attı.
Cas, söyleyeceği kelimelerin ağırlığı altında eziliyormuş gibi konuşmadan önce derin bir nefes aldı. Bu gerçeği ona nasıl itiraf edeceğini zihninde tartıyor gibiydi. Sonunda gözlerini Daisy’nin gözlerine dikti. "Ben ayrılmak istiyorum, Daisy... Artık seni eskisi kadar sevmiyorum," dedi. Kelimeler dudaklarından dökülürken Cas’in sesindeki o ani titreme Daisy’nin gözünden kaçmamıştı. Ancak bu titreme bir üzüntüden ziyade, Daisy’nin vereceği tepkiden, belki de ona olan korkusundan titremişti sesi.
Daisy, duyduğu bu acımasız cümleyle adeta sırtından vurulmuş gibi sarsıldı, gayriihtiyari geriye doğru bir adım attı. İçinden yükselen o büyük öfkeyle haykırmak, konuşmak istedi ama boğazı düğümlenmişti, o an aradığı gücü kendi içinde bir türlü bulamadı. Cas’in doğrudan gözlerinin içine baktı. "O kız için değil mi?" dedi, sesindeki o yapay sakinliği korumaya çalışarak.
Cas, bu sakinlik karşısında daha da gerilmişti, çünkü karşısındaki kızın bu duruşunun altındaki fırtınayı sezebiliyordu. Daisy, onun sessiz kalmasına daha fazla dayanamayarak içindeki tüm bentleri yıktı ve sesini yükselterek bağırdı: "O kız için mi benden ayrılıyorsun?!"
Cas, bakışlarını kaçırarak, "Onunla hiçbir alakası yok. Sadece artık seni sevmiyorum Daisy, anla," dedi soğukça.
Daisy, bu yalan karşısında daha fazla kendini tutamadı. Cas’e doğru ani bir adımla yaklaştı ve tüm gücüyle yüzüne sert bir tokat patlattı. Tokadın sesi boş koridorda yankılanırken, Cas sanki bu tepkiyi zaten çok önceden biliyormuş, bunu hak etmiş ve bekliyormuş gibi hiçbir tepki vermedi; yüzü milim bile oynamadı.
Daisy’nin gözleri dolmuştu, hıçkırıklarını zapt etmeye çalışırken, konuşurken sesi tir tir titredi: "Biliyor musun, hepiniz aynısınız..." Arkasına bile bakmadan, o boğucu koridoru terk ederek oradan hızla uzaklaştı.
Göz yaşları yanaklarından aşağı süzülmek için sabırsızlanıyordu, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu ama etrafta hala tek tük insanlar vardı. Kendini koridordaki ilk tuvalete attı. Şansına içeride kimsecikler yoktu. Hemen kabinlerden birine girip kapıyı arkasından kilitledi ve kendini o zamana kadar tuttuğu o hıçkırıklı ağlamanın kollarına bıraktı.
Cas onun ilk sevgilisiydi, onu çocukluğundan beri tanıyor, hayatının merkezine koyuyordu. "Belki de onu hiç tanıyamamışım," diye geçirdi içinden, kalbinin kırıkları göğsüne batarken. Hıçkırarak, göz yaşları içinde ağlamasını dindirmeye çalıştı.
Bir süre sonra kızların onu merak edeceğini, yanına gelmek isteyeceklerini düşünerek kendini topladı. Kabinin kilidini açıp dışarı adım attığında, karşısında endişeli yüzleriyle bekleyen Hope ve Suzy’yi buldu. Kızlar sanki onun burada olduğunu, canının yandığını hissetmiş gibi kapıda bekliyorlardı.
İkisi de kollarını iki yana açarak Daisy’ye baktılar. Daisy, daha fazla direnmeden kendini arkadaşlarının güvenli kollarına bıraktı, onlara sımsıkı sarıldı. Hope, şefkatle Daisy’nin darmadağın olmuş kızıl saçlarını okşayarak onu teselli etmeye çalıştı.
Daisy, biraz geri çekilerek gözlerini sildi. "Siz... Siz neden buradasınız, nasıl buldunuz beni?" diye sordu. Onlara tuvalete gideceğini ya da nereye geçeceğini kesinlikle söylememişti.
Suzy’nin sesi, odadaki o ağır havayı dağıtmak istercesine şefkatle yükseldi: "Aslında biz bahçedeyken yanımıza Cas geldi. Senin ne tarafa gittiğini, tuvalete doğru yöneldiğini bize o söyledi..."
Daisy, duyduğu bu sözle içten içe daha da büyük bir öfkeyle sarsıldı. "Nasıl yani? Ben ona tokat attıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi gidip kızların yanına mı uğradı bir de?" diye geçirdi içinden. Sinirden tırnaklarını avuçlarına geçirdi. "Kendini size acındırmak için mi geldi yanınıza?" dedi, sesindeki o şüpheyi dindiremeyerek.
Hope, yumuşak ve sakinleştirici bir ses tonuyla araya girdi: "Hayır, hayır... Senin çok kötü bir halde olduğunu, canının yandığını söyledi. Gidip sana bakmamızı, seni yalnız bırakmamamızı istedi özellikle."
Daisy, aynanın karşısına geçip kendi yansımasına bakarken içinden karmaşık düşünceler geçiyordu. "Eğer beni bu kadar çok düşünüyorsa, neden benden ayrıldı?" diye düşündü. Hope sözlerine devam etti: "O da çok kötü görünüyordu Daisy... Gözleri kıpkırmızıydı."
Daisy, aynadaki o hırpalanmış aksine bakarak dik durmaya çalıştı. Gözleri ve yanakları ağlamaktan kızarmış, saçları darmadağın olmuştu. Musluğu sonuna kadar açtı, eline bolca soğuk su alıp yüzüne çarptı. Aynadaki yansımasına bakarak kendi kendine fısıldadı: "Artık o benim umrumda bile değil." İçinden, "Cas neden ağlamıştı ki?" diye geçirmeden edemedi ama hemen ardından kendine kızarak, "Boş ver, seni ilgilendirmiyor artık," dedi kendi kendine.
Düşüncelerin o yoğun girdabına öyle bir dalmıştı ki, musluğu açık unuttuğunun farkına bile varmadı. Hope, sessizce yanına yaklaşarak açık kalan musluğu kapattı. Çantasının diplerinden çıkardığı temiz bir peçeteyi Daisy’ye uzattı. Daisy peçeteyi alıp yüzündeki su ve gözyaşı izlerini nazikçe sildi, ardından aynaya bir kez daha baktı; gözlerindeki o geçici kızarıklık hala duruyordu ve bu halde dışarı çıkmak, meraklı gözlerin hedefi olmak istemiyordu. Hope, Daisy’nin bu çekincesini içini okumuş gibi anladı ve çantasından hemen bir kapatıcı (concealer) çıkarıp ona uzattı.
"Al, şuralara sür de öyle çıkalım," dedi sıcak bir tebessümle.
Daisy, arkadaşının bu ince düşüncesine minnettar bir gülümsemeyle karşılık verdi. Kapatıcıyı parmak uçlarıyla göz altlarındaki o yorgun lekelerin üzerine hafifçe uyguladı. Aynaya son kez baktığında kızarıklıkların kapandığını, yüzünün daha derli toplu durduğunu görünce kapatıcıyı Hope’a geri verdi. "Teşekkür ederim," dedi.
Hope, hazır olduklarından emin olmak istercesine başını salladı ve ardından tuvaletin kapısını açıp dışarı çıktılar. Daisy, koridora adım atar atmaz oradaki o tekinsiz, buz gibi soğukluğu iliklerine kadar hissetti. Tenha koridorda onlardan başka hiç kimse yoktu.
Daisy, boğazındaki o kuruluk hissiyle sitem etti: "Şu kantine gidip bir su alalım, boğazım kurudu resmen." Hem biraz temiz hava almak hem de kantinin bulunduğu bahçe tarafına geçmek ona iyi gelecekti. Kızlar, "Durduğun kabahat, hadi," diyerek yürümeye başladılar.
Bahçeye çıktıklarında adımlarını kantine doğru yönelttiler. Sert esen rüzgar, Daisy’nin kızıl saçlarını bir kez daha savururken, yüzüne çarpan serinlik ona hafifçe tebessüm ettirdi; zihni biraz olsun hafifliyordu. Kantinin önüne geldiklerinde, oradaki emektar kantinci abi her zamanki neşeli sesiyle, "Hoş geldiniz kızlar," diyerek onları karşıladı.
"Hoş bulduk. Ben bir tane su alabilir miyim lütfen?" dedi Daisy. Konuşurken gözleri gayriihtiyari etrafta dolanıyor, sanki farkında olmadan birini, bir tehlikeyi ya da bir açıklamayı arar gibi tetikte bekliyordu.
Kantinci abi soğuk su şişesini uzattı. Daisy parayı ödeyip tam arkasını dönüp gidecekken, kantinci abi arkasından seslendi. Sesinde gizemli, imalı bir ton vardı: "Kızım, baban gelmişti az önce. Yanında Cas da vardı, birlikte ormanlık alana doğru yürüdüklerini gördüm. İstersen bir git bak yanlarına," dedi, sanki öğrenmem gerekwn bir şey vardı.Yanlarına gittiğimizde anlıyacaktık.
Daisy duydukları karşısında donakaldı, kaşlarını hayretle ve şüpheyle çattı. "Babamın bu saatte okulda ne işi var? Üstelik Cas ile neyin nesini konuşuyor olabilirler?" diye düşündü içindeki fırtınayla. Kantinciye acele bir teşekkür edip oradan uzaklaştılar.
Okul binasının arkasındaki o sık ve karanlık ağaçların yükseldiği ormanlık alana adım attılar. Ağaçların derinliklerine doğru yürüdükçe, ormanın o derin, çıt çıkmayan sessizliği Daisy’nin içini ürpertmeye başladı. Gökyüzündeki o kasvetli, gri bulutların yarattığı ağır havadan bahsetmek bile istemiyordu; sabah içini kaplayan o tekinsiz uğursuzluk hissi katlanarak geri gelmişti. Sessizliğin hüküm sürdüğü patikada ilerlerken, ilerideki ağaçların arasından boğuk insan sesleri yükseldi.
Hope, büyük bir merakla Daisy’ye döndü. "Baban ile Cas’in ne alakası var ya? Neden okulun arkasındaki o ormana doğru gitsinler ki?" diye sordu. Daisy de ne olduğunu bilmiyordu ama içindeki o tekinsiz dürtü, gerçeği öğrenmesi gerektiğini söylüyordu. "Gidelim ve öğrenelim," dedi kararlı bir sesle.
Daisy, yanındaki kızlara eliyle sus işareti yaparak adımlarını yavaşlattı ve pür dikkat sesin geldiği yöne odaklandı. Kulakları onu yanıltmamıştı; ilerideki eski, terk edilmiş taş binanın önünde duran iki kişi hararetli bir şekilde konuşuyordu. Çaktırmadan, yapraklara basmamaya özen göstererek sessizce oraya doğru yürüdüler ve binanın kalın duvarının arkasına gizlendiler. Daisy’nin içindeki o kötü his yerini büyük bir sarsıntıya bıraktı. Başını duvarın kenarından hafifçe uzatıp baktığında, kantincinin dediği gibi babasını ve Cas’i yan yana gördü. Babası ve sevgilisi... Burada, gözlerden uzak ne yapıyorlardı?
Daisy, yanındaki Hope ve Suzy’ye sessizce yaklaşmaları için işaret etti. Sesleri daha net duyabilmek için binanın gölgesine iyice sokulmaları gerekiyordu. "Ne konuşuyorlar tam duyamıyorum, Hope etrafa bir baksana, onları gizlice dinlemek için en uygun yer neresi?" diye fısıldadı sessizce.
Hope, tetikte bir asker gibi başını sallayıp etrafı gözlemlemeye başladı. Çevreyi dikkatle taradıktan sonra, yüzünde bir çıkış yolu bulmanın rahatlığıyla döndü ve ilerideki eski taş çeşmeyi işaret etti. Çeşme, onların tam görüş hizasındaydı ama kalın mermer yapısı sayesinde arkasına saklanan birini görmeleri imkansızdı; oradan her kelimeyi rahatça duyabilirlerdi.
"Çeşmenin arkasına saklanacağız, sakin ve sessiz adımlarla yürüyelim," dedi Daisy. İçindeki korku ve merak dalgası giderek büyüyor, kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Derin, titrek bir nefes alarak sessizce adımladılar. Adımlarını adeta birer karınca gibi minik ve gürültüsüz atarak çeşmenin arkasındaki o dar boşluğa yerleştiler.
Tam o sırada, duvarların arasında babasının o sert ve otoriter sesi yankılandı: "...onu düşündüğüm için yaptın. Sen de onu seviyorsan bana yardım etmelisin," diyordu Cas'e hitaben.
Daisy, duyduğu bu cümleyle buz kesti. Burada ne haltlar dönüyordu böyle?
Cas’in sesindeki o çaresiz kırgınlık çeşmenin arkasına kadar ulaştı: "Sen kızını böyle mi düşünüyorsun? Hadi diyelim ki bu uzaklara götürdün, orada ne varsa... Peşinizi bırakmayacak mı sanıyorsun?" dedi, sesinde belirgin bir isyanla. "Resimde... O resimde birisi mi vardı? Babam beni nereye götürecekti?" Cas’in bu gizemli soruları üzerine Daisy, nefesini tutarak konuşmaları dinlemeye devam etti.
Babasının sesi bu kez daha yumuşak ama bir o kadar da geri dönülmez bir kararlılıkla yükseldi: "Anlamıyorsun... Ben her şeyi ama her şeyi kızımı korumak için yaptım. Sende... Sen de sevgilini korumak için ondan ayrıldın, farkındayım. Bunun senin için ne kadar zor olduğunu çok iyi anlıyorum ama bunu onun hayatı için, onun yaşaması için yapmak zorundasın."
Daisy, bu sözleri işittiği an başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. Gözlerinden bir damla sıcak yaş süzülüp yanağından aşağı kaydı. Demek her şey babasının yüzündendi... Cas ondan isteyerek ayrılmamıştı. İnanamıyordu, öz babası bunu ona nasıl yapardı? Hayatındaki en çok güvendiği kişiyi, sevdiği çocuğu ondan koparmaya nasıl cüret ederdi?
Daha fazlasını duymak, bu gizemin kökünü kazımak istiyordu. Tam öfkeyle yerinden doğrulup hesap soracağı sırada, Hope hızlı bir refleksle Daisy’yi kolundan tuttu ve onu geriye çekti. "Daisy bekle, sakin ol. Biraz daha durursak başka şeyler de öğrenebiliriz," diye fısıldadı. Hope haklıydı; babasının sakladığı daha neler vardı, öğrenmek zorundaydı.
Cas’in öfkeli ve acı dolu sesi ormanda yankılandı: "Ben onu seviyorum! Onsuz ne yapacağım ben? Sizin bu saçma sapan koruma yöntemleriniz yüzünden, dünyadaki en çok sevdiğim kız şimdi benden nefret ediyor!"
Cas’in bu haykırışı Daisy’nin göğüs kafesinde adeta bir düzine kırlangıcın kapana kısılması gibi bir etki yarattı; her biri aynı anda kanat çırpıyor, kalbini içeriden hızla dövüyordu. Elini istemsizce kalbinin üzerine götürdü, gözlerini kapatıp dinlemeye devam etti.
Babasının sesi son darbeyi indirir gibi buz gibiydi: "Ben sevmiyor muyum sanıyorsun? Onun iyiliğini düşünüyorum. Ondan uzak duracaksın, o da zamanla seni unutacak. Böylelikle hiçbir sorun çıkmadan, sessizce ülkeyi terk edeceğiz," dedi. Her şey en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı, babasının tek yapması gereken Cas’i bu sürgüne ikna etmekti.
Babasının onu bu topraklardan, arkadaşlarından ve hayatından koparıp uzaklara götürebileceğini duyması tam bir akıl tutulmasıydı; Daisy kesinlikle gitmeyecekti. Bu boğucu, yalanlarla dolu ormandan ve bu ağır atmosferden bir an önce kurtulmak istiyordu, daha fazla burada durmaya mecali kalmamıştı. Gözünden bir damla yaş daha süzülürken, arkadaşlarına döndü. "Lütfen gidelim buradan," dedi, sesindeki o titremeyi gizleyemeyerek.
Sessizce, ayaklarının altındaki dalları ezmemeye çalışarak o tekinsiz yerden uzaklaştılar. Yol boyunca üçünden de tek bir kelime bile çıkmadı. Daisy, bir an önce ormanın o kasvetli ağaçlarından kurtulmak istiyor, nefes almakta zorlanıyordu. Sonunda ağaçların bittiği, okul bahçesinin göründüğü açık alana çıktıklarında, tam karşılarında beliren okul müdürünün o asık çehresiyle karşılaştılar. Ve ne yazık ki bu karşılaşma, onlar için hiç de iyi şeylerin habercisi değildi.
Müdür, ders saatinde sınıfta olmaları gerekirken ormanda laklak ettikleri için üçüne de ağır bir ceza kesti. Bu ceza durumunda Daisy için tuvalet temizlemek, şu anki ruh haliyle çekilebilecek bir şey değildi.
Suzy, elindeki paspası yere bırakırken iç çekerek, "Bugün okula kesinlikle hiç 8gelmemeliydik," dedi. "Tabi şu yeni gelen dertleri saymazsak..."
Hope da Suzy’nin bu sitemine yorgun bir sesle katıldı: "Evet, kesinlikle katılıyorum."
Daisy ise kendi iç dünyasının derinliklerine dalmış, adeta dünyadan soyutlanmıştı. Eve gittiğinde ne yapacağını, babasının yüzüne nasıl bakacağını düşünüyordu. İçinden, "O masallardaki beyaz atlı prens keşke şimdi gelse, beni bulsa da bu yalanlar diyarından çok uzaklara götürse..." diye geçirdi. Cas’in artık onun için eski anlamını taşımadığını, aralarındaki o saf bağın babasının gölgesiyle kirlendiğini hissediyordu. Babasının, Cas ile konuştuktan sonra eve gelip kendisine hangi yalanları anlatacağını merak ediyordu. Onun için dışarıdaki o anlamsız tartışmalar bitmiş, asıl büyük savaş kendi içinde başlamıştı.
O kadar derin düşüncelere dalmıştı ki, Hope’un elini koluna koyup ona seslenmesiyle ancak kendine gelebildi.
"Daisy, ormandan çıktığımızdan beri tek bir kelime bile etmedin. Eğer anlatırsan, içindekileri dökersen belki biraz rahat edersin," dedi Hope, sesindeki o saf şefkatle. Belki de haklıydı, anlatmalıydı, içindeki bu öfkeyi haykırmalıydı ama şu an hiç kimseyle konuşmak istemiyordu.
"Anlatacak bir şey yok ki," dedi Daisy, kestirip atmaya çalışarak.
Suzy elindeki bezleri bir kenara fırlatıp doğrudan Daisy’ye doğru döndü. "Tamam, o zaman ben sorayım, sen sadece cevap ver," dedi kararlı bir tavırla. Daisy, çaresizce kafasını onaylar anlamda salladı.
Suzy gözlerini Daisy’ye dikti: "Cas ile konuşmaya, aranızdaki bu şeyi devam ettirmeye kararlı mısın?"
Daisy, derin bir nefes alarak tuvaletin fayanslarına baktı. "Türklerin bir deyimi vardır; 'Güvendiğim dağlara kar yağdı.' Benim ona olan güvenim bir kere kökünden sarsıldı, bu yüzden artık ona karşı eskisi gibi en ufak bir şey bile hissetmiyorum," dedi. Kalbi artık onun ismiyle çarpmıyordu, o bağ kopmuştu; artık sadece kendisi için atıyordu kalbi. "Hem ondan ayrıldığım için zerre kadar üzülmüyorum. Ben öyle korkak, arkamdan iş çeviren birisiyle sevgili olamazdım zaten. Bilirsin işte, erkeklerin hepsi aynıdır," dedi, konuşurken bir yandan da yerdeki paspası sertçe ileri geri iterek hırsını çıkarmaya çalışıyordu.
Suzy, arkadaşının bu hırslı halini yumuşatmak istercesine hafifçe gülmeye başladı. "Ne yani, bir de onun için oturup ağlayacak mıydın?" dedi muzır bir tavırla. Bu espri üzerine üç kızın da yüzünde küçük bir tebessüm belirdi ve tuvaletin içinde yankılanan hafif bir kahkahayla birlikte havadaki o ağır kasvet biraz olsun dağıldı.
Cezaları nihayet bittiğinde, müdür sert bir uyarıyla onları evlerine gönderdi. Ancak Daisy’nin canı o yalanlarla dolu eve gitmeyi hiç istemiyordu. Evde oturup o boğucu duvarları izlemek yerine, annesini arayıp bu gece Hope ve Suzy ile birlikte kalacağını, onlarda olacağını söyledi. Her halükarda o eve bir gün gidecekti ama bu yüzleşmeyi ne kadar geciktirirse, kendini o kadar güvende hissedecekti.
Kısa bir süre sonra kendilerini Suzy’nin sıcak, loş ışıklarla aydınlatılmış odasında buldular. Suzy, kızlar arasında tarot fallarına bakmakta, kartların gizemli dilini çözmekte tam bir ustaydı. Bugün yaşanan o kadar tuhaf, mucizevi ve sarsıcı olaydan sonra, odanın ortasındaki ahşap masaya oturduklarında Suzy kararlı bir sesle, "Bugünkü olanlardan sonra kartlara kesinlikle bakmalıyız," dedi.
Çekmecesinden kadife kesenin içindeki o eski, gizemli tarot destesini çıkardı. Kartları büyük bir titizlikle masanın üzerine hazırladı, ardından desteyi kızlara doğru uzattı. "Şimdi kartlara dokunun ve içinizden niyetinizi belirleyin," dedi. Daisy ve Hope kartlara dokunup gözlerini kapatarak içlerindeki o karmaşık niyetleri fısıldadılar. Suzy desteyi aldı, profesyonel bir hareketle uzun uzun karıştırdı, üç kez böldü ve tekrar tek bir deste haline getirdi.
Daisy’ye dönerek, "Şimdi bana buradan tam 10 tane kart seçmeni istiyorum," dedi. Tarot ffalında 10 kartlık bu özel açılım, hayatın en derinlemesine ve en karmaşık durumlarını analiz etmek, geleceğin ve geçmişin bağlarını çözmek için kullanılırdı.
Daisy, destenin içinden tamamen içgüdülerine güvenerek Majör Arkana kartlarından tam 10 tane kart seçti. Seçtiği kartları arka yüzleri üste gelecek şekilde masanın üzerine, gizemli bir sırayla dizdi. Kartların ne anlama geldiğini henüz göremiyordu.
Suzy, masadaki kartlara bakıp derin bir nefes aldı ve "Hazır mısın?" diye sordu. Daisy, içindeki o yoğun merak dalgasıyla, "Evet, hazırım," dedi.
Suzy, ilk iki kartı yavaşça tersine çevirdi. Kartların üzerindeki kadim semboller belirdiğinde Suzy, "Deli (The Fool) ve Baş Rahibe (The High Priestess) çıktı," dedi. Daisy, bu isimlerin ne anlama geldiğini, hayatıyla nasıl bir bağ kuracağını hiç bilmiyordu, merakla Suzy’nin ağzından çıkacak sözleri bekledi.
Suzy, ilk iki kartı yavaşça tersine çevirdi. Kartların üzerindeki kadim semboller belirdiğinde Suzy, "Deli (The Fool) ve Baş Rahibe (The High Priestess) çıktı," dedi. Daisy, bu isimlerin ne anlama geldiğini, hayatıyla nasıl bir bağ kuracağını hiç bilmiyordu, merakla Suzy’nin ağzından çıkacak sözleri bekledi.
Suzy, kartların sembolizmini çözerek konuşmaya başladı: "Deli ve Baş Rahibe yan yana geldiğinde, hayatında yepyeni, bilinmezlerle dolu bir başlangıcın eşiğinde olduğunu söyler. Sezgilerine, içindeki o rehber sese sonuna kadar güvenmelisin," dedi. Şu an için görünürde büyük bir sıkıntı yok gibiydi. Suzy, desteden seçilen diğer iki kartın daha yüzünü masaya doğru çevirdi.
"İmparatoriçe (The Empress) ve Baş Rahip (The Hierophant)," dedi Suzy.
Kartları incelerken yüzündeki o hayranlık ifadesi belirginleşti: "İçsel gücünün, bilgeliğinin ve dişil enerjinin tam anlamıyla zirvesinde olduğunu gösteriyor bu kartlar." Daisy, bu olumlu yorumları duyduğuna içten içe mutlu olmuş, göğsündeki o sıkışma biraz olsun hafiflemişti. Suzy de arkadaşının rahatladığını görünce gülümseyerek, "Bak, her şey çok iyi gidiyor Daisy," dedi.
Vakit kaybetmeden diğer iki kartı daha açtı. Kartların üzerindeki figürleri görünce duraksadı; yan yana duran bir kadın ve bir erkek figürü vardı. "Bunlar herhalde aşıklar," diye mırıldandı Daisy.
Suzy kafasını sallayarak onayladı: "Aşıklar (The Lovers) ve Savaş Arabası (The Chariot)."
Suzy, kartların üzerindeki detaylara parmağını sürerek anlatmaya devam etti: "Çok önemli, hayatını tamamen değiştirecek bir yol ayrımındasın Daisy. Aşıklar kartı, yakında karşına ruh eşinin, hayatının gerçek aşkının çıkacağını müjdeler. Doğru bir seçim yapıp, Savaş Arabası'nın verdiği o kararlılıkla, arkana bile bakmadan ilerlemelisin," dedi. Hope da masanın kenarından nefesini tutmuş, büyük bir merakla bu gizemli seansı izliyordu.
Suzy, masada kalan son iki kartı çevirmek için elini uzattı ama tam o esnada odadaki havanın aniden buz kestiğini hissetti. Yüzündeki o neşeli ifade anında silindi, endişeli bir tavırla Daisy’ye döndü. Sesindeki o derin korkuyu saklamaya çalışarak, "Şu ana kadar kartlar gerçekten çok güzel, mükemmel çıktı... Ama her an kendini en kötü ihtimale de hazırlamalısın Daisy," dedi.
Suzy’nin bu ani ruh değişimi Daisy’nin kalbini yeniden hızlandırdı. Suzy, masadaki diğer iki kartın yüzünü hızla çevirdi. Kartların üzerindeki o karanlık, yıkıcı sembolleri gördüğü an Suzy’nin yüzü adeta kireç gibi bembeyaz kesildi, elleri titredi.
Derin bir sessizliğin ardından yutkunarak, "Evet... Eğer hazırsan söylüyorum," dedi.
Daisy, odadaki o ağır uğultunun içinde, "Evet, hazırım, söyle," dedi. Meraktan ve içini kaplayan o ani korkudan delirmek üzereydi.
Suzy, masadaki kartları işaret ederek titreyen bir sesle fısıldadı: "Kader Çarkı (Wheel of Fortune) ve Yıkılan Kule (The Tower)..." Kartların sadece isimleri bile odadaki tüm pozitif enerjiyi bir saniyede söküp almaya yetmişti.
"Kontrolünün tamamen dışında gelişecek, ani, sarsıcı ve çok büyük değişimlerin kapıda olduğunu söylüyor," dedi Suzy, gözlerini kartlardan ayıramayarak. "Kadersel olarak hayatındaki tüm eski yapıları temizlemek, her şeyi yıkıp yeniden inşa etmek zorundasın." İlk kartlar ne kadar muazzam ve güzelse, bu son gelen kartlar diğerlerine kıyasla çok daha karanlık, çok daha yıkıcıydı. Hatta bundan daha da kötüsünün gelebileceği hissi odadaki herkesin iliklerine kadar işledi.
Tam o sırada, odanın açık penceresinden içeriye aniden nereden geldiği belli olmayan, şiddetli bir rüzgar dalgası daldı. Rüzgarın hırçın esintisi masanın üzerindeki tarot kartlarını havaya savurdu, kartlar odanın içinde uçuştu. Rüzgar dindiğinde, yatağın tam ortasına ters bir şekilde düşmüş tek bir kart kalmıştı; diğer tüm kartlar yerlere saçılmıştı.
Hope, rüzgarın şokuyla yerinden kalktı, yatağın üzerindeki o tek kartın yanına gitti ve kartın gizemli yüzünü yavaşça yukarı çevirdi. Kartın üzerindeki o meşum figürü gördüğü an Hope’un gözleri fal taşı gibi açıldı, korkuyla Suzy’ye baktı. Suzy de kartı gördüğünde dehşet içinde elini ağzına götürdü. İkisi de ne gördüklerini Daisy’ye söyleyemiyor, adeta dillerini yutmuş gibi bakıyorlardı.
Daisy dayanamayarak yatağa doğru hamle yaptı. "Ne gördünüz, ne yazıyor orada?!" diye sordu panikle.
"Ölüm kartı (Death)..." dedi Suzy, sesi neredeyse çıkmayacak kadar kısık bir tonda.
Daisy kartın üzerindeki o karanlık isme bakakaldı. "Nasıl yani? Ne demek şimdi Ölüm kartı?" diye geçirdi içinden, kalbinin ritmi tamamen darmadağın olurken.
Suzy, arkadaşının gözlerindeki o saf korkuyu silmek istercesine hemen açıklamaya girişti: "Ölüm kartı, fiziki bir ölümden ziyade, hayatındaki bir dönemin kaçınılmaz ve geri dönülmez bir şekilde sona erdiğini sarsıcı bir biçimde ilan eder. Kötü, seni aşağı çeken şeylerin bitişini ve yepyeni bir evrenin başlangıcını söyler..."
Daisy, Suzy’nin bu teselli dolu sözlerine rağmen, içindeki o tekinsiz korkunun göğsünü sıkıştırdığını hissetmişti. Kendini toparlamaya çalışarak, "Kartlar her zaman doğruyu söyleyecek diye bir kaide yok ya, ben inanmıyorum zaten bunlara," dedi, sesini dik tutmaya çalışarak. Ama aslında bunu söylerken sadece ve sadece kendi kendini kandırdığını, içten içe yaklaşan o büyük fırtınayı hissettiğini çok iyi biliyordu.
Hope, odadaki bu kasvetli, ağır ve korku dolu havayı tamamen dağıtmak istercesine ellerini birbirine vurdu. "Tamam, tamam! Şimdi bunları bir kenara bırakalım, kafamız iyice bulandı. Hadi neşeli bir şeyler yapalım, bir oyun oynayalım. Aklınıza güzel bir fikir geliyor mu?" diye sordu heyecanla.
Suzy’nin gözleri aniden muzır bir kıvılcımla parladı. "Buldum!" dedi neşeyle yerinden sıçrayarak. "Hani alnımıza birer kağıt yapıştırıyoruz, üzerindeki yazan kişinin kim olduğunu bulmaya çalışıyoruz ya... 'Kimin ben?' oyunu. Ne dersiniz?"
Kızların bu neşeli sabırsızlığı Daisy’nin de yüzünü güldürdü. Kartların ve kehanetlerin o tekinsiz gölgesinden sıyrılmak adına, "Kulağa gerçekten çok eğlenceli geliyor, hadi oynayalım," dedi.
Odanın ortasında, yaklaşan o karanlık kaderden bihaber, üç arkadaşın neşeli kahkahaları yeniden yükselmeye başladı...
"Evet, başlayalım! Kimim ben?" dedim heyecanla. Alnıma yapıştırılan o küçük kağıtta kimin yazdığını deli gibi merak ediyordum. Benim bu sabırsız halimi gören Suzy ve Hope, gizemli bir şekilde birbirlerine bakıp kıkırdamaya başladılar.
Hope, ilk ipucunu vermek adına gözlerini kısarak, "Sen sarışın ve mavi gözlü bir erkeksin," dedi.
Zihnimdeki listeyi taramaya çalışarak, "Peki, ben ünlü birisi miyim?" diye sordum. Hope, bu sorunun cevabından emin olamayıp sanki unuttuğu bir detayı hatırlamak ister gibi Suzy’ye baktı. Suzy emin bir şekilde başını sallayınca, Hope tekrar bana döndü ve "Evet, oldukça ünlüsün," dedi.
"Filmleri mi popüler, yoksa dizisi mi var?" dedim, ipuçlarını daraltmak isteyerek. Suzy biraz düşündükten sonra muzır bir gülümsemeyle, "Evet, bir dizisi var... Hatta sen onun bu dizisine kelimenin tam anlamıyla bayılırsın!" deyince içimdeki merak dalgası iyice kabardı.
"Dizi kaç sezonluk bir yapımdı?" diye sordum, belki buradan bir ipucu yakalayıp doğrudan sonuca ulaşabilirdim.
Suzy, "Beş sezon," diye yanıtladı.
"Tamam, bu da son sorum olsun; oynadığı bu dizide bir vampir miydi?" dedim. Suzy duyduğu bu soruyla şaşkınlığa uğramıştı; benim bu kadar kısa sürede, bu denli hızlı bir şekilde doğru tahminde bulunmamı kesinlikle beklemiyordu.
"Evet!" dedi hayretle. Tahminim tam isabet çıkmıştı. Bahsettikleri kişi, benim bu dünyadaki en sevdiğim aktördü.
"Klaus Mikaelson!" dedim büyük bir heyecanla. Adamın gerçek ismini bile unutturacak kadar büyüleyici, harika bir karakter ismiydi bu.
"Evet, doğru bildin!" dedi Suzy pes ederek. Suzy ve Hope, alnıma yapıştıracağım bu ismi özellikle seçmişlerdi çünkü benim bu adama adeta AŞIK olduğumu ikisi de çok iyi biliyordu.
Kendi kendime gururla tebessüm ederek, "Çok kolaydı ama," diye güldüm.
Suzy, "Tabii ki kolay olacak, adamın hakkındaki her şeyi, en ufak detayına kadar biliyorsun zaten!" diyerek takıldı bana. Üçümüz birden odada çınlayan neşeli bir kahkaha attık. Onların bu komik hallerine bakıp ben de içtenlikle gülüyordum.
Odadaki o sıcaklık ve dostça enerji, kısa sürede tüm benliğimi sarmıştı. Bugün okulda, koridorda ve o lanet olası ormanda yaşadığım onca sarsıcı olayın üzerine bu anlar bana adeta ilaç gibi gelmişti. "Bazen insanın hayatında, içinde çiçekler açtıran, ona nefes aldığını hissettiren böyle dostları olmalı," diye geçirdim içimden. Onların kendi aralarındaki neşeli fısıldaşmalarını izlerken ekranı aydınlanan telefonuma sert bir bildirim düştü. Annemden gelen bir mesajdı bu:
"Daisy, ne zaman geliyorsun eve?"
Parmaklarım ekranda hızla hareket etti:
"Birazdan çıkarım anne."
"Tamam kızım, geç kalma. Baban kapıdaymış zaten," yazdı hemen ardından.
İçimi yeniden o huzursuz, kaçma isteğiyle dolu his kaplarken, parmaklarım istemsizce son cevabı yazdı:
"Tamam."
Yazışmamız bittikten sonra telefonun ekranını kapatıp kızlara doğru döndüm. Sesimdeki o neşeli tonun saniyeler içinde sönüp gitmesine engel olamayarak, "Çok üzgünüm ama annem çağırdı, artık eve gitmem gerekiyor. Bugün her şeye rağmen çok eğlendim, siz lütfen devam edin," dedim.
Yerden çantamı almak için eğildiğimde, masanın kenarında duran o açılmış tarot kartları yeniden gözüme çarptı. Ters dönmüş, tekinsiz duruşuyla Yıkılan Kule kartı doğrudan bana bakıyordu. Ne kadar kötü, ne kadar uğursuz bir fal gibi görünse de içimdeki o karanlık korkuyu bastırmak adına zoraki bir şekilde gülerek, "Suzy, sen de kendini şu kartlara bu kadar çok kaptırma artık," dedim.
Suzy de benim bu alaycı tavrıma katılarak, "Ahahaha, tamam aşkım, gel seni yolcu edeyim," dedi gülerek. Kafamın arkasında beliren o tuhaf soru işaretini ise bir türlü susturamıyordum: Tarot falları neden vardı ki o zaman, eğer her şey bir oyundan ibaretse?
"Görüşürüz Daisy," dedi Hope arkamdan şefkatle.
Kapıya doğru adımlarken gülümseyerek arkama döndüm: "Görüşürüz tatlım."
Tam kapıdan dışarı çıkacakken Suzy aniden beni kolumdan tutup kendine doğru çekti ve sıkıca sarıldı. Kendimi onun bu güvenli, şefkatli kollarına tamamen bıraktım; çünkü tam şu an, bu sarsıcı günün sonunda böyle bir sarılmaya ne kadar çok ihtiyacım olduğunu yeni anlıyordum. Birbirimizden ayrıldığımızda yanağıma bolca, sevgi dolu öpücükler kondurmaya başladı. Boynuma doğru kayan dudaklarıyla bir anda gıdıklanmaya başladım ve odanın girişinde küçük bir kahkaha koptu.
"Yaa dur, gıdıklanıyorum!" derken bir yandan da gülmeye devam ediyordum. Benim gerçekten gıdıklandığımı fark edince beni öpmeyi bıraktı ama bu sefer de iki elini uzatıp ellerimi sıkıca kavradı. Gözlerimin içine o kadar net ve kararlı baktı ki... "Daisy, ne olursa olsun bizim her zaman senin yanında olduğumuzu biliyorsun, değil mi? Ne karar verirsen ver, ne yaşarsan yaşa... Biz hep senin yanındayız," dedi.
Boğazıma dizilen o duygusallıkla, "Teşekkür ederim, bugün gerçekten çok yardımcı oldunuz. İyi ki varsınız... Sizin gibi arkadaşlar bulduğum için ne kadar şanslıyım," dedim.
Tam o sırada telefonuma bir bildirim daha geldi. Babanın kapıda beklediğini haber veriyordu. Ne kadar kaçarsam kaçayım, ne kadar uzağa gitmek istersem isteyeyim, maalesef ki babamla yollarımız her zaman aynı noktada, aynı kaçınılmaz düğümde kesişiyordu.
Kızlara dönüp, "Aşkım, babam gelmiş. Görüşürüz," dedim.
Suzy, "Görüşürüz," diyerek elini dudaklarına götürdü ve havaya tatlı bir öpücük yolladı. Havada süzülen o hayali öpücüğü parmaklarımla yakalayıp ben de öptüm ve neşeyle havaya doğru savurdum.
Bahçe kapısından çıktığımda babamın arabayı kaldırımın kenarına çekmiş, içeride beni beklediğini gördüm. Benim geldiğimi fark eder etmez uzanıp içeriden yolcu koltuğunun kapısını açtı.
"Gel kızım," dedi. Sesinde her zamanki o şefkatli, babacan ton vardı belki ama dürüst olmak gerekirse bu ses artık beni eskisi kadar etkilemiyor, içimde o eski güvenli liman hissini uyandırmıyordu. Arabaya binip kapıyı arkamdan sertçe kapattım.
Babam arabayı hareket ettirirken, sanki arkasında dönen o ormandaki fırtınadan tamamen habersizmiş gibi, bir şeyleri imal etmek ister bir edayla sordu: "Nasıl geçti bugün okul? Bir şey oldu mu, ters giden bir durum var mı?"
Evet baba, var. Mesela senin benim sevgilimle aramı bozduğunu, bana zerre kadar danışmadan, fikrimi bile sormadan apar topar şehir değiştireceğini öğrendim, demek geçti içimden. Ama tabii ki bunu yüzüne karşı söylemedim, kelimeleri içime gömdüm.
Bakışlarımı dikiz aynasından babamın yüzüne çevirdim. Sesimdeki o derin, iyileşmesi imkansız kırgınlığı gizlemek için hiçbir çaba sarf etmeyerek, "Baba, biliyor musun... Bugün bu hayattaki herkesin gerçek yüzünü çok net bir şekilde gördüm. İnsanların aslında ne kadar kötü, ne kadar ikiyüzlü olabileceğini sadece bir gün içinde öğrenmiş oldum," dedim.
Babam, yolculuğun monotonluğunu bozan bu sert cümle karşısında hafifçe irkilerek bana döndü: "Kim ne yaptı benim biricik kızıma?" diye sordu, sesindeki o sahte korumacı tavırla.
Sen yaptın baba, her şeyi sen mahvettin... demek için kendimi zor tuttum, tırnaklarımı avuç içlerime bastırdım.
Dışarıya yansıyan sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak, "Cas ile ayrıldık," dedim kestirip atarak. Bu cümlenin onun üzerinde nasıl bir etki yaratacağını, yüz kaslarının nasıl hareket edeceğini görmek için pür dikkat ona döndüm. Ama yüzünde en ufak bir şaşkınlık, pişmanlık ya da hüzün belirtisi bile belirmedi. Hiçbir tepki vermedi. Bu donukluğu beni şaşırtmadığı gibi, ne yazık ki mutlu da etmedi.
"Öyle mi? Benim gözüm tutmamıştı zaten o çocuğu," dedi umursamaz bir tavırla. Onun bu planlı, her şeyden haberdar olmasına rağmen takındığı umursamaz tavrı o kadar komik ve acınası buldum ki, sinirsel bir refleksle kendi kendime gülmeye başladım.
Babam kaşlarını hafifçe çatarak, "Ne oldu, neye gülüyorsun öyle?" diye sordu.
"Hiç... Öyle aklıma bir şey geldi sadece," dedim, bakışlarımı kararan yola çevirerek.
Kısa süre sonra eve gelmiştik. Arabadan hızla inip evin dış kapısına doğru yürüdüm, arkamdan gelen babamı kapının önünde bekledim. Babam merdivenleri çıkıp anahtarla kapıyı açtı ve geçmem için bana yol verdi. Antreye adım attığımda arkama dönüp, sanki sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi imalı bir ses tonuyla, "Baba... Bana anlatmak istediğin, benden sakladığın bir şey var mı?" diye sordum, gözlerinin en derinine bakarak.
"Nasıl bir şey anlatacağım ki?" dedi merakla ve şaşkınlıkla.
İçimden, Hatırlamaya çalış baba, belki o ormanda verdirdiğin sözler, o sakladığın sırlar aklına gelir, diye geçiriyordum. Dışarıya ise sadece hafifçe gülümseyerek, "Bilmem, öyle sormak istedim sadece," dedim.
Onun daha fazla bir şey demesine ya da durumu toparlamasına fırsat vermeden hızla odama doğru yürümeye başladım. Tam koridoru geçiyordum ki karşı taraftan ablam belirdi. Kapıyı açıp beni gördüğü an, o her zamanki sinsi ve iğneleyici gülümsemesi yüzüne yayıldı. "Oo, Daisy hanım hel nihayet gelmişler," dedi alaycı bir sesle. Ardından adımlarını bana doğru sıklaştırarak, "Herhalde abla dayağını özledin sen, kaşınıyorsun," diye ekledi.
Tam içimden, Bu kız durup dururken neden yine böyle düşmanca konuşuyor? diye geçirecekken, sabah evden çıkmadan önce ona yaptığım o sinir bozucu şey aniden aklıma geldi. Demek ki intikamını almak için pusuda bekliyordu. Odama doğru hızla kaçmaya yeltendim ama ablam benden çok daha hızlı davranarak kolumu sıkıca kavradı. "Benden öyle kolayca kaçamazsın küçük hanım! Öcümü almadan seni bırakmam!" diye bağırdı ve evin içinde, odaların arasında kahkahalarla dolu, çılgın bir koşuşturmaca başladı.
Ertesi sabah, gözlerimi açtığım ilk an hiç de huzurlu değildi. Sabah güneşinin odanın içine sızan o yakıcı, insanı bunaltan sıcaklığıyla uyanmak gerçekten çok can sıkıcı bir şeydi. Tabii bir de buna annemizin beni kendince haklı, ama bir o kadar da zevk alarak uyandırma tarzı ekleniyordu.
Yüzümü yakan o kavurucu sıcağın etkisini hafifletmek adına, yatağın içinde doğrulup homurdanarak, "Anne, şu perdeyi kapatır mısın lütfen?" dedim. Güneş ışınlarının gözümü almasını engellemek için perdenin tamamen kapanması gerekiyordu ama annem her zamanki inatçılığıyla perdeyi daha da sonuna kadar açtı.
"Hadi kalk artık, okula geç kalıyorsun!" dedi otoriter bir sesle.
Saatimin kaç olduğunu kontrol etmek için yatağın kenarındaki komodine uzandım ve telefonumu elime aldım. Gördüğüm rakamlarla gözlerim fal taşı gibi açıldı; gerçekten de çok geç kalmıştım. Okul servisinin saati çoktan geçmişti, onu tam 30 dakika önce kaçırmıştım.
Normal şartlarda uzun uzun banyo yapmalı, kendime gelmeliydim ama dakikalar aleyhime işlediği için adeta zamanla yarışıyordum. "En iyisi hızlıca sadece saçımı yıkayayım, o bile yeter," dedim kendi kendime. Banyoya girip saçlarımdaki o uyuşukluğu suyla akıttıktan ve işimi alelacele hallettikten sonra üstümü değiştirmek için banyodan çıktım.
Dolabımın kapağını açıp hızlıca üzerime oturan, V yaka yapısıyla rahat ettiğim mor bluzumu seçtim; altına da rahat hareket edebilmek için İspanyol paça kot pantolonumu giydim. Aynanın karşısına geçtiğimde saçlarımla uzun uzadıya uğraşacak zerre kadar vaktimin olmadığını fark ettim; bu yüzden hepsini tepemde dağınık, salaş bir topuz yaparak tutturdum. Yüzümdeki o yorgun ifadeyi gizlemek için de çok hafif, belli belirsiz şeyler sürdüm ve sonunda hazırdım. Çantamı tek omzuma takıp kulaklığımı da elime aldıktan sonra hızla merdivenlerden aşağı indim.
Evin giriş katına adım atar atmaz burnuma nefis, taze pişmiş bir poğaça kokusu geldi. Annem, benim servisi kaçıracağımı ve geç kalacağımı önceden tahmin etmiş olacak ki benim için erkenden poğaça yapmıştı herhalde. Evin içi alışılagelmişin dışında çok sessizdi; içeride annem ve benden başka hiç kimse yoktu. Normalde bu saatlerde babam asla işe gitmez, evde olurdu. Onun yokluğu içimdeki şüpheyi yeniden tetikledi.
Meraklı ve şüpheci bir ses tonuyla, "Babam nerede anne?" diye sordum.
Annem mutfaktaki tezgahtan arkasını bile dönmeden, sesindeki o aceleci tavırla, "Bilmem, acil çıkması gerektiğini söyledi. Bana da başka bir şey söylemedi, öylece çıktı gitti," dedi.
Ardından poğaçaları göstererek, "Hadi gel, şu poğaçadan bir tane ye de seni yola öyle bırakayım," diye seslendi.
"Tamam, sadece bir tane alayım. Zaten odada da çok güzel görünüyor ve mis gibi kokuyordu," dedim masaya doğru yaklaşarak. Poğaçadan küçük, çıtır bir ısırık aldım; içi tam sevdiğim gibi patatesli harçla doluydu. Peynirli şeyleri çocukluğumdan beri pek sevmezdim, annem de bu huyumu çok iyi bildiği için poğaçaları her zaman patatesli yapardı bana.
Yüzümdeki o buruk ifadeyi gizlemeye çalışarak hafifçe gülümsedim: "Çok güzel olmuş, ellerine sağlık," dedim.
Annem çantasını omzuna takarken, "Hadi çıkalım o zaman," dedi.
Ayakkabılıktan spor ayakkabılarımı alıp hızlıca giydim ve dışarı çıktım. Annem de arkamdan kapıyı çekip anahtarla kilitledikten sonra birlikte arabanın olduğu tarafa yöneldik.
Dünyanın bu bitmek bilmeyen sıkıcılığından, insan oyunlarından ve kötülüklerinden biraz olsun kaçabilmek için hayatım boyunca her zaman müziklerin ve kitapların o güvenli limanına sığınırdım. Arabaya biner binmez kulaklığımı kulağıma taktım ve telefonumdan Dido’nun o huzurlu ama hüzünlü "Thank You" şarkısını açtım. Kafamı arabanın soğuk camına yaslayıp gözlerimi dışarıdaki akıp giden yola diktim ve okul binasına varana kadar içimdeki sesleri susturmayı bekledim. Yol boyunca annemle tek bir kelime bile konuşmadık. İçimden sürekli aynı korkulu soru geçiyordu: Eğer annem de babamın arkamdan çevirdiği o gizli planları, o sürgün kararını biliyorsa... İşte o zaman bu hayatta onu da kaybederdim. Ama bu dünyadaki, bu hayattaki en yakın arkadaşım, sırdaşım da annemdi işte... Kendimi şarkının o sakinleştirici ritmine bıraktım. İnsanın kendi düşüncelerini susturması ne kadar zor, ne kadar sancılı olsa da ben şarkı dinleyerek o gürültüyü bastırmayı çok iyi biliyordum; şimdi de tam olarak bunu yapmalıydım.
Sonunda okula gelmiştik. Arabadan inip o heybetli kapıdan içeri adım attım. Burası; babamın benden büyük sırlar sakladığı, sevgilimi tehditlerle benden ayırdığı ve peşimde birilerinin olduğunu öğrendiğim o tekinsiz okuldu işte. Bahçeden içeri girdiğim an, Suzy aniden karşımda belirdi. Onun böyle aniden, adeta beni bekliyormuş gibi karşıma çıkması beni ilk başta biraz ürkütmüştü.
Suzy, yüzünde muzır bir gülümsemeyle bana bakarak, "Kızım, sen medyum falan mısın? Benim geleceğimi, burada olduğumu nasıl bildin de tam zamanında geldin?" dedi, konuşurken bir yandan da neşeyle gülüyordu.
Ben de onun bu neşeli haline ayak uydurarak gülerek cevap verdim: "Hayır tabii ki, sadece biraz hava almaya çıkmıştım, sonra da şansıma seni gördüm işte."
"Cas gelmedi bugün okula," dedi Suzy, sesindeki o nabız yoklayan tonla. Bu ismi duymak içimde garip bir sızı yaratsa da kendimi hemen topladım. Artık onun ne yaptığını, nerede olduğunu ya da neden gelmediğini zerre kadar önemsemiyordum; en azından kendimi buna inandırmak istiyordum.
Omuzlarımı umursamazca silkerek, "Öyle mi? Desene bugün okul bizim için çok daha eğlenceli, çok daha huzurlu geçecek!" dedim. Suzy benim bu dik duruşuma hafifçe gülümsedi. Kol kola girerek sınıfın olduğu koridora doğru yürümeye başladık. Ama içimdeki o engel olamadığım meraklı ses, tüm yol boyunca beynimi kemirmeye devam etti: Neden gelmemişti acaba, babam ona ne yapmıştı?
Uzun ve sıkıcı derslerin ardından okul sonu nihayet gelmişti. Çıkış kapısında Hope ve Suzy ile buluştuk, bugün üçümüz birlikte yürümek istemiştik. İlk olarak Hope’u evinin önüne kadar götürüp bıraktık, ardından Suzy ile baş başa verip yolumuza devam ettik.
Suzy, aramızdaki o sessizliği bozmak istercesine bana doğru döndü: "Baban ile konuştun mu Daisy?" diye sordu.
"Hayır, konuşmadım," dedim net bir sesle. Onunla şu an konuşup planlarından haberdar olduğumu belli edemezdim; çünkü babamın o gizli niyetini tamamen mahfetmek, onun o oyununu bozmak için benim de kafamda kurduğum bambaşka bir planım vardı.
Yolun geri kalan kısmında ne babamdan ne de Cas’ten tek bir kelime bile bahsetmedik. Konuşa konuşa Suzy’nin evinin olduğu sokağa yaklaşmıştık. Onların evi tek katlı, dışarıdan bakıldığında o kadar tatlı, o kadar huzurlu görünen bir yerdi ki... Bahçenin her yerinden rengarenk çiçekler fışkırıyor, etrafta sevimli kediler dolanıyordu. Suzy'nin annesi Olivia teyze, kedileri ve çiçekleri dünyadaki her şeyden çok severdi; zaten bu yüzden evinin etrafı her mevsim mis kokulu çiçeklerle ve kedilerle dolu olurdu.
Evlerinin ahşap kapısının önünde durduğumuzda, Suzy’ye son kez sarıldım. "Yarın görüşürüz," dedim. Suzy arkasını dönüp bahçe kapısından içeri girmeden önce bana doğru tatlı bir öpücük yolladı. Ben de onun o hayali öpücüğünü havada yakalayıp öptüm ve neşeyle havaya doğru savurdum.
Evlerimiz birbirine çok yakındı, aradaki mesafe yürüyerek en fazla bir ya da iki dakikalık bir mesafeydi. Onu sağ salim evine bıraktıktan sonra ben de kendi evime doğru yürümeye başladım. Hava henüz tamamen kararmış sayılmazdı, alacakaranlığın o gri tonları hakimdi ama sokakta garip bir şekilde in cin top oynuyordu, hiç kimse yoktu. Sokakların böyle çok sessiz olmasını normalde çok severdim ya da tek başıma kalmayı... Ama bu zifiri karanlığın getirdiği o tekinsiz hislerden, belirsizliklerden çocukluğumdan beri hiç hoşlanmazdım.
Evin bahçe kapısından içeri süzülüp verandaya çıktığımda, dış kapının hafifçe aralık olduğunu fark ettim. İçimi ani bir ürperti kapladı; çünkü normal şartlarda o kapı asla böyle açık bırakılmazdı, her zaman kilitli tutulurdu. "Herhalde kapı motorunda bir arıza oldu, o yüzden açık kaldı," diye geçirdim içimden, kendimi rahatlatmaya çalışarak. Tam o esnada gözüm garaj tarafına kaydı; garajın içerideki ışığı da sonuna kadar açıktı. "Işığı açık bırakmış olmalılar, gidip kapatayım," dedim kendi kendime. Adımlarımı garaja doğru yönlendirdim. Garaj kapısına iyice yaklaştığımda içeriden bazı sesler gelmeye başladı.
İçeriden gelen o boğuk konuşma sesleri gitgide netleşiyordu. Dikkat kesildiğimde bu seslerin anneme ve babama ait olduğunu hemen anladım. İçeride ne konuştuklarını, benden gizli neyin pazarlığını yaptıklarını deli gibi merak ederek adımlarımı milim milim ilerlettim ve garaj kapağının soğuk metaline kulağımı dayadım. Bu yapacağım konuşma dinleme eyleminin, hayatımın akışını ve tüm kaderimi kökünden değiştireceğinden tamamen habersiz bir şekilde, nefesimi tutup içeriyi dinlemeye başladım.
İçeriden annemin o endişeli, sitemkar sesi yükseldi: "Peki Daisy’ye bu durumu ne zaman söylemeyi düşünüyorsun? Bu gerçeği daha ne kadar saklayacağız ondan?" diyordu.
Neyden bahsediyorlardı böyle? Benim hakkımda saklanan yeni bir sır daha mı vardı? Annem... Demek annem de en başından beri bu gizemli oyunun tam ortasındaydı, o da her şeyi biliyordu.
Babamın sesi, hayatım boyunca duyduğum o güvenli tonu tamamen yitirmiş, buz gibi bir soğuklukla yankılandı garajın duvarlarında: "Nasıl söylemeyi düşünüyorsun Ophelia? Ne diyeceksin ki? 'Daisy, biz senin gerçek annen ve baban değiliz. Seni yıllar önce evlatlık aldık' mı diyeceksin?!"
Duyduğum bu son kelimelerle birlikte zaman aniden durdu, etrafımdaki tüm dünya başıma yıkıldı. İşittiğim bu korkunç gerçekle kendimi bir anda tamamen köksüz, geçmişsiz hissettim; sert bir rüzgarda daldan kopup savrulan, kurumuş, çaresiz bir yaprak gibi un ufak olmuştum.
Ciğerlerime biraz olsun hava çekmek, nefes almak için çabaladım ama aldığım o nefes, o kelimeler birer cam kırığı gibi boğazıma dizildi, nefesim kesildi. Dudaklarımdan sadece şu fısıltı dökülebildi:
"Ben... Ben evlatlık mıyım?"
💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫💫
Daisy Morgan (ana karakter)
Daisy'nin ablası light
Daisy'nin arkadaşı suzyy
Daisy 'nin arkadaşı hopee
Daisy 'nin sevgilisi cas
Bölüm etkileşimi
